Havva’nın Evsiz Kızları (2017): Fârâbîci Bir Şehir İçin Aile

“Kul Hakları – Hukuk ve Adalet Tasavvuru İçin Deneme” (2017) kitabımla aynı yıl yayımladığım bu çalışma “ahlâk” meselesini “bütün toplulukların en üst değeri” şeklindeki düşünceye bağlanarak kavradığımı gösteren bir metin sayılabilir. Kitapta “kadın” personayı “ilk kadın Havva” ile sembolize ederek günümüz kadınlarının “evsiz” kaldığı fikrini işledim. Bu yaklaşım bana hem “nübüvvet tarihi ekseninde bir tarih anlayışı” geliştirme fırsatı vermiş hem de modernizme ve modern topluma “gelenekçi ama radikal olarak karşı” bir düşünce çizgisi inşa etmemi sağlamıştı. “Havva’nın Evsiz Kızları” kitabıyla insanlık tarihini “aile” kurumundan başlayan bir tarih olarak ele almayı amaçladım ve farklı ideolojilerin/inançların da “aile”yi özellikle bozmayı hedefleyen ütopyalar geliştirdiği düşüncesini vurguladım. Örneğin Katolikliğin aile savunuculuğunun tutarsız olduğunu ortaya koymak istedim. Zira Katolisizm “yönetici kadro” bakımından “ruhban persona”yı öne çıkarıyor ve “aile” kurarak toplumsallaşan erkek ve kadınları kilise dışı bırakarak (yönetici kadro dışına iterek) bir bakıma aile kurumunu tasfiye ediyordu. Siyasal felsefe bakımından “yöneticilik şartı”nın bekâr ruhbana özgülenmesi ise şu neticeyi ortaya çıkarmaktaydı: Yönetenler→bekâr ruhbanlar; Yönetilenler→Katolik nikâhı nedeniyle boşanamayan evliler. Bu denklem, hegemonik hiyerarşide açıkça “aile”yi “fakirlerin toplumsal kurumu”na dönüştürmekte ve Yönetici’ye (Kilise ruhban bürokrat kadrolara) “yönetilen” (halk) üzerinde kurulmuş sultaya din üzerinden meşruiyet sağlıyordu. Anası-babası belirsiz öksüz ve yetimler veya aileleri tarafından bakılamayan evlatları kiliseler sahiplenmekte; bu çocuklar dinî eğitimle yetiştirilerek “din adamı” olarak başka kiliselere atanmaktaydı. Platon’un Devlet eserinde öngördüğü modeli de bundan farksız görüyordum. Platon’un eğitim modeli, özellikle koruyucular (bekçiler) yetiştirmek fikri üzerine bina edilmiş gibiydi:

“Bekçilerimizin kadınları hepsinin arasında ortak olacak, hiçbiri hiçbir erkekle ayrı oturmayacak. Çocuklar da ortak olacak. Baba oğlunu, oğul babasını bilmeyecek. Her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki, sürünün cinsi bozulmasın. Savaşta ve başka işlerde yararlık gösteren gençlere nişanlar; ödüller vermeli. Bu arada kadınlarla herkesten daha çok yatma hakkı tanımalı onlara. Kendilerinden alabildiğimiz kadar çok döl almak için bundan daha iyi fırsat olmaz. Doğan çocuklara gelince, bunları özel bir kurula bırakmalıdır. Bu kurul, en seçkin yurttaşların çocuklarını bir yuvaya yerleştirir, onları şehrin belli bir semtinde oturacak başka kadınlara emanet eder. Seçkin olmayan yurttaşların ve daha başkalarının doğuştan bir eksikliği olan çocukları da gözden uzak uygun bir yerde bakılır. Kurul, memeleri süt dolu anaları yuvaya getirir ve bunların kendi çocuklarını tanımamaları için elinden geleni yapar. Kadın, yirmisinden kırkına kadar çocuk verecek devlete; erkekse, yarışta en azgın olduğu çağı geçtikten sonra, elli beşine kadar yapacak bu işi. Eğer bir kimse bu yaşların altında ve üstünde çocuk yapacak olursa, onu dine ve devlete karşı bir suç işlemiş sayacağız. Devlet iki insanı birleştirmedikçe, bunlar üretme çağında da olsalar birleşirlerse, kanuna karşı gelmiş olacaklar. Nişansız, dini törensiz doğan çocuk, piç sayılacak. Bu tedbirler boşa çıkarsa devlet doğan çocuğu beslemeyecek.”[1]

Platon, Devlet’in sağlıklı çocukları ailelerinden alıp onları yeteneklerine göre eğitmesini ayrıca çocukların ana-babalarının belirsizleştirilmesini teklif ederek aile kurumunu imha etmekteydi. Platon’un bu modelini Osmanlı Devleti’nin de “devşirme sistemi” ile hayata geçirdiğini düşünmekteydim. Osmanlı da ana-babasına dair hatıralarını sileceği yaşta yetenekli çocukları devşirerek onları Devlet’e adamayı (kapıkulu) esas almıştı. Yeniçerilerin evlenme yasağına maruz kaldığı düşünülürse, bunun “ailesizlik” olarak tanımlanabileceği söylenebilecektir. Katolik Hristiyanlık, Platon, Osmanlı dışında Marksizm ve Feminizm de bana göre “aile karşıtı” toplum düşüncesi kapsamında yer bulmaktaydı. Fârâbî, toplumu tek eşli ailelerden ve ailelerin birleşmesiyle oluşan mahalle/köy birimlerinden başlatırken, saydığım ideolojiler ve devlet felsefeleri Yöneten personanın ailesizliğini sistematize ediyordu. Diğer değişle Platon’da da Osmanlı’da da “yönetici/muharip kadro” aile kurumunun dışına yerleştirilmekteydi. Dolayısıyla “Havva’nın Evsiz Kızları”, Fârâbîci perspektifimi hangi ideoloji ve inançlara karşı konumlayacağım konusunda önüme büyük bir alan açmaktaydı. “Havva’nın Evsiz Kızları” kitabı, “Kul Hakları” kitabımda fazla ayrıntılandıramadığım “eşitlik değil, denklik” fikrini temellendirmeyi de amaçlamaktaydı. Yazılarım o dönemde daha çok İslâmcı çevrelerde okunduğundan bu camianın entelektüellerinin Batı’dan iktibas ettikleri “eşitlik” doktrininin İslâmî dünya görüşüyle bağdaşmazlığını göstermeyi umuyordum. Aile temelinde geliştirdiğim argümanlar İslâmcılığın “erkek İslâmcılığı” ve “kadın İslâmcılığı” bölünmesine uğradığı tespitime bağlı olarak “çift yönlü” idi. Erkek İslâmcılığına bağlı aydınlarla kimi zaman dostluk kimi zaman tanışıklık ve görüş alışverişi bağlamında tartışma deneyimlerim vardı. Bu zümredeki aydınlar “çok eşli evlilik”, “kadının velîsi tarafından evlendirilme”, “kadının aklî rüşde ermeden evlendirilmesi” gibi meselelerde geleneksel (aslında sonraki yıllarda “Güney Müslümanlığı” diye tanımlayacağım) fıkhı, “Din” olarak kategorize ediyor ve hatta Cumhuriyet ile kavgasının gerekçelerinden biri olarak “lâik medenî yasa”yı gösteriyordu. Kadın İslâmcılığına bağlı kadınlarla ise “Evlerimizi Kaybediyoruz-Yerlilik Meselemiz”[2] kitabımın yayımlandığı yıldan itibaren değişik platformlarda (söyleşi, panel, çalıştay, sosyal medya) tartışmaktaydım. Erkek İslâmcılığı “eşitlik” fikrini makro düzeyde ele alarak Türkiye’nin farklı etnik topluluklarının dil ve kimlik statüsü kazanması mücadelesi vermekteydi. Bazı aydınlar etnik yoğunlaşmalarını artırmak için “erkeklerin dört hanımla evlenmeleri ve her birinden onar çocuk yapmaları” gerektiğini yazılı ve sözlü olarak beyan etmekteydi.[3] Bu İslâmcıların görüşlerini yeri geldikçe alıntılayarak kitaplarımda yayımladım. Erkek İslâmcılığı “aile” meselesini ideolojik nazarla temellendirmekte, kadınları “mücahid doğuran ve yetiştiren” yardımcı persona olarak kimliklendirmekteydi. Nitekim Filistin hakkında çizilen karikatürlerde “kadınlar İsrail’e taş atan erkek çocukların doğurup yetiştiren ana” figürü olarak işlev görmekteydi. Kadın İslamcılığı ise “eşitlik” doktrinini “Müslüman feminist” bakışla mikro düzeye taşımaktaydı. Onlara göre kadın, erkeğin “doğurma makinası” (anne) olmadığı gibi, ev içi hizmet kölesi de değildi. Ayrıca erkeklerin kadınlara üstünlüğü de yoktu. Kadınlar çalışıp para kazandığına göre, Kur’an’daki “erkeğin kavvamlığı” hakkındaki ayetin hükmü artık “ideal” değil “tarihsel” olarak düşünülmeliydi. Geleneksel fıkıh, erkeğin kadını ev içi sömürüye uğratan hükümleri nedeniyle “erkek egemen fıkıh” sayılmalıydı. Dolayısıyla Kur’an ayetleri başta olmak üzere bütün hadis literatürü ve fıkıh külliyatı “kadın bakışı” ile taranmalı ve “eşitlikçi” bir İslâm fıkhı ortaya konmalıydı. Bu düşünce kitabımın yayımlandığı yıllarda Kadın İslâmcılığı tarafından her platformda dile getirilmekte ve hatta eyleme dökülmekteydi. Nitekim Kadın İslâmcılığı diye nitelediğim ekole bağlı kimi kadınlar “camide de eşitlik” talep etmeye ve “camilerde kadının adı yok!” söylemini yükseltmeye başlamıştı. Bu düşünce sonraki yılda (2018), kadınların İstanbul Fatih Camii’nde erkeklerin bulunduğu bölümde namaz kılmasıyla eyleme de dönüştü. Kadın Müslüman entelektüeller, hermenötik yöntem ile “nassların tarihselleştirilmesi” hareketinin de öncüsü olmaktaydı. Bir anlamda bu, kimi İslâmcı aydınlar tarafından çok erken zamandan beri dile getirilen “reform” arayışının yeni ve radikal hamlesiydi. Zira feminist Müslüman kadınlar artık “kadınların erkeklere namazlarda imamlık yapıp, Cuma kıldırması”, “kadının kendi bedeni üzerinde mutlak egemenliği” gibi konuları da tartışmaya açmıştı. Benim nazarımda Ziya Gökalp’in “millî reformculuğu” ile Kadın İslâmcılığının “feminist reformculuğu”, yapısal olarak aynı kategorinin kapsamında olup, modern ölçütlerle nassların yeniden düzenlemesi anlamına gelmekteydi.

Diğer bir mesele de Kadın İslâmcılığının Erkek İslâmcılığından farklı olarak “lâik hukuk kuralları” ile uzlaşık bir “kadın personası” imal etmesiyle ilgiliydi. “Feminist Müslüman” kadınlar “boşanma halinde kadına süresiz nafaka”, “erkeğin aile reisi olmaktan çıkarılması”, “6284 sayılı yasa uyarınca kadının beyanıyla erkeğin kadına şiddet uyguladığı karinesinin işletilmesi” gibi konularda İstanbul Sözleşmesi (2012) ve CEDAW (1981)[4] hükümlerini geleneksel fıkha göre öncelikli gördüklerini ifade ediyorlardı. Anlaşılacağı üzere “Havva’nın Evsiz Kızları” kitabı, “aile” konusunda her iki İslâmcılık ekolüne karşı da itiraz etmeye odaklanmıştı.

2015’ten itibaren Asya Türkçü literatürü okumaya başladığımdan eski Türklerdeki “aile” tasavvurunu da incelemeye başlamıştım. Eski Türkler çoğunlukla tek eşli evlilikler yapıyor, akraba evliliklerine “Jeti Ata” kuralı nedeniyle “yasak” hükmü uyguluyordu. Kadının evleneceği kocasını kendi seçmesi ilkesine hassasiyetle uyuluyordu. Ayrıca evlenen kadın ve erkek yeni bir hane (çadır: yurt) açarak, ebeveynden bağımsız (hür) bir aile haline geliyordu. Kadına evlenirken güvey tarafı “kalın” (sürü, koruluk) vererek onu yeni evinde ekonomik anlamda bağımsız kılmak da “töre” idi. Kadın evlendiğinde babası da ona bir maddiyat vermekte, buna “çeyiz=cihaz” denmekte idi. Bu cihaz/çeyiz, kadının baba evindeki miras hakkından bir pay olup, kadına yeni hanesinde iktisadî özne olarak hareket etmesi bakımından önemli bir ödenek idi. Musa kıssasında da Musa’nın 10 yıl boyunca kayınpederinin (Şuayb) evinde çobanlık yaptığı anlatılıyordu. Tefsirlerde Hz. Şuayb’ın kızına Musa’nın çalışması karşılığı sürü verdiği ve böylece Musa ile karısının Mısır’a sürüyle döndüğü bilgisine erişmiştim. Kitabımda Türklerdeki “kalın” uygulamasının İslâm’daki “mehir” uygulamasının benzeri sayılabileceğini ve bunun Anadolu’daki “başlık” ile çeliştiğini ifade ettim. Düşünceme göre kadın modern toplumun tüketim kölesi olmaktan kurtulacak şekilde bir hayat içinde hem iktisadî bağımsızlığını elde etmeli hem de evinde kalmalı idi. Ama bu ev dört duvar olmamalıydı. Bu husus, “bahçeli evlerden oluşan şehir” düşüncemin de yeniden ifadesiydi. Mesele “kadın çalışsın mı” değil, “iktisadî özne”liğin aile kurumunu güçlendirecek şekilde yapılandırılmasıydı.

[1] Platon, Devlet, Remzi Kitabevi, Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, 2010: 160-165.

[2] İlk baskısının künyesi şudur:

Bergen Lütfi, Evlerimizi Kaybediyoruz – Kozmosta Yerlilik, Hitabevi Yayınları, 2013.

[3] “Dört hanımla evlenip onar çocuk yapma” tehdidinde bulunan yazarların ismi özellikle saklı tutulmuştur.

[4] “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi” (CEDAW), BM Genel Kurulu tarafından 1979’da kabul edildi, 1981’de yürürlüğe girdi. Türkiye bu sözleşmeyi 1985’te imzaladı ve iç hukukunda düzenlemeler yapmaya başladı.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen