Mekke İttifakı kurulmuş. Hayırlı olsun.
Pek çok şey gibi, bundan da “iş bittikten sonra” haberimiz oldu. Bu durum, “demokratik” ve “Kurumsal Devlet” konusunda geldiğimiz noktayı göstermesi açısından önemlidir.
Ancak, başka önemli hususlar da var;
Bu ittifak kime karşı ve niçin kuruldu?
Tarafların sorumlulukları nedir?
Bu antlaşma ile; kim, kime karşı, nasıl ve niçin, hangi yükümlülükler altına girdi?
Bunları bilmiyoruz.
Bunların önceden tartışılması, kamuoyunun tatmin edilmesi, ortak aklın inşa edilmesi ve konu kemâle erdikten sonra uygulamaya geçilmesi daha uygun olmaz mıydı?
Zihnimize takılan sorular var;
Pakistan’ın, Hindistan, Afganistan ve İran ile sorunları var.
Pakistan’ın bu ülkelerle çatışmaya girmesi durumunda, diğer ittifak üyeleri ne yapacak?
Kezâ, Suudi Arabistan, bizim -mâlûm sebeplerden ötürü- güyâ ateş püskürdüğümüz İsrail ile yakın ilişkiler içinde. İran savaşı nedeniyle de, topun ağzında. Her an İran’ın saldırılarına mâruz kalabilir. Nitekim, birkaç gün önce, bu durumun bir provası yaşandı.
ABD Hürmüz’de İran’a karşı başlattığı ablukayı sürdürmekte devâm ederse, savaşın Kızıldeniz’e ve Babül Mendep Boğazına sıçraması kaçınılmaz. İran, petrol satışına daha fazla engel olunduğu takdirde, “ben yanarsam, siz de yanacaksınız” düşüncesiyle, Suudi Arabistan’a saldırabilir; Yemen’deki Husileri de devreye sokarak, Babül Mendep Boğazını da deniz ticaretine kapatmaya çalışabilir. Böylelikle, enerji fiyatlarının kontrolden çıkmasını sağlayarak, uluslararası kamuoyunun -savaştan çekilmesi için- ABD’ye baskı yapmasını sağlamayı amaçlayabilir.
Şu hâlde, bu ittifakın öncelikli hedefi İran olacaktır.
Peki, bizim İran ile -çatışmamızı gerektirecek- bir sorunumuz var mı?
Şâyet, ABD ve İsrail’in açık ya da örtülü kışkırtmaları sonucunda, Pakistan ve/veya Suudi Arabistan İran ile çatışmak durumunda kalırsa, biz ne yapacağız? Onlarla birlikte, biz de mi İran’a cephe açacağız?
1639 târihli Kasr-ı Şirin antlaşmasından buyana, İran ile sınırımız değişmedi. Bu yönüyle, belki de şu an “yeryüzünün istikrarını en uzun süre koruyan sınırıdır” diyebiliriz, Türk-İran sınırı için. 1738 yılından buyana da, aramızda hiçbir çatışma yaşanmadı. 1984 sonrasında, İran’ın, büyük bir öngörüsüzlük ile, zaman zaman PKK’ya el altından yardım etmesi dışında, iki ülke arasında dostluğumuza gölge düşürecek bir sorun yaşanmadı.
İran, Türkiye’nin yaklaşık iki katı büyüklüğünde bir yüzölçümüne ve Türkiye kadar nüfusa sâhip.
Nüfusunun yarıya yakını Türk. Hem dindaş ve hem de karındaş bir ülke.
ABD, bu cesâmette bir ülkeye kara harekâtı yapmayı göze alamıyor. O yüzden, kendisine taşeronluk yapacak ülkeler arıyor.
28 Şubat’tan buyana yaşanan savaş, İsrail’de dâhil olmak üzere, ABD’nin Bölgedeki müttefiklerinin hiç birisinin, askerî güç ve savaş kapasitesi bağlamında, bir kıymeti harbiyesinin olmadığını bir kez daha gösterdi.
Bölge’de, savaş çıktığı takdirde, İran ile baş edebilecek evsaftaki tek askerî güç, Türkiye!
ABD ve İsrail ikilisinin, Türkiye’yi İran ile karşı karşıya getirmek için sürekli fırsat yaratmaya çalıştıkları biliniyor. Bunun son örneğini “40 günlük savaş” sırasında gördük. İran’ın Akdeniz’deki ABD hedeflerine gönderdiği füzelerden ikisi tam sınırımızda düşürüldü. Pek çok uzman, bu füzelerin hedefinin Türkiye olmadığı, füzelerin -İran ile Türkiye arasında gerilim oluşturmak amacıyla- siber uzay teknikleri kullanılarak, ABD (veyâ, NATO) güçleri tarafından özellikle sınırımızda düşürüldüğü konusunda hemfikir.
ABD’nin “NATO ile İran’ı karşı karşıya getirmek” konusundaki çabaları da karşılık bulmadı. İtalya ve İspanya başta olmak üzere, pek çok üye ülke buna karşı çıktı. İspanya ve İtalya, Akdeniz’deki limanlarının ve havaalanlarının “ABD güçleri tarafından, İran’a karşı yapılacak operasyonlarda” kullanılmasına izin vermediler.
