3 Temmuz 2022

Saliha MALHUN

Hiç sizi yaralayanı, öldürmek isteyeni, elinin çamuruna, yüzünün karasına bakmadan affettiğiniz oldu mu?

Hayır mı?
“Sevgiyi senden öğrendim…” diyor şarkılar…

Yalan!

Gerçekte bir sevgi ve aşk varsa o, dünyanın bütün çürümüşlükleri ve benliğin bütün sıvası döküldükten sonra başlayan sevgidir. Bugün insanlar bütün örselenmişliklere rağmen hâlâ sevecek bir kalp taşıyorlar mı? Belki, ama bunun da bir karşılığı yok.

Gün geçmiyor ki gündem aşk cinayetleri ve bir hüsranla sarsılıyor olmasın. Bu kabil konular magazin sayfalarının ve paparazzilerin birkaç günlük mezesi olurken ardında yatan derin toplumsal hastalık sosyologlarca ve irfan ehlince yeterince tahlil edilmiyor ne yazık ki. Uzak bir gezegene bakar gibi bakıyor entelijansiya bu hadiselere.

Sevgiliye değil, gençliğe ve güzelliğe ayarlı aşk, gözlerden kalbe inemediğindendir ki insanlar birbirinden uzak garip bir boşluğa bakıyor. O boşluk bir fırsatlar dünyası âdetâ; kaybedilenler, elinden alınanlar, itilmişliklerle bir ömür savrulmuş kişi sevecek bir kurban bulduğunda, o güne dek kendisini incitmiş ve parçalamış binlerce itaatkâr köle bedenler de, hayaletleriyle dünyasını yeniden istilâ ediyor. Zaman duvarında kendini yeniden görünür kılmak için her defasında farklı bir hayaletten intikam alır gibi muamele ediyor sevenine. Dönüp kendine geldiğinde sevgilinin dehşetten kan çanağına dönmüş gözlerine anlamsızca bakarken; zavallı kurban da;“Seni anlamıyorum, sanki bu sen değilsin!” diyor.

Doğru!

Bugün aşklardaki ve dostluklardaki en büyük hüsran, insanların kendilerini ve birbirlerini anlayamaması yahut anlamayı seçmemesi. Bu yüzden ilk başlardaki o abartılı yakınlıklar, adeta çarpıldığını, vurulduğunu, âşık olduğunu söylediği kişiyi aslında bir kalbi ve ruhu dahî olmayan, ezilmiş ve bir kenara itilmiş benliğini o köle ve itaatkâr kalpde yeniden dirilteceği, istediği gibi oynayıp, istediği anda atacağı bir hüsran hikâyesinden öteye gitmiyor.

Ne yazık ki yeni bir hayatta rol almak değil, mütemadiyen rol vermeğe ayarlı bu ilişkiler.  Zaten en büyük faciada burada; kalbî ve ruhî birlikteliğin bir alış veriş niteliğine büründüğü ve pazarlığı ve pazarlamayı gerektiren bir taahhütle İLİŞKİ akdine bağlanması. İlişiği hemen her fırsatta kopmaya hazır, birbirinin ömrünü sökerek oluşturulmuş bir yumak; İLİŞKİ. İçi bin bir çelişki ve zehirle dolu tatlı bir aşk şarabı. Acısı sonradan çıkan ve faturası ağır bir kördüğüm!

İnsanın kendini bulduğu değil, kendini ve kurbanını geçiştirdiği saatlerdir gerçekte insanların “birliktelik” dediği şey. Ruh denilen SIR’rı bedenden ayırdığı ve kendini ve âşığını –şimdi partner diyorlar- umutsuzca ikiye böldüğü ve bir yarısını diğer yarısına düşman kıldığı sevgi kıskacı. Ne yazık ki sevilen kolların bir akrep kıskacına dönüşmesi de bu yüzden. Çünkü o kıskaçlar kendi bedenine düşman olan ruhun, diğer bedenleri rakip görmesindendir ki kıskançtır ve rakiplerine hayat hakkı tanımaz!

Ne garip değil mi, gerçekte birbirine yabancı iki ruhun birbirinin bedeninde ikiyüzlü bir köleye dönüşüvermesi… Bu yüzden zaman geçtikçe sevdiğinin bir maske taşıdığına hükmediyor sevgililer. Onun o olmadığını hissetmeye başlıyor. Onu mütemadiyen bu maskeler içinde görmek dayanılmaz bir hâl alınca didişmeler, tartışmalar, şüpheler, kavgalar başlıyor.

 

Birbirinin ruhuna uzak iki ayrı çölde savrulan çağdaş Leyla ve Mecnunlar…

Şehrin kadınlarını terk eden adamlarla dolu kaldırımlar…

Kınanma kıyametiyle çöllerde gözyaşı kuyuları açan Züleyha değil, terk edilmişliğin, köle bedeninin başka ruhlara tercih edilişinin intikamını alan çağdaş bir belâ ve Lilith bugün artık kadınlar.

Kendi örselenmiş benliklerini diriltme ve böylece kendini var etmeye çalışan ilişkilerdeki o yapay ve çıkarcı nezaket gösterileri zamanla uzaklaşmalara, hoyrat ve umarsız susmalara yerini bırakıyor. İşte asıl işkence, hayatı ve dünyayı çekilmez kılacak zehir günler bundan sonra başlıyor. Ruhlarla bedenler arasına kurulan o uçurum bu defa korkunç ağzını açmış seveni yutmak için beklemektedir. Zaten en başından beri bir oyundu oynanan. En başından beri sıkılıncaya, posasını çıkarıncaya, kanını eminceye ve ölmüş yanlarını diriltinceye kadar eline aldığı varlığı o uçurumdan atmaya hazırdı zaten. Bu yüzdendir ki başlardaki o abartılı sevgi sözleri, “bu dünyada kaç milyar insan yaşasa da benim için tek sensin, bir tek senin varlığın birinci” diyen sevgilinin çok geçmeden ikinci, üçüncü sevgililere, güzellere gözünü dikmesi ve sevenin bunu hissetmesi kadar azap veren ne vardır bu dünyada? Kıskançlık krizleri, kavgalar, yaralamalar, yaralanmalar… Ve sevenin her defasında kendini inkâr edercesine sevgiliye inanması, sarılması, terk etmemesi için yalvarması ve ertesi gün aynı uçuruma tekrar tekrar düşmesi…


Bir süre de böyle devam ediyor ilişkiler. İdare etme… Krize giren sevgilinin deliliklerine engel olmak için garip anlaşmalar yapma... Oysa sevgiye ihtiyacı olan kurbanı kendine bağladığı o kölenin de bir ruhu ve kalbi, hepsinden de öte bir zekâsı olduğunu ne kadar görmezden gelebilirdi ki?

Sadece sevgililer değil, bir ömür bedeni ile ilişki içinde yaşayan kimi evli erkeklerin de eşlerinin bedenlerindeki güzellik son bulunca maskeleri ne yazık ki düşüyor. Çünkü onları bir ömür birbirlerinden uzak tutan o mum tükenmiştir. Şimdi saf ruhuyla karşı karşıyadır eşinin. Bu yüzden sevmese de saygı duyuyor o ruha. Kutsalıdır çünkü çocuklarının annesidir. Bakımını yapan ve ona her hâlükârda hizmet edip, hastalıklarının en tiksindirici hallerinde bile onu temizleyip bakacak yarı kutsal bir tanrı ve anne gibidir. İşte bu yüzdendir ki zaten bir kadının yahut yaşlı erkeğin saf ruhuyla yaşamaya alışmış kişilerin dışarda “kadın yahut erkek RUHU” aradıkları yalandır. Onlar bu ruhla yaşamaktan, hatta sadece bir ruhla yaşamaktan sıkılmışlardır ve bir heyecan, yeni bir kurban aramaktadırlar.

 

Şöyle bir baksak nasıl da garip bir toplumda yaşıyoruz. Umarsız ruhlar her gün yeni bir kurban armağan ediyor topluma. O kurban ruhlardan bu defa daha acımasız daha zombi, daha kaypak, daha zeki varlıklar diriliyor. Aşka inancın değil, âşığa inançsızlığın kara devrini yaşıyoruz ne yazık ki. Ne kadar az seversem, ne kadar az bağlanırsam o kadar az yara alırım felsefesindeler. Çok severse karşılık göremeyeceği ve bir uçuruma düşeceği bir katran gibi yapışmış kalbine. Çünkü bir zamanlar ne kadar sevse de kendinden güçlü vampirler onun bu sevgiye lâyık olmadığını yüzüne vurmuş ve uçurumdan uçuruma atmış hatta o acı çekerken bu ego ve yenmişlik enerjisi ile canlarına can değil ama kanlarına kan katıp daha da semirmişlerdi. Şimdi sıra kendisindeydi, fiziksel güzelliğe ve paraya, zenginliğe tapmanın yeni tanrı yahut tanrıçası artık kendisidir. Sevgiliyi istediği zaman öldürüp istediği zaman diriltme iksiri, büyüsü artık elindedir.

Sevgiliyi kaybetmemek adına onun için harcanan her dakika akıtılan gözyaşı esasında onu kaybetmenin adımlarıdır. Yavaş yavaş yürür kurban o uçuruma. Fakat bir türlü ölemediği acılar içinde sıkışıp kalmış ruhu bu cehennemden kurtulmak ister.
Ve bir gün…
Bir gün ya kendini..
Yahut kendiyle birlikte aşkını da bu uçurumun ağzından son bir atışla, bu acılı hayattan ve aşktan kurtulmak ister.
Kimi yalnız kendi varlığını feda ederek, kimisi de kalbinin ve ruhunun intikamını da bu dünyada bırakmayarak...

Yani demem o ki, birbirinin bedeninde ruhunu kaybetmiş büyük bir çöl bu cemiyet. Çarpılmışlıklar ve abartılı aşk gösterileriyle başlayan, kaybolan, ezilen benliklerini bulayım derken o çölde daha da kaybolan fertler… Bir süre sonra mes’ul oldukları aileleri acı çekmesin bahanesiyle birbirlerini sonsuz bir yalnızlık ve üşümeye terk eden sahte âşıklar. Her geçen gün sefâleti ortaya çıkan o meşhur birliktelikler… Sahipsiz bedeniyle baş başa bırakılmış köleler…

Feysbuk duvarları, sosyal medya birbirine göz kırpan arayışlarla dolu. Sevgi insanı görünür kılar bu doğru. Fakat bugün insanlar kendilerini görünür kılacak bir nesne peşindeler. Bir arayışta aslında mütemadiyen ruhlar. “At kadehi elinden…” diyen şarkılara gülmüşümdür hep. Çünkü bana göre aşk; kadehten değil nehirden içilmeli. Cennette bahsedilen şarap ve bal nehirleri buna remz. Kâinat büyüklüğündeki bir şekeri kadehe koyarsan zehir olur öldürür o bal ve şeker. Kalbi kadehte değil ummanda beslemeli. Bütün sevgileri kalbinde eritecek ummanda. Çünkü katreden ummâna bir yolculuktur bizim geleneğimizde aşk! Kalbinde bir umman taşımayanların merhamet ve incelikleri de sınırlıdır, sevgileri, hoşgörüleri, sabırları, iyilikleri, yücelikleri, arkadaşlıkları, dostlukları, aşkları dahî hep bir yere kadardır. Bunu da kendilerine en büyük hak olarak görürler. Kalp mes’uliyetini hep bir hükümranlık olarak görürler. En korktukları, sevmedikleri nefret ettikleri şeydir ait olma düşüncesi.
Kalbi ummanda beslemezsen sevgilin de dâhil dostlarının da yanlışlarına, eksikliklerine tahammül edemezsin. Sen seviyorsun diye onların da değişip, sana hak ettiğin gibi davranacağını kim söyledi ki sana? Onlar kadehte kaldığı müddetçe değişmeyecek, daha hoyrat, daha acımasız olacak.

En sonunda şunu anladım ki insanlar dünyâyı ve insanları büyüdükçe değil, kalbi büyüdüğü nispette anlayabiliyor. En başta da kendini. Kendi acılarını tanımayan, kendine acı verenleri affetmeyi, hoş görmeyi öğrenemeyenler başka acıları, kalpleri de tanıyıp anlayamıyorlar. Oysa insan kendini bilmeli önce, kendinden çıkmalı yola. Kendini bileni sevmek kolaydır. Kendini bilirken sevmek de öyle. Çünkü insan insanı kendinden ve acılarından tanır. Kimseye acı vermez, acısı acın olmayan, neş’esi neş’en olmayan, başarısı övüncün olmayan bir ilişkiye BİR OLMAK” BİRLİKTELİK denebilir mi?

Ne yazık ki cemiyet de âlemdeki galaksiler gibi hep birbirinin kopyası bir sistem gibi dönüyor. İlk başta ailede görülmemiş sevgi, güven, paylaşım ne yazık ki kişinin benliğine yapışıp kalıyor. Kim anne ve babası tarafından terk edilmişse, o günden sonra herkes onu terk ediyor ve ne acı yaşamışsa o günden sonra herkes aynı yerden vuruyor.

İnsanı sevmek yetmez, onu nasıl seveceğimizi de bilmek gerek. Kediler dahî kimi sırtından kimi karnından okşanmayı sever. Ruhunu tanımadan sevemezsiniz bir insanı. Bu sebeple dinlemek gerekir onları uzun uzun… Kalbinin en zayıf yerlerini tamir etmek, onu ışıldatacak iksirleri seçmek gerek. Yeteneğini desteklemek, bestesini dinlemek, projesine yardım etmek, ilaçları için minik kutu almak, çok sevdiği arkadaşlarının da dostu olmak, yetmediği yerde yetmek, uzun yolculuklarda o araç kullanırken ağzına bulaşan ayranı peçeteyle silmek, o an hissettiği şefkat ve ilgi duygusuyla dolmuş gözlerle sevgiliye bakmaktır aşk. Aradaki maddi ilişki değil, kalbî duygular ve İLGİ’dir en çok.

Ne garip… Kim kime “seni seviyorum” diyorsa en başta kendini sevmiyor.
Ben demekle, benlikle sevileceğini kim söyledi ki sana?

Sen nesin ki bir tanem?
İnsan dediğin birkaç kürek toprak, kan, kemik ve kurtlanmaya başlamış et parçası en sonunda.

Seni sen yapan su, kan, kemik, toprak ne varsa çıkar kendinden, geriye ne kalır?


At çıkar, sıyrıl şu benliğinden.

Ben ben deyip duruyorsun var mısın ki bu cihanda ben seni SEVMEZSEM?

Bu âlemde hırpalanmış, terk edilmiş de olsa SEVENLER değil, asıl reddedenler ve bir kalbi olmadığı için SEVEMEYENLER yokluğa mahkûmdur!

Çünkü sevmek, kalp büyüklüğü, MERHAMET
Merhamet; insanı ANLAMAK
Anlamak; SECDE
Secde ise AŞK

Yani demek istediğim birtanem;

İnsanın insanı sevmesi değil;
KALBİN KALBE SECDESİDİR AŞK!

Bilemedik!

Bu yüzden şarkılar “beni sevmediğin belliydi zaten” diyor.

 

Yazar Hakkında:

Saliha MALHUN