Galip TÜRKMEN
Giriş
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos 2026’da ilan edilen Mekke Anlaşması, Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinde yeni bir arayışın sonucu olarak ortaya çıktı. Anlaşma, kamuoyunda zaman zaman “İslam NATO’su” şeklinde nitelendirilse de, henüz tamamlanmış ve işleyen bir askeri ittifak değildir. Anlaşmanın kurumsal yapıları yeni oluşturulmaktadır. Ortak savunma yükümlülüklerinin kapsamı, karar alma mekanizmaları, komuta-kontrol yapısı ve olası bir saldırı karşısında hangi şartlarda ortak hareket edileceği henüz bütünüyle ortaya konmuş değildir. Daha önemlisi, anlaşmanın ilgili devletlerin parlamentolarında görüşülüp onaylanması ve kamuoylarında kapsamlı biçimde tartışılması süreci tamamlanmış değildir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı bugün için bir güvenlik mimarisinin başlangıç noktası olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Tam da bu aşamada Suudi Arabistan’a yönelik Husî saldırılarının gerçekleşmesi dikkat çekicidir. Saldırılar, henüz kurumsallaşmamış bir güvenlik girişiminin karşılaştığı ilk ciddi bölgesel kriz niteliğindedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan, anlaşmanın askerî kapasitesinin sınanmasından çok, ortaya konan siyasi iradenin ilk sınanmasıdır.
- Mekke Anlaşması: İttifaktan Önce Stratejik İrade
Bir uluslararası güvenlik anlaşmasının gerçek anlamı yalnızca imzalanan metinde değil, onu taşıyacak kurumlarda ve tarafların gerektiğinde üstlenmeye hazır oldukları maliyetlerde ortaya çıkar. Bu açıdan Mekke Anlaşması henüz başlangıç aşamasındadır.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın aynı güvenlik çerçevesinde buluşması, üç ülkenin bölgesel güvenlik konusunda ortak bir stratejik alan oluşturma iradesini göstermektedir. Ancak siyasi iradenin kurumsal bir ittifaka dönüşmesi zaman alacaktır.
Bunun için en az dört unsurun oluşması gerekir: Anlaşmanın hukuki çerçevesinin netleşmesi, ilgili parlamentolarda meşruiyet kazanması, ortak karar ve koordinasyon mekanizmalarının kurulması, kamuoylarının anlaşmanın kapsamı ve sonuçları konusunda ikna edilmesi.
Bunlar gerçekleşmeden Mekke Anlaşması’nı NATO benzeri otomatik bir kolektif savunma sistemi olarak görmek erken olacaktır. Ancak bu durum anlaşmanın önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, henüz kurumsallaşmamış olması, ortaya konan siyasi iradenin bölgesel dengeler açısından önemli hale gelmesine neden olmaktadır.
- Husî Saldırıları: İlk Sınama
8 Eylül 2026’da Husîlerin Suudi Arabistan’ı hedef alan geniş çaplı saldırıları, bu yeni siyasi oluşumun ilanından hemen sonra gerçekleşti. Saldırıların Suudi Arabistan’ın güneyindeki kentleri ve enerji altyapısını hedef alması, meselenin yalnızca Yemen savaşı bağlamında değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Suudi Arabistan’ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne yönelik saldırı, aynı zamanda Mekke Anlaşmasının merkezindeki güvenlik ilişkisini doğrudan ilgilendirmektedir.
Burada “Mekke Anlaşması sınandı” demek mümkündür. Ancak henüz ortak savunma mekanizması sınanmış değildir; üç ülkenin ortaya koyduğu stratejik irade sınanmaktadır.
Türkiye’nin saldırının ardından Suudi Arabistan’ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne verdiği desteği açık biçimde ilan etmesi bu bakımdan önemlidir (1). Pakistan’ın da Suudi Arabistan’a destek verirken İran’a Husîleri dizginleme çağrısı yapması, krizi daha geniş bir bölgesel güvenlik bağlamına taşımıştır (2).
- Sınamanın İran Boyutu
Husîlerin İran’la ilişkisi meselenin en hassas noktalarından biridir. Tahran, Husîlerin bağımsız karar veren bir yapı olduğunu vurgularken, Batılı ülkeler ve İran’ın bölgedeki rakipleri hareketin İran’ın bölgesel ağının önemli bir parçası olduğunu ileri sürmektedir.
Burada hangi tanımlamanın bütünüyle doğru olduğundan bağımsız olarak önemli olan, Husîlerin İran’ın bölgesel stratejisiyle ilişkilendirilen bir aktör olmasıdır. Bu nedenle Pakistan’ın doğrudan İran’a çağrıda bulunması dikkat çekicidir. Bu durum ortaya yeni bir güvenlik denklemine işaret etmektedir: Bir tarafta devletlerarası yeni bir güvenlik ağı oluşmaya çalışırken, diğer tarafta devlet dışı aktörler üzerinden işleyen mevcut bölgesel ağlar varlığını sürdürmektedir.
Mekke Anlaşması’nın karşı karşıya olduğu temel meselelerden biri de budur.
- Siyasi Sınamadan Karşılıklı Askerî Baskıya
İkinci gün (9 Eylül) saldırıların devam etmesi, krizin tek seferlik bir olay olmadığını gösterdi. Suudi öncülüğündeki koalisyon Husî saldırılarının sürdüğünü açıklarken, Husîler de Yemen’deki Suudi saldırılarının arttığını ileri sürdü. Böylece karşılıklı saldırı ve misilleme döngüsü yeniden güçlenirken Mekke Anlaşması’nın önündeki soru da değişmeye başladı.
İlk soru: “Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan gerçekten ortak bir güvenlik iradesine sahip mi?” iken, ikinci soru: “Bu irade artan bölgesel baskı karşısında ne kadar hızlı kurumsallaşabilir?” haline geldi.
Henüz bu soruların kesin bir cevabı yoktur.
- 10 Eylül: Krizin Kızıldeniz’e Taşınması
10 Eylül’de Yemen’deki askerî dengede meydana geldiği bildirilen gelişmeler ise meselenin boyutunu daha da genişletmektedir.
Husîlerin Kızıldeniz kıyısındaki stratejik Muha kenti üzerinde kontrol sağlaması, Yemen savaşının Suudi Arabistan’ın güvenliğiyle sınırlı olmayan bir niteliğe sahip olduğunu yeniden ortaya koymaktadır. Çünkü Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb yalnızca Yemen’in değil, küresel ticaret ve enerji akışının da kritik güzergâhlarıdır.
Bu nedenle bölgedeki çatışmanın genişlemesi üç ayrı güvenlik alanını birbirine bağlamaktadır: Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliği → Kızıldeniz’in deniz güvenliği → küresel ticaret ve enerji akışları.
Bu noktada Mekke Anlaşması’nın önemi de artmaktadır. Eğer anlaşma yalnızca Suudi Arabistan’ın savunulmasına yönelik bir siyasi düzenleme olarak kalırsa etkisi sınırlı olacaktır. Ancak Kızıldeniz, enerji güvenliği ve deniz ticaretinin korunması gibi alanlara doğru genişleyen bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşürse, ortaya çok daha farklı bir yapı çıkacaktır.
- Devletlerarası Ağ ile Devlet Dışı Ağın Karşılaşması
Bu gelişmeler daha geniş bir perspektiften değerlendirildiğinde, Orta Doğu’da iki farklı örgütlenme biçiminin karşı karşıya geldiği görülmektedir. İran’ın bölgesel etkisi uzun süredir yalnızca devletler arası ilişkiler üzerinden değil, farklı ülkelerdeki devlet dışı veya yarı devlet niteliğindeki aktörlerle kurduğu ilişkiler üzerinden de şekillenmektedir. Mekke Anlaşması ise bunun tersine, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi devletlerin doğrudan birbirleriyle kurduğu bir güvenlik ilişkisi oluşturma girişimidir. Dolayısıyla burada yalnızca İran ile üç ülke arasında klasik bir güç mücadelesinden söz etmek yeterli değildir.
Daha önemli olan, iki farklı ağ mantığının karşılaşmasıdır. Bir tarafta devlet dışı aktörler üzerinden esnek biçimde hareket edebilen bir bölgesel ağ; diğer tarafta devletlerin egemenlikleri ve resmî kurumları üzerinden kurulmaya çalışan yeni bir güvenlik ağı bulunmaktadır.
Mekke Anlaşması’nın gelecekteki başarısı, bu ikinci yapının ne ölçüde gerçek bir ağsal kapasite kazanabileceğine bağlı olacaktır.
- Asıl Sınama Bundan Sonra Başlıyor
Bugünkü aşamada Mekke Anlaşması hakkında kesin hüküm vermek için erkendir. Anlaşma henüz niyet beyanı aşamasından kurumsallaşma aşamasına geçmektedir. Hukuki çerçevenin oluşması, parlamentoların rolü, kamuoyu desteği, ortak askeri kapasitenin oluşturulması ve tarafların kriz anında hangi maliyetleri üstleneceği henüz netleşmemiştir.
Bu nedenle Husî saldırıları Mekke Anlaşmasının başarısızlığı olarak değerlendirmek için de, anlaşmanın bölgesel güvenlikte yeni bir düzen kurduğunu ilan etmek için de aynı ölçüde erkendir.
Ancak bir gerçek artık ortaya çıkmıştır: Anlaşma, kuruluşundan hemen sonra gerçek bir bölgesel krizle karşılaşmıştır. Bu kriz, üç ülkenin birbirine verdiği siyasi desteğin ne ölçüde kalıcı bir güvenlik mekanizmasına dönüşeceğini gösterecektir.
Eğer saldırılar karşısında Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki koordinasyon güçlenir; anlaşmanın hukuki ve kurumsal yapısı hızla oluşturulur ve kamuoyu desteği sağlanırsa, bugünkü kriz Mekke Anlaşması’nın doğuşunu hızlandıran bir katalizöre dönüşebilir.
Tersi durumda ise anlaşma güçlü bir siyasi deklarasyon olarak kalabilir.
- İsrail Açısından Stratejik Paradoks
Husîlerin tasfiye edilmesi İsrail açısından doğrudan bir tehdidin ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Ancak bu aynı zamanda Mekke Anlaşmasının güçlenmesini sağlayabilecektir.
Eğer Husîlerin etkisizleştirilmesi Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan işbirliğinin ilk ortak başarısı olarak görülürse, henüz oluşum aşamasındaki güvenlik yapısının meşruiyetini ve kurumsallaşma hızını artıracaktır. Böylece İsrail bir düşmandan kurtulurken, karşısında daha güçlü ve kurumsal bir bölgesel güvenlik yapısı bulacaktır. Dolayısıyla İsrail açısından sonuç tek yönlü değildir: Husîlerin zayıflaması bir tehdidi azaltırken, Mekke Anlaşmasının güçlenmesi daha büyük bir stratejik denge unsuru yaratacaktır.
Belirleyici olan, Husîlerin tasfiyesinden çok, bu tasfiyenin ardından hangi bölgesel yapısının güç kazanacağıdır.
Diğer yandan, İran savaşında yıpranan ve vurucu gücünün önemli bölümünü kaybeden İsrail’in, bölgesel bir Şii-Sünni çatışmasından stratejik olarak yarar sağlaması muhtemeldir. Benzer biçimde, İran karşısında açık bir zafer elde edemeyen ABD’nin, mezhep temelli geniş bir bölgesel çatışma ortamında doğrudan taraf olmaktan kaçınarak kendi prestij ve çıkarlarını korumaya yönelmesi de beklenebilir. Nitekim Suudi Arabistan’ın taleplerine rağmen, ABD çıkarlarını da tehdit eden Husîlere karşı doğrudan çatışmaya girmekten kaçınması (3), bu yaklaşımın önemli bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
Mekke Anlaşması henüz kurumsallaşmış bir askeri ittifak değil, üç ülkenin ortaya koyduğu ciddi bir stratejik iradedir. Husîlerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları da bu nedenle anlaşmanın askeri kapasitesinden çok, bu siyasi iradenin ilk sınaması olarak görülmelidir.
Sınamanın sonucu henüz belli değildir. Ancak Husîlerin etkisizleştirilmesi durumunda ortaya çıkacak tablo, krizi daha karmaşık hale getirebilir. Husî tehdidinin ortadan kalkması İsrail açısından bir düşmanın kaybedilmesi anlamına gelirken, aynı başarı Mekke Anlaşması’nın meşruiyetini ve kurumsallaşmasını güçlendirebilir. Böylece İsrail kısa vadede bir tehdidi azaltırken, orta vadede daha büyük ve kurumsal bir bölgesel güçle karşı karşıya kalabilir.
Diğer yandan, mezhep temelli bölgesel bir çatışma riskinin ortaya çıkması da göz ardı edilemez. Böyle bir çatışma, İsrail açısından yeniden toparlanmak, kaybettiği vurucu gücü telafi etmek ve rakiplerinin yıpranmasından yararlanmak için zaman kazandırırken; ABD açısından ise giderek bir bataklığa dönüşen İran savaşından uzaklaşma fırsatı sağlayabilir.
Bu açıdan mevcut kriz, yalnızca Yemen’deki savaşın yeni bir aşaması değil; İran’ın bölgesel ağı ile Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan ekseninde oluşmaya çalışan devletler arası güvenlik ağının ilk karşılaşmasıdır. Bu karşılaşmanın sonucu, Mekke Anlaşmasının bir siyasi deklarasyon olarak mı kalacağını, yoksa Orta Doğu’nun yeni güvenlik mimarisinin temel taşlarından birine mi dönüşeceğini gösterecektir.
Kaynaklar
1) https://www.mfa.gov.tr/no_-173_-husilerin-suudi-arabistan-i-hedef-alan-son-saldirilari-hk.tr.mfa
