Yazmak istemiyorum, yazmadan da duramıyorum!

Tam boy görmek için tıklayın.

Cemal GULAŞ

Uzun zamandır gündeme dair yazmıyorum.

Yazdım çok uzun bir yazı oldu.

Bu kadar kısaltabildim.

Yazmamamın nedeni, yazanların başının belaya girmesi gibi benim de başımın belaya gireceğinden korkmam değil.

Beni asıl yaralayan, insanların böyle düşünmek zorunda kalması; köy bakkalının bile telefonunun dinlendiğini düşündüğü bir iklimin bu topraklara çöreklenmiş olmasıdır.

İstisnalar hariç, bu ülkede doğmuş, suyunu içip ekmeğini yemiş hiçbir yurttaşımızın bilerek ülkeye ihanet edeceğine inanmayanlardanım.

İnsan, sosyo-psikolojik bir varlıktır; bilinci çevresinden ve yaşadıklarından yoğrulur, davranışları bu yoğrulmaya göre şekillenir.

İşte köy bakkalı, telefonunun dinlendiğini ve bu yüzden başının belaya gireceğini düşünüyorsa, ülkeyi idare edenlerin artık durup düşünmesi şart olmuştur.

Yetmiş bir yaşına gelmiş, hayatını dolu dolu yaşamış bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, ülkemizde süren iklime baktığımda; dikkate alınacak bir etkim olmasa da, siyasi angajmanlarım bulunmasa da, “Ben bunları düşünüyorum” demeyi bir yurttaş ve bir Türk milliyetçisi olarak anayasal hak ve kişisel görev biliyorum.

Karşılığı ne olursa olsun, bu düşünceleri söylemekten şeref duyarım.

Gezdiğim, yaşadığım ve gördüklerimin bende oluşturduğu kanaat şudur:

Ülkem hak ettiği gibi idare edilemiyor.

Çeyrek asırlık kesintisiz bir iktidarın güç zehirlenmesi yaşarken onun varlık sebebine dönüşmüş muhatap bir muhalefet yapısı nedeniyle fasit bir daire içinde dönüp duruyoruz.

Türkiye, çeyrek asırdır aynı siyasi figürlerin, aynı ezberlerin ve aynı kurgulanmış gerilimlerin gölgesinde, tarihinin en ağır toplumsal, ekonomik ve siyasal krizlerinden birini yaşıyor.

Bugün ülkenin içine sürüklendiği tablo, bana bu olanların sağlıklı bir irade ile gerçekleşmediğini söylüyor.

Yaşananlar yalnızca geçici bir ekonomik daralma ya da konjonktürel bir kriz değil; devlet mekanizmasının, toplumsal sözleşmenin ve kültürel dokunun topluca aşınmasıdır.

Bunun en somut örneği de çelişen söylem ve uygulamalardır.

Dün terör örgütüne karşı en sert söylemleri dillendirenler, muhalefeti bu örgütle iş birliği yapmakla ve vatana ihanetle suçlayanlar; bugün söylentilere göre terör örgütünün dağ kadrosunu topluca, bebek katili kanlı caninin hapsedildiği adaya götürüp toplantılar düzenlerken, yıllarca teröristlerle mücadele ederken gazi olmuş insanlar yerlerde sürükleniyor.

Kanlı katilin posterini asanlar seyredilirken, o posteri yırtanlar gözaltına alınabiliyor.

Ya da o terör örgütünün siyasi uzantıları arkalarını dayadıkları ABD haydutunun ağzıyla ülkemizin üniter yapısını, birliğimizin harcı dilimizi ikiletmeyi aklından geçirip Meclisimizin kürsüsünden bunu deklare edebiliyor.

Bütün bunlar olurken, kırk yılını bu terör örgütünün emperyalistlerin taşeronu olduğunu dinleyerek geçiren sıradan vatandaşlarımız, gözüne far ışığı tutulmuş tavşan gibi öylece izliyor.

Ancak bu şok ne kadar sürer kestirmek çok zor.

Bir gün bu olanların Türk milletinde kendini savunma refleksi yaratmayacağını kim garanti edebilir?

Dağlarda denediler olmadı.

İlk açılımla şehirlerimizde denediler olmadı.

Şimdi sığınmacılarla demografik yapımızı bozarken bu kanlı katilleri aramıza salarak tüm yurt genelinde bir çatışma yaratmak…

Hakk saklasın, bir iç savaş provası yapmak.

Belki de istenen budur; daha geniş bir alanda ülkeyi kana bulamak.

Hakk saklasın ama benim kanaatim budur.

Peki tüm bunlar olurken, halkı bilgilendirmekle görevli basın-yayın organları ne yapıyor?

Bu çürümenin en görünür sahnesi şüphesiz ekrandır.

Bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirmiş, sermaye ve iktidar blokları arasında parsellenmiş medya düzeni; halka gerçekleri aktarmak yerine, gerçeği örtme ve hedefleri saptırıp zihinleri bulandırma vazifesini aksatmadan sürdürüyor.

Akşam kuşaklarında ekranları kaplayan, her konuda uzman fakat bu güne kadar hiçbir konuda tahminleri tutmayan kadroların sunduğu “bala bala bala” söylemi, bir illüzyondan ibaret.

Bir tarafın pembe düşler ülkesi olarak resmettiği, diğer tarafın ise mutlak bir felaket senaryosu üzerinden pazarladığı bu medya düzeninde, halkın somut dertleri marjinalleştirilmektedir.

Hakikatin yerini illüzyonun aldığı bir vasatta, kamuoyu oluşturma mekanizması tamamen sakatlanmıştır.

Siyasal kurumların meşruiyeti, halkın iradesine duyulan saygıyla doğru orantılıdır. Ancak vekillerin, seçilmiş belediye başkanlarının koltuk ve çıkar hesabıyla taraf değiştirdiği; seçmen iradesinin kişisel ikbal pazarlıklarına alet edildiği; bu çıkar ilişkisine girmeyenlerin şafak baskınlarıyla tutuklanıp uzun yargılamalarla sistem dışına itildiği; diplomaların iptal edilip suç unsurlarının üretildiği; Ankara’nın göbeğinde yetkili ağızların bile “Ankara’yı parsel parsel sattın” dediği; bizlerin de olup biteni çekirdek çıtlatıp sakız çiğneyerek izlediği; Gökçekgillerin adeta şov yaptığı; eski bir başbakanın, parti başkanının adliyede hakaret davasından yargılandığı bir ortamda siyaset, toplumsal sorunları çözme mercii olmaktan çoktandır çıkmış, sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Halkın seçtiği vekillerin, seçildikleri söylemlerin tam tersine davranışları; bazı vekillerin ve siyasilerin kaynak göstermeksizin zenginleşmeleri; bazı kamu görevlilerinin seks ve uyuşturucu batağına bulaşıp cinayetlerin işlenmesi, delillerin karartılması; bazı yetkililerin, vekâlet ettikleri halk için değil çıkarları için kullandıklarının aşikâr oluşu; yakılan ormanların yerine dikilen otellere rağmen bunun görmezden gelinmesi; mahkemelerimizin birbirinin kararlarını çelişecek şekilde yorumlayıp uygulaması…

Temsil krizinin doğal sonucu olarak adalete güven bu denli düşmüşse, bağımsız araştırmalar ve kamuoyu yoklamaları yargı sistemine olan güvenin yüzde on beş seviyelerine kadar gerilediğini gösteriyorsa, bu, belki de bu ülkenin başına gelmiş en büyük felaketlerden biridir.

Biz değil miyiz “Adalet mülkün temelidir” kelamına inananlar?

Adaletin bittiği yerde mülkiyet, emniyet ve toplumsal barış da biter; Türkiye bugün tam olarak bu kırılmanın eşiğindedir.

Toplumsal yapıyı ayakta tutan omurga; esnaf, çiftçi ve gençlik, ağır bir ekonomik kıskacın altındadır.

Mazotun, gübrenin ve üretim girdilerinin fahiş fiyatlara ulaştığı bir denklemde çiftçi, mahsulünü tarlada yakmak zorunda kalmakta; esnaf ise ağır vergi yükü ve düşen alım gücü karşısında kepenk kapatmaktadır.

Kapatmamakta direnenler, vergi yükleri altında inim inim inletilmekte; devlet, adeta bir işletmenin sahibinden daha fazlasını işletmeden almaktadır.

Yatırımlar durmuş, sermaye ülkeyi terk etmiş, belirsizlikler gelecek üzerinde büyük bir karanlık oluşturmaktadır.

Gelir dağılımındaki uçurum o kadar derinleşmiştir ki uluslararası raporlara yansıyan veriler her dört-beş çocuktan birinin yeterli ve besleyici gıdaya erişemediğini, yatağa aç girdiğini doğrulamaktadır.

Emekli ve sabit ücretlileri konuşmuyorum bile.

Yaşlanan ve dinamizmini kaybeden bir bürokrasi, ülkenin en büyük sermayesi olan gençliğin önünü tıkamaktadır.

Geniş tanımlı işsizlik verileri göz önüne alındığında, milyonlarca genç ne eğitimde ne de istihdamda yer alabilmekte; umudunu yurt dışında aramaktadır.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo bir tesadüf değil; denetim mekanizmalarının yok edildiği, liyakatin rafa kaldırıldığı ve siyasetin bir rant paylaşım aracına dönüştürüldüğü sistemin doğal sonucudur.

Siyasi, sosyal ve kültürel dünyamız bu “kara düzen” altında nefessiz kalmıştır.

Ancak unutulmamalıdır ki toplumsal çöküşler, aynı zamanda yeni bir toplumsal sözleşmenin, bağımsız bir medyanın, adil bir gelir dağılımının ve tarafsız bir yargı sisteminin inşası için en güçlü tarihsel eşiklerdir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, mevcut aktörlerin sunduğu sahte kutuplaşmalara teslim olmak değil; hukukun üstünlüğünü, üretimi ve liyakati merkezine alan radikal bir zihniyet devrimidir.

Yazar
Celal BÜYÜK

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen