Ali BUDAK[1]
Sefa Kaplan’ın ilk şiir kitabı Sürgün Sevdaları’nın[2] ilk şiiri “karanfil yolcusu” adını taşıyor. Kitabın yayın tarihi 1984. Şiirin yazılış tarih ise sanırım 1977 veya 78 olmalı. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin yüksek tavanlı taş koridorlarını arşınladığımız, yolun tam karşısındaki Koska Kıraathanesi’nde, her köşeyi tutmuş anarşiye, bütün aramalara-taramalara inat, oturup edebiyat konuştuğumuz, şiir tartıştığımız yıllar… Bir kaç sene sonra dostluğuna ve arkadaşlığına doymadan kaybettiğimiz Mustafa, Fahri, Sefa, ben…
Sefa, Sürgün Sevdaları’nı Mustafa’ya ithaf etmiş, bir bakıma o günleri onun isminin etrafında bizim için ölümsüzleştirmişti.
Aradan geçen yıllar belki yüreğimizi soğuttu, ancak yaşadıklarımız ve yaşamayı hayal ettiklerimiz hiç şüphesiz hâlâ sımsıcak içimizde…
Düşünüyorum da aşklarla, umutlarla çıktığımız ve acılarla yaralanıp kanadığımız bu yolculuktaki adımızı Sefa, daha o günden çok iyi koymuş;
Karanfil Yolcusu…
“aynalara yıkılmış poyraz akşamları gül dallarında gecenin beyaz korkusu şehrin bulvarlarında aydınlık yamyamları şarkılı balkonlarda rüzgâr uykusu hangi köşeye attın o eski hüzzamları ah karanfil yolcusu ah karanfil yolcusu (s.9)
İçindeki şiirlerin çoğunu ezbere bildiğim Sürgün Sevdaları’nı karıştırırken o günler sahne sahne canlanıyor gözümün önünde. İşte
Gecekondu şiiri… Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanışı küçük kolonimizde bir ihtilal gibi algılanmıştı:
“konya yozgat giresun biraz sivas
ümraniye altındağ gültepe
gelir anadoludan yatak yorgan
ayşe memedali ümmühan ve zeynep ve hüseyin ve osman
beşer onar biner biner
apartmanlardan uzak ışıktan sudan uzak gitti tâ en uca kondu
bir kuş geldi balkonlara bir kuş karşıda ağaca kondu çankaya’ya kızılay’a inat gitti alemdağ’da yamaca kondu önce bir kapı dört duvar çekimser bir pece kondu iki göz bir dam –çok şükür- teneke bir baca kondu fransız apartmanı amerikan barakası o türk’tü beyim türkçe kondu çağların korkusudur bu gündüz değil gece / kondu (s. 58-59)
Çünkü şiir sosyal yönüyle hepimizi çarpmıştı. O günlerde bu söylemde bir şiirin Türk Edebiyatı’nda yayımlanışı ise düpedüz şaşırtmıştı bizi. Sefa ile birlikte şiiri dergiye teslim ederken ciddi bir şekilde yayımlanacağından kuşkuluyduk:
“giydir beni doyur beni devletsin ya –
kayır beni ne gel köyümden çıkar ne töremden ayır beni
gültepe hey gültepe gör halimi öl tepe
yıkılır evim barkım sen sen ol da gül / tepe (s. 60)
Sefa Kaplan yaşadığı döneme tanıklık etmeyi Almanya Mektubu’yla sürdürmüştü. Uykusuz bir gecenin sabahında yanlış hatırlamıyorsam,
Beyazıt’ta Küllük’te okumuştu şiirini bize. Almanya Mektubu, bireysellikten toplumsallığa yürüyen bir şiirdi ve hepimizi adeta büyülemişti. Özellikle ilk iki mısraına bayılmıştık. Hâlâ biraz hüzünlendiğim ya da daraldığım zaman aklıma ilk gelen sözcükler onlardır:
“ne yapsam bitmez içimin kalabalığı gecede bir yerlere birdenbire çoğalırım kırk bin acıya çözülürüm usul usul yıldızlar yıkar göçebe güzellerin türküsünü al yaşmaklı bir gurbet kesilir ellerin ayakların yoksulluğun da bir başka güzeldi senin istanbul bilirim ekmek kokar minarelerin sokakların (s. 61)
Esasen, toplumsal derinlik Sefa Kaplan’ın hemen bütün şiirlerinde bir arka plan oluşturmaktadır. Ancak onun sosyalliği bir kez daha vurgulamak gerekirse birey merkezlidir. O dışarıdan topluma bakıp gördüklerini anlatan ya da aktaran bir gözlemci değil, yaşadıklarından veya şairce hayal ettiklerinden yola çıkan bir izlenimcidir daha çok. Bu yüzden olmalı; onun en sosyal temalı şiiri bile çiğ değildir, yavan değildir.
“ve babalar işinde – taşımak eve ekmek taşımak eve ekmek bırakarak kendini iri kadın elleri öpmek emeğe saygı bir fabrika önünde çadırlar kuruldu mu ( Grev, s. 74)
“Şimdi”, kanımca, Sefa Kaplan şiirinin en başarılı “sentez” örneklerinden biridir. Yayımlanmasıyla o günün edebiyat ortamında ünlenmesi bir olmuştu. Şair, yaşadığı çağla uyuşmazlığını, yalın ama güçlü bir söyleyişle ortaya koymuştu:
ah akşam
hüzün ne bulunmaz bir nimettir şimdi
sırça köşküm merhaba münzevi bir kalbim var
katline hüküm arar hayat gurbettir şimdi
dayan –dayanamıyorum bu hanlar apartmanlar
-ah bu yitik zamanlar- seni aranıyorum sevda gayrettir şimdi
erişmez nevbahar yaşadık – ne değişti
yaşamasak kime gam bu sizin gençliğiniz dönülmeyen bir akşam
ölüm rahmettir şimdi (s. 32)
“Şimdi”, Behçet Necatigil Şiir Ödüllü Sefa Kaplan’ın şiirlerinde çokca vurguladığı bazı temlerin hepsini birden içermektedir. Yıllar sonra Sürgün Sevdaları’nı bir daha baştan sona okuduğumda; yaşanılan çağa yabancılaşma, geçmişe özlem, yalnızlık, hüzün, gurbet, sevda ve ölüm temlerinin sık sık tekrarlandıklarını görüyorum.
“Kayıklar gider ümitler gider üsküdar’a güzeller geçince bir başka konuşur su gül dökmüştük yasak zamanlı sevdalara gül toplamıştık yollardan avuçlar dolusu şimdi düşman gibisin o eski şarkılara geç kalmış bir masal bu işin sorumlusu ( Karan fil Yolcusu, s. 10) “boş yere telaşlanma sil gözlerini gülüm kalmamış ayaklarını sürükleyecek takatı
ihtiyar uykusundan başka nedir ki ölüm” (İhtiyarlar Sokağı, s. 11)
“âzâdeler ne bilir ey gül
hüzün bahçelerinde gezinir şimdi eylül” (Eylül, s. 12)
“bir sevda yıkımına ırmaklar bezemişim söyle kalbim sen şimdi ne yandan yaralısın” (Dönme Dolap Günleri, s. 15)
“serpilir caddelere paramparça yüreğim daha ben söylemedim – söylemedim sözümü bana ne bu zamandan – bana ne eskidiğim
gelip geçerim birgün / geçmediğim deniz mi (Çağlayan Günleri, s. 23)
“aslında hiç değişmeyen yaşamak denen hüner bizi hiç sevmediler” ( Markut, s. 24)
Sefa Kaplan, rahatlıkla söylenebilir ki bir “ben” şairidir. Ancak çokca
“ben” demesine bakıp kendisini kolayca ele verdiğini zannetmemek lazımdır. Soyut bir söylemin arkasına sımsıkı gizlendiğini düşünmüşümdür hep. Bugün de bu kanaatimi koruyorum. Yalnız “Kutlu Ölüm” şiirinde ilham perisine çıplak yakalanmış gibidir. Şiir, otobiyografik unsurlar taşımaktadır:
“korku camlara tırmanırdı gençliğimde sevinçlerse susuz tarlalara benzerdi “
Bu olumsuz başlangıçtan sonra şiir şöyle devam ediyor:
“sonra büyüdüm mü ne – geceyi tanıdım gurbetler içerimde gelincikler bağlarken bir gül düştü kenara – “
Şair hayattan, yaşadığı zamandan umduğunu bulamamış, çağla uyuşmazlığı başlamıştır:
“düşünme paylarını hep geniş tuttum çünkü arka plânda ne çok bekledim sizi bir gülüş olur diye sevdaların özeti ama adınız neydi / çağ dediler unuttum “
Ne ki , Arif Nihat Asya’nın dediği gibi; “yaşamak bir vazifedir”. Her şeye, içerideki ateşe rağmen dimdik ayakta durmak, kimselere bir şey belli etmemek gerekmektedir. Yazık ki, sonraları yaşananlar şairi “keşke daha çocukken ölseydim” noktasına getirmiştir:
“dışım dimdik dursa da gönlümde cehennemler karlı dağlara yenik ferhatlar büyütüyor bak – – bütün meydanlarda ölümü kutlu olan bir çocuk buram buram gözlerimde tütüyor “ ( Kutlu Ölüm, s. 25)
Sefa Kaplan mahçup ve mesafeli aşkların şairi. Kitabına bu yüzden “Sürgün Sevdaları” adını koymuş olmalı… ” Itır” şiirinde, sizli ifadelerle bunu ortaya koyuyor:
“sever miydiniz beni sahi bu yalnızlıkta eski nar çiçekleri ilginizi çeker mi bana sormasanız da acılara saygım var ilkyaz yorgunlarını uğurlarken daha çok bir nilüfer kokusu dilimde dudağımda yaşanmamış günlerim söyle nerede kaldı anlatsaydım hepsini sever miydiniz sahi” (Itır, s. 30-31)
Bu ürkek ve çekingen tavır, sevgilinin çok yerde somut bir gerçeklik değil, bir hayal, yaratılan bir imaj oluşuyla açıklanabilir. Bazan meçhuldür bazan yanlış…
“hani meçhul sevgili söyleyin hani nerde bir şarkının peşine takılıp gitmiş belki” (Manzara, s. 49)
“kendini pazarlayan yanlış sevgilim benim dönüp geçmiş zamanlara gözlerini ararım” (Pazar / Ertesi, s. 47)
Meçhul sevgilinin bir şarkının peşine takılıp gitmesi gibi, şairin de çok zaman fiziki bir aşkın ve özlemin değil de bir imajın peşine takılıp gitmesi nedendir? Hoyrat ellerde gençliğinin harcanıp gitmesinden midir?
“ey yetmiş değirmenden devşirilmiş gençliğim ne çok iplere seni serdiler un yerine “ (Kalbim, s. 43)
Yoksa bir başka sebep mi vardır:
”aşkımın ayrıntısı mağaralara yansır ve eksik çıplaklığım çocukça üzer beni” (Hasat, s. 40)
Sebep, “herkesleri ürküten bir yalnızlık” (Hasat, s.40) mıdır yoksa?
Belki gönüldedir bütün sorun:
“bitkin ve perişan bir yanı var gönlümün sabrın serin çeşmesini açmaya sabah akşam sonra sığınıp en karanlık gecesine dünyanın gizemli kadınların düşlerine uğrayan” (Kervan, s. 44)
Ya da kalpte:
“kalbim ah o cinnet çarşısı çağın zindanlarına kutsanmış bir dolunay” ( Cemre, s. 78)
Belki de hepsinde…Karşımızdaki bir derviştir aslında, çöken çağın altında kalmış ve içine kapanmış:
“ey benim selvi boylum canım güzel dervişim
çağ çöküyor başına alkolle avunuyor “ (Cemre, s. 79)
Sefa Kaplan’ın çağla uyuşmazlığı yaşamakla yaşamamak arasındaki
çizgiyi neredeyse ortadan kaldıracak kadar derindir.
“incin boncuk çağının geniş sahnelerinde ha içinde mezarın ha dışında durmuşsun (Kalbim, s. 42)
İncik boncuk çağının aşkları da dahil “bütün kefaretleri” ödenmiştir.
Herşeye gülüp geçmek sadece bir zaman sorunudur:
“bu çağa alkış tutmak benim işim değildir gülüp geçmek içinse vakit henüz çok erken” (Pazar / Ertesi s. 46)
Sürgün Sevdaları’nı yirmi yıl sonraki bu değerlendirme çabamda bir kere daha farkettim ki; gerçek şiirin büyüsü zaman içinde hafiflemek şöyle dursun, daha da ağırlaşıyor. Güzelliği daha bir belirginleşiyor, etkisi daha bir artıyor. Veda şiiri de yazılışının hemen ertesinde elimize geçmiş ve günlerce dilimizden düşmemişti. Hâlâ düşmemektedir:
“vakti gelir yaşanmış yaşanmamış her ne ki hesap olur esirgeyen bağışlayan sevdalar hürmetine yepyeni gelincikler patlarken doruklarda gecikmiş gurbetlerde tahammül azap olur vedâın vakti gelir” (Vedâ, s. 83)
Şiir, şairin okuyucularına gönderdiği şifreli bir mesajdır. Özel şifreyi çözüp şairin mesajını alabilen okuyucu büyülü bir dünyanın, şiir cennetinin içine girmiş demektir. Yeter ki şair, gerçek şair, okuyucu, gerçek okuyucu olsun… Sefa Kaplan, gerçek bir şair…
(Edebiyat ve Hayat, İst. Bilge Kültür Sanat Yayınevi, 2024, s. 115-123)
[1] Prof.Dr., Yeditepe Üniversitesi
[2] Sefa Kaplan, Sürgün Sevdaları, Ankara, Birlik Yayınları, 1984.
