Maske…

Sözlükler, bu kelimeyi boyalı karton, kumaş veya plastikten yapılan ve tanınmamak veya korunmak için yüze geçirilen, tutulan veya takılan yapma yüz diye tanımlıyor. Bir de maske takmayan maskeliler yani “ikiyüzlüler” ve “bin bir suratlılar” var ki, bunlar yazımızın başlığı açısından bahsi diğerdir.

Türkçede de yaygın kullanım alanına sahip olan maske kelimesi, Fransızca “masqué”den geliyor. Kelimenin kökeninde hayalet anlamına gelen Latince “maska” veya soytarı anlamına gelen Arapça “maskara” olduğu da ileri sürülüyor.

Bu tanımla sanırım daha çok popüler kültürel hafızaya yerleşmiş olan Batı filmlerindeki şövalye destanları, “maskeli balo” görüntüleri, “Zorro” maceraları, Amerikan çizgi romanları, Cadılar Bayramı, eskrim, Afrika büyücülüğü ve biraz da başta Uzakdoğu olmak üzere dünyanın pek çok yerinde yaşatılmaya devam eden geleneksel tiyatrolar hatırlanacaktır.

Bu nedenle maske kelimesi Latince kökenli ve Fransızca olsa da, 16. yüzyılda İspanya ve Portekiz’den Osmanlı topraklarına bir tiyatro dekoru olarak gelse de şurası kesindir ki maskenin tarihi insanlık kadar eskidir. Homeros’u keşfeden bilim insanlarının “mitoloji Yunan’da vardır, başka milletlerde yoktur” kanaatinden zaman içinde “köklü geçmişi, güçlü anlatı geleneği ve medeniyet hakkında tasavvuru olan her toplumun mitolojisi olabilir” görüşüne ulaştığı gibi, “maske bir biçimde her kültürde vardır” demek kaçınılmaz bir durumdur.

Boyadan, deriye, kemikten ahşaba, taştan toprağa, liften kumaşa, demirden tunca, altından gümüşe, kâğıttan plastiğe varıncaya kadar doğadaki pek çok malzemeden farklı tip ve biçimlerde, ritüelden tiyatroya farklı amaçlar için insanlık tarihi boyunca maske yapılmış ve kullanılmıştır.

İnsanoğlunun ilk kez ne zaman ve neden maske kullandığına dair rivayetler çok ama Fransa’da 20.000 yıl önceye tarihlenen bir mağara resminden başlayarak gerek dış dünyanın fiziki tehlikelerinden gerekse diğer kötülüklerden korunmak için uğur, nazar ve yakarış ritüellerini maske yardımıyla yaptıklarına dair antropolojik görüşler ve arkeolojik buluntular vardır. İnsanlık, bir döneminde mumyaladığı ölünün yüzüne taktığı maskeyle onu kötü ruhlardan koruyacağına veya ölümsüzlüğünü sağlayacağına inanmış. Maskenin başlangıcı konusunda bunun gibi yüzlerde, hatta binlerce rivayet vardır.

Bu maske kültürü ve birikimi, sanayileşme sürecinde farklı alanlardaki ihtiyacın doğurduğu ürünlerin de esin kaynağı olmuştur: Gaz maskesi, kaynak maskesi, oksijen maskesi veya tıbbî maske gibi… Bir de güzellik literatüründe yüzü canlı ve güzel göstermeye yönelik kozmetik maskeler ve gelenekten getirilen kar maskesi var tabii.

Tıbbi maskelerin de ilginç bir tarihi var. Mesela kara veba denilen salgının koku yoluyla yayıldığını düşünen dönemin doktorları, dışarıdan koku almayı önleyen, içi lavanta ve diğer çiçek esansları ile dolu uzun gagalı maskeler kullanmışlar. Afrikalıları köleleştirip Avrupa’ya ve Amerika’ya götüren beyaz adam, yakın temastan hastalık kaparım korkusuyla bir dönem kölelere demir maske mecburiyeti getirmiş.

Kovid-19 salgınıyla birlikte maske, bir hastalıktan korunma aracı olarak gündelik hayatımıza yeniden girmiş; kimsenin kimseye “maskeni çıkar” diyemediği ve kimsenin birinin “maskesi düşünce” sevinemediği bir dönem yaşatmıştır. On binlerce yıl önce korunma, avlanma veya av olmama amacıyla icat edilen maske, salgın döneminde görünmez bir “vahşi hayvana” av olmamak için yeniden kullanılmıştı.

Kısacası maske, insanlık tarihi boyunca ayinden törene, eğlenceden tiyatroya, korunmadan saldırıya, gizlenmeden korkutmaya kadar pek çok alanda kullanılmış, kimi durumlarda toplumsal statünün simgesi, kimi durumlarda ise gerçeği gizlemenin mecazî ifadesi hâline gelmiştir.

Maskenin mecazî kullanımı, Shakespeare’in “insanları yorgun kılan hayat değil, taşıdıkları maskelerdir”, Dostoyevski’nin “maske takmak hem taşıyana hem anlamaya çalışana yüktür” veya Cemil Meriç’in “hapishane maskelerin çıkarıldığı yerdir” gibi sözlerinde karşımıza çıkar. Türkçedeki “ikiyüzlü”, “maskesi düşmek” veya “maskesini kaldırmak” gibi deyimlerde de aynı mecazî ifade vardır.

Batı kültürü ile tanışıp Fransızcadan alınan “maske” kullanılmadan önce, Türklerde kamların gökyüzü yolculuğundan başlayan, geleneksel tiyatroda korunan ve İslami literatürde “peçe” ve “nikap” ile devam eden başka bir maske öyküsü daha vardır.

Türk kültüründe ve edebiyatında nikap, Karacaoğlan’ın “kaldır nikabını görem yüzünü”, Pir Sultan Abdal’ın “ala gözlüm zülfün kelep eylesin/döksün mah yüzüne nikap eylesin” mısraları, Anadolu’da yaygın olan “bürüklenmek” ve gerdekteki “yüz görümlüğü” gelenekleri, kadının yüzünü gizlediği durumları göstermektedir. Bu ve benzeri örneklerden hareketle peçe ve nikabın kadınlarla ilgili olduğu düşünülse de, tarihte ve günümüzde peçeli veya nikaplı erkekler de yok değildir.

Mesela, Kuzey Afrika’dan Sahra altına çoğu Cezayir topraklarında olmak üzere Libya Nijer, Mali, Burkina Faso ve Nijerya’da yaşayan ana erkil bir Müslüman topluluk olan Tuareglerde yetişkin erkekler, uyulması zorunlu bir gelenek olarak günümüzde de gözlerini dışarıda bırakan ve yüzlerini gizleyen bir tür peçe takarlar.

Öte yandan Hz. Yusuf gibi ruhu ve yüzü güzel erkeklere, “peçeli” yerine “nikaplı” denmesi yaygındı. Şiiri Fuzuli’ye, ezgisi Anadolu’ya ait meşhur Tokat türküsünde “hüsnüne mağrurlanırsın Yusuf-ı Kenan mısın/mah yüzüne bir nikap tut ben yandım el yanmasın” mısralarındaki güzeli, beşerî aşkın enginlerinden çok tasavvufun derinliklerinde aramak gerekir.

Meşhur Seyahatnamesinde Evliya Çelebi’nin camide nikaplı olarak gördüğü Peygamberimizin elini öpüp “şefaat ya Resulallah” diyecekken heyecanlanıp “seyahat ya Resulallah” diyerek nasıl seyyah olarak vazifelendirildiğini anlattığı rüyası meşhurdur.

Dedem Korkut ise, Oğuz’da kahramanlıkları kadar cemal güzellikleriyle de meşhur dört kişinin genç kızlar görüp beyhude ümide kapılmasınlar diye nikaplı dolaştığını “Oğuz’da dört yiğit nikap ile gezerdi. Biri Kan Turalı, biri Kara Çekür ve oğlu Kırk Kınık ve Boz Aygırlı Beyrek” diye haber veriyordu.

Hz. Muhammed’den Hz. Yusuf’a ve dört Oğuz kahramanı gibi güzel insanların yüzlerinin örtüsü “nikap” olarak adlandırılırken, harami, haydut veya Alamut Kalesi’nin haşhaşileri gibi kötü niyetle yüzlerini gizleyenlere “peçeli” denmesi yaygındı. Bugün de hırsızlar, katiller ve teröristler kadın çorabı, kar maskesi veya kask ile aynı maksatla yüzlerini gizlemiyorlar mı?

Acaba cellatların yüzlerinin peçeli olması, bir korunma tedbirinden çok öldürme eyleminin suçluluk psikolojisiyle mi ilgiliydi? Aralarında çağlar olsa da Ömer Hayyam’ın “celladına âşık olmak” sözü ile günümüzün meşhur Stockholm Sendromu karşısında V. Hugo’nun “iltifat peçe üzerinden yanağa konulan öpücük gibidir” deyişi kuşkusuz çok masum bir sevgi dokunuşu olarak kalıyordu.

Ezcümle maske, peçe veya nikap geçmişte de günümüzde de güzelliği de gizliyor çirkinliği de; iyiliği de örtüyor kötülüğü de. Dilerim maske, peçe veya nikap; kötülüğün ve kötülerin yüzünde değil de Hz. Yusuf veya Kan Turalı gibi güzel yüzlülerinin veya Ömer Seyfettin’in Yalnız Efe’si gibi kimliğini gizleyen iyilerin yüzünde karşınıza çıkar.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen