Ali BUDAK[1]
Bir akşamüstü kapalı bir mekândan dışarı çıktığınızda, ufukta, şahane bir renk kompozisyonu içinde batmakta olan güneşi görür, dudağınızda keskin bir tebessüm, donar kalırsınız. Bir güzellik karşısında çarpılma, büyülenmedir bu. Estetik bir haz duymadır. O an birçok unsur bir araya gelmiş, tabiî bir hadiseyi resmedilemez bir tablo güzelliğine dönüştürmüştür.
İşte ne olduğunu hissettiğimiz, ancak tanımlayıp anlatamadığımız güzellik kavramının en belirgin özelliği, bize böyle zengin duygular yaşatması, içimizde yeni aydınlık pencereler açmasıdır. Bu doğrultuda iyi sanatçı da; ister şair, ister ressam, ister müzisyen olsun, eseriyle bizde her şeyden önce estetik bir coşku uyandırabilen kişidir, ideolojik tavrı, tanınıp tanınmaması yahut yaşantısının önemi yoktur. Bunlar eserin değil, sanatçının özellikleri olarak geçicidirler. Kalıcı olan eserdir ve eserin ortaya çıkmasından sonra sanatçı da onun karşısında herhangi bir yabancıdan farklı değildir.
Sanat eserlerine bu anlayışla yaklaşanlar kendilerini sınırsız bir özgürlük içinde ve her güzellikten pay alan bir kudrette bulurlar. Zarfa değil mazrufa bakarlar.
Dilaver Cebeci, böyle gerçek sanatı bilen ve anlayanları, kelimeleriyle güzellik iklimlerine uçurabilen usta şairlerimizden biri. Şiirlerinin insanı bir anda başka dünyalara çekiveren büyülü bir havası var. Okuduğunuz ilk mısralardan itibaren bu büyülü havanın etkisine giriyor, sınırlarını şairin çizdiği bir atmosfere doğru hızla sürükleniyorsunuz. Hele peş peşe bir kaç şiir okumuşsanız onun özel dünyasının mutlak esiri oluyorsunuz.
Cebeci, Hun Aşkı ve Şafağa Çekilenler’den sonra üçüncü şiir kitabı …Ve Sığınırım lçime’ yi geçtiğimiz günlerde yayınladı. Hun Aşkı‘nda milli motifleri ağırlıklı olarak kullanan ve genelde geçmişe özlem temasını işleyen Cebeci, Şafağa Çekilenler‘de dinî unsurları da şiirine sokmuştu. Bu arada aşk, hüzün, yalnızlık gibi bireysel temaların da çok başarılı örneklerini vermişti. …Ve Sığınırım İçime, yeni şiirlerle zenginleştirilmiş bir seçmeler kitabı niteliğinde. Adından da anlaşılacağı, üzere şairin dıştan içe dönüşünün yansımalarını ihtiva ediyor daha çok. Durmuş, oturmuş, toplumun içinde yaşayan bir duygulu ve sorumlu insan tipi çiziyor şair. Artık dinî duygularla millî duygular açısından da bir senteze ulaşmış görünüyor Cebeci. Dili ustaca kullanışı, orijinal imajları ve zengin birikimiyle okuyucuyu sımsıcak kuşatıyor ve biraz önce ifade etmeye çalıştığımız gibi bambaşka iklimlere götürüyor. Diyelim ki; Çah-ı Babil şiirini okuyorsunuz, imkânı yok buralarda kalamıyorsunuz artık:
Babil kuyusu: Derin, esrarlı soluk…
Ben saçlarından asılmış Hârût.
Bir siyah okyanusta çırpınır parmaklarım,
Kementler ör sarışın huzmelerden; Parmaklarımı tut.
Okumuş ism-i a’zamı göğe çekilmiş Zühre,
Babilli serhoşlar güzelliği unutmuş
Ve bozulmuş tılsımı Zigguratların
Ey kalbim, sıcacık, delişmen kalbim Sen de Zühre’yi unut.
Ve Siperlenirim Gece’ye şiiri de Cebeci’nin, zengin iç dünyasını yansıtan örneklerden biri. Bakınız şair, duygularını nasıl parıltılı bir geçmişle besliyor:
Mağlup gurupların rengi pençelerimde; Çıkar gelirim o zorlu savaşlardan…
Selçuk yurdunu sularken bereketli terim,
Çevirin dört yanımı kaleler gibi,
Sağlam, emin, sımsıcak gecelerim.
Sonra ılgar ile getir yeter,
Soylu huzuru karanlığın;
Salınır gözbebeklerimde ay huzmesi kızlarım.
Bir lacivert göğün yedinci katından, El eder ülkülerim, yıldızlarım…
Cebeci’nin vezin kaygısı yok. Çok zaman serbest, bazen heceyle bazen de aruzla yazıyor. Ama her defasında güzelliği yakalamayı biliyor:
Bir gün çıkıp gelirse yüreğindeki askerler,
Yıldızlar senden yana olursa bir gün;
Boynuma yağlı kementler hazırla, Düşünceme cellat ol.
Bil ki, ben çınar ağaçları diriliğinde
Aztek baltaları kadar keskin,
Bir rahmet sonrasında saçlarından tutarım;
Ellerimden uzak ol.
Dilaver Cebeci, şiirin herşeyden önce bir iç âhenk gerektirdiğinin farkında. Gerek heceyle gerekse serbest yazdığı şiirlerde kuvvetli bir müzikalite daima hissediliyor. Bunda eski edebiyatla çok fazla içli-dışlılığının rolü büyük olsa gerek. .
Şiiri ve güzelliği anlatmaya çalışmak boşuna çaba. Anlatılamazlar ki, sevilirler, hissedilirler, yaşanırlar. İşte Cebeci, işte Yalnızlığa Övgü‘sü:
El uzanmaz yerinde bir uçurumun,
Sensiz, kimsesiz, uykusuz,
Günahtan korunmuş, sevgiden zorlu
Ve kurşunca korkusuz, Çiçek yalnızlığım…
Açılır gecemin o güleç penceresi,
Başlar kirpik uçlarımda bir eski savaş,
Dikilir yamacıma çözülmemiş düğümlerin,
Kın içinde kılıç, mancınıkta taş, Gerçek yalnızlığım…
Sen anıtlar içinde en yüce anıt…
Diz çöktü önünde kaç tümen atlı
Sen en eski mavi, en eski çeri,
Gökten inmiş, gökçe kutlu, Gökçek yalnızlığım…
***
GÜZELLİĞİN BÜYÜSÜ, DİLAVER CEBECİ VE ŞİİRİ -II-
Dilâver Cebeci’nin şiirinin, insanı bir anda kendi dünyasına çeken büyülü bir havası var. Okuduğunuz ilk mısralardan itibaren sizi sarıp sarmalayan bu büyülü havanın etkisine giriyor, sınırlarını şairin çizdiği bir atmosfere doğru hızla sürükleniyorsunuz. Hele peşpeşe birkaç şiir okumuşsanız bu havanın mutlak esiri oluyorsunuz.
Cebeci’nin şiirini büyülü yapan unsurların neler olduğuna geçmeden önce şairle şiiri arasındaki ilişkiyi ve şairin şiir serüvenini kısaca özetlemeye çalışalım.
Hocamız Mehmet Kaplan’ın yeni Türk edebiyatında başarıyla uyguladığı metin tahlili metodu, sanat eserinin sanatçısından bağımsız ele alınması esasına dayanıyordu. Çünkü her sanat eseri kendi içinde organik bir bütündü ve her ne kadar sanatçının şahsi hayatı ve devriyle alakalı olursa olsun onlardan farklı mahiyeti haizdi. Nasıl fırından çıkan güzel vazo, yapıldığı çamurdan farklı bar varlık ise, sanat eseri de sanatçısından öylece ayrıydı. Sanatçı çeşitli kaynaklardan gelen malzemeyi, o ânın şuur ve şuuraltı kuvvetlerinin de tesiri altında birleştirip yoğurmuş, eserini vücuda getirmişti. Artık sanat eseri apayrı bir değerdi ve kendisini meydana getiren malzemeye irca edilemezdi.[2]
Pekiyi, eserleri devrin sosyal, politik ve ekonomik şartları içerisinde ele alıp değerlendirmeyi esas alan klasik edebiyat tarihi metodunun hiç mi geçerliliği yoktur? Böyle bir hükme varılamaz. Zira özellikle bir yorumun söz konusu olduğu durumlarda sanatçı biyografisinin büyük önemi vardır. İnceleme konusu olan eserdeki anlaşılmayan bazı göndermeler ancak sanatçının biyografisi, çevresi, ilgi alanları veya yaşadığı devir bilinerek çözülebilir. Biyografik çalışma ayrıca sanatçının ilham kaynaklarını, sanatının gelişmesi, olgunlaşması veya gerilemesi gibi meseleleri belirlemekte de yardımcı olur.[3]
Bizim burada yapmaya çalıştığımız bu deneme de şairi bütünüyle kavramayı ve bir parça yorumlamayı amaçladığından biyografik inceleme gerektirmektedir. En azından şiirlerin yazılmış oldukları dönemlerin bilinmesini ve göz önünde bulundurulmasını şart koşmaktadır.
Daha önce “Dilaver Cebeci’de Geçmiş Özlemi” adıyla bir çalışma yayımlamış, şairin ilk şiir kitabı Hun Aşkı’ndaki[4]nostaljik unsurları tespit etmeye gayret etmiştik. O incelemede görülmüştü ki; Cebeci’nin şiiri, şairinin düşünce dünyasına sıkıca bağlıdır. 68 kuşağı şair ve yazarlarının çoğu gibi Cebeci de devrin sosyal ve politik olaylarına duyarlılık göstermiş, tepkisini eserlerine yansıtmıştır. Fakat kendi tabiriyle “soy şiir”i bilen, orijinal duyuş ve söyleyişleriyle kendisine özel bir kulvar açmayı başaran Cebeci hiçbir zaman basit bir ideoloji çığırtkanı olmamıştır. Onun için aslolan iyi şiir olmuştur hep. Fikirlerini, tıpkı bir elmanın içindeki usare gibi, şiirinin içine yaymış, görülmeyen ama hissedilen bir unsura dönüştürmüştür.
Zaten sanat eserlerini, yaratıcılarının düşüncelerinden tamamıyla soyutlamak mümkün değildir. Az ya da çok eser sanatçısından bir mesaj taşır. Bu onun var oluş sebebidir. Ve son derece tabiidir. Tabii olmayan; fikirleri ön planda tutup sanatı ihmal etmek, sanatı ideolojinin basit bir aracı durumuna indirgemektir. Elbette bu da bir yoldur, ancak buradan gerçek sanata ulaşılamaz. Çünkü sanat bir amaca araç değil, amacın ta kendisidir. Sanatçı da, yazar olsun, şair olsun estetik değeri olan eserler vücuda getirebilen kişidir.
Bu genel çerçeveyi çizdikten sonra Cebeci’nin, aralarında on yıldan fazla bir zaman olan iki şiir kitabı; Hun Aşkı ve Şafağa Çekilenler’i kısaca gözden geçirebiliriz.
Hun Aşkı’nda millî motifler ağırlıklı olarak işlenmişti. Yaşanan kargaşanın, millî benlikten uzaklaşmanın bir sonucu olduğu düşüncesindeki şair, çözümü de tarihin şanlı sahifelerinde aramıştı. Bir başka söyleyişle, halihazırdaki zayıflıklardan ve çirkinliklerden maziye sığınarak kurtulmak istemişti.
Şafağa Çekilenler4’de de millî motifler kullanılıyor. Ne var ki artık bir senteze ulaşmış görünüyor şair. Hun Aşkı’nda pek hissedilmeyen dini motiflere burada ağırlığı teşkil edecek kadar fazla yer veriliyor. Millî ve dini motifler arasında kurulan bu dengeye bakarak herhalde şöyle bir imaj geliştirilebilecektir:
Hun Aşkı’nda, sisler ötesinde, tarihin az bilinen zamanlarında at koşturan yiğit ve hürriyet tutkunu Türk süvarisini hayranlıkla seyretmekte olan şair onun yerinde olmak için can atmaktadır. Şafağa Çekilenler’de ise durum biraz farklıdır. Şair yine hayranlık ve hasretle söz konusu süvariye bakmaktadır. Ancak dürbününün zoom’unu bu kez daha yakına ayarlamıştır. Şair için kaybolmuş bütün değerleri sembolize eden süvari, artık sisler ötesinde bir hayal olmaktan çıkmış, somut bir hal almış, ete kemiğe bürünmüştür:
Ben altun çağda kalmış bir kopuz teliyim, Kerkük türküleri gibi kelepçeliyim.
Acının nabzı vurur bileklerimde.
Doğru değil atın murat olduğu,
Tümen tümen atlar yorulmak demek…(Yorum, s. 44)
Şair, yitip giden tarihin o özel ve güzel günlerini ısrarla istemekte, zamanı bir tesbih gibi çekmektedir. Ne var ki bu bekleyiş hiç de kolay değildir:
Ben bir duasız mihrâb önünde, Yıkıntı otlarına masal anlattım:
Hep acıyı söyledim, acıyı yazdım.
Ne acı! Gerçeğin soylu acısı…
Tamam etti sonunda tesbihimi.
Tesbihim ülkümün doğum sancısı
Tesbihim alnımda otozüç damla ter…
Allahü Ekber… Allahü Ekber… Allahü Ekber… (Tesbih, s.9)
Şairi ütopik bir geçmiş özlemi yörüngesinden gerçekçi bir çizgiye oturtan; geçen yıllar ve değişen siyasi atmosferdir. Köprülerin altından çok sular akmıştır. Bir kere şair artık çiçeği burnunda bir üniversite mezunu değil, bir hoca, çoluk-çocuk sorumluluğu taşıyan olgunca bir aile reisidir şimdi. Temel bakışlar aynı kalsa da olaylara yaklaşımı ve yorumlayışı da farklılaşmış, başka boyutlar kazanmıştır. Hun Aşkı’nda toplumcu şiirlerin içinde zaman zaman hissedilen “ben” duygusu, artık iyice su yüzüne çıkmıştır. Şafağa Çekilenler’de dini çizgilerin netleşmesinin yanı sıra bireyselliğin vurgulandığı şiirlerin sayısı da epeyce fazlalaşmıştır.
Ancak, yine de geçmişe özlemi dinmemiştir Cebeci’nin. Bir farkla ki; Hun Aşkı’nda, toplumcu bir düşünce içinde milletin halihazırdaki durumundan duyulan hoşnutsuzlukla Türk tarihinin altın devirlerine sığınılıyordu. Şafağa Çekilenler’de büyük şehrin kalabalığında yalnız kalmış, bunalmış bir ferdin doğup büyüdüğü yerlere hasreti ağırlık kazanmıştır:
Cebeci bazan Kiraz Bibi’sine sesleniyor;
Zaman bir ibrişim halat Kiraz Bibi,
Çekiyorum zorlu pazularımla kaç gecedir…
Acıkmış bir kartal gibi kondum Kuşakkaya’ya,
Efsane rüzgârlar yalıyor kanatlarımı,
Haydi gözbebeklerime gir! (Kiraz Bibi, s. 56)
Bazan anasına yakınıyor;
Güneş bir dipsiz çukura düşünce anam,
Her renkten neon lambaları yanar Bu koca şehrin caddelerinde.
Abanır durur benim de üstüme,
Bir gâsiğın izâ vekab gece…. (Anam ve Ben, s. 62)
Bazan da çocukluğunun Çeğen Tepesi’nde yaşadığı geceleri hatırlıyor:
Bir ceviz ağacı bir duru pınar
Ve gökte gümüş bilmeceler
Vurur kutlu toprağın bağrında iki yürek
Koşan bir atın soluğudur
Çeğen Tepesi’nde geceler… (Çeğen Tepesi, s. 27)
Dilaver Cebeci’nin şiirinin büyüsüne gelince… Büyülenmek fiili kuvvetle etkilenmek, cazibeye kapılmak gibi anlamları da içinde saklar. Kapalı bir mekândan akşama doğru dışarı çıktığımızda tepsi gibi kıpkızıl bir güneşin şahane bir renk kompozisyonu içerisinde batmak üzere olduğunu görür, donar kalırız. Beklenmedik bir güzellik karşısında çarpılma, büyülenmedir bu. O an bir çok unsur biraraya gelmiş, hergün tekrarlanan bu tabiat hadisesini resmedilemez bir tablo güzelliğine dönüştürmüştür.
Şiirde böyle bir etki, belki, kelimeleri temaya en uygun biçimde kullanmakla, orijinal imajlarla veya çarpıcı bir söyleyişle yaratılabilir. Cebeci bu yolların hepsini deniyor:
Şu dumanlı doruklarda
Boz şahinler uçmaz gayrı
Gözelerden ağu çıkar
Alp erenler içmez gayrı
“Hasret” adını taşıyan şiirin yukarıdaki ilk dörtlüğünde kelimelerin temaya uygun bir şekilde nasıl titizlikle seçilmiş olduğuna şahit oluyoruz. “Dumanlı doruklarda boz şahinler” imajı bir sinema sahnesi gibi gözümüzde canlanmakla kalmıyor, aynı zamanda bizi geçmişin derinliklerine de çekiyor. Çünkü dumanlı doruklarda boz şahinler eskiye ait bir resimdir. Göze, özellikle ağu kelimelerinde de bizi yüzyıllar öncesine götüren kullanılışlar sözkonusudur. Şair özellikle, bugün halk ağzında yaygın olan “pınar”ı ve “ağı”yı değil, bu kelimelerin Eski Anadolu Türkçesi’ndeki kullanılışları olan “göze” ve “ağu”yu tercih etmiştir. “Atsız Yabgu Katında Dokuzlama” şiirinde ve Hun Aşkı’ndaki “Buyruk” şiirinde şairin kelimeleri bu şuurlu seçimi daha da belirgin bir şekilde karşımıza çıkmaktadır:
Ilgar ile yürüyen şu tümenler onundur…
Bilekler katı pulat, pençeleri iri iri…
Nârası yankılanır hâlâ karşı dağlarda,
Sıyra- kılıç, dört nala, bu Çiçi’nin askeri…
O bir Ural havası Türk illeri üstünde,
Daha bin yılınır solunur göğüslerden içeri (Şafağa Çekilenler, s. 41)
Ay tümlensin gecelere şan gelsin
Gövdelerden ığıl ığıl kan gelsin
Biz ölelim GÖK TURAN’a can gelsin Düğünler, şölenler, toylar konuşsun
Yine “Buyruk” şiirindeki; “Ok uçurun kaçanların peşine”, “Kedilmesin kargıların uçları / Kana batsın pis yağının saçları” gibi söyleyişler de bu kabilden örneklerdir.
Hece vezniyle ya da serbest yazan Dilaver Cebeci, Hun Aşkı’nda yer alan “Düşman” şiirinde bakın çarpıcı olmayı nasıl başarıyor:
Bir gün çıkıp gelirse yüreğindeki askerler,
Yıldızlar senden yana olursa bir gün;
Boynuma yağlı kementler hazırla,
Düşünceme cellat ol (Hun Aşkı, s. 17)
Bu dörtlükte orijinal imajların yanısıra farklı bir söyleyiş hemen dikkatimizi çekiyor. “Yürekteki askerler” yeni olduğu kadar etkili bir ifadedir de. Aynı şekilde “düşünceme cellat ol” mısraı da Cebeci’nin bizi davet ettiği büyülü dünyanın unsurlarındandır. Burada yakalanan çarpıcılık, belki de cellat gibi keskin ve ürkütücü anlamı olan bir kelimenin böyle bir söylem içinde kullanılmış olmasındadır. Şiirdeki cellat, hiç kuşkusuz sehpadaki cellattan çok farklıdır.
Cebeci, her başarılı şair gibi, şiirin her şeyden önce bir iç ahenk gerektirdiğinin farkındadır. Gerek heceyle gerekse serbest tarzda yazdığı şiirlerinde müzikalite daima hissedilmektedir. Bunda eski edebiyatla çok fazla içli dışlı olmasının da rolü büyük olsa gerektir.
Heyhat, şiiri anlatmaya çalışmak bir kere daha boşuna bir çaba…
Anlatılmaz ki o, sevilir, hissedilir. Yaşanır… İşte Cebeci’den mini bir güldeste:
Töresizdir caddeleri bu şehrin
Ve sokakları serseri
Sagu sağarken yıldızlar mastar dağına
Çılgın hançerler altında kan tutar geceleri… (Zaman bir Ejderdir
Ensemizde Soluyan, Şafağa Çekilenler, s. 15)
“Bir gün akıllı bir iş edeceğim,
Alıp başımı gideceğim…” (Hüküm, Ş.Ç., s. 45)
“En uzanmaz yerinde bir uçurumun,
Sessiz, kimsesiz, uykusuz,
Günahtan korunmuş sevgiden zorlu
Ve kurşunca korkusuz,
Çiçek yalnızlığım… (Yalnızlığa Övgü, Ş.Ç., s. 19)
“Bronz heykellerden günahın çerileri
Katrana boyarken lâcivert geceleri,
Bir ağ bulut üstünde uyur çocuklar.
Cennet hâtırası düşlere değer
Uzun siyah kirpikleri…” (Çölde Çiçek Sulamak, Ş.Ç.,s.11)
“Tarar dururum saçlarını bir siyah boşluğun”,
“Yetişin ey bozkıra batmış güneşlerim”
“Bir ananın gözlerinde yanan ormanlar” (Yorum, Ş.Ç., s. 44-45)
[1] Prof.Dr., Yeditepe Üniversitesi
[2] Mehmet Kaplan, Hikaye Tahlilleri Önsözü, İst. , 1979, s. 7-8.
[3] Bu konu ve diğer tahlil metodlarıyla ilgili olarak bkz; R. Wellek – A. Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, Çev. Prof. Dr. Ahmet Edip Uysal, Ank. , 1983.
[4] Dilaver Cebeci, Hun Aşkı, İst. , Orkun Yayınevi, İkinci baskı , 1984. 4 Dilaver Cebeci, Şafağa Çekilenler, İst. , Orkun Yayınevi, 1984.
[i] BU makalenin Birinci Bölümü “Edebiyat ve Hayat, İst. Bilge Kültür Sanat Yayınevi, 2024, s. 103-106” ve İkinci Bölümü de “(Edebiyat ve Hayat, İst. Bilge Kültür Sanat Yayınevi, 2024, s. 114-117”de yayımlanmıştır.
