İran ile aramızda 1639 Kasr-ı Şirin Anlaşmasından, yani Safaviler devrinden bu yana çok büyük olaylar olmamış olması önemlidir. 1979 Devrimi sonrası Türkiye ile İran arasında yaşanan krizlerin NATO ve CIA propagandası tarafından beslenen suni krizler olmaktan öteye gitmediğini söylemek büyük bir abartı olmaz. Bir zamanlar topluma empoze edilmeye çalışılan İran’ın Türkiye’ye devrim ihraç edeceği iddiası da o propagandanın bir parçasıydı. İran’ın Türkiye’de rejim değişikliğine oynayacak ne zamanı, ne gücü ne de niyeti oldu. Ne de Türkiye hiçbir zaman o kadar zayıf ve güçsüz oldu. Her ülkenin sınır ötesinde sınırlı açık veya kapalı faaliyetleri olabiliyor. Bunun yanında devletler diplomatik misyonları yoluyla açık çalışmalar da yaparlar; Türkiye de İran da bir başkası da… İran’ınki devrimin başından beri baskı altında kaldıkları Batı’ya karşı Türkiye’de sosyal ve siyasal alanda sempati ve anlayış oluşturmanın ötesine gitmemiştir.
Ancak Türkiye’de 1980’lerden 2010’lara kadar aynı merkezler tarafından kontrol edilen basın, bazı siyasetçi ve zinde bürokratik güçler topluma İran düşmanlığı pompaladılar. Halk tamamen satın almadı bunu, zaman zaman bu propaganda etkili olmuş olsa da. Haklarını yemeyelim 1970’lerden 2000’lere kadar Türkiye’de sivil siyaseti temsil eden siyasi parti liderleri İran konusunda hiçbir zaman askeri ve sivil bürokrasi kadar savrulmadılar. Kasr-ı Şirin Anlaşmasına Demirel, Özal ve diğerlerinin sık sık atıf yaptıkları bilinen bir şeydir. Erbakan’ın 1990’ların tam ortasında D8’e İran’ı dahil etmesi önemlidir. İran ve Türkiye her zaman bölgenin iki büyük gücü olarak tabi ki rekabet içinde bulundular.
İran bana göre yakın ve uzak komşularımız arasında diğerlerinden ne çok uzak, ne de çok kötü insanlar oldular. Kadim ve çok zengin bir medeniyetin mirasçılarından bahsediyoruz. Onlar da genel olarak Şarklılığın bazı tipik özelliklerine sahipler. Ticarette, beşerî ve sosyal ilişkilerde…
Maalesef ilişkilerimizi tam olarak iyileştirmek de kötüleştirmek de tamamen ne onlara ne de bize ait bir alan olarak kaldı son 50 yılda. Onlar kendileri için çok hatalar yaptılar. Irak ile savaş bittikten sonra çok zaman ve enerji kaybettiler, zamana yayılacak bir değişim ihtiyacını da bunun geciken zamanını da anlayamadılar, belki de iç ve dış dinamikler nedeniyle buna cesaret edemediler. Bazı reformları her şeye rağmen yapabilirlerdi. Buna da değişmeyen dini ve siyasi liderlik ile etrafındaki benzer bir yapı engel oldu.
İran’ın son 50 yılda en büyük yanlışlarından biri de Filistinli bazı grupları ve İsrail’e karşı mücadele veren Şii unsurların radikalleşmesindeki dolaylı veya doğrudan katkısı oldu. Bu politika her zaman Israil’in işine yaradı. Bunu kullanarak Filistin sorununu daha kolayca güvenlikleştirdiler ve uluslararası toplum içinde kolayca marjinalleştirdiler.
Bugün neler oluyor?
İran’ı uzun sürecek bir hava bombardımanı ile yıkmak Çin ile Anadolu arasında kalan Müslüman kıta Asyasında son kültür coğrafyasını yıkmak, yok etmek olacak. Diğer üçü şimdiye kadar büyük yıkımlar yaşadı ve dağılmıştı, uzun süredir şimdi parçalar olarak ayağa kalkmaya çalışıyor. Bunlar; Türkistan, Hindistan, Arabistan…
Batı ve orta Türkistan’ı Ruslar, doğusunu Çin, Hindistan’ı İngilizler sömürdü ve parçaladı. İngiliz ve Amerikalılar sırayla yakın geçmişte Arap coğrafyasını bölüp parçaladıkları gibi bugün bu parçalanmışlığa İran’ı da dahil etmek istiyorlar.
Daha detaylı ve açık olarak yeniden yazmak gerekirse;
İran’ın uzun süreli bir hava saldırısı ile yıkılıp zayıflatılması, yalnızca bir rejimin hedef alınması değildir. Bu, Çin ile Anadolu arasında tarihsel sürekliliğini büyük ölçüde koruyabilmiş son büyük kültür havzalardan birinin sarsılması anlamına gelir. Türkistan coğrafyası 19. ve 20. yüzyılda Rus ve Çin hakimiyetine girdi; siyasi merkezleri dağıldı, kültürel sürekliliği kesintiye uğradı. Hindistan Britanya sömürge sistemine dahil edildi; sonra bağımsızlıkla modern devletini kurdu ama imparatorluk ölçeğindeki bütünlüğünü kaybetti. Arap dünyası I. Dünya Savaşı sonrası dış müdahalelerle yeni sınırlara bölündü; siyasal parçalanmışlık kalıcı hale geldi. Böl-yönet pratiğinin yakın cografyalar üzerinde kalıcı etkileri olan bir yakın laboratuvarı veya hangarı haline getirildi. Okyanustan Akdeniz’e kadar.
İran ise bütün dış baskılara rağmen devlet sürekliliğini, tarihsel merkeziliğini ve kültürel omurgasını şimdiye kadar büyük ölçüde muhafaza edebildi. 19. yüzyıldaki nüfuz mücadelelerinden 1953 müdahalesine, 1980–88 savaşından yaptırım rejimlerine kadar birçok sarsıntı yaşadı; fakat siyasal varlığını korudu.
Bu nedenle İran’ın istikrarsızlaştırılması, yalnızca İran’ı değil, Anadolu’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir havzanın jeopolitik dengesini etkiler. Bu mesele, bir rejim tartışmasından ziyade bölgesel ve küresel güç mimarisi sorunu ve konusudur.
Türkiye ise dağınık Türkistan’ın en batı kapısı olarak, Doğu ile Batı arasında bıçak sırtında bir yerde dengesini korumaya çalışıyor. İçeriden ve dışarıdan bütün denge bozucu çabalara rağmen…
Avrasyalı, Türk, Rus ve Çinli stratejistler bu konuda ne düşünüyorlar acaba?
[i] Prof.Dr., İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Uluslararası İlişkiler A.B.D. Öğretim Üyesi
