Kolonya…

Sözlükler, kelimenin Türkçeye İtalyanca “colonia” veya Fransızca “cologne” sözünden geçtiğini söylüyor. Rivayet odur ki ilk kez 18. yüzyılın başlarında Almanya’nın Cologne (Köln) şehrinde bir İtalyan tarafından üretilmiş, adına da “Köln suyu” denmiş ve Avrupa’ya oradan yayılmış.

Antik çağda bitkileri ezme ve demleme yöntemiyle elde edilen koku, 11. yüzyılda İbn-i Sina’nın bulduğu damıtma tekniğiyle “esans”a dönüşmüş; Ortaçağ’dan kurtulan ve dünyayı “keşfe” çıkan Batı Avrupa, Doğuda gördüğü bu damıtılmış bitki özünü alkolle seyreltip kolonyayı üretmiştir. Anadolu’da halk arasında “Hacı yağı” da denilen ve envaı çeşit bitki özünden üretilen esansların yakın zamanlara kadar şehir şehir dolaşan seyyar satıcılar tarafından pazarlandığı malumdur.

Pek çok bitkiden olduğu gibi bezirden de yağ çıkaran ve bunu aydınlanmada kullanan Türklerin kültüründe tüccarlara “bezirgân” denmesinden de anlaşılacağı gibi “bezir yağı” çok değerliydi. Nitekim petrolün keşfi ve sıvı gaz kullanımı yaygınlaşınca halk “bezir yağı” ifadesinden hareketle ona da “gaz yağı” demiştir. Belki bu nedenledir ki halk 11. yüzyılda “esans” olarak bizde doğan, 19. yüzyılda “kolonya” olarak geri dönen bu kokuya “kolon yağı” da demiştir.

Kökeni neresi olursa olsun, nasıl söylenirse söylensin kolonya ve şeker, Türk kültüründe, bayramların ve misafirperverliğin vazgeçilmez sembollerinden ve ritüellerinden biri olmuştur. Her bayramın hummalı alışveriş telaşının ve listesinin başında onlar olur. Zira her türlü ikram ve iltifat onlarla başlar. “Hoş geldiniz” denilerek başlayan sohbet onlarla açılır; “hoş beş” onlardan sonra gelir.

Şimdilerde rengârenk, boy boy, cam veya plastik şişelerde olduğuna bakmayın eskiden, şişeli kolonyalar daha pahalı olduğu için, kolonyası biten cam şişeler saklanır, yeniden doldurulurdu. Kolonya dükkânlarında büyük cam şişelerden küçüklere kolonya aktaracak çok güzel ve eğlenceli pompalı mekanizmalar vardı ve her şişeye uyacak kapak ve dökülmesin, kokusu kaçmasın diye iç kapak şeklinde tıkaçlar bulunurdu. Misafire ikram edilirken önce kapak, sonra tıkaç çıkarılır, ikram faslı bitince aynı şekilde kapatılıp özenle rafa konurdu.

Kolonya şimdilerde çok yaygın olan şekliyle parfüm gibi püskürtülerek kullanılmaz; onun kendine özgü bir dökme hareketi vardı. O nedenle halk arasında parfüm için “sıkmak”; kolonya için “dökmek” fiili kullanılırdı.

Geleneksel misafirlik kültüründe “bir maniniz yoksa akşam size geleceğiz” sözü duyulduğunda, ihtiyaçlar için ilk kontrol edilen kolonya ve şekerdi. Çocuklara “kızım, oğlum misafirlerimize ‘kolonya dök’” yumuşu kim bilir kaç milyon defa buyurulmuştur Türk evlerinde?

Tutulan kolonya ile büyükler ellerini ovar sonra yüzlerine ve boyunlarına sürerek ferahlar, küçüklerin de ellerinin yanında saçları da az da olsa kolonyadan nasibini alırdı. Çocuklara kolonya dökmek pek uygun görülmezdi.

Türk halkı yazın hararet bassa kolonyaya sarılır, ev güzel koksun diye kışın soba, kalorifer üstüne damlatır. Bayılsa, etrafımızdakiler hemen kolonya arayışına girer, ilk yardımı ondan alır. Dişi ağrıyan kolonyalı pamuk bastırır, başı ağrıyan onunla ovar. Öksürüğe iyi gelir diye geceleri anneler çocukların göğsüne, sırtına onu sürerler. Kesilen, böcek ısıran, hatta sivilce çıkan yerin de imdadına kolonya yetişir.

Hasta ziyaretine kolonya götürülür, taziye evine gelen kolonya ikramı ile karşılanır. Ofise gelen misafire çaydan, kahveden önce mutlaka kolonya, sonra şeker veya çikolata ikram edilir. Günümüzde özel arabaların torpido gözünde bulunma ve arabaya binene ikram edilme ihtimali de yüksektir.

Türk insanının lokantacı, kasap, manav, mobilyacı, terzi veya bakkal olması fark etmez, müşteri olsun olmasın, selam verip hâl hatır sorana önce kolonya ikram edilir. Restoranlarda hesap öderken, bahşiş verirken hele kapıdan çıkarken herkes mutlaka kolonya ile uğurlanır.

Hoş esnaf müşterisine doğrudan ikram etmese de kolonya tezgâhın, masanın üstünde, görünür bir yerlerde adeta “sebil” gibi herkesin hizmetine hazır durumda zaten vardır.

Kimi yüzyıllık markadır, meşhurdur ve pahalıdır, kimi nadir bulunur bir çiçeğin veya endemik bir bitkinin kokusudur, kiminin yanında akide şekeri vardır, kimine lüks çikolatalar eşlik edebilir ama o hep kolonyadır. Öyle ki kimi markalar ve kimi şehirler bu konuda başı çekmiş, kimi safran, kimi lavanta, kimi tütün, kimi gül, kimi zeytin, kimi de çay kolonyasıyla tanınmıştır. Ancak herkesin tercihi farklı olsa da hepsinin şahı gene de limon kolonyası olmuştur.

Şehirlerarası otobüs yolculuğuna çıkarsınız, muavinin ilk ikramı kolonya ve şekerdir. Uzun yolda uykusu gelen şoförün imdadına o yetişir. Moladaki umumi tuvaletler bile müşterilerini kolonya ikram etmeden uğurlamaz.

Şeker toplayan çocuğa, eve gelen işçiye, konuya komşuya her kim ile evde, ofiste, dükkânda temas kurulsa “merhaba” demenin bir sembolü olarak kolonya ikram edilir.

Kolonya, parfümden önce erkeklerin tıraş sonrası keyfiydi, evde veya berberde tıraş sonrası kolonya sürülmemesi ciddi bir eksiklik olarak görülürdü.

Kolonya da, kahve ve çay gibi bir kaç yüzyıllık geçmişiyle hayatımıza sonradan girmiştir ama deyim yerindeyse “bir girmiştir, pir girmiştir”. Napolyon’un kolonya sevgisini saymazsak onu Türkler gibi güçlü ve köklü bir geleneğe ve kültüre dönüştüren başka bir millet var mı acaba?

Modernite yorumlarının ve parfüm gibi yeni kokuların yaygınlaşmasına bağlı olarak yeni kuşaklar arasında rağbetten düştükçe pek çok marka ve pek çok türüyle birlikte rengârenk biçim biçim şişeleri kaybolsa da kendisinin yeni kuşaklarla uzlaşma girişimi sürmektedir. Bu konuda yabana atılmayacak bir başarıyı “kolonyalı mendil” çıkışıyla sağladığını kabul etmek gerekir.

Günümüzde bu gelenek, çağdaş kentte türlü sebeplerle biraz ötelenmeye, unutulmaya ve hatta ayıplanmaya başlanmıştı. Köylü âdeti, eski kültür, gereksiz şey gibi yorumlardan etkilenen yeni kuşaklar, kolonya ikramını ya kerhen kabul ediyor ya da “benim alerjim var” bahanesiyle reddediyordu.

Koranavirüs günlerinde hijyenden söz edenler, Türk kültüründeki bu geleneğe gönderme yapıyor, ataların temizlik anlayışının bir parçası olarak gördükleri kolonya ikram geleneğini öve öve bitiremiyorlardı. Öyle ki o dönemde kolonya satışları adeta patlamıştı.

Başta konumuz olan “kolonya” göstermiştir ki halkın deneye yanıla yüzyıllar içinde edindiği birikimleri ötelememek, örselememek gerekir. Zira kolonya örneğinde olduğu gibi bir gün burun kıvrılana başka bir gün burun teslim edilebiliyormuş.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen