Rahmetli dedem derdi ki: “Oğul, kurbağaya toprak vaat edilmez.”
Bugün, gözü doymayan arsızların, hayatımızı daraltıp yüreğimize kuşku salan nursuzların, kırk yıl boyunca söylediklerinin tam tersini söylemekten utanmayanların kurduğu bu karanlık kâbustan usandık, iğrendik.
Gençler gelecek umudunu, insanlar güvenini yitirdi; inancı çıkarına perde edenlerin elinde müminlerin imanı bile yoruldu; örselendi.
Hepimiz yuvası yıkılmış kırlangıçlara, gökten kopup kazayla yere düşmüş ebabil kuşlarına döndük; kanadımız var, fakat uçacak takatımız kalmadı.
Yirmi dört yıldır her sıkıntıya sabır, her itiraza nankörlük denmesinden yorulduk.
Sabır hep yoksulun payına mı düşer? Sofrayı kuran aç kalırken sofraya sonradan oturanın doymaya niyeti yoksa orada kardeşlik nasıl yaşar?
Bir gencin yıllarca çalışıp hak ettiği kapı, bir başkasına yalnızca tanıdığı olduğu için açılıyorsa o gence adaleti hangi yüzle anlatacağız?
Çalınan sınav sorularının, sahte diplomaların, kayırılan yandaşların, millet adına deyip kendi nefsine uyan hâkime, haksız adalete, hesabı verilmeyen servetlere bakarak kahroluyoruz.
Bugün sorumlulukları olan herkesin üzerindeki kuşku açıklığa kavuşsun istiyoruz.
Kim hak yediyse, kim kamu malına el uzattıysa, kim bir başkasının geleceğini kendi yakınına pay ettiyse bağımsız yargı önünde hesap versin istiyoruz.
Görüyoruz ki çalınan yalnızca para değildir; bir çocuğun eğitimi, bir gencin emeği, bir ailenin yarına duyduğu güven.
Dün ak dediğine bugün kara diyenler, hiç değilse dönüp peşinden sürüklediklerinin gözlerine bakarak eski sözlerinin hesabını versin.
“Dün yanlış söylüyordum, doğrusu bu.” desin.
İnsan fikrini değiştirebilir; fakat dün ona inanarak akıbetlerini değiştirmiş insanlara bugün bir açıklama yapsınlar; buna borçludurlar.
Kendilerine inandılar diye hafızaları, iradeleri yok, akıllarını kiraya vermişler sanmasınlar.
Seçmenin karşısına çıktığı fikirleri kendisi değiştirmekte serbesttir elbet ama iradesini aldığı insanlara söylediği sözüyle seçildikten sonra başka bir fikre geçenler de bilsin: Sandıktan çıkan irade, kimsenin cebine koyup dilediği yere götüreceği şahsi malı değildir.
O oyların içinde insanların umudu, inancı, itirazı, geçim derdi vardır.
O emaneti başka bir hesaba taşıyan, yüklendiği görevi bırakmalı; yeniden onu seçenin rızasını istemelidir.
Bazı sabahlar kendimi şöyle dua ederken buluyorum:
“Ya Rab, azgınlara azametini göstermediğin günler daha ne kadar sürecek? Bu kadar mı günaha battık da böylesi bir zamana düştük?”
Sonra öfkemin kişisel olmadığını, Rabbimin her dileğimi kabul ettiğini hatırlayarak nankörlük etmekten korkuyorum.
Sonra diyorum ki: Haksızlığa itiraz etmek neden nankörlük olsun?
Verdiğin vicdan, gördüğümüz zulüm karşısında susalım diye mi var?
“Doğru bildiğini söylemeyen dilsiz şeytandır.” dememiş miydin?
Olup biteni, haksızlıkları ve hukuksuzlukları görünce “Bari cezam dolsa da çekip gitsek şu dünya denilen cehennemden.” diyecek kadar yoruluyorum.
Sonra gençlerin yüzüne bakıyorum.
Biz onlara yalnızca yorgunluğumuzu bırakamayız. Bu memlekette dürüst yaşamanın mümkün olduğuna dair bir sebep de bırakmalıyız.
Ben kimsenin çocuğu aç kalsın istemiyorum; çocuklarımızın hakkı yenmesin istiyorum. Kimse inancından, düşüncesinden, kimliğinden ötürü ezilmesin; hiç kimse de bunları başkasını ezmenin ruhsatı saymasın istiyorum.
Sonra durup tekrar düşünüp “Tanrım, verdiğine de vermediğine de şükürler olsun.” diyorum.
Biz gitmeyeceğiz. Sözümüzü söyleyecek, hakkımızı arayacak, hesabını soracağız. Haklı olan değil, günahkâr olanlar korkmalı. Hatta korkudan titremeli.
Öyleyse Rabbim, karanlığın içinden bir sabah doğsun da insan yeniden insana güvenebilsin.
O sabahın gelmesi için bize düşen ne varsa onu da yapalım.
Dedem, “Kurbağaya toprak vaat edilmez.” derdi.
Biz de artık vaat dinlemekten yorulduk. Emeğimizin karşılığını, insanlığımızın kıymetini, memleketimizin tüyü bitmemiş yetiminin hesabını sorumluluğu alanlardan istiyoruz.
