Fon Olayı ve Ahlaksızlaşan Dindarlık

Tam boy görmek için tıklayın.

Prof. Dr. İshak TORUN

Devletin malı ve makamı Türkiye’de siyaset ve yönetim eşrafı tarafından anonim ganimet olarak görülmüştür. Suyun başını kim tutmuşsa, ganimeti de o yemiştir. Bu, kanıksayıp aşina olduğumuz bir namussuzluktu. Ama fon skandalı bu namussuzluğun sınırlarını da aşmıştır. Siyasi nüfuz kullanılarak, içeriden bilgi alarak/vererek, sokaktaki sivil insanların cebi boşaltılmıştır. Üstelik bu soygun dindarlık, mukaddesatçılık, yerlilik ve millilik söylemleri eşliğinde yapılmıştır.

Mehmet Altan 2010’lu yıllarda kent dindarlığı tartışması başlatmıştı. Ona göre Türkiye’de dindarların sayısı artmış, ama bunun genel ahlaki gelişime katkısı olmamıştı. Bu tartışma o gün için belki zamansızdı. Çünkü dindar muhafazakârlar çevreden merkeze yeni gelmişti. Sorun, Max Weber’in dediği gibi halk dindarlığıydı. Üstelik sıradan dindar halktan kentli ahlakı beklemek gerçekçi değildi. Çünkü kentli ahlak kentlileştikten sonra, orta tabakada gelişebilirdi.

Dindar muhafazakârlar geçen süre zarfında kentlere ve kamusal merkeze yerleşti. Her alanda elitlerini yetiştirdi. Kamusal merkezin tümünde etkinleşti. Ne var ki! Kentli ahlakı geliştiremedi. Kentli ahlakın gelişmesinde topluma rol model olamadı.

Dindar muhafazakârlar kamusal merkeze taşındılar. Ama yalanı yaygınlaştırdılar. Amme malını gasp etmekte ihtisas kesp ettiler. Torpilin, iltimasın, adam kayırmanın, asabiye yarışının ve tahakkümün her türünü kurumsallaştırdılar. Fazilet merkezleri olacağını umduğumuz tarikat ve cemaatleri ağalık, beylik, efendilik payesi dağıtan asabiyelere dönüştürdüler. Hamiyet ve merhamet fedaileri olması gereken din elitliğini de siyaset ve ticaret lobicileri haline getirdiler. Gösterişçi tüketimcilik ile retorikçiliği maharet sandılar. Kişisel gelişim kitaplarını okuyarak kendilerini imaj koçu ilan ettiler. Her kalitesizlik ve rezilliğin pazarlama / propaganda teknikleriyle tersine çevrilebileceğine inandılar. Parayı bastırıp çocuklarını askerlik yapmaktan kaçırdılar. Tümünü torpil ve iltimasla devlet / belediye kadrolarına yerleştirdiler. Cihat gibi kutsal değerleri, Filistin mazlumiyetini, yerlilik ve milliliği retorikleştirdiler.  Ama Türk ordusu Afrin’e askerî harekât yaptı diye ülkemizde fabrika kurmaktan vazgeçen markanın otomobillerini almak için yarıştılar. İsrail ordusu için mühimmat üretmek isteyen aynı markanın arabalarını makam aracı yapmaktan utanmadılar. Gösterişçi tüketimi, özellikle İsrail’e açık ve aleni yardım açıklayan markanın telefonlarını boykot etmek yerine, şarkılarımızı yurtdışında temsil eden Türk vatandaşı Musevi sanatçımız Linet’i dışladılar.

Dindar muhafazakârlar kamusal ideallerini tüketti. Söylem üstünlüğünü kaybetti. Geriye tek teselli kaldı: Laikçiler de onlar gibi ahlaksız! Hatta! Onların tencere dipleri bunlarınkinden bile kara! Su-i misal emsal oldu. Çok yakınlarda laikçilere atfen “zalimler için yaşasın cehennem” dediklerini unuttular.

Haluk Levent özelinde laik mahallenin dibe vurmuşluğu muhafazakârların günahlarına kefaret olamaz. Böyle giderse sadece dünyevi iddialarını kaybetmeyecekler. Laikçilere yakıştırdıkları cehennemi boylayacaklar. Yozlaşmış Yahudi âlimleri gibi “Tanrıdan torpilliyiz, bize ateş dokunmaz” diyen tarikat ve cemaat ağalarına kandılar. Onlara yaslanarak ahlaksızlığın sıfırlanacağını zannettiler. Bakalım öteki tarafta bu din ağaları kendilerini aklayabilecek mi? Ya da “onlar bizi saptırdı” demeleri onların peşinden gidenleri kurtarabilecek mı!

Yaygın ahlaksızlığın belirleyici / dominant nedeni aşırı siyasallaşmadır. İktidar olmayı amaçlaştırmaktır. Siyasallaşmanın katılımı, katılımın ise demokrasiyi konsolide ettiği doğrudur. Ama siyaslaşmanın fazlası da zehirdir. Aşırı siyasallaşma ve iktidar tutkusu toplumsal ahlakımızı tahrip etmiştir. Bizleri siyasal hareketlerin, siyasal şahsiyetlerin ve siyasal oyunun piyonlarına / askerlerine çevirmiştir.

Bilmek gerekir ki sivil toplumdaki ilişkiler kural ve ahlakla yürür. Ahlaki normları analar, babalar, öğretmenler, tarikat ve cemaatler, mahalle cami imamları ve bilumum kanaat önderleri ayakta tutar. Ahlaki rol modeller iktidar ve çıkar lobilerine dönüşünce bir norm boşluğu oluştu. Bu boşluğu “siyasal askerler” doldurdu. Binaenaleyh ahlakın yerini siyasal askerlerin hile (stratejik tutum) ve husumet (düşmanlık) taktikleri aldı.

Siyasallaşmış insanı Karl Schmitt “siyasal man”, Aleksandr Dugin ise “siyasal asker” olarak tanımlar. Bir siyasal asker için ahlaksızlık ancak karşı taraf yapınca ahlaksızlıktır. Kendileri her ne yapıyorsa doğrudur, meşrudur ve mubahtır! Onun için milli, dini ve ahlaki değerleri siyaset üstü tutmak gerekir. Schmitt’e göre en büyük ahlaksızlık siyaseti dinle, ahlakla ve milli değerlerle meşrulaştırmaktır. Ülkemizde yalan, aldatma, torpil ve iltimas, devlet malı ve makamlarını payimal etmek maalesef din ve Atatürk’le meşrulaştırılmaktadır.

Öte yandan siyaset sektöründe sivil ahlak aramak abesle iştigaldir. Karl Schmitt böyle söylüyor. Siyaset kafes dövüşü gibidir. Kafes döğüşünde öldürmek, ölüme sebep olacak yerlere vurmak ve hakaret etmek dışında her şey mubahtır. Dolayısıyla siyaset ve yönetim eşrafından sivil ahlak beklenmez. Sorun, çirkin işlerinde milli ve dini değerleri retorikleştirmeleridir. Keza! Sivil kitlelerin işi ve mesleği olmadığı halde siyasallaşmaları, siyasete angaje olmalarıdır. Siyaseti bir meşrep ve yaşam biçimi haline getirmeleridir. Siyasi askerlere dönüşmeleridir.

Siyasetin meşruluğu gerekliliğinden gelir. Ama bu onun çirkin ve kötülüğünü gidermez. K. Popper’in deyişiyle siyaset ayağa düşmüş bir meslektir.  Bilerek isteyerek, taammüden talip olunmaz. Maruz kalırsınız. Arkadan itilirsiniz. Hükmetmekten keyif almaya ve iyi insanlar yanınızdan uzaklaşmaya başladığında bırakırsınız. Nefsiniz ve şeytanlar “ben olmasam kötüler yönetir” diye dürttüğünde kabiliyetli iyilerin önünü açarsınız. Ama size alternatif olabilecek her kabiliyeti uzaklaştırıyorsanız siz hükmetmekten hoşlanıyorsunuz, hoşlandığınız için hükmetmeye devam ediyorsunuzdur! Ya da size koza duvarları ören (kötü) dostların esiri olmuşsunuzdur!

Şu kadar ki! Tartışma konumuz siyaset kurumunun bizatihi kendisi değildir. Siyasi tutumun bütün sivil toplumsal ilişkilere nüfuz etmesidir. Ahlakın yerini hile ve güç oyunlarının almasıdır. Gündelik ilişkilerin siyasete göre işlemesidir.

Aşırı siyasallaşma toplumu ahlaksızlaştıran bir hastalıktır. Öte yandan sıradan halkın ahlaksızlığını yargılamak doğru değildir. Çünkü halk yığınları ayakta ve hayatta kalma mücadelesi veren çaresiz insanlardan oluşur. Üstelik iyi ve kötüyü bilişsel olarak ayırt edemezler. Onların ayıp ve günahı elitlerini taklit etmeleridir. Ahlaki davranışın temel bileşenleri, Kant’ın tanımladığı üzere özgürlük ve temyiz yeteneğidir. Bunlar ise sıradan halkta olmayan şeylerdir. Binaenaleyh bir ülkede ahlaksızlığın sorumlusu halk değildir. Elitlerdir. Halka rol model olan, suyun başını tutan, emreden, emaneti tevzi eden, mesaileri tanzim eden üst sosyo-kültürel tabakadır, yönetici eşrafıdır, patronlardır, entellektüellerdir, sanatçılardır, dini teşekküller ve kanaat önderleridir.

Ülkemizdeki ahlaki sorun tuzun kokması, yani elitlerin ahlaksızlığıdır. Laik ulusalcıların dillendirdiği “aslında biz aya gidecektik ama bu tembel, hımbıl, cahil ve ahlaksız halk yüzünden gidemedik” iddiası zinhar doğru değildir. Aynı şekilde ülkeyi çeyrek asırdır yöneten muhafazakârların yaygın ahlaksızlık ve kokuşmuşluğu laikçilere, CHP’lilere ve özellikle halka atfetmeleri de hiç doğru değildir.

———————————————
Kaynak:

https://www.akademikakil.com/fon-olayi-ve-ahlaksizlasan-dindarlik/ishaktorun/

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen