Milli Görüş Hareketi (MGH)’ni “kentleşmeci” olarak nitelemek bu muhitte görüştüğüm kişilerde infiale yol açmıştı. Bu argümanla Erbakan’ı “Türkiye’nin kentleştirilerek modernleştirilmesi programının ideoloğu” olarak tanımlamış oluyordum. Oysa MGH, kendisini anti-kapitalist, anti-Batıcı, anti-emperyalist, vs. kavramlarla niteliyor ve “sol” jargonu dolaşıma sokmaya çalışıyordu. Nitekim, 2018’de parti çalışmaları sırasında “sol yumruk” gösterilmişti. Benim nazarımda MGH elbette bir “proleter sınıf partisi” oluşumu değildi. Ancak köylülüğün kentte modernleştirilmesi gerekiyordu ve bu da ancak “muhafazakâr işçi kitle”nin oylarına talip bir siyasal hareketin, “sosyal adalet” jargonlu “maaş düzeltme” siyaseti öncülüğünde gerçekleşebilirdi. İslâmî camiada “asgari ücret zulümdür” sloganları eşliğinde 1 Mayıs kutlamaları yapılıyordu. Ben bu uvriyerist (işçici) yönelişlere hiçbir zaman kapılmadım ve Topçu’nun “köycü sosyalizmi”ni (benimsemesem dahi) proletarya devrimi beklentilerine kapılmış sosyalistlere bir zırh olarak kullandım. Bu noktada şu açıklamayı da yapmak gerekliliği bulunuyor: Köycü sosyalizme itiraz ederken niçin Topçu’nun retoriğini kullanıyordum? Bunun nedeni, benim “şehir” tanımımdan kaynaklanıyordu. Fârâbî’ye dayanan bu tasavvura göre “köysüz şehir” olamazdı. Dolayısıyla evet, köycü değildim ama köyleri tamamen tasfiye eden bir şehir düşüncesini de reddediyordum. Buna göre her şehrin etini, sebzesini, suyunu, iklimini kendisine veren köylerinin bulunması gerekiyordu. Oysa MGH (Milli Görüş Hareketi) kadroları “belediyecilik” yaparken dahi “şehir nasıl inşa edilmeli?” sorusunun cevabını veren Fârâbîci bir “felsefe”den yoksundu. Kitabımda şu cümlelere yer vermiştim:
“René Konig’in ‘Soziologie’ kitabının ‘İş Bölümü’ makalesinde yer alan cümle şu: [Aristo’nun dediği gibi iki doktordan bir cemiyet meydana gelmez, fakat bir doktor ve bir çiftçi bir cemiyeti meydana getirirler]. Bizim şehrimizde fert, kendi kurbanını kendi kesebilecek-yüzebilecek düzeyde kasaplık bilgisine/maharetine haiz yetiştirilir. Aynı kişinin bahçesinde kümesi, küçük bir bostanı da vardır. Şehir büyük oranda yürüyerek ulaşılabilen merkezler kurularak inşa edilmiştir. Şehrin sakinleri kesretle zanaatkâr, esnaftan oluşmaktadır. Meslekî anlam, “göçebe evli-yürüyen şehirli” toplumun ‘sına-i ındustriel’ vasatı içinde varlık bulur. Saint Simon’a göre içinde her çeşit çalışma bulunan bütün meslekler ‘sına-i ındustriel’dir. Simon, tufeyli tabakaların yerine ındustriellerin geçmesi lüzumunu ileri sürdüğü zaman buna fabrikatör kadar mühendisi, amele kadar esnafı, köylü kadar alimi de ithal etmektedir. Buna göre, örneğin, çoban ‘sına-i ındustriel’dir. Sıfırdan bir toplum inşa etmeye başlasaydık meslek seçimine imam, noter, avukat, muhasebeci, sporcu, gazeteci, bankacı, araba yıkayıcısı, aktör, apartman yöneticisinden başlamayacaktık. Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde ‘göçebe evli’ kavramından bahsedilmektedir. Göçebe evli bir toplumda yani ‘yürüyen şehir’de toplumsal iş bölümü ‘asal meslekler’ ortaya çıkarmıştır.”
Görüldüğü üzere bu alıntıda Milli Görüş’ün “sanayileşme”, “endüstri” gibi kavramlara verdiği anlamı bozmakta ve onu başka bir anlam dünyasının kavramına dönüştürmekteydim. Toplumu “göçer-evli” olarak tanımlamak, ileride yazacağım kitapların[1] teması bakımından ip ucu vermekteydi. Yazı hayatım boyunca “Azgelişmişlik Üstünlüktür” (1996) kitabımın bütün argümanlarını farklı kavramlar ve açıklama modelleri yeniden ileri sürdüm ve bununla sanayileşmeci, ilerlemeci ideolojik yaklaşımlara itirazlar geliştirdim. Milli Görüş, modernlik karşıtı söylemlerine rağmen benim açımdan “tepeden aşağı modernleşme” politikalarına karşıydı; yoksa, modernleşmenin kendisine itiraz etmiyordu. Aslında bütün İslâmcı, muhafazakâr, milliyetçi aydınların durumu da aynıydı. Nitekim Tanpınar, benzer yönelimlerin Osmanlı’da da gerçekleştiği yolunda değerlendirmelerde bulunmuştu:
“Eski İstanbul bir terkipti. Bu terkibin arkasında Müslümanlık ve imparatorluk müessesesi, bu iki mihveri de kendi zaruretlerinin çarkında döndüren bir iktisadî şartlar bütünü vardı. Hususî bir yaşayış şekli, bütün hayata istikamet veren ve her dokunduğunu rahmanîleştiren dinî bir kisve bu terkibin mucizesini yapıyordu. Gümrükten geçen her şey Müslümanlaşıyordu. Kazaskerin sırtında İngiliz sofu, hanımının sırtında Lyon kumaşından çarşaf, üst tarafına asılmış Yesarîzâde yazması yüzünden Fransız üslûbu konsol, Bohemya işi lamba hep Müslümandı.”
Tanpınar’ın “terkip” dediği şey, MGH’nin de istediği bir toplum tasarımıydı. Fakat benim bunu Türkiye’nin bütün aydınlarını kapsayan bir çalışmada tek seferde vermem (hem çalışmanın kapsayıcılığı hem uzun yıllara yayılmasının kaçınılmazlığı nedeniyle) mümkün değildi. Dolayısıyla ana temayı parçalayarak konularımı belirledim ve odaklandığım meseleleri kitaplaştırma yoluna gittim. Ulaştığım sonuca göre köylülerin kentleştirilmesi meselesi Erbakan’ın politik yönelişinin ana hedefi idi. Nurettin Topçu, bir bakıma “Halka Doğru” hareketinin aydını olarak muallimi görüyor, aydınlanmış şahsiyetlerin “mahviyetkâr” çabalarıyla Türkiye’nin sınıf çatışmasına uğramadan medeniyet durumuna gelebileceğini umuyordu. MGH ise sanayileşmeci programıyla başka bir Türkiye’nin imkânlarını sağlamaya yönelmişti. Sanayileşmeci bir program için “işçi” gerekliydi. Tarımda “verimsiz emek” zenginlik üretmiyordu. Fazla emeğin kente getirilmesi gereklilikti. Kente göç etmiş “eski köylü yeni işçi kitle”lerin konut ihtiyacı ise kentleşme politikalarını kaçınılmaz kılıyordu. Dolayısıyla bu husus da modernleşmeyi gereklilik haline getiriyordu. İşte bu tespiti yapıp, metinlerimde Erbakan’ın “köylülüğün kentleşme lehine tasfiye edilmesi” hakkındaki görüşlerini ifade ettikçe irtibatta bulunduğum Milli Görüş gençliğinden ve farklı düzeydeki kadrolarından tarafıma itirazlar yükselmeye başladı. Bunun üzerine Erbakan’dan alıntılar yaparak bu düşüncemi delillendirdim:
(Erbakan Külliyatı): “Ziraatımızı inkişaf ettirirsek, -ki inkişaf ettirmeye mecburuz- ziraat sahasında çalışan insanları ziraatta ilerledikçe ziraat sahasından dışarı çekeceğiz. Bugün on kişinin yaptığı işi bir kişi yapacak, dokuz kişi zirai sahadan dışarı çıkacak, ondan dolayı bir yandan artan nüfusa iş bulmak, öbür taraftan ziraatı inkişaf ettirirken, oradan boşalan insanlara iş bulmak, ancak sanayileşme ile mümkündür.”[2] (Davam): “Tarımda makinalaşma, tarıma yeni insanlar koymak neticesini değil, bilakis tarım sahasından dışarıya insanlarımızı almak sonucunu doğuracaktır. Tarım sahasından gelecek nüfusun iş yeri, yine sanayi olacaktır.”[3]
“Milli Görüş İle Altı Ders” (2016) kitabımda MGH’ye altı meselede Türkiye’nin geleceğini İslâmî bir adil toplum olarak inşa edemeyecekleri itirazında bulundum. “Kentleşme” ve “siyasalın cemaatleşmesi” bunların ilk ikisi idi. Diğer konular ise 1) Dindarlaşmanın ahlâkîliğe yol açmayacağı, 2) Müslümanların zenginlikle sekülerleşeceği, 3) Şiddetin İslâmîleştirilemeyeceği, 4) Kapitalizmle kapitalist düzen içinde mücadele edilemeyeği. Beklediğim gibi kitabımın MGH çevresinde bir yankısı olmadı; tarihe düştüğüm bir not olarak kaldı.
[1] Devletin Teknolojisi Halkın Tekniği (2022); Göçer Evli Uygarlık Tezi ve Yerleşik Uygarlıklar Üzerine (2024), BütünTürklüğün Ötüken Ruhu – Heterarşik Yazılar (2025).
[2] Erbakan Necmettin, Erbakan Külliyatı, MGV Yayınları, c: 1, 2014: 107.
[3] Erbakan Necmettin, Davam, Milli Gazete Ankara Kitap Kulübü, 2013: 186.