***
Savaşın uzaması, ABD için önemli sorunlar doğuruyor; savaşın mâliyeti artıyor, mühimmat stokları tükeniyor, Çin karşısındaki caydırıcılığı azalıyor, küresel itibarı yara alıyor. Savaşın bir an önce ABD lehine sonuçlanmaması durumunda, Ekim ayında yapılacak seçimlerde ABD Başkanı Trump’ın partisinin Kongre’de çoğunluğu kaybedeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Böyle bir gelişmenin, Trump’ın ve kabine arkadaşlarının -başta “ülkeyi Kongre’nin izni olmadan savaşa sokmak” olmak üzere- çeşitli sebeplerden ötürü yargılanmasına dahi yol açabileceği ileri sürülüyor.
Bu sâikler, ABD için, özellikle “Türkiye’yi İran ile çatışmaya sürükleme” konusunu elzem hâle getiriyor.
***
Yeniden, sözkonusu antlaşma konusuna dönelim.
İran, yukarıda anlatılan hususlar nedeniyle Suudi Arabistan’a saldırı düzenlediği takdirde, Türkiye ne yapacak? SA’nı korumak adına, İran ile savaşa mı tutuşacak? Neden?
Türkiye ve İran, çevre ülkeleri de aralarına alarak (Türkistan Cumhuriyetleri, Azerbaycan, Pakistan, Afganistan, Irak ve Sûriye), Bağdat Paktı benzeri bir birliktelik kurabildikleri takdirde, yalnız Bölgesel değil, küresel ölçekte önemli bir güç merkezi olmaya aday bir oluşum meydana gelebilir. Bu ülkelerin nüfus ve yüzölçümleri toplamı AB’ne yakın büyüklükte. Üstelik, bu ülkeler, -petrol, doğal gaz ve nadir toprak elementleri de dâhil olmak üzere- zengin enerji ve maden kaynaklarına sâhip. Dolayısıyla, Atatürk’ün daha 1930’lu yıllarda uygulamaya koyduğu Sadabat Paktı ve Bağdat Paktı birleşik-genişletilmiş bir proje hâline getirilebilirse, aralarında büyük ölçüde kültür birliği de bulunan bu ülkelerin, küresel ölçekte önemli bir siyâsî-iktisâdî güç hâline gelme potansiyeli bulunuyor.
Hâl böyle iken, biz, Türkiye olarak, özellikle Suudi Arabistan hesabına, neden İran ile çatışmaya gireceğiz?
Suudi Arabistan ile aramızda, bu ülkeyi korumak adına İran ile çatışmaya girmemizi gerektiren ne gibi âlî menfaatlerimiz var?
Suudi Arabistan’ın, Türkiye’nin savunmasına ne gibi bir katkısı olabilir? Ve, hakeza, Türkiye bir saldırıya mâruz kalsa, bu ülke Türkiye’ye yardım eder mi, yardım edebilir mi?
Cennetmekân Barbaros Hayrettin Paşa, hâtırâtında “Araplar, fert olarak şiddete yakındır, ancak -Türkler ve İspanyollar gibi- ordu hâlinde savaşmayı bilmezler.” der. Nitekim, 1948’den günümüze kadar, pek çok Arap ülkesi İsrail karşısından birlikte hareket ettikleri hâlde, yaptıkları üç büyük savaşta da -küçücük İsrail karşısında- hezimete uğramaktan kurtulamadılar.
Şu hâlde, tekrar soruyoruz; Türkiye’nin Suudi Arabistan ile savunma ve işbirliği antlaşması yapması, ülkemize nasıl bir yarar sağlayabilir? Ya da soruyu şöyle soralım; böyle bir antlaşmanın başımıza açabileceği dertlerin hesabı yeterince yapıldı mı?
Gâliba, Sûriye bataklığından yeterince ders çıkaramadık.
Irak ve Sûriye’nin bütünlüğünün korunmasına yardımcı olmak ve bu ülkelerin zaman içinde her bakımdan gelişmelerine önayak olmak, Türkiye’nin bütünlüğünü ve esenliğini korumak için temel şartlardan birisi idi. Oysa biz, birinci Körfez Harekâtından itibâren, tam aksini yaptık. Şimdi, bunun ceremesini çekiyoruz.
Bölgemizde, emperyalizmin Bölge Halklarını sömürmek için aparat olarak kullanmayı arzuladığı kukla devletin kurulmasının önündeki son iki engel, İran ve Türkiye’dir. Türkiye’de, ulus-devlet, mâlûm süreç ile yeniden ciddî bir tehdit altına girmiştir. Eğer, İran’ın parçalanmasıyla sonuçlanacak bir sürecin içerisinde yer alırsak, Sevr haritasının uygulamaya konulmasının önünde artık hiçbir engel kalmayacaktır.
Son söz; akıllı insan, aynı delikten iki kez geçmez. Aklımızı başımıza devşirelim.
Mustafa TEZEL
