18 Ağustos 2022

Necdet Ekici Hikayeleri

kirmizilar.com

 

 

 

 

 

Dayım Cuma ATMALI’ya...

İstanbul’dan birkaç günlüğüne bizi ziyarete gelen dayım, oğlumun duvarda asılı duran sazını görünce bir garip heyecanlandı, duygulandı. O iri kestane rengi gözlerinde bir dalgalanmanın olduğunu hissettim: Işıltılı, sessiz, mahzun... Bir müddet hiç konuşmadı, hiç bir şey sormadı. Uzun uzun baktı duvardaki saza; iç çekti. Belki de duygulu, kırılgan yüreğine meçhul bir samyeli esmişti:

– Kim çalıyor?

– Oğlum!

– Aferin! dedi.

Hepsi o kadar. Bir sessizlik düştü aramıza. Hayır, sessizlik değil, belki de farklı bir daüssıla.

Sigara istedi. Hâlbuki bırakmıştı dayım. Misafirler için aldığım paketlerden birini açıp uzattım. Yakarken sordum:

– Bırakmamış mıydın?

– Bazen içiyorum işte... Sevindiğim veya hüzünlendiğim zamanlar.

Bir yıldız kaydı içimde. Başkalarının mahremiyet alanındaydım. Sevinç mi, hüzün mü desem? İnsanların gizli dünyasına yargıç gibi yaklaşmak hoşuma gitmese de engel olamadığım bir içgüdüyle bir çırpıda duvardan alıp uzattım sazı kucağına:

– Sen eski bir saz ustasısın dayı. Annem hep anlatır, çocukluğumdan da hatırlarım. Hadi çal da efkârımız dağılsın biraz!

Değil dokunmak, kılını bile kıpırdatmadı. Kan çökmüştü iri,kemikli yüzüne. Sadece çok uzaklardan eski bir sevgiliye bakar gibi baktı; iç geçirdi.

– Bıraktım sazı yeğenim, dedi. “Yirmi dört yıl oldu elim mızraba değmedi.”

Şaşırdım! O an sanki bir gül açmış, binlerce gül kırılmıştı gözlerimde. Döne döne güneş rengi bir yaprak daha düşmüştü yere. Ben ısrarlıydım:

– İyi ya işte, şimdi değsin!

Sigaradan derin bir nefes çekti. Dumanlar arasında kalan çehresinde sanki yirmi dört yıllık ağır bir mahkûmiyetin derin izleri belirdi. Başını iki yana salladı:

– Yeminliyim yeğenim, dedi.

Şaşkınlığım daha da arttı. Haddimi aştığımı, patavatsızlık ettiğimi geç fark ettim. Önce, çalmamak için yârenlik ettiğini sandığım dayım, demek saza karşı kötü yeminler etmişti! Yirmi dört yıl elini mızraba vurmamış; kulaklarını onun içli, yanık sesine kapatmıştı.

Ama neden?

Hâlbuki bir saz sevdalısıydı dayım. Saz denince köyümüzde ilk o gelirdi akla. Her gittiği yere sazıyla gider, onunla dönerdi. Gurbete giderken bile sazıyla ayrılmıştı köyden. Hatırlıyorum, sazı kucağına yerleştirip de üzerine ulu ağaçlar misali şöyle bir abandı mı, bulut yüklü gözlerini dünyaya kapatır; dağları bir birine kavuştururdu:

“Meşeler gövermiş, varsın göversin,

 Söyleyin soysuza durmasın gelsin.”

Dayımın en çok çalıp söylediği türkülerden biriydi. Uzun havaya giden yanık bir sesi vardı. Oyun havalarını hiç sevmezdi. Hep içli sevda türküleri söylerdi. Gurbete gideceği günün akşamı,

“Gitme turnam vuracaklar,

Seni yârsiz koyacaklar türküsünü söylemişti de herkesi hüzünlendirmişti. Dizinin dibine oturan annem hüngür hüngür ağlamıştı:

– Sen kahrından gidiyorsun, o şırfıntıyı sana vermediler diye gidiyorsun! Kız mı yok sana? diyerek sitemler etmişti.

Dayım, şakağını sazına dayamış, hiç cevap vermemişti. Belki, o haliyle en büyük cevabı vermişti. Ay burcunda, bu bir yürek tutulmasıydı.

O zaman çocukluk hislerimle anlardım ki dayım bir başkasına karasevdalıydı. Dedim ya, zaten hep sevda türküleri çalıp söylemez miydi? Herkes, o karakaşlı, yeşil gözlü, uzun saçlı Selvine’ye tutkun olduğunu söylerdi. Anlattıklarına göre karşılıksızmış dayımın aşkı. Bir özrü vardı; topaldı dayım! Bunu sakat oluşuna yorar, yaralı yüreğinin o kırgın küskün sesini sazının tellerine yükler, çalar, ağlardı:

“Düğününde ağladım,

Seyrettim bir kenardan.

Artık burda duramam,

Giderim bu diyardan.”

Bunu hep gurur yaptı. Yüreğinde o iki damla yılan ağusuyla ayrıldı; yad ellere gitti.

Şimdi bile bu türküyü duyduğumda dayımı ve Selvine’yi hatırlarım. Dayım tarafından, Selvine için bestelendiğini sanırım. Aslında bütün ayrılık, aşk ve gurbet türküleri beni hep dayıma götürür. Talihsiz, karşılıksız bir aşkın kalbimi ince ince kanattığını hissederim. O yeşil gözlü Selvine’ye hınç duyarım!

Yıllar sonra dayım şimdi karşımda oturuyor ve saz çalmayı bıraktığını söylüyordu. Yirmi dört yıl ona dokunmamak... O yanık, engin sese kulaklarını kapatmak ve kötü yeminler etmek... Kim bilir, dayımın talihsiz aşk öyküsü gibi, sazı bırakmasının altında da bahtsız nice hatıralar gizliydi. 

Israr edemezdim anlatmasını. Bilirim, kırılgan ve hassastı dayım. Hassas insanlara karşı daha bir dikkatli olunmalıydı. Elimdeki sazla zaten yeterince gevezelik etmemiş miydim? En doğrusu kendisinin anlatmasıydı. Merak ettiğim bir şey daha vardı: Acaba o iki damla gururdan zehri ve yeşil gözlü o Çobanyıldızı’nı hâlâ yüreğinde taşıyor muydu? Kulaklarını bir dünyaya kapatan dayım, kalbini de kapatabilmiş miydi?

Oğlumun sazının elimde kaldığını geç fark ettim. Saniyeler içinde bin yıllık hatıralar geçmişti gözlerimin önünden. Sazı eski yerine asarken dayımın sesini duydum:

-Zaten yüreğim yaralı ayrılmıştım köyden yeğenim, dedi. Sustu, sanki söze başladığı yeri beğenmemişti. Sonra devanı etti: “Beşiktaş’ta yanında çalıştığım patronum bir otel işletmecisiydi. Orhan Ağabey... Meşhur Orhan YILMAZ! Âmâ idi. Çevrede herkes tanırdı onu. Hatırlıydı. “Kör Orhan” denince duracaktınız! Babaydı! Yani öyle kötü anlamda değil; şefkatli bir adamdı. Beni yanına otel kâtibi olarak almıştı. Anadolu’dan gelmiş mağdur bir genç olduğumdan mıdır nedir, çok severdi. Allah gani gani rahmet eylesin; geçenlerde öldü. Gittim cenazesine. Kimler yoktu ki!

Ha, ne diyordum? Tesadüf bu ya onun da sazla aşinalığı vardı. Güzel çalan, hoş söyleyen bir ustaydı. Ben mi? Eline su dökemezdim! Yıllar önce Doğu’nun bir memleketinden kopup gelmiş. “Sıra Geceleri”ne giderdi. İstanbul’da ‘Sıra Geceleri’ mi olur demeyin. Olurdu işte...

Tutkun insanlardı. Orhan Ağabey, edep ve erkân bilir, sazı ve sözü dinlenirdi.

Bağlaması hep benim resepsiyonda asılı dururdu. İçim gider; fakat dokunamazdım. Bir gün haddim olmayarak alıp konuşturdum sazı:

“Allı turnam bizim ele varırsan,

Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle.

Eğer bizi sual eden olursa,

Boynu bükük, benzi soluk yâr söyle.”

O güne kadar benim saz çaldığımı duymamış. Öyle ya nereden bilsin? Ta gelirken Kapıdere’de trende çaldırmıştım sazımı. İçim yanmıştı ama neyleyim! Kendisi yan kamelyada nargile tüttürürmüş, görmedim. Kulak kabartıp dinlemiş beni. Bastonu ile tak tak vurmuş yere. Çalışan çocuklar koşuşmuşlar. Demiş:

– Bu bağlamanın sesi bana hiç yabancı gelmedi; fakat çalan, söyleyen kimdir?  Vuruşları, kulağı çok iyi!

Demişler:

– Bizim otel kâtibi Cumali.

– Ne! Vay eşşoğlu!

“Patron seni çağırıyor” dediler. “Eyvah!” dedim. Korktum. Yüzüm alev alev yanıyor. Kesin çıkışımı verecek diyordum. Patronun sazıyla oynamak ne demek? Haddini aşmak bir yana, düpedüz edepsizlik!

Korkarak vardım yanına. “Cahilliğime bağışla ağam!” diyecektim; fakat fırsat vermedi. Daha ilk suali:

– Hani bağlama? dedi.

– Orada, dedim yutkunarak.

 -Al getir!

Dediğini yaptım. Oturttu. Çaldırdı, söyletti:

“Karacaoğlan der ki doğmadan göçtüm,

Yâr elinden dolu badeler içtim.

Kötüler zanneder ben yârden geçtim,

Ölmeyince çeker miyim elimi!

Seher yıldızı ayırdı bizi,

Perişan eyledi dost ikimizi.

Dinledi dinledi ve her şeyi anlamış gibi içimi okuyan sözler etti:

– Yaralısın sen çocuk, dedi. “Gönlünde gül var. Sende beni gördüm!”

Aynen böyle söyledi. Her akşam içer ya, o gece içki sofrasına beni de buyur etti. Tabi büyük lütuf! Otel personeli bön bön bakıyor. Ne demek, patron ve kâtip! Dedim ya hoş bir adamdı.

– Oğlum Cumali, dedi. “Kimseye kalmayan bu dünya benim gibi bir kör ile senin gibi bir topala mı kalacak? İç anasını satayım! Kör-kütük olana kadar iç!”

İçtim. İçtik. Gecenin bir vaktine kadar masada kaldık.

Ben çaldım, birlikte söyledik; o çaldı, beraber inleştik:

“Söğüdün yaprağı narindir narin, 

 İçerim yanıyor, dışarım serin,

 Zeyneb’i bu hafta ettiler gelin

Zeyneb’ im Zeyneb’im, allı Zeyneb’im,

 Üç köyün içinde şanlı Zeyneb’im.”

“Anlat” dedi, anlattım. Bütün teferruatıyla anlattım. Talihsiz aşk hikâyemi, kırılan gururumu, saza nasıl başladığımı, buraya nasıl düştüğümü ve bu dünyadaki tek dostum sazımı trende nasıl çaldırdığımı! Her şeyimi! Duygulandı, örelendi bir ara:

– İstersen gidip kaldıralım bu yeşil gözlü afeti Cumali! dedi. Baktım, kafası benden de iyi. Ben deliyim, o benden de deli.

– Yok, ağam olur mu? dedim. “Bizi istemeyeni kitabımız yazmaz!”

Heykel gibi durdu. Sessiz, nefessiz.

– Yüreğimi kanattın çocuk! dedi. “Aferin! Gururlu ve mert adamı severim ben. Sana saz alacağız. Keşke daha önce anlatsaydın.”

Unutmamış. Ertesi gün ikindiye doğru beni çağırdı. Bir kart yazdırmış. Dedi:

– Seni Kasımpaşa’ya göndereceğim Cumali. Orada kadim bir dostum var. Ömer GÖK ağabeyimiz. Saz atölyesi sahibidir. Yapar, satar. Aynı zamanda bağlamanın piridir ha! Bakma ortalığı küpeli oğlanlar alalı özümüzün sesi öksüz kaldı. Biz de kelaynak kuşları gibi yalnız ve garip... Neyse... Demek istediğim şu ki, benim selâmımı söyleyeceksin, kartı vereceksin, bağlamanı alıp geleceksin!

Sevincimden çığlık atmamak için kendimi zor tutuyordum! “Müsaade et, elini öpeyim Orhan Ağabey!” dedim. “İstemez deli çocuk!” dedi; elime vurdu.

Kart, ağzı açık zarf içinde elimde… Beşiktaş nere, Kasımpaşa nere? İçimde garip bir his, sanki az sonra Selvine’yi göreceğim, ona kavuşacağım! Arabaya binsene be adam, binmedim! Yarım ayakla nereye kadar gidersin? Yığılıp kaldım ilerde. Nihayet attım kendimi bir dolmuşa; ver elini Kasımpaşa! Az sonra dalıma takıp döneceğim sazımı.

Merak bu ya, okudum yolda kartı:

“Aziz Dostum,

Sana yüreği yaralı, duygulu bir evladımı gönderiyorum. İsteği yerine getirile. Baki selâmlar...

Kardeşin Orhan YILMAZ’’

Bu sözler varana kadar içimde yankılandı durdu. Bak hâlâ unutmamışım! Neyse... Kasımpaşa’dayım. Sora sora buldum Ömer Ağabeyin bağlama dükkânını: “Allı Turnam Saz Evi”

Kır saçlı, kalın çerçeve gözlüklü incecik kürdan gibi bir adam. Söyledim selâmını, verdim kartı. Genç yaşıma rağmen hürmet etti, ilgi gösterdi:

– Başım gözüm üstüne, dedi.

O, kartı okurken ben, atölyeden gözlerimi alamıyordum. Duvarlarda renk renk desenli kilimler... Kilimler üzerine asılı sıra sıra bağlamalar. Her taraf saz dolu: Divan, meydan sazları, göğüs bağlama, iki telli, Bulgari ve curalar. Resimler, resimli albümler... Nuri SESİGÜZEL’in kara üzüm gibi gür kaşları ve inci gibi dişleri ile duvarda gülümseyen sureti... Daha beride Neşet ERTAŞ, şakağına dayadığı bağlaması ile hafif mahzun. Mahsuni ŞERİF, kucağında narçiçeği gibi yanan koca bir sazın üstüne yaprakları yere değen ulu ağaçlar gibi eğilmiş. Ve Âşık Veysel... Yüzünün her kıvrımı bin çile; çatlamış topraklar kadar susuz, yaslı... Hepsinin sesini, sazını duyar gibiyim.

Dayanamayıp kalktım ayağa. Kendimi bir anda başka bir dünyada, farklı bir mekânda bulmuştum. Onları koklamak, solumak; ellerimle dokunmak, okşamak istiyordum. Tıpkı şu resimlerdeki gibi sazımı kucağıma almak, çocuklar gibi sevmek, parmaklarımla tellerini tınlatmak... Sonra hep uzun havalar çalmak, gözlerimi dünyaya kapamak, acı poyraza tutulan serviler gibi ıralanmak:

“Bir yiğit gurbete gitse,

 Gör başına neler gelir.

 Garip sılayı andıkça,

 Yaş gözüne dolar gelir.”

Zaten asıl acı poyraz içimde değil miydi? Onunla gelmemiş miydim buralara? Mızrabın tellere her dokunuşu bir feryadı figan koparmıyor muydu içimde? İnleyen her ses, yanaklarımda kanayan gül damlaları değil miydi? Yüreğini saza yükleyen insanlar hep ağlamaz mı? Belki de sırf ağlamak için buralarda değil miydim?

Ömer Ağabey,

– Cumali çayın soğudu, demeseydi hâlâ kendime gelemeyecektim. Ruhumda yas ile sevincin yıkışması, sevinirken kalbin yanıp göyünmesi, kımıldayan tüm dertlerin devinmesi gibi bir şey... Anlatılması zor bir haleti ruhiye içindeyim. Farkında olmadan dilime takılan bir ezgi:

“İki turnam gelir, aklı karalı,

Birin şahin vurmuş, biri yaralı,

O yavruya sorun, aslı nereli?

         Katar katar olmuş gelir turnalar,

         Eğrim eğrim ne hoş gelir turnalar.

İnme turnam inme sen bu pınara

Avcı tuzak kurmuş, var yolun ara

Cümlemizin işin Mevlam onara 

         Katar katar olmuş gelir turnalar,

         Eğrim eğrim ne hoş gelir turnalar.

 

– Hadi ağabey, dedim. “Sazımı ver de gideyim.”

 Güldü. Katıla katıla güldü. Gözlüklerinin arkasına düşen o çipil gözleri küçüldü küçüldü. Başını iki yana salladı: 

– Saz yok, dedi.

Önce şaka yapıyor sandım.

– Niye ağabey bunlar saz değil mi? dedim.

– Saz!

– Ee!

– Bunlar saz da, sana vereceğim saz değil. Yapılmasını bekleyeceksin, sabırlı olacaksın!

– Ama ağabey...

– Şşt! Orhan Usta ne der sonra bize?

Demek sabredecektim. Kalbimi dolduran duygular kalbimde kaldı. Ömer Ağabeye hiç bahsetmedim onlardan.

Artık, “Allı Turnam Saz Evi” benim ikinci mekânım olmuştu. Ömer Ağabey ise en yakın dostum. Avunmak için mi, yoksa ağlamak için mi oralardaydım bilmiyorum. Üç güne bir yokluyordum. Beşiktaş-Kasımpaşa bir türlü tüketemediğim yolum olmuştu. Her defasında nice umutlarla gidip, hayal kırıklıklarıyla döndüğüm yollarım! Yapılması ne bitmez sazmış!

*   *

*

Bir gün vardığımda lacivert takım elbiseli, kravatlı, şakaklarına kırağı düşmüş, ufak-tefek kibar bir adam bağlama çalıyordu. Tam karşısında Ömer Ağabey oturuyordu ve onu dikkatle dinliyordu. Eliyle oturmamı işaretleyince yandaki hasır iskemlelerden birini çekip oturdum. Sigara tablası izmaritlerle dolmuş; çay bardakları bilmem kaçıncı kez dolup boşalmıştı. Demek saza insicamlı bir sohbetin ardından başlanmıştı ve ben yetişememiştim.

Lacivert takım elbiseli adam, bağlamayı öyle güzel çalıyordu ki âdeta konuşturuyordu. Hayran hayran dinliyor, gözlerimi ondan alamıyordum.  Yaralı yüreğim bir yerlerinden tutuşmuş da yanıyordu. Gönlümü böylesine kanatan bu ustayı hem merak ediyor, hem nefes almadan dinliyordum:

“Siyah saçlarında hatem yüzlerin.

Garip bülbül gibi zaralar beni.

Hilâl ebruların ahu gözlerin,

Tığı sevda ile canım yaralar beni”

Ardından Ali Ekber  ÇİÇEK’ten alınma bir Erzincan türküsü:

“Gönül gel seninle muhabbet edelim,

Araya kimseyi alma sevdiğim.

Ya benim kimim var, kime yalvarayım?

Kaldır kalbindeki karayı gönül.”

Nefes bile almadan bir Adıyaman türküsüyle başka diyarlara kanatlandırıyor beni:

“Eyvanına vardım eyvanı çamur

Odasına vardım elleri hamur

Uykudan uyanmış gözleri mahmur

Ömrümde görmedim böyle gelini 

Gelini gelini Türkmen gelini

Saramadım aney gel gör halimi.”

En son Âşık Mahsuni’den alınma “İşte Gidiyorum”la yüreğim avuçlarımda. Kim bu adam? Meraktan çatlayacağım!

“İşte gidiyorum çeşmi siyahım 

Aramızda dağlar sıralansa da,

Servetim derdimdir, sermayem ahım,

Karardıkça bahtım, ahtım karalansa da 

Haydi dolaşalım yüce dağlarda

Dost bizi bıraktı ah ile zarda

Ölmek istiyorum viran bağlarda

Ayağıma Cennet kiralansa da…”

Hayran bakışlarım, şaşkın hâlim galiba onun da dikkatini çekmiş olacak ki, adam bana döndü,

– Nasıl yeğenim iyi çalabiliyor muyum? dedi.

Rüyadan uyanır gibi uyandım. Şaşırmıştım. Kısa bir tereddütten sonra,

– Çalma değil, konuşturuyorsun ağabey! Aynı Bayram ARACI gibi çalıyorsun, dedim.

Birden değişti. Yüz hatları kalınlaşıp inceldi. Az önce gözlerinde titreşen tebessüm dudağına, oradan da bütün çehresine yayıldı.

– Sen Bayram ARACI’yı tanır mısın? dedi.

– Hayır. Ben onu radyolardan tanırım. Köyümüzde onun programlarını hiç kaçırmazdık. Çıkış saatlerini bilir, arkadaşlarla toplanır, dinlerdik. Hatta onu o kadar çok severdik ki, atkuyruğundan kıl çeker, tahta bir kaşığa bağlar, “Hadin biz de Bayram ARACI gibi çalalım.” diye özenirdik. Bu yüzden bende kötü bir hatırası da kalmıştır: Bir gün atkuyruğundan kıl çekerken at tepti, alt dudağımı ‘şak’ diye ikiye böldü. Ağzım burnum kan içinde eve döndüm. Bakın bakın hâlâ izi var! (Açıp dudağımı gösterdim.) Az kalsın Bayram ARACI gibi olmak uğruna dişlerimden, dudağımdan oluyordum. Olsun! O büyük ustaya feda olsun! Ben de bir gün onun gibi olmak isterim. Ama artık Bayram ARACI radyolarda çıkmıyor. Hep arıyorum ama yok! Tatlı bir rüya gibi o çok uzaklarda kaldı!

Baktım, o lacivert takım elbiseli adam ağlıyor. Gözlerinden pıtır pıtır yaşlar dökülüyor. Şaşırdım. Bana döndü:

– Bayram ARACI benim evladım, dedi.

Dondum! Şok oldum! Nasıl heyecanlanmaz, şaşırmazsın! Çocukluğumdan beri düşlerimi süsleyen bir efsane adamla yüz yüzeydim. Bilsem bu kadar rahat konuşabilir miydim? Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Ne diyeceğimi bilemiyordum.

– Özür dilerim ağabey, dedim. Bir sürç-i lisan ettimse cahilliğime bağışlayın.

Adam mendiliyle gözlerini kuruladı. Elini, elimin üzerine koydu:

– Yok, evladım yok, dedi. “Sen açık konuştun. Beni kendime getirdin, düşündürdün. Alkol, kumar, kadın, şöhret bizim başımızı döndürdü! İhanetlere uğradık, tükendik! İnşallah toparlayacağım kendimi! Burada söz veriyorum: Bir zamanlar Anadolu’nun en ücra köylerinde bile tanınan, dinlenen; gençlere model olan bu efsane Bayram ARACI, yine radyolarda dinlenecek, gönüllerinize girecek!”

O günü hiç unutamam yeğenim!

*   *

*

 O akşam Beşiktaş’a dönüşüm muhteşemdi. Sazımı almıştım. Sevincime diyecek yoktu. Bir saz mı ki, görmeliydin! Artık Karacaoğlan da bendim, Pir Sultan Abdal da... Kâh mavzer gibi omzumda, kâh çocuk gibi dizlerimdeydi. İçimde garip bir his: Başını göğsüme koyan bağlamam değil, sanki o ipek saçlarıyla Selvine’mdi.

*   *

*

Aradan beş altı yıl geçti. Bu arada evlendim. Artık Beyoğlu’ndayım. İstanbul’un en sosyetik kesimi orada... Bir köşede tezgâhım var. İşim iyi. Eşarp meşarp satıyorum, geçinip gidiyoruz. Meşhur Filiz AKIN bile benim müşterimdi!

Bir akşam yorgun argın eve döndüm. Sofradayız. Bir taraftan da kulağım radyoda akşam ajanslarını dinliyordum. Haber spikeri demez mi: “Ünlü saz ustası Bayram ARACI kalp yetersizliğinden bugün sabaha karşı saat dört sularında vefat etti. Şişli Devlet Hastanesinden alınacak cenazesi...”

Gerisini duyamadım. Elimdeki kaşık düştü. Ağzımdaki lokmalar çoğaldı, taşa döndü. Yeğenim, sanki bizim köyün o koca “Kırankaya”sı gelip göğsüme oturdu da nefes alamıyordum! Öyle çok üzüldüm ki anlatamam. Gözümden pıtır pıtır yaşlar döküldü sofraya.

Eşim;

– Ne oldu Cumali? dedi.

– Bayram ARACI ölmüş dedim. Ünlü bir saz ustasıydı. Bende hatıraları var. Çok muhabbet duyardım.

Demez mi bana:

– Ha, saz deyince! Bugün alt komşular bize geldi. Duvardaki sazını görünce, “Kız kocan saz da mı çalıyor?” dediler. Ben de hava attım onlara: “Çalma değil konuşturur valla!” dedim. “O zaman bir akşam bize buyurun da eğlenelim ayol!” diye rica ettiler. Gideriz değil mi Cumali?

 Birden tepem attı. Sırtımdan soğuk bir bıçak yemiş gibi sarsıldım. Ben sinirli bir adamım. Bir insan nasıl bu kadar duyarsız, duygusuz ve dikkatsiz olabilirdi? Öfkeyle yerimden kalktım. Elimden bir kaza çıkacak diye korkuyor, tir tir titriyordum.

 – Sen beni ne zannediyorsun? dedim. Başkalarını eğlendirecek, köçek oynatacak, âlem yaptıracak ucuz Sulukule sanatçısı mı? Öyle ya, vücudunun yarısı olmayan topal bir adam neye yarar? Ancak şaklabanlık yaparak başkalarını eğlendirir, değil mi?

Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım: Eşime ilk defa bir tokat attım!

Elleri yüzünde kapandı yere. Şaşırmıştı. Hüngür hüngür ağladı. Beklemiyordu benden. Baktım zavallı yavrum, kızım Mine de ağlıyor. Korkmuştu çocukcağız. Sonradan çok vicdan azabı çektim. Bendim suçlu olan; bir anda dolu gibi yağıp, barut gibi parlayan. Aha şuramda bir azap, gizli gizli çok ağladım.

*   *

*

- Rahmetli Bayram ARACI’dan sonra saz mı çalınır yeğenim?

Bir sessizlik oldu. Hüzün yüklü bir sessizlik... Baktım dayımın gözleri hâlâ buğulu. Bulutun arkasına giren bir ay karanlığı düşmüştü çehresine. Yeni bir sigara daha yaktı.

– Dedim ya yeminliyim yeğenim. Yirmi dört yıl oldu elimi o Mehlika Sultan’a vurmadım; kulaklarımı onun sesine kapattım. Sorsana yeğenim: “Ya yüreğini de kapatabildin mi?” desene!