Yetmiş yaşına giren ve hastalıklarla boğuşan Atsız’ın Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesi için Cumhuriyet Senatosunda konuşma yapan Bingöl DP Senatörü Arif Hikmet Yurtsever, yazar Çetin Altan’ı affeden Cumhurbaşkanının, yazar Hüseyin Nihal Atsız’ı da affetmesini temenni eder. Ankara ve Eskişehir Gazeteciler Cemiyeti bir af kampanyası başlatır. Dernekler, sendikalar ve yurdun çeşitli üniversitelerinde görev yapan öğretim üyeleri de bu kampanyaya imzalarıyla destek verir.
18 Ocak 1974
“Azizim Gökhun, (namı diğer Şaman)
Mektubunu aldım. (…) Gazetelerde her gün bana ait bir yazı bulunuyor. Cumhurbaşkanına başvuruyorlar. Bakalım sonuç ne olacak? Ben hapse gireli iki ayı geçti. Kullandığım ilâçlar sayesinde sağlığımı koruyorum ama yetmişe girdim
Hacettepe Üniversitesi’nden, lehimdeki dilekçeye imza koyan dost ve ülküdaşlara teşekkürlerimi söyle. Hiçbirisini bilmiyorum.
Tanrı Türk’ü Korusun.”
Ve nihayet Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk 21 Ocak 1974 tarihinde Atsız’ı affeder.
20/21 Şubat 1974
Azizim Turan Beğ,
(…) Cumhurbaşkanı’nın cezamı kaldırdığını bildiren saat 19 ajansını Maltepe’de ev halkı ile dinleyen Maviş[1](=Hakan) bunun mânâsını kavramış ve aynen: “Dedemi affeden genel başkanın yanaklarından öpmeli.” Demiş
Kürşad’ın doğumu için sayın Yenge Hanım’ı ve sizi candan kutlarım. İnşallah vatanına yarar bir er kişi olur. (…)
Selâm ve sağlık dileklerimle mektubumu bitireyim. Yenge Hanım’a hürmetlerimi sunar, Kürşadların en küçüğünün yanaklarından öperim.”
Atsız genellikle dostlarına yazdığı mektuplarda, çok hoş tavsiyelerde bulunmayı hiç ihmal etmez. Bu konuda oldukça cömerttir… Mesela, 22 Mart 1974 tarihli mektupta Mustafa Kayabek’e der ki:
“Azizim Kayabek,
Sizi dükkânda bulmak mümkün (olanaklı) olmuyor. Temizlemeye uğraşıyormuşsunuz. Bunun ne demek olduğunu ben iyi bilirim. İnsanın şevki kırılır ve işini yarına bırakır. Aklıma dâhiyâne bir çare geliyor: Yağmurlu bir günde eşyaları kapı önüne çıkarın. Rahmet, bütün tozları alıp götürsün. O sırada siz de dükkânın içini şöyle bir süpürün. Olsun bitsin.
Sizi göremiyorum. İstanbul’a inecek hâlim yok. Telefonda konuşayım dedim. O da olmadı. Çalışamıyorum. Beni çileden çıkaracak çok şey oluyor. İnme inecek diye korkuyorum. O zaman Azrail hergelesini çağırmaktan başka çare kalmaz.”
Mektuplarında mizahın ve hicvin dilini çok ustalıkla kullanan Atsız, zaman zaman da dostlarına hafif yollu sitem eder. İşte 19 Nisan 1974 tarihli mektup:
“Azizim Turan Beğ,
11 tarihli mektubunuzu aldım. 30 abonelik yeni listenize teşekkür ederim. Tabiî bunların parasını İzzet Yolalan’a göndereceksiniz. (…)
Hapisten sonra meşhurlardan kimse ziyaretime gelmedi. Gençler geldi. Bazı dostlar geldi.
Kayabek bir defa buraya geldi. Şimdi hâlâ dükkânı temizlemekle meşgul. 11 ayda tozdan batmış.
Selâm ve sağlık dileklerimle son veriyorum. Yenge Hanım’a hürmetler eder, bebeğin çabucak büyümesini dilerim.”
30 Nisan 1974 tarihli mektubunda ise Atsız arkadaşlarına kendine özgü nükteli ifadelerle ömrü uzatmanın yollarını anlatır:
“Azizim Şaman,
30 Mart tarihli mektubuna onun ay dönümünde cevap vermekle herhâlde kâinatta yeni bir rekor kırmış ve usûl tesis etmiş bulunuyorum. Turan İmparatorluğu sağ olsun. İlmî çalışmalarına hız verip hayvanatla meşgul olmayışın, tam yerinde bir davranıştır.
Ben eve hâlâ yerleşemedim. Ev, hele masanın üstü karmakarışık. Bu arada bazı nesneler kayboluyor. Sonra tekrar buluyorum. Sonra yine kaybediyorum. Yani bu yaştan sonra köşe kapmaca oynuyorum. Güzel şey. Tavsiye ederim. Çünkü insan aradığı şeyi bulamayınca dinleniyor. Bu da ömrü arttırıyor.
Selâmlar gönderir. Sabahat Yenge’ye hürmetler eder, çocukların gözlerinden öperim.”
Tanrı Türk’ü Korusun.”
Atsız’ın insanı gülümseten mektuplarından biri de 24 Temmuz 1974’te Hacaloğlu’na yazılmış, okuyalım:
“Azizim Hacaloğlu,
Bahsettiğin sıcaklar, üç gün öncesine kadar burada da vardı. Bir gece şimşekler çakıp yağmur yağdı. Ben ömründe böyle şimşek görmedim. Biri bitmeden biri başladığı için ortalık daima aydınlıktı. Kahraman Elen milletinin asil havacıları İstanbul’a bir hava hücumu yapsalardı karartmaya rağmen aydınlık olan şehri yerle bir ederlerdi ama insanî düşüncelerinden dolayı yapmadılar.
Terken Bebeğin Uygurca konuşmaya başlamasına bayıldım. Merak etmeyin, yakında o Uygurcayı Oğuzcaya çevirir, derdini anlatır. Bizim Yağmur önce Moğolca konuşmaya başlamıştır. Boyuna “gu” diyordu ki Moğolca “iyi” demektir. Galiba hayatı iyi görüyordu. Büyüyünce aklı başına geldi.
Sağlıksal durumum fena değil. Selâm ve sağlık dileklerimle son veriyorum. T. T. K.”
Atsız güçlü bir kaleme sahip olmanın yanı sıra, yakın gelecekte neler olabileceğini görebilme yeteneğine de sahiptir. 5 Aralık 1974 tarihli mektubunu “Nejdet’le ikimiz hızla çökmekteyiz ama son enerjiye kadar mücadelemiz devam edecek.” diye bitirir…
“Azizim Şaman,
25 Kasım tarihli mektubunu aldım. Şu karanlık aralık ayından nefret ediyorum. Ama ayın 22’sinden sonra günler uzamaya başlayacağı için sıkıntım uzun sürmeyecek. Günler uzamaya başlayınca da yaz geliyor demektir. O hâlde millî tasarruf için sobaları söndürün. Hâlbuki aralık ayı, 4 aylık kışın ilk ayıdır. Ondan sonra da asıl kış, kara kış gelecek. Bakalım bu kışı nasıl atlatacağız? Geçen yıl, kış aylarında hapiste iken, hele Toptaşı’nın sobaları yanmazken, evvelce, 1944’te aldığım romatizma ilerlemişti. Şimdi daha da arttı. Her yerim ağrıyor. Doğrusu yürümekte de güçlük çekiyorum. Yani söz aramızda, senin anlayacağın yakında defterim dürülecek. Nejdet’le ikimiz hızla çökmekteyiz ama son enerjiye kadar mücadelemiz devam edecek.”
14 Ocak 1975 tarihli mektubu “Çok Muhterem Âdile Ayda Hanım, diyerek başlar. Bu mektupta Atsız hem memleketin hem de memleket severlerin sağlığı ile ilgili önemli tavsiyelerde bulunur.
“14 Aralık tarihli mektubunuzu ve yeni yıl tebrikinizi aldım. Teşekkür eder, yeni yılın sizin için de uğurlu, huzurlu ve sağlıklı geçmesini dilerim.
Yorgunum. Cevaplarım ve her işim bu yüzden gecikiyor. Nihayet muayenehanesinde aletli ve küçük bir laboratuvarı bulunan bir doktora gidebildim ve sevimsiz haberler alarak çıktım: Kalp arızalı, öteki arızalar da caba…
En aşağı yirmi yıl daha yaşayacağım hakkındaki dostane sözleriniz ve tesellileriniz gerçekleşmeyecek. Abdülhak Hâmid’in dediği gibi, benim için de artık:
Tat yok gecesinde, gündüzünde;
Ben neyleyim bu yeryüzünde?
(…)
Fizik yorgunluğunuzu gidermek için ne yapıyorsunuz? “Fitinal” diye bir damla vardır. Günde üç defa, otuzar damlayı su veya herhangi bir mayi içinde içmek insana cidden enerji sağlıyor. Tavsiye ederim. Doktora sormağa da lüzum yok. Biliyorsunuz: Tıbbiye’de üç yıl okuduğum için, çeyrek doktor sayılırım.
Memleketin ve partilerin durumu, ciddiyetsizlik ve gayrimillîlik gibi sinir bozucu sebepler ortadan kalkmadıkça iyileşemez ammâ, bir siperde savunma yapan askerler gibi, son fişeği kullanmadan ve süngüye davranmadan önce yenilmeği kabul edecek insanlar değiliz.
Derin saygılarımla son veriyorum.”
21 Ocak 1975 tarihli mektuba baktığımızda Atsız’ın müthiş buluşları yine mizah dolu cümlelerle ortaya çıkar:
Azizim Ercılasun,
Gönderdiğin dergileri ve mektubunu aldım. Teşekkür ederim. Sende kalan parayı bir bankaya koysan 2000 asır sonra müthiş bir devlet bütçesi teşekkül edeceği için, o zaman kuracağımız devleti güzelce idare ederiz.
Yakında Levenddere’ye (Londra) gideceksiniz. İyi fakat beni de şimdiden bir düşüncedir aldı: Siz gittikten sonra benim kitap siparişlerimi kime havale edeceğim diye. Fakat düşüne düşüne bunun da çaresini buldum. Ben sana Londra’ya yazarım, sen hemen uçağa atlayıp Ankara’ya gelir, meseleyi halledersin. Akıl nasıl akıl? Zaten şu bizdeki akıl başkalarında olsaydı dünya güllük gülistanlık olurdu. Kayınatan ve kayınannen otobüsle dönecekleri için ben Şaman dualarıyla havayı yağıntısız ve ısıyı mutedil tutmaya çalışıyorum. Fakat fazlasına gücüm yetmez. Onun için oradaki tutsakları bir an önce bırakın.
(…)
Bu kadar yeter. Biraz da İzzet Amca’ya yazayım. Sana, Bilge Katun’a çok çok selâmlar. Satuk Buğra Han ve Konur Alp’ın gözlerinden öperim.
Tanrı Türk’ü Korusun.”
Muhterem Âdile Ayda Hanım, diye başladığı 20 Şubat 1975’li mektubunda bitirmeye çalıştığı ama birçok sebeplerden dolayı bir türlü bitiremediği Türk Tarihini bitirmeye kararlı olduğunu yazar:
“Muhterem Âdile Ayda Hanım,
Kalp yetersizliği denen ârıza bende de eskiden beri vardı ve hâlâ var. Zannederim, bu da yeni medeniyetin normal bir ârızası. Eskiden öldürücü idi. Şimdi bazen öldürüyor. İnsanın çevreye ve tabiata intibak hassası sayesinde bunu da yenmek imkânı sağlanmış oluyor.
Dediğiniz doğru: Artık elimde ne varsa, onları doğru yanlış bastırmalıyım. Mükrimin Halil’in Madrid Kütüphânesi’nde görülecek bir tek kitap yüzünden, Selçuklu tarihini yazamayışı gibi, ben de Türkçü bakışla Türk Tarihi’ni bitirmeden bitmemeliyim.
Sağlık durumunuzun iyi olmasını dilerim. Ben de türlü usûllerle, kendimi korumağa çalışıyorum. Aralık’tan Mart’ın sonuna kadar olan devre, kalp ârızalıları için kritik devredir.
Derin saygılarımı sunar, sıhhatte olmanızı temenni ederim.
Tanrı Türk’ü Korusun.”
5 Aralık 1974 tarihli mektubunu “Nejdet’le ikimiz hızla çökmekteyiz ama son enerjiye kadar mücadelemiz devam edecek.” diye bitiren Atsız, Adile Ayda’ya yazdığı 2 Mart 1975 tarihli mektubunda çok üzgündür. Çünkü can yoldaşı, kardeşi Nejdet Sançar 22 Şubat 1975’te vefat etmiştir. Onun ölümü üzerine Atsız, Ötüken dergisinin Mart 1975 sayısında bir paragraflık bir yazı yazar:
“Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir. Bu boşluğu ve ön saftakilerin yıpranmışlığından doğan açığı ikinci, üçüncü sırada hedefe doğru yürüyenler dolduracak, yürüyüşe bir an bile ara verilmeyecektir.” Der ve mücadeleye yine en önde devam eder.”
Evet, biz kaldığımız yerden tekrar mektuplara dönelim:
2 Mart 1975
Muhterem Âdile Hanım,
Vefalı, dost mektubunuz bana, bu kalabalığın içindeki yalnızlıkta, bir deste teselli oldu. Hiçbir şeyi yokken, birkaç saat içinde göçen Nejdet Sançar’ın kaybı beni cidden sarstı. Türkçülük cephesinde doldurulmaz gedik açıldı. Her şey oldu ammâ, yapacak bir şey yok.
Mektubunuzda “son aylarda ölüm bana çok yakın olduğu için…” diye başlayan cümlenizi anlamadım. (…)
Derin saygılarımı ve rahatsızsanız çabuk şifa temennilerimi yollarım.
Tanrı sizi korusun.”
28 Nisan 1975 tarihli mektubunda ise Atsız yine kalemiyle dostlarını hem tebessüm ettirir hem de rahatlatır:
“Azizim Ercılasun,
Minimini Konuralp’ın kızamık olduğunu ve bir müddet yanlış teşhis ve tedavi ile vakit geçirildiğini öğrendim.Geçmiş olsun. Ağabeyine geçmemesi de ayrı bir meseledir. Zaten “yaşamak aşınmaktır”. İşin mühim devresini atlatmış olacağınızı umarım. Bakırköy’dekiler çok üzülüyorlar. Lokman Hekim ve Hipokrat’tan sonraki en ünlü hekim olarak onları teselli ettim. Tehlikeli olmadığını anlattım.
Sana, Bilge Katun’a, Satuk Buğra Kağan’a ve Konuralp Beğ’e selâm ve sevgilerimi, sağlık dileklerimi gönderirim.
Tanrı Türk’ü Korusun.”
26 Haziran 1975’te Adile Hanım’a yazdığı mektup aslında hepimize yazılmış bir mektup gibidir. Tam da sanki bugünümüzü anlatır gibi…
“Çok Muhterem Âdile Ayda Hanım,
Milletin ve memleketin hâlini görüp, bedbinliğe kapılmakta haklısınız. Ahlâkın sukutu, hayvanî bir kazanç hırsı, partilerin birbirini yemeleri, dış dünyanın bize karşı takındığı tavır ortaya korkunç bir manzara koyuyor. Fakat buna rağmen, ümitler kaybolmuş değildir.
(…)
Bu Oğuz taifesi, başını taşa çarpmadan tehlikeyi kavrayamıyor. Fakat artık taş ona çarpmağa başlamış ve uyanma alâmetleri belirmiştir. Bu sebeple, madalyonun öteki yüzünü de düşünerek, karamsarlığı uzaklaştırınız. Kendi hayatımızın aksi gidişleri de bizi bedbinleştiriyor. Bir geçiş devresindeyiz. Bir makalenizde çok güzel bir cümleniz vardı. Şu anda ancak mealini söyleyebileceğim: “Fertler gibi milletler de çaresiz kaldıkları zaman maziyi hatırlar.” gibi bir şeydi ammâ daha güzeldi. (…)
Sağlık dileklerimi yollar, derin saygılarımı sunarım. Tanrı Türk’ü Korusun.”
4 Temmuz 1975 tarihli mektubunda da Atsız memleketin ahvâlini yine kendine özgü anlatımla dile getirir. Aşağıdaki satırları okurken insan ister istemez gülerek ya da düşünerek dünün aynasından bugüne bakıyor:
“Azizim Refet Körüklü Beğ,
Mektubunuzu alıp Muzaffer Amca ile dünyayı idare ettiğinizi öğrenince gayet memnun oldum. Biz de burada İzzet Amca[2] ile dünyayı idare ediyorduk ama İzzet ortadan kayboldu. (…)
Bu yeni Milliyetçi Hükûmetten pek fazla ümidim yok. Erik Yanaklı, bu memlekete öyle muktedir adamlar göndermiyor.
İbişler, gebeşler, hödükler, hımbıllar, bönler, avanaklar, alıklar, dangalaklar çoğaldı. Onlar çoğaladursun, akıl sahipleri sindi. Şimdi biz bu aklımızla Güzelyalı’da devlet kurmaya kalkarsak Birleşmiş Milletler ne yapar bilemem.
Muzaffer Amca emekli olduktan sonra artık burada birleşip bir Emekli Sandığı kurar ve birbirimize maaş bağlar, fazla paramızla da Kıbrıs Rumlarına yardım etsin diye Kızılay’a bağışta bulunuruz.”
[1] Maviş =Hakan Atsız’ın manevi oğlu.
[2] İzzet Yolalan, Nejdet Sançar’ın öğrencisi, Prof. Bilge Ercilasun babası, Prof. Ahmet Bican Ercılasun’un kayınatası.
