İçimizdeki Aslanı Kim, Nasıl Öldürüyor?

Tam boy görmek için tıklayın.

 

Prof.Dr. Erkan YÜKSEL

Geçenlerde bizim köyden Hüseyin Akkaya amcamızın WhatsApp grubumuzda paylaştığı bir hikâye dikkatimi çekti.

Fakir Baykurt’a atfedilen bir hikâye… Bir anne, bir çocuk, bir bardak sıcak çay ve yıllar sonra hatırlanan bir öğüt üzerine…

Anlatıya göre küçük Fakir, annesiyle birlikte bir köy kahvesine gider. Annesinden çay ister. Çay gelir ama sıcaktır. Çocuk aceleyle içmeye kalkışınca ağzı yanar. Can havliyle bardağı elinden bırakır.

Şimdi ne olacak?

Muhtemelen hepimizin gözünün önüne benzer bir sahne gelmiştir. Kırılan bir bardak, dökülen bir çay, kızan bir anne…

Ama hikâyedeki anne kızmaz. Çocuğu azarlamaz. Yeni bir çay söyler. Çocuk bu kez dikkatli davranır, çayını üfleyerek, küçük yudumlarla içer.

Yıllar geçer. Fakir Baykurt öğretmen olur. Bir gün annesi onun dersine girer. Oğlunun öğrencilerine kızdığını, sesini yükselttiğini görür. Dersin ardından ona çocukluğundaki çay olayını hatırlatır.

Ve anlatıya göre şunu söyler:

“Sana kızsaydım içindeki aslan küserdi. Dövseydim o aslan ölürdü.”

Ardından öğrencilerinin içindeki aslanı da öldürmemesini öğütler.

Bu hikâyenin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını, Baykurt’un hangi eserinde anlatıldığını araştırdım ama teyit edemedim. Yine de üzerinde durmaya ve düşünmeye değer buldum.

Acaba bir yanlışı düzeltmeye çalışırken biz de hata yapıyor olabilir miyiz?

HATA MI, ÖĞRENME FIRSATI MI?

İnal Cem Aşkun Hocam yıllar önce şuna benzer bir benzetmede bulunmuştu:

“Genç akademisyenler zücaciyeciye girmiş fil gibi…”

Sanırım biraz ben de öyleydim gençlik yıllarımı hatırladığımda…

Hata arar, bulur, eleştirir, kızar, düzeltilmesini isterdim. Kim olursa olsun, hangi durumda bulunursa bulunsun, herkesin istisnasız olarak kurallara dört dörtlük uyması gerektiğinden o kadar emindim ki…

Bu arada hangi camların kırıldığından, hangi bardakların devrildiğinden, belki de ortalığın nasıl birbirine girdiğinden pek de haberdar değildim.

İnsan zamanla bazı şeyleri daha iyi anlıyor sanıyorum.

Sınıfta yanlış cevap veren, soruyu anlayamayan, iki kelime lafı doğru dürüst yazamayan, ödevini eksik yapan, gününde teslim edemeyen, sonuçta da beklenen başarıyı gösteremeyen pek çok öğrencimiz oldu ve olmaya devam ediyor.

Peki biz ne yapıyoruz?

Yanlışını mı gösteriyoruz, yoksa yanlış yaptığı için kendisini de yanlış hissetmesine mi neden oluyoruz?

İkisi arasındaki farkı anlamak, eğer size öğretilmediyse, biraz zaman alıyor sanıyorum.

“Sen hâlâ bunu öğrenemedin mi?” demek başka…

“Evladım, bu doğru cevap değil, hadi bir daha düşünelim” demek başka…

Birincisi insanı yargılıyor, ikincisi hatayı gösterirken insanı da gözetiyor.

Eğitim psikolojisinde “öz yeterlilik” olarak adlandırılan bir kavram var. Albert Bandura’nın çalışmalarında önemli yer tutan bu kavram, kişinin bir işi başarabileceğine ilişkin inancını anlatıyor.

Bu inanç yalnızca başarılarımızla oluşmuyor. Yaşadığımız deneyimler, çevremizden aldığımız tepkiler, bize söylenen sözler de etkili oluyor.

Öğrenci yanlış yaptığında öğretmeninin yüzüne bakıyor. Çocuk bir şeyi beceremediğinde annesinin, babasının tepkisini anlamaya çalışıyor.

Bazen o bakışta, o ses tonunda, tek bir cümlede kendisiyle ilgili bir anlam buluyor.

“Ben bunu öğrenebilirim.”

Ya da…

“Ben zaten beceremiyorum.”

Elbette bir insanın özgüveni tek bir sözle kurulup yıkılmaz. Ama tekrar eden eleştirilerin, aşağılanmanın, alay edilmenin insanın öğrenme isteğini ve kendine bakışını olumsuz etkileyebileceğini biliyoruz.

Hele de…

“Aptal”, “salak”, “beceriksiz”, “işe yaramaz” gibi sözlerle etiketlendiğinde…

Ne acı…

Hani kılıç yarası için söylenir ya: Yara iyileşir ama izi kalır.

Sözler de bazen böyledir.

İnsan yaptığı yanlışı unutabilir ama kendisine yakıştırılan bir sıfatı yıllarca unutamayabilir.

ÇOCUĞA MI KIZIYORUZ, YAPTIĞINA MI?

Bir ebeveyn olarak da hikâyenin üzerinde düşünmek gerekiyor.

Çocuk suyu döküyor, oyuncağını kırıyor, bir şeyi unutuyor, sözümüzü dinlemiyor, bazen de bile bile yanlış yapıyor.

Yoruluyoruz. Sabırsızlanıyoruz. Sesimiz yükseliyor.

Üstelik çoğu zaman bunu onun iyiliği için yaptığımızı düşünüyoruz.

“Öğrensin.”

“Bir daha yapmasın.”

“Doğruyu yanlışı bilsin.”

Niyetimiz bu olabilir. Ama acaba karşımızdaki çocuk bizim niyetimizi mi duyuyor, yoksa sesimizin tonunu mu?

İletişimde yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz de önem taşıyor.

“Dikkat et, çay sıcak” cümlesiyle “Beceriksiz, onu da mı döktün?” cümlesi aynı şeyi öğretmiyor.

Birincisinde davranışa yönelik bir uyarı var. İkincisinde kişiliğe yönelen bir yargı.

Oysa çocukların hem sınırlara hem de kendilerini güvende hissetmeye ihtiyaçları var. Sınır koymakla aşağılamak, disiplinle korkutmak, sorumluluk kazandırmakla utandırmak aynı şey değil.

Bir çocuğa yanlışını anlatabiliriz. Gerektiğinde davranışının sonuçlarıyla yüzleşmesini de sağlayabiliriz. Ama bütün bunları yaparken onu değersiz hissettirmek zorunda değiliz.

Belki şunu da bu arada fark etmeliyiz:

Acaba çocuğumuzun davranışını mı değiştirmek istiyoruz, yoksa sözümüzü dinlemesini, kontrolümüze girmesini ve otoritemizi kabul etmesini mi bekliyoruz?

Çünkü bir çocuğun sözümüzü dinlemesiyle, söylediğimizin doğruluğuna inanması aynı şey değil.

Korktuğu için susan çocukla neden yanlış yaptığını anlayan çocuk da aynı şeyi öğrenmiyor.

Biri cezadan kaçınmayı, diğeri davranışının sorumluluğunu almayı öğrenebilir.

Hangisini istiyoruz?

YA BÜYÜKLERİN İÇİNDEKİ ASLAN?

Hikâyeyi yalnızca çocuklar üzerinden okumak da eksik kalır sanıyorum.

Çünkü büyüyünce de hata yapıyoruz. Yanlış kararlar veriyor, bir işi beceremiyor, bazen söylediklerimizin anlaşılmasını sağlayamıyoruz.

Evde, işyerinde, okulda, arkadaş çevresinde…

Bir yönetici çalışanını herkesin önünde azarladığında, bir eş diğerinin eksiklerini sürekli yüzüne vurduğunda, bir arkadaş hata yapan arkadaşını küçümsediğinde acaba ne oluyor?

Hata düzeliyor mu?

Belki bazen.

Ama çoğu zaman insanın içine başka duygular da yerleşiyor: Kırgınlık, öfke, korku, değersizlik…

Etkili iletişim dediğimiz şey yalnızca kendimizi güzel ifade etmek değil. Karşımızdakinin bizi duyarken ne yaşayacağını da hesaba katabilmek.

Bazen haklı olduğumuz bir konuda bile yanlış bir üslupla konuştuğumuz için anlaşılma imkânını kaybediyoruz.

Özellikle yakın ilişkilerimizde buna dikkat etmek gerekiyor.

Çünkü insan en çok kendisine yakın gördüğü kişilerden gelen sözlere kırılabiliyor.

Birbirimizin hatalarını görmemek mümkün değil. Zaten gerekli de değil. Ama hataları konuşmanın, insanları yaralamadan da bir yolu olmalı.

Belki de en çok sevdiğimiz insanların iyiliğini isterken, onlara nasıl konuştuğumuza en az dikkat ediyoruz.

Oysa bazen bir cümleyi söylemeden önce kendimize şu soruyu sormak bile çok şeyi değiştirebilir:

Ben şimdi bu insanın bir yanlışını mı düzeltmeye çalışıyorum, yoksa ona kızgınlığımı mı gösteriyorum?

SON SÖZ

Hikâyedeki anne yeni bir bardak çay söylüyor.

Çocuk ikinci denemesinde çayını içmeyi öğreniyor.

Ne uzun bir nasihat var ne de ağır bir ceza. Yalnızca yeniden denemesine izin verilen bir çocuk var.

Elbette hayatın bütün yanlışları dökülen bir bardak çay kadar basit değil. Kimi hataların ciddi sonuçları var. Çocukların da yetişkinlerin de sorumluluk almayı öğrenmesi gerekiyor.

Ama sorumluluk öğretmek için insanın cesaretini kırmak şart mı?

Öğretmen olarak öğrencilerimize, anne baba olarak çocuklarımıza, eş olarak birbirimize, yönetici olarak çalışma arkadaşlarımıza nasıl davrandığımızı düşünmeye değer.

Bir bardak çayın yenisi gelir. Kırılan bardak da yerine konur.

Peki ya kırdığımız bir insanın cesareti?

Onu yeniden kazanmak ne kadar zaman alır?

Ne dersiniz?

———————————————–
Kaynak:

https://www.akademikakil.com/icimizdeki-aslani-kim-nasil-olduruyor/erkanyuksel/

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen