“Çok Muhterem Âdile Hanım,” diyerek başladığı 5 Eylül 1975 tarihli mektubunda Atsız, insanlığın tarihini bir türlü öğrenemeden ölüm döşeğine uzanan bir hükümdara yaşlı bir bilginin verdiği şu sözleri nakleder:
“Üzülmeyin hükümdarım, ben size insanlığın tarihini kısaca anlatayım: İnsanlar doğdular, ızdırap çektiler ve öldüler.” Böylece beşer tarihini özetler ve mektubuna yaşadığı çileli hayata sitem ederek devam eder:
(…)
Ben Askerî Tıbbiye’de iken, yukarı sınıflardan bir talebe: “Hayatın elem olduğu, doğan çocuktaki hayat belirtisinin ağlamak oluşundan bellidir.” demişti. İnsanlar birer kap gibidir. Hayatın kederiyle dola dola, öyle bir an gelir ki, gülmek unutulur. Bereket versin, insan ızdıraba alışır da yaşamağa devam eder.
(…)
Apartmanımızdaki daire sahiplerinden bazıları emlâk alım vergisini şimdiye kadar yatırmadıkları için, topyekûn su ve elektriğimizi kesmeğe kalktılar. Zavallı Reşide Sançar, bu hâliyle yorulup bitkin bir hâle gelinceye kadar resmî dairelerde uğraşıyor, bazı dostlarımız da bize yardım ediyor. Bana da bu hengâmede, telefon santral memurluğu vazifesi kalıyor. Telefonum olduğu için, telefonla yapılacak işler bana düşüyor ve bazen uzun süre, gelecek bir cevabı telefon başında, nöbetçi gibi bekliyorum.
Hele suyun kesilmesindeki faciaya kimsenin aldırdığı yok. Herkes keyfinde, seyrinde, seyranında… Ben hapishânelerde türlü sıkıntılar arasında, bilhassa su sıkıntısı çekmiş, cezaen nefer olarak yaptığım askerlik hayatımda, sabun olmadığı için, toprakla yıkanmış, karavanalardan yemek yemiş bir insanım ammâ, artık 71 yaşında ve kitap yazmanın huzurunu ararken, bunlar ağır geliyor.
Kendi kendimin doktoru olmağa çalışarak, ki herkes için az çok doğrudur, sıhhatimi korumağa uğraşıyorum.
Tanrı Türk’ü Korusun. Siz de halis bir Türk olduğunuz için, sizi de korusun.”
13 Ekim 1975 tarihli mektubun sahibi yine Muhterem Âdile Ayda Hanım’dır.
“Güzel süslemeli bayram tebrikinizi bugün aldım. Teşekkür eder, ben de sizin bayramınızı, geç olmakla beraber, tebrik eder ve sağlıklar dilerim.
(…)
Seçim maskaralığı da çok şükür, bitti. Bereket versin, bayramın son günü, 5 yaşındaki torunum geldi de biraz neşelendim. Radyoda işittiği bir şarkıyı söylüyordu. İçinde aşk kelimesi geçti. “Aşk nedir?” diye sordum. Hiç düşünmeden, “Çiçek.” diye cevap verdi. Kumbarasında biriken paralarla yarış arabası alacakmış. “Onunla uçaktan hızlı gidebilir miyim?” diye sordu. “Hayır.” dedim. “Uçağı kim geçer?” dedi. “Füze.” dedim. Bir müddet düşündükten sonra: “Füze, Allah’ı da geçer mi?” diye sormaz mı? Eskiden hep “Tanrı” diyordu. Galiba MSP’ye intisap etti: İsm-i âzam’ı telâffuz ediyor. Bir de çok konuştuğu için, “Anadolucu” olacağından endişe ediyorum. Bilmem hiç dikkat etmiş miydiniz? Anadolucular çok konuşkan oluyor.
Bayram sırasında ben de fazla gevezelik ederek, Anadolululara benzemeyeyim.
Derin saygılarımı sunarım.
Tanrı Türk’ü Korusun.”
26 Ekim 1975, Pazar. Atsız’ın kaleminden çıkan keskin okların hedefinde bu sefer sevgili dostu Şaman vardır.
“Azizim Şaman,
Belki bir yıldır senden mektup gelmeyince yine Fin, Çin, Lapon, Japon, Tapon ülkelerinden birine gittin sanmıştım. Sonra, seni tanıyanlardan, bir yere gitmeyip Ankara’da olduğunu, doçentlik tezini veremediğini, çok üzgün olduğunu öğrendim. Ben de sıkıldım. Bizimkilerin başarı haberini aldığımız olmadığı için pek de yadırgamadım. Her neyse, mektubundan, işin iç yüzünü öğrendim. Doktor olduğun için tebrik ederim. Fakat senin doktor olduğun bilim dalının adı “biokimya” değil, “biyokimya”dır. Siz, gramer okumadan yetişen cumhurluk nesilleri, böyle yanlışları sık yaparsınız.
Bugün sayım olduğu için gayet rahatım. Caddeden araba geçmediği için başım dinleniyor. İktidara geçince, arabaların yasak olduğunu anayasaya koyalım da beynimiz dinç olsun. Bu sayımda, nüfusumuz 39.900.000’i aşacak. İstersen bahse girelim. Avrupa’daki işçilerle birlikte 40,5 milyon ederiz. Beni saat 11.30’da saydılar. Tek kişi olduğum hâlde, 3-4 dakika sürdü.
(…)
Tanrı Türk’ü Korusun.”
28 Ekim 1975 ve 27 Kasım 1975 tarihli mektuplar yine Âdile Ayda’yadır ve yine Atsız sıkıntıdadır. İkinci mektuptaki gençlikle ilgili yapmış olduğu tespit ise solcusu, milliyetçisi hiç fark etmez tam bir millî felakettir:
Birinci mektup:
“Muhterem Âdile Ayda Hanım,
25 Ekim’de Ankara’ya gideceğinizi bildiren mektubunuzu dün aldım. Hastalığınız için, geçmiş olsun, derim. Hava bakımından kritik bir ay. Şu İstanbul’a âşık olan Nedim ve Yahya Kemal’e şaşıyorum. Herhâlde ikisi de zahmet çekmeden yaşadıkları için, bu sevgiye kapılmışlar
Benim odamda, termometre 16 dereceyi gösteriyor. Fakat ben, iyice giyimli olduğum hâlde üşüyorum. Semtin bütün apartmanlarında kaloriferler yandığı hâlde, bizimkinde ses yok. Düzensizlik devam ediyor.
Lütfen sağlığınıza dikkat edin. Derin hürmetlerimi yollarım. Tanrı sizi korusun.”
İkinci mektup:
Muhterem Âdile Ayda Hanım,
Atatürk hakkındaki yazınızı ve mektubunuzu aldım. Teşekkür ederim. Ciddî meşgalesi olan insanların hastalıklarla uğraşması çok tatsız.
Bu arada, ben de sıkıntılı bir sekiz gün geçirdim. Bir doktor, bende kanserden şüphelenerek, derhâl profesörlere başvurmamı tavsiye etti. İlk hamlede “Yazık, Türk Tarihi’ni bitiremeyecek, torunuma doyamayacağım.” diye düşündüm. Sekiz gün profesörlere taşınmak, çeşitli muayenelerden geçmek suretiyle, böyle bir şey olmadığı anlaşıldı.
Bugünkü gençlere koyduğunuz teşhis çok isabetli: Solcuları tamamen ahlâksız. Ben de ilâve edeyim: Alçak ve erzel. Milliyetçileri de görgüsüz, sözünde durmaz, vaktinde gelmez. Bir de ilâve edeyim: Borcuna sadık değildir.
Tabiî, bütün bunlar, son kırk yılda atılan tohumların neticesi.
Hatırlarsınız: Liselerde çocuklara daha doğru dürüst Türkçe öğretilemezken, beşerî kültür teranesiyle, bir aralık Lâtince dersleri kondu. İsmet İnönü de Batı klâsikleri Türkçeye çevrilirse Türkiye’nin kalkınacağına inanarak, Hasan Âli’yi, 8 yıl, Millî Eğitim’in başında tuttu.
Derin hürmetlerim ve sağlık dileklerimle son vereyim.
Tanrı Türk’ü Korusun.
28 Kasım 1975 tarihli mektup sanki Atsız için sonun başlangıcıdır. Yapılan muayeneler sonunda kanser olmadığına sevinen Atsız, Türk Tarihini bitiremeyeceğini düşünerek üzülmektedir. Fakat Şaman’a ödev vermekten de vazgeçmemektedir.
“Azizim Şaman,
17 tarihli mektubuna cevap veriyorum: Burada iki profesöre muayene olundum. Kanser falan değilmiş. Fakat bu işler sekiz günümü aldı ve tabiî beni üzdü. Türk Tarihi’ni bitiremeyeceğim diye çok sıkıldım.
Yüksek okullardaki anarşi, yine milliyetçilerin ölmesi, boykotlar, grevler falan kötü bir gidişin belirtilerinden başka bir şey değil.
Muharrem Ergin bile, Türkiye’yi kurtaracak olan kitabında, “Irkçılık ve Turancılık bir safsatadır.” demekten geri kalmadı. Salamon’a yaranacak. Elbette bir uyanış olacak. Benim için beklemekten başka bir çare yok. Moskof takımını futbolda yenmekle sevinecek kadar sevinç mahrumu oldum. Ötüken de ayrı bir dert. Eylül sayısını yeni çıkardık. Sana gönderdim. Almışsındır. Arkası gelecek mi, bilemem.
Gramer okuyan son nesilden olduğunu söylüyorsun. O hâlde cevap ver bakalım: Türkçede hangi harfler, kelimenin başına ve sonuna gelmez? Kurban Bayramı’na kadar düşün. Gelirsen cevabını bizzat, gelemezsen yazı ile verirsin. Doğru cevap verirsen ikinci soruya hazır ol.
Havalar iyi değil. Gelirsen kış günlerinde otobüse binme. Tirenle gel.
Selâm ve sağlık dilekleri. Sabahat Yenge’ye hürmetler. Tunga ve Örpen kardeşin gözlerinden öperim.
Tanrı Türk’ü Korusun.
Tengri Türk’i Aburatugay (Moğolcası).”
4.12.1975 tarihli mektubunda Atsız, içinde bulunduğumuz durumu yine nükteli sözlerle anlatır:
“Azizim Yılmaz Beğ(Öztuna)
Cennet-mekân, Firdevs-âşiyân Tengri Kut Mete Hazretlerini takdim ile kesb-i fahr ü şeref eylerim.[1]
(…) boykot ve grevle memleket batacak.
Meclis’e başkan seçilemiyor. Adaylığımı koysam 226 oy alabilir miyim?
Ötüken’in Eylül sayısını nihayet çıkarabilip size de postalamak nasip oldu.
Selâm ve sağlık dileklerimle…Tanrı Türk’ü Korusun.”
Tarihçi Yılmaz Öztuna’ya gönderilen bu mektup Atsız’ın yazdığı son mektuptur. Bu mektubu yazdıktan yedi gün sonra Atsız’ın çileli ömrü 11 Aralık 1975’te sona erer.
Yılmaz Hacaloğlu’nun kitabından derlediğim ve “Protokol Caridir Vesselam!” diyerek başladığım bu yazı dizisine nokta koyacağım sırada Serkan Akgöz’ün hazırladığı ve gönderdiği Bozkurt yayınlarından çıkan bir başka “Atsız’dan Mektuplar” kitabı kapımızı çalıverdi.
Bu kitaptaki mektuplar da aktardığımız mektupların hemen hemen aynısıydı ama farklı olanlar da yok değildi. Hele bunların arasında biri tarihli, biri tarihsiz iki mektup vardı ki onları da bu yazı dizisinde mutlaka sizinle paylaşmalıydım. Çünkü bu mektupların gönderildiği adresin sahibi bir zamanlar Atsız’ın arkadaşı olan, sonradan da Atsız’ı 1944’te mahkemeye veren Sabahattin Ali’ydi.
Evet, gelin önce tarihsiz diye belirtilen mektubun zarfını açalım. Gerçi bu mektubun ilk cümlesinden yola çıkarak mektubun üç aşağı beş yukarı 1933 yılında yazıldığını tahmin etmek hiç de zor değildir. Çünkü Sabahattin Ali Konya’da öğretmenken Atatürk’ ü hicveden “Memleketten Haber” adlı bir şiiri okuduğu için 1932’in aralık ayında tutuklanır.
Atsız da mektubuna bu durumu hatırlatarak bir giriş yapar ve “Oğlum Sabahattin, yine deliğe girmene canım sıkıldı.” der ve sonra da devam eder:
“Sen deliğe girdin diye değil, yine budalaca işi tekrar ettiğin için.[2] Ben seni zeki bir insan tanırım. Budalaca hareketleri sana yakıştıramam. Hele senin gibi bir dâhi namzedinin Nâzım Hikmet gibi, falan gibi iki satılık herife inanıp da kendi memleketinin aleyhine neticeler verebilecek fikirlere iştirakini senin zekânla kabil-i telif (bağdaşır) bulmam.
Sen bir zamanlar adamakıllı milliyetperverdin. Birkaç salak nasıl çeldi de şu zıkkıma meylettin anlayamıyorum. Senin hiçbir zaman komünist olamayacağını biliyorum. (…) Tam serserilikten vazgeçip ananı ve kardeşini yanına aldığın ve hele tam “Kürşad”ı bitirdiğin bir zamanda bu darbe hiç hoşuma gitmedi. (…) Fakat artık çocukça hareketlerden de vazgeçmeni tavsiye edebilirim. Eserinin adını Kürşad yap. (…)” dese de Sabahattin Ali eserin adını “Kürşad” yapmaz “Esirler” yapar. Bu eser 1936’da Varlık dergisinde tefrika edilir. Halbuki Sabahattin Ali Atsız’ın tavsiyesi üzerine bu oyunu yazmaya başlamıştır. Belki de aralarının fena halde açılmasına sebep olan olaylardan biri de bu oyunun yazılmasıdır. Neyse mektuba dönelim:
“Herkes ne derse desin. Senin tercüme-i halini yazacak olanlar (yani Pertev[3] ve ben) senin bu eseri hiçbir dalkavukluk maksadıyla yazmadığını biliyoruz. (…) Onun için bu tatilde bu piyesi Darü’l-bedây-i’ye ver. Daha evvel bir kere bana göstersen iyi edersin. Nâzım’a falan göstermene lüzum yok. Onun dar kafasındaki kuş beyni böyle şeylere akıl erdiremez… (…)
Beraat et etme, neticenin ne olduğunu bana süratle yaz. Gözlerinden öperim. Mehpare’nin [4]selamı var…
Bu sefer çok meşgul olduğum için sana yine manili, şarkılı, hoşa gidecek bir mektup yazamadım. Kusura kalma.
Nihâl”
İkinci mektup, 9 Kânunusani (Ocak) 1937 tarihini taşır. Atsız bir baba edasıyla seslenir Sabahattin Ali’ye.
“Evladım Sabahattin,
Cumhuriyet Bayramın, şeker bayramın, yılbaşın ve vurduysa tayyare piyangon kutlu olsun; gönderdiğin üçüncü dergiyi aldım. Ona da teşekkür ederim. Eğer yakında bizimkiler sizinkilerden Madrid’i aldığı zaman beni kutlamazsan doğrusu nezaketsizlik etmiş olursun.
Sana müthiş bir sır vereyim mi? haydi vereyim: ben Kürşad’ı roman olarak yazıyorum. Beni buna sevk eden de Tahsin Demiray oldu. Benden “Ateş Çocukları” diye orta mektepler talebesi için çıkarttığı haftalığa, millî mevzulu hikâye ve roman istemişti. Söz vermiştim. Bu sefer beni sıkıştırınca kaleme sarıldım. Her ne kadar orta mektep çocukları için yazılıyorsa da bizim münevverler de orta mektep seviyesinde olduğu için tam edebî bir roman yazıyorum demektir. Romanın adı Bozkurtların Ölümü’dür. Senin gibi tarihi tahrif etmeyerek yazıyorum. Senin berbat ettiğin Kürşad’ın şerefini de iade edeceğim. (…) sen belki beğenmeyeceksin. Çünkü Kürşad orada bir sınıfı temsil etmeyecek. Nihat Sami (Banarlı) romanın başlarını okudu, beğendi. İleride kitap şeklinde çıkınca san gönderirim. Senin Kuyucaklı Yusuf Efendi’ne ne oldu? Korkarım bu sakat havalarda gribe yakalandı.
Çin Maçin meselelerine gelince, görüyorsun ki orada da biz kazanıyoruz. Gel şu davadan vazgeç, çünkü biliyorsun ki davayı kazandığımız zaman sana en aşağı 100 sopa atacağız. Gel şu 100 sopayı yememek için yine eski fikrine dön. Çünkü sana o zaman sopayı attırmaya mecburum. Halbuki bunu da istemiyorum.
Gözlerinden öperim. Bedriye[5]’den selamlar.”
***
Evet “Protokol caridir vesselam…” diyerek başladığımız mektuplarla dolu bu yazı dizimiz burada biter. Fakat Atsız, bu gök kubbede hoş bir seda olarak yaşar ve “Selam” şiirinde dile getirdiği o muhteşem mısralarıyla anılmaya devam eder.
“Vaktiyle bir Atsız varmış derlerse ne hoş,
Anılmakla hangi bir ruh olmaz ki sarhoş?
***
Haydi artık dinsin bütün ıstırapların,
Ufuklardan şanlı bir gün doğacak yarın.
***
Gönlündeki yaraların kanını dindir…
Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir!
[1] Atsız, o sırada Türk Ansiklopedisi’ni yöneten Tarihçi Yılmaz Öztuna’nın isteği üzerine hazırladığı “Mete” maddesini gönderdiğinden bahsetmekte.
[2] Sabahattin Ali 1930’da Aydın’da öğretmenken cezaevinde üç ay tutuklu kalmıştır.
[3] Pertev: Prof. Pertev Naili Boratav (1907-1998) Atsız’ın Fakülteden sınıf arkadaşı.
[4] Mehpare Atsız, H. Nihal Atsız’ın ilk eşi.
[5] Bedriye Atsız, Atsız’ın ikinci eşi.
