Mesele Bu Noktaya Gelmeden Önce Neredeydiniz?

Tiflis’teyim. Burada kadim bir dostun ziyaretine geldim. 2015’te bizi burada ağırlamış, ondan sonra dostluğumuz da ilerlemişti.

O günlerde Gürcistan parası neredeyse bizim lira ile eşitti; 1,2 lira civarı.

Bugün mü? 1 GEL 18,9. Neredeyse paramız Gürcü parası karşısında 17 kat küçülmüş.

Derken Gürcü haberlerinde Türkiye’de fon soygunu vs…

“Haydaaa” derken vahamet dudaklarımı uçuklattı. Ve yetmişimi geçtikten sonra ülkemin hali bana bir de ekonomi yazısı yazdırdı.

Allah sonumuzu hayır etsin dedikçe bayır etti.

“Allah utandırmasın” dedikçe de utanmaktan, arlanmadan nasipsiz bir toplum olduk velhasıl.

***

Bir yanda kanlı katile ada tahsis edip villa yaparken, tabelaları söküp yerine Kürtçe tabelalar takarken şimdi de bu film çıktı başımıza.

Aslında biz bu filmi daha önce gördük.

Dekor biraz değişti.

Eskiden kapıda “Banker” yazıyordu, şimdi “Portföy Yönetimi” yazıyor. Eskiden adam kravatını takıp gazeteye “yüzde bilmem kaç faiz” ilanı veriyordu, şimdi ekranda fonun son bir yıllık getirisi parlıyor.

Ama filmin figüranı yine aynı:

Üç kuruşunu artırmaya çalışan vatandaş.

1980’lerin başında insanlar enflasyondan kaçıp bankerlerin kapısına koşmuştu. Yüksek faiz vaatleriyle para toplandı, sistem yeni para geldikçe yürüdü, sonunda beş yüzü aşkın banker battı ve yüz binlerce insanın tasarrufu eridi.

Aradan kırk küsur yıl geçti.

Ekonomist bir Cumhurbaşkanımız başımızda hamdolsun.

***

Memleket büyüdü.

Banker tabelası kalktı.

TEFAS geldi, KAP geldi, SPK geldi, bağımsız denetim geldi, elektronik kayıt geldi.

Vatandaş da doğal olarak düşündü:

“Herhalde artık biri bakıyordur.”

Meğer bakmak başka, görmek başka şeymiş.

Bugün geldiğimiz noktada yedi portföy yönetim şirketinin fonları durduruluyor, 130 fon tasfiyeye sokuluyor.

Reuters yaklaşık 353 bin yatırımcı ve 891 milyar liralık varlıktan söz ediyor. Financial Times’ın hesabında mesele yaklaşık 17 milyar dolarlık bir fon büyüklüğüne kadar uzanıyor.

Yanlış anlaşılmasın:

“17–20 milyar dolar çalındı” diyemeyiz.

Henüz böyle bir şey kanıtlanmış değil.

Ama herhalde şunu söylemek için de ekonomi profesörü olmaya gerek yok:

130 fonu bir sabah tasfiyeye sokuyorsanız, işler pek yolunda gitmemiş demektir.

Daha tuhafı şu:

Bazı fonların belirli, dar işlem gören hisselerde olağanüstü yoğunlaştığı; yükselen hisse fiyatlarının fon getirilerini yükselttiği; yükselen fon getirilerinin yeni yatırımcı çektiği ve sistemin böyle kendi kendini besleyen bir çarka dönüşmüş olabileceği soruşturuluyor.

Yani kaba Türkçesiyle:

Para geliyor.

Hisse yükseliyor.

Hisse yükselince fon güzel görünüyor.

Fon güzel görününce daha meblağda para geliyor.

Daha çok para gelince hisse biraz daha yükseliyor.

Sonra biri kapıya gelip:

“Ben paramı alabilir miyim?” diyor.

Ve müzik kesiliyor.

İşte tam burada eski banker filminin melodisi uzaktan duyulmaya başlıyor.

O yıllarda da vatandaş parasını enflasyondan korumaya çalışıyordu.

Bugün de.

O gün banker “Ben sana yüksek faiz veririm” diyordu.

Bugün ekran “Bu fon geçen yıl şu kadar kazandırdı” diyor.

O gün vatandaş bankerin bilançosunu bilmiyordu.

Bugün de fonun içinde gerçekten ne kadar satılabilir mal bulunduğunu çoğu vatandaşın bilmesine imkân yok.

Ama esas trajikomik taraf başka.

Tam bugünlerde köprüler ve otoyollar yeniden özelleştirme programında. 5 Eylül 2026 tarihli karar, iki Boğaz köprüsü dahil çeşitli otoyol ve yolların mülkiyeti devlette kalmak üzere işletme hakkının 30 yıla kadar devredilebilmesinin önünü açtı.

Burada sık kullanılan “5 milyar dolar” rakamının bugünkü ihalenin belirlenmiş bedeli olmadığını da söyleyelim. O rakam, 2012’deki eski özelleştirme girişiminde verilen tekliflerle karıştırılıyor. Bugünkü işlemin henüz kesinleşmiş satış/kiralama bedeli yok.

Ama manzaranın ironisi rakamdan bağımsız.

Devlet bir tarafta köprünün otuz yıllık gelirini hesaplıyor.

Öbür tarafta vatandaşın otuz yıllık birikimi fonda mahsur kalabiliyor.

Köprünün nakit akışının kaç yıl olduğu hesaplanıyor.

Vatandaşın emeklilik parasının akışına gelince:

“Piyasa koşulları…”

İşte insan burada ister istemez düşünüyor:

Keşke küçük yatırımcı da Boğaz Köprüsü olsaydı.

Hiç değilse değerlemesi yapılırdı.

Danışman tutulurdu.

Gelir projeksiyonu çıkarılırdı.

Otuz yıllık geleceği masaya yatırılırdı.

Belki yabancı yatırımcı bile sıraya girerdi.

Ama kendisi yalnızca vatandaştır.

Maaşından artırdığı üç kuruşu vardır.

Onu da enflasyon yemesin diye fona koymuştur.

Sonra bir sabah televizyonu açar ve öğrenir ki parasının bulunduğu fonun tasfiyesine karar verilmiş.

Devlet elbette bugün müdahale ediyor. Fon işlemleri durduruldu, bankalar tasfiye için görevlendirildi, adli soruşturmalar başladı. Dolayısıyla ortada “kimse hiçbir şey yapmıyor” denilecek bir durum yok.

Fakat vatandaşın sormaya hakkı olan başka bir soru var:

Bu noktaya gelmeden önce neredeydiniz?

Çünkü yangından sonra itfaiyenin gelmesi önemlidir.

Ama mahallede aylarca benzin kokusu varken kimsenin kibriti merak etmemiş olması da ayrı meseledir.

Belki bankerler krizinden kırk dört yıl sonra öğrendiğimiz şey şudur:

Türkiye’de finans dünyası çok modernleşti.

Tabela değişti.

Yazılım değişti.

Fon kodları üç harfli oldu.

İşlemler milisaniyeye indi.

Ama küçük tasarruf sahibinin hikâyesi nedense hâlâ siyah-beyaz.

Adam dün maaşını kurtarmaya çalışıyordu.

Bugün de birikimini kurtarmaya çalışıyor.

Ve her büyük finansal kazadan sonra aynı cümleyi duyuyor:

“Merak etmeyin, sistem sağlam.”

Vatandaşın da artık buna verecek tek cevabı kaldı:

Sistemin sağlam olduğundan şüphemiz yok beyler.

Biz yalnızca cebimizin sisteme ne kadar dayanacağını merak ediyoruz.

Yazar
Cemal GULAŞ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen