Konuk Yazarlar

Değerlerde Derinlik-Güç İlişkisi[i]

 

 

Doç.Dr. İbrahim ÇETİNTAŞ[ii]

 

Özet

İnsan hem bizatihi bir değer varlığı, hem de var olan değerlerin mihrakıdır ve o, bu vasfını yeryüzüne ilk çıktığı günden bu yana sürdürmektedir. Etik, estetik, epistemolojik veya kültürel anlamda, üretilen hangi değer olursa olsun bu süreç­te denklemin bir yanında direnen madde, diğer yanında ise insanın hükmetme iradesine dayalı mücadele gücü vardır. Böylece insan ile çevresi arasındaki ilişki­ye dayalı oluşan değerler düzenine yenilerinin eklenmesiyle süreç büyüyerek de­vam eder. Diğer yandan var olan değerlerin yatay ve dikey derinliğiyle üzerinde yaşayanların niteliği arasında bir paralellik mevcuttur. Bu anlamda birey, devlet veya milletin varlık ve devamlığını sağlayan en önemli faktör var olan manevî bi­rikimin gücü, çeşitliliği ve işlevselliğidir. Bu itibarla milletlerin değersel güç ka­pasiteleri ile geleceği inşa etme imkânları arasında varoluşsal bir kader birliği mevcuttur.

Anahtar Kelimeler: Değer, Değer Bilimi, İnsan, Manevî Değer, Derin Medeniyet.

Depth - Power Relationship in Values

Abstract

Human is both himself a value being and the source of existing values, and he has maintained this status since first appearing on the earth. Whatever values, ethical, aesthetical, epistemological or cultural one, are produced in this process, on the one side of this aquation there is resistant matter, on the other side, there is struggling power of human based on dominating will. Thus, this process, con­sisted of value stystem based on the relationship between human and environ­ment, continues to grow being added new things. On the other hand, there is a parallelism between the horizantal and vertical depth of the existing values and the quality of those who lives on it. In this sense, the most important factor which makes existency and permanency possible is the power, diversity and functionality of the existing spiritual accumulation. In this respect, there is an existential unity of fate between the capacity of axiological power of nations and possibility of constructing future.

Key Words: Value, Axiology, Human, Spiritual Value, Depth Civilization.

 

1. İnsan Değer İlişkisi

İnsanî varlık ilk primitif topluluklardan, ülke ve milletlerarası sınırların bile son derece zayıfladığı günümüz post-modern ittifak­ların oluştuğu dönemlere kadar geçen süreç boyunca varlığı ve de­vamlılığını mümkün kılacak fiiller ortaya koymuştur. Bu tarihî akış­ta, direnen madde veya tabiat ile ona hükmeden irade arasında geçen biteviye mücadelede insan bir yandan, ruhsal ve zihinsel yetenekleriyle yaşadığı evreni anlama veya anlamlandırma içerisine girerken, bir diğer yandan ise çevresiyle kurduğu ilişkilere bağlı olarak işleyen, hayatını kolaylaştırıcı bazı veri veya sonuçlar elde etmiştir. Hem teorik, hem de pratik yönde gelişen bu süreç boyunca insanoğlu üretilen maddî ve manevî değerlerin kaynağı veya mih­rakı konumundadır.

Değerlere kaynaklık eden insanı diğer canlı varlıklardan farklı­laştıran şey onun bağlı bulunduğu değerler sistematiğidir. Zaman zaman ortaya konulan fiillerle ilgili olarak, İnsanî veya insanî­ olmayan şeklinde ayırımlar yapılmaktadır. Buradaki birinci nitelemenin hedefi insanın biyolojik yapısından ziyade kabul ettiği değer­ler sistemini esas almaktadır ki zaten bu ifade de zımnen içinde “iyi”, “güzel” veya “doğru” gibi değersel kavramları ihtiva etmekte­dir. Bu anlamda insanî olan aynı zamanda iyi, güzel veya doğru olandır. İnsanî olmayan veya hayvanî olan ise, yine içinde “kötü”, “çirkin” veya “yanlış” gibi olumsuz anlam içeren bir duruma işaret etmektedir. O halde insanın ontik mevcudiyeti, “değeri olan” veya “değerli olan” şeklindeki terkiplerle ifade edilen varlığa karşılık gelmektedir. İnsanın ne olduğunu belirlemeye yönelik olarak Aris­to, bu değer varlığını mantık ilmi açısından; “İnsan akıllı bir hay­vandır.” şeklinde tanımlar. Aslında bu tanımlama epistemolojik olarak doğru, ancak aksiyolojik bakımdan eksiktir. Onu bir bütün olarak tanımladığımız zaman akıllı olmasına ilave olarak, değer üretmesi, bir değere bağlı olması veya az sonra daha açık şekilde vurgulayacağımız gibi bizatihi bir değer varlığı olmasını da hesaba katarak; “Akıllı bir değer varlığı” şeklinde tanımlamak daha isabetli gözükmektedir.[1]

Bütün dinler veya felsefî sistemlerde insanî varlık, en azından teorik olarak yüksek bir mevkie sahiptir. İslâm düşüncesinde o; “eşref-i mahlûkât”, “zübde-i âlem” veya “âlem-i suğrâ” gibi, içkin âlem içerisinde oldukça müstesna bir konuma işaret eden terkipler­le ifade edilmektedir. Bu bir yandan insanın dünya âlemi içerisinde en üstün, en değerli varlık olma vasfına, bir diğer yandan ise bütün âlemi özünde ihtiva eden yarı aşkın bir hüviyete sahip olduğuna vurgu yapmaktadır. Burada aşkınlık vasfını insanın, duyusal âlem ile ilâhi, müteâl veya akıl âlemi dediğimiz aşkın varlık alanı arasın­da ortaç bir görev ifa etmesi sebebiyle kullandık.[2] [3] Çünkü insanı dinî olarak ele aldığımız zaman Cebrâil’den vahiy alan peygamber, Meş- şâî geleneği dikkate aldığımız zaman Faal Akıl’dan ezelî-ebedî haki­katlerin bilgisini elde eden filozof veya irfanî geleneğe baktığımız zaman güçlü sezgileriyle ilâhî hakikatleri kavrayabilen mistik bir sufî olarak, aşkın ile içkin olan arasında bir köprü vazifesi ifa eder­ken görmekteyiz.

Batı düşüncesinde de buna benzer bir yaklaşımın varlığı göze çarpmaktadır. Orada da hem dinî hem de felsefî düşüncenin başat konularından birisi insanî varlığın mahiyeti, önemi ve âlemdeki konumudur. Bu anlamda örneğin Hegel’e göre insana verilen yük­sek değerin sebebi, “İnsanın kendini mutlak olarak idrak etmesi ve yine kendini bizzat kendisinin belirlemesidir.” Çünkü ona göre; “Me- denîleşmemiş insan, tabiat olayları ve güçleri tarafından kontrol edi­lir. Çocukların her hangi bir ahlâkî iradeleri yoktur; ancak onlara ebeveynleri rehberlik eder. Medenî insan ise (kendisi) tarafından belir­lenir ve tümüyle o, olmasını arzu ettiği şeyi yapar.’”3 Hegel’in insanın, varlık âlemindeki özel konumunu vurgulamak için “Kendini bilme­si” biçiminde dile getirdiği ifade, İslâm düşüncesindeki “Kendini bilen, Rabb’ini bilir.” şeklinde ortaya konulan anlayışı çağrıştırmak­tadır. Filozofun ikinci vurgusu ise insanın iradî bir varlık olduğu üzerindedir. Çünkü irade, akıl ile birlikte, insanın değer üretme kapasitesinin temelini oluşturan iki önemli nitelikten birisidir. Zira insanı, diğer canlı varlıkların hareketlerinden ayrıştırarak, onun eylem veya fiillerine “değer” vasfını kazandıran nitelikler de bun­lardır. Dolayısıyla Doğu ve Batı kültürü arasında insana verilen değer bakımından bir paralelliğin var olduğunun altını çizmek ge­rekir.

Görüldüğü gibi insan sadece değerli bir varlık değil, aynı za­manda bir değer varlığıdır. Bilişsel karakterini de dikkate alarak onun temel amacının; ya bir hakikati araştırmak ki, buradan bilgi veya epistemoloji hâsıl olmakta; ya önümüzde bulduğumuz bir şeyi değerlendirmek, ona değer atfetmek, değer vermek veya değer biçmek ya da değer üretmektir ki buradan değerler alanına ulaşılır. Veya üçüncü bir hedef olarak yalnızca var olan bir şeyin tespitini yapar ki buradan da varlığın kavranışı ortaya çıkar. Aslında bahset­tiğimiz bu konular felsefenin üç temel alanı olan ontoloji, epistemo­loji ve aksiyolojiye karşılık gelmektedir.[4]

Ancak hangi tür niteleme yapılırsa yapılsın, değerler aynı za­ manda ontik bir hüviyete de sahiptir. Çünkü sadece var olan bir şeyin değerinden bahsetmek mümkün olabilir. Bu anlamda değer varoluş alanına aittir; olmayan herhangi bir şeyin değeri de olmaz. Yok’luktan bir şey çıkmaz. Var olmayan ancak varlığı var sayılan şeyin hakikatinden bahsedilebilir, ama değerinden bahsedilemez; çünkü yoktur. Değer her şeyden önce bir varoluş veya varlığın tes­pitidir. Ancak değerler sezgi, duygu, duyum ve akıl ile kavrandıktan sonra kavramlar ve önermelerle ortaya konulur.

Genel olarak değer veya kıymet deyince, kendisine muhtaç olunan, kendisini aradığımız, bizi tamamlayan bir şeyi anlarız. Bi­zim ihtiyaç duyduğumuz şey bazen yeme, içme düzeyinde duyusal şeyler; bazen bir tablo veya müziği beğenme gibi daha üst düzeyde ruhsal gereksinimler veya bazen de, bunların da ötesinde aşkın âleme ait bir varlıksal alanın ihtiyacı olabilir; ancak bunlar özü iti­bariyle suje-obje ilişkisine bağlı bir durum ortaya koymaktadır. Bir gıdanın, bir tablonun veya müteâl bir muhtevanın ihtiyacımızı kar­şılaması ihtiyaç süreci bakımından bir fark oluşturmaz.[5]

 

2. Değerlerin Oluşum ve Gelişimi

İnsanın doğayla ilişkilerini ayıran sınırların henüz çizilmeyip eşya ile bilinç arasındaki farkın tam olarak temyiz edilmediği ve hala insanın kendini bir bütün olarak tabiatın bir parçası ve devamı gördüğü boş heyecanlılık safhası, değerlerin oluşum sürecinde ilk aşamayı oluşturur. Kendini doğanın bir devamı olarak gören bu safhada insan kendine ait ruhî özellikleri tabiata da atfeder. Burada değer, şeylerin içinde gizlenmiş sırlı bir güçtür. Bir şeyin iyi, güzel, doğru veya faydalı olması demek ilgili şeyin içinde gizli ve kutsal bir kuvvenin var olması demektir. İkinci aşamada ise insan, tabiat olaylarından kendini yavaş yavaş ayrıştırır, davranışlarını düzenle­yerek, kendini frenler, arzu ve eğilimlerine karşı direnerek kendini yener. Durdurma dönemi denilen bu safhanın bir diğer özelliği in­sanın ruhsal olarak değişen ve maddî olanın üstünde değişmeyen ve aşkın değerlere doğru evirilmesidir. Yetkin değerler âlemi olarak da ifade edilen bu dönemde Allah, yetkinliğin genel adıdır ve eksiklik­lerini hisseden diğer varlıklar bunu gidermek için ona ulaşmaya çalışırlar. Kişilik safhası olarak isimlendirilen üçüncü dönemde ise ^ | 17g ihtirasların motive ettiği insan, doğa ve eşyaya tam uyum sağlar ve obje ile suje veya âlem ile kişilik arasında gerçekçi ve makul bir ilişki başlar. Bu safhada ne birinci dönemdeki, tabiatın insan karşı­sında öne çıkan konumu, ne de ikinci döneme özgü mistisizmin ağırlığı yerine, belli ölçüde ikisini telif eden daha dengeli bir sürecin varlığı kendini gösterir. İşte bu son aşamada değer, ne şeylerin içinde gizil bir kuvvet ne de üstünde, ulaşılmaz bir âlem olmayıp bizatihi eylemlerimizin yöneldiği hedeflerdir. Böylece başta aksiyo- lojik âleminin üç temel öğesi olan iyi, güzel ve doğru olmak üzere bütün değerler bizzat bizim dünyamızdadır.[6]

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi tabiata karşı verilen mücadeleler neticesi elde edilen ilk değersel bulgulardan anlıyoruz ki insanî varlık ortaya çıktığı dönemlerden itibaren çevresiyle kurduğu ilişki­ler neticesi bir yandan üreterek, bir diğer yandan ise önünde hazır bulduğu kalıbın şeklini alarak bütün değersel süreçlerin merkezinde yer almaktadır. Değerlerin olay ve olguları takdir etmek veya onlar üzerinde değerlendirmelerde bulunmak şeklinde bir teorik ve kültür veya medeniyet değerlerinde görüldüğü gibi bunların görünür hale geldiği bir de pratik yanı olduğu anlaşılmaktadır.[7]

Değerleri oluşturan kadronun içerisine etikten estetiğe, episte­molojiden tekniğe, siyasetten sosyolojiye veya bunların hepsini kar­şılayacak şekilde genel olarak kültürden medeniyete kadar insan zihni ve muhayyilesinin ulaştığı yaşamın hemen her alanını içine almaktadır. İnsan değerleri üretirken doğayı kullanmaktadır; ancak hazır bulunan değerler de ona kendi kalıbını vurmaktadır. O halde insanla ürettiği değerler arasında karşılıklı olarak birbirini var eden, şekillendiren veya besleyen dinamik bir süreç mevcuttur.[8]

Burada önemli olan elde edilen manevî birikim veya bilgilerdir; ortaya konulan eser veya davranışlar bunların tezahürüdür. Örne­ğin biz bir kültürün varlığını, üretilen değersel olgulardan anlarız. Buna göre kişinin şahsında veya dışında ortaya koyduğu değersel öğeler kültür değil, bunun somut hale gelmiş görünümleridir. Bu anlamda herhangi bir mimarî, edebî veya teknik eser birer değer ürünüdür. Bunları yapan kişi onlarla kendisinin veya içinde yaşadı­ğı çevrenin kültürünün bir taşıyıcısıdır ve görevi bunu aksettirmek­tir. Ancak bütün bu süreçte mühim olan şey pratik olgular üzerin­den, geçmiş ile geleceği birbirine bağlayarak, ilgili birey veya top­lumun varlık ve devamını teminat altına alan arka plandaki manevî birikimdir. İlgili millet veya devletin ana taşıyıcısı durumunda olan bu birikim geleceğe uzanan yolun işaretlerini verir.[9]

Genel olarak edebiyat, mimarî, dinî inanç, ahlâkî davranış, si­yasî görüş veya kullanılan araç gereçler gibi toplumun genel yaşam özelliklerini diğer milletlerden tefrik eden mahallî öğelerin hâkim olduğu kültürel değerler ile bilim, teknik ve sanatsal alanlarında aklî bir terakkinin ürünü olarak ortaya çıkan ve mahalli öğelerin yanında evrensel alanlara da uzanan medeniyet değerleri, milletleri var eden ve ayakta tutan en güvenli ve güçlü zemindir. Ortak millet olma ülkü veya ideali bu zemin üzerinde yaşama imkânı bulur.[10]

Bu bağlamda özellikle estetik, epistemolojik veya sanatsal de­ğer niteliklerinin ortaya çıkışıyla ilgili olarak İbn Haldun, psikoloji ilmindeki insanın ihtiyaçlar hiyerarşisini andıran tabiî bir sürecin varlığına işaret eder. Ona göre akıl ve ruhun işlevsel olduğu bu saydığımız türden değersel niteliklerin oluşumu yeme, içme veya barınma gibi temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra ancak büyük şehirlerde gündeme gelebilecektir. Bu anlamda eğer üretilen eko­nomik değer tüketilenin önüne geçerse, ortaya çıkan bu fazlalık, nâtık nefis olan insanın diğer aklî ve ruhî faaliyet alanlarına sarf edilecektir. Bu da ancak Bağdat, Kurtuba, Kayravan, Basra ve Kûfe gibi devrine göre ilim, irfan veya sanat gibi nitelikli değerler bakı­mından değerler hayli yüksek kültürlerde mümkün olabilecektir.[11]

İbn Haldun’un bu anlayışı bize, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından itibaren temelinde ekonomik kaygılarla dünyanın pek çok ülkesine göç eden Türk insanının aşağı yukarı iki kuşak sadece temel ihtiyaç­larının temini ile meşgul oldukları, bunun dışında aklî ve ruhsal hemen hemen hiçbir faaliyet içerisine girmedikleri süreçleri hatır­latmaktadır. Çünkü onun yukarıdaki yaklaşıma paralel olarak bu insanlar da yeme, içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşıla­dıktan sonra daha ziyade üçüncü kuşak üzerinden ilmî, sanatsal, sportif ve sosyo-kültürel aktivitelerin içerisine girdikleri görülmek­tedir.

İnsanın epijektif dönemlerden itibaren kültür, medeniyet veya diğer aksiyolojik somut olgularla daima yeni şeyler üretegeldiği anlaşılmaktadır. Çevreyle kurduğu ilişki neticesi insan hem akıl ve iradesiyle maddeye şekil vererek değer üretirken, hem de önünde bulduğu hazır manevî birikimin ruhunu alarak çevrenin şekillen­dirmesine açık hale gelmektedir. Varlık verme veya alma şeklinde karşılıklı ilişkiye bağlı olarak insan benliği üzerinden, geçmişten gelip yeni formlara bürünerek geleceğe doğru akan bu manevi mi­ras toplum veya milletlerin varlık ve devamlılığını sağlayan en te­mel özdür. Özgün bir millet veya devlet olma bilinç ve şuurunu bu öz beslemektedir. Milletin fertleri buradan beslendiği oranda kökle­rine olan aidiyet hissini canlı ve güçlü tutacaktır. Bu noktada ortaya çıkan bu değersel olgularla insan veya toplumların ekzistansiyel ilişkisi ve bunun doğurduğu sonuçlar önem kazanmaktadır.

3. Değerlerde Derinlik-Güç İlişkisi

Tarihi süreç içerisinde kendine özgü yerini almış her büyük medeniyet, millet veya kültür, temelinde varlığı ve devamlılığını mümkün kılan güçlü, derin ve etkin bir değerler sistematiğine sa­hiptir. Bu değerler ilgili milletin fertlerine bireysel, toplumsal ve evrensel ölçekli yaşam süreçlerinde yol göstererek, onları sevk ve idare eder. Bu birikim ilgili medeniyet veya toplumun gelecekte karşılaşması muhtemel savaş, doğal afet, yangın, salgın hastalık veya ekonomik kriz gibi zaman zaman sarsıcı, yıpratıcı ve hatta tümüyle yok edici muhtelif problemlerle mücadele etmesi için en zengin hazine mesabesindedir. Ontik mevcudiyet ve süreklilik için, değişenin arkasındaki sabit olan, güncele rağmen baki kalan, ferleri değil bir bütün olarak milleti temsil eden bu manevî cevher hayatî bir öneme sahiptir.[12]

Kültür veya medeniyetler binlerce yıllık süreçler sonunda olu­şan beşerî birikimler üzerinde doğar. İlgili milletin fertlerinde beli­ren yeni şeyler yaratma kabiliyeti yine bu alan içerisinde güçlene- 1821 db rek, gelişir. Kültür ve medeniyet değerleri bakımından yüzeysel olan coğrafyalarda ne ilim, irfan ve sanatsal eser üretilir, ne güçlü insanlar yetişir, ne de bu alanlar üzerinde yaşayanların bugünü ve yarını güvence altına alınabilir. İşte insan ve cemiyetlerdeki zihinsel ve ruhsal doğuş, gelişim ve yetkinleşme süreçleri ancak bunu ortaya çıkaran medenî kültür havzalarında gerçekleşebilir. Oldukça iddialı bir söylem olan medeniyet kurma işi ancak çok güçlü köklere sahip kadim kültürler üzerinde gerçeklik kazanabilir.[13]

Nasıl ki bireysel anlamda sahip olunan insanî tecrübe, mihnet ve kriz hallerinde kişiyi bulunduğu durumdan selamete çıkaracak gerekli bilgi ve tecrübeyi sunabiliyor ve onu kurtarıyorsa, büyük millet veya kadim kültürlerin birikimleri de onlara, hem içinde bu­lundukları kriz hallerinin çözümü yolunda yeterli malzeme suna­cak, hem varlığını korumak için gerekli tecrübeyi ortaya koyacak, hem de üzerinde yaşayan insanların gelişip, geleceğe daha güvenli bakmasını sağlayacaktır. Çok yönlü değişimlere rağmen devletler veya toplumları canlı bir organizma olarak ayakta tutan tümel öz, bu tarihi birikimin zenginliği ve derinliğidir. Bu bakımdan milletle­rin sahip olduğu değerler sistemi onlar için varoluşsal bir mahiyet arz etmektedir.

Bu noktada “canlı organizma” ifadesi bize İbn Haldun’un uzvi­yetçi (organizm) devlet anlayışını hatırlatmaktadır. O, yalnız devle­tin ömrü ile insanınki arasında bir ilişki kurmaz, aynı zamanda bu siyasal organizasyon ile meydana getirilen uygarlık arasında da, Aristo metafiziğinin form-madde ilişkisini hatırlatan ekzistansiyel bir ilişki kurar. Buna göre şehirlerin içinde gelişen sanatsal, iktisadî, ilmî veya kültürel süreçlerin bir araya gelmesiyle oluşan uygarlık ile devletin mahiyet ve gücü arasında nitel bir paralellik mevcuttur. İbn Haldun bir yandan devletin, şehir uygarlığının bir sureti oldu­ğunu söylerken, diğer yandan da bu uygarlığın, devletin maddesi olduğunu ifade etmektedir. Binaenaleyh bu terkipte uygarlık devle­ti var eden madde, devlet ise suret veya formdur. Bu anlamda sure­tin bozulması veya yok olması ile maddenin çözüleceği veya yok oluşa gideceği gibi, madde olarak ifade edilen umranın bozulması veya tümden yok olması da devlet veya milletin temelini yok ede­cektir. Onun konuyla ilgili ortaya koyduğu görüşler şöyledir:

“Umran için hanedanlık ve mülk, madde için suret mesabesinde­dir. (Devlet ümranın sureti, umran da devletin maddesi gibidir). Su­ret, nevi itibariyle maddenin varlığını muhafaza eden bir şekilden ibarettir. (Maddeler, sahip oldukları şekiller vasıtasıyla, birbirinden seçilir ve ayırt edilirler). Hikmet ilminde (ve felsefede) “Bu ikisi yekdi- ğerinden ayrılmaz” diye, sabit olmuştur. İmdi umransız hanedanlık, (medeniyetsiz devlet) tasavvur olunamaz, hanedansız ve mülksüz (devletsiz) umran ise, mümkün değildir... Bu ikisi (umran ile devlet) birbirinden ayrılmaz iki şey olduklarına göre, aşikârdır ki birindeki bozukluk diğerine de tesir ve sirayet edecektir. Nitekim birinin yok olması da öbürünün yokluğuna tesir eder. ” [14]

Demek ki devletin yapısında terakki veya tedenni yönünde ortaya çıkması muhtemel farklılaşmalar umran veya uygarlığın var­lığını etkileyeceği gibi, uygarlık üzerindeki değişimler de aynı şekil­de millet veya bunun siyasal organizasyonu olan devletin varlık ve bekası üzerinde varoluşsal bir işlevselliğe sahip olacaktır. Çünkü devlet, umranın suretidir; bu anlamda maddesi olmayan formun varlıktan gideceği gibi, medeniyeti yok olan devlet veya milletin de yok olacağı kaçınılmaz hale gelecektir. [15]

Devlet veya millet ile medeniyet arasındaki madde-form ilişki­sini andıran kader birliği salt teorik planda kalan mücerret bir ide­den ibaret de değildir. Birbirini var eden bu iki varlık alanı arasın­daki sıkı münasebetin pratik alanda da kendini gösteren daha başka yansımaları mevcuttur ki bunlar ilgili medeniyet üzerinde inşa edi­len sanatsal veya mimarî eserlerdir. Çünkü özellikle şehirlerdeki bu tür eserlerin estetik veya epistemolojik güç ve derinliği, ilgili millet veya devletin o alandaki birikim veya ihtişamının nişanesi mesabe­sinde olacaktır.

“Bir devletin tüm eserleri, o devletin aslındaki kuvveti nisbetinde- dir. Sebebi şudur: Eserler ve abideler, başlangıçta devletin vücuda gelmesine esas teşkil eden kuvvete istinaden meydana gelir. Eserler işte bu kuvvet miktarınca ve nisbetinde olur. Büyük heykeller ve devle­te ait binalar (abide ve saraylar) bu cümledendir. Bu gibi eser ve abi­deler sadece devletin ve hanedanlığın aslındaki kuvveti nisbetinde vücuda gelir. [16]

Felsefe, ilim, irfan, kültür, sanat veya bediiyat gibi olgulardan oluşan bu aksiyolojik alan ilgili milleti geleceğe taşıyacak kudrete sahip yeni kuşakların yetişmesi için de güvenilir ve sağlam bir veri alanı olacaktır. Doğu veya Batıda, ürettiği değerlerle insanlığın me­darı iftiharı haline gelmiş çığır açan (epoch making) büyük insanla­rın güçlü ve derin ilmî ve kültürel havzalarda ortaya çıkmış olmala­rı tesadüfi olmasa gerekir. Esas itibariyle ülke insanının gücü, top­lum veya devletin gücü mahiyetindedir. Ve edindiği veya ürettiği değerler bakımından yüzeysel olan herhangi bir insanın, devlet veya milletinin kümülatif gücüne ekleyeceği pek fazla bir şey olmayacaktır. [17]

Bu bağlamda sahip oldukları değerlerin muhtevası bakımından aralarında çok büyük farklar olmamasına karşın kıta Avrupası ile  Birleşik Devletler’in insan ve toplum yapısında değerler bakımından dikkat çekici bazı noktalar mevcuttur. Buna göre birinci grubu oluş­turan devletler topluluğu değer algısı bakımından ikincisine göre daha güçlü, ilkeli, kuralcı ve hatta daha muhafazakâr bir görüntü veya üslup ortaya koymaktadır. Bu fark kendini aile içi ilişkilerden, iş hayatına, kilise ile olan münasebetlerinden her yönüyle modern iletişim araçlarını kullanma biçimlerine kadar hemen her alanda belirgin bir şekilde hissettirmektedir. Bu farklılığı yaratan nedenler­den en azından birisinin, kıta Avrupası ülkesinde yaşayan insanların değersel algılarını yaratan tarihî derinlik ve genişlikte aramak ge­rekmektedir. Büyük ölçüde Birleşik Devletleri kuran ve kültürel olarak besleyen asıl gücün Avrupa milletleri olduğu[18] dikkate alınır­sa, derinlik veya genişlikle neyi kastettiğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Dolayısıyla değerlerdeki bu uzamsal ve zamansal nitelik yalnız bi­rey veya devletin bekası için değil aynı zamanda toplum ve aile düzeninin sağlıklı ve güçlü temellere oturması bakımından da önem arz ettiğini söylememiz mümkündür.

Yukarıda insanı, akıllı bir değer varlığı olarak tanımladığımız gibi, onun ürettiği değerler üzerinde de bir ayırıma gitmemiz yerin­de olacaktır. Buna göre nefsanî varlıklar içerisinde sadece insanın faaliyetleri için değer kavramını kullanırız. Hayvanların ne davranış­ları ne de yaşamsal koşullarını temin etmek için ürettikleri değersel bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca tümüyle insiyakî motiflerle hareket eden hayvanlar için takip ettikleri uygulamalar tek başına yeterli olabilir; ancak kendi yapısına paralel olarak ürettiği değerler bakı­mından da herhangi bir alt veya üst limitle sınırlandırılamayan in­sanî varlık için, en az bu birikimin varlığı kadar işlevselliği, gücü ve sağladığı güven de önem arz etmektedir.

Esasen yeryüzünde söylenmemiş söz yok gibidir. Sürece yeni katılanlar önünde buldukları malzemeyi yeni bir anlayışla ele alıp, kendinde olanı ekler ve geleceğin kültür veya medeniyet mimarisini inşa etmek üzere insanlığa sunar. Bu anlamda insanlığın ulaştığı medeniyet seviyesinin din, dil, ırk ve iklim farkı gözetmeksizin her milletin belirli oranda katkılarıyla oluştuğu göz ardı edilemez. Bu bakımdan ortaya çıkan bu beşerî birikime tümel insanın var ettiği kutsal bir emek birikimi olarak bakmak isabetli olacaktır. Örneğin, ihtişamıyla övünülen bugünkü Batı medeniyetini, Haçlı Savaşların­dan başlayıp, Rönesans ve Reform süreçlerini geçerek nihayet Müslüman düşünürlerin de oldukça yaygın ve etkin katkılarıyla Fransız Devrimi ve Aydınlanmaya ulaştıran yaklaşık bin yıllık beşerî biriki­mi ciddî şekilde anlayıp, analize tabi tutmadan açıklamak mümkün değildir.[19]

Benzer şekilde çok sık olarak bir Yunan mucizesinden bahsedi­lir. Ancak bu anlayış problemlidir. Çünkü eski Anadolu, Fenike, Mısır süreçlerini anlamadan eski Yunan’ı; Hint, İran, Nesturî kökle­re ait süreçleri anlamadan Türk Uygur uyanışını; Yunan, Hint, Nes­turî, Yâkubî mirasını görmeden İslâm uyanışını; İslâm, Yahudi, Yu­nan kültürünü anlamadan yukarıda da gönderme yaptığımız gibi bugünkü Batı medeniyetini anlamak mümkün değildir. Eğer Yunan­lılar, Uygurlar, Müslümanlar veya Batı, insanlık için yeni bir şeyler ortaya koydu ise bu, üzerinde doğdukları köklü kadim kültürel ge­lenek sayesinde mümkün olmuştur.[20]

Buradan hareketle Türk milletinin Anadolu’ya yerleşmeden ön­ceki süreçte ortaya çıkan göçebe yaşam tarzının, onun ilmî ve kül­türel gelişimi üzerinde olumsuz bir etkiye sebep olduğunu söylemek 1861 db yanlış bir değerlendirme olmaz. Çünkü Çin, İran, Mısır, Hint, Grek veya Cermen halkları gibi kadim kültür ve medeniyetlere ev sahip­liği yapan toplumlara bakıldığı zaman bulundukları topraklarda kökü binlerce yıla uzanan yerleşik hayatların izleri görülür. Ayrıca ilave etmek gerekir ki Türklerin, Anadolu Selçuklulardan Beyliklere, oradan Osmanlı ve Cumhuriyete kadar geçen süreçte en özgün ilmî, tarihî ve kültürel eserlerini de yaklaşık bin yıldır mukim durumda oldukları bu yarımadada ürettikleri göz ardı edilmemelidir. Bu ba­kımdan yerleşik düzenin ömrü ile değersel derinlik arasında da birbirini destekleyen bir bağıntının varlığından söz edilebilir.

Burada bir noktanın altını çizmek gerekir ki, o da muasır mede­niyet terkibine yüklenen anlam etrafında ortaya çıkan çelişkidir. Aslında bu ifadenin bugün pek çok kişinin zihninde çağrıştırdığı anlam, daha ziyade Batı toplumlarının kendi ürettikleri, onlara özgü bir muhtevaya işaret ettiği yanılgısıdır. Oysa yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu birikim, insanlığın müşterek çabasının bir ürünü­dür ve herkesin bunun oluşmasında nisbî bir katkısı vardır. Hiç kuşku yok ki bu birikimin meydana gelmesinde Müslüman dünya­nın da en az diğer milletler kadar katkı sunduğu tartışma götürmez. Ancak burada ilginç olan, ülkemiz de dâhil olmak üzere vasfı Müs­lüman olan pek çok insan veya toplum, bizim de önemli bir üyesi olduğumuz bu kadim mirasa “ecnebî” veya “yabancı” gözüyle baka­rak sırtını dönüyor olmasıdır. Hâlbuki tarihi oluşum ve gelişim sü­reçlerine baktığımız zaman bu medeniyette en az Avrupa milletleri kadar bizim de katkımız ve o oranda da kullanma hakkımız vardır.

Sonuç:

Değerlerin ortaya çıkışı ve gelişmesini sağlayan temel aktör in­sandır. Bu anlamda o bir yandan değerlerin mihrakı veya kaynağı iken, diğer yandan ise bizatihi bir değer varlığıdır. Yani sadece olay ve olguları değerlendirip onlara değer vermekle kalmaz, aynı za­manda değerin bizzat kendisidir. Bu yalın gerçeğin Doğu, Batı ayı­rımı yapmaksızın hem dinlerde hem de felsefî sistemlerde oldukça yaygın ve yüksek bir kabul düzeyi göze çarpmaktadır.

İnsanî varlığın ortaya çıktığı ilk dönemlerden itibaren çevresi ile zihnî ve ruhsal bir ilişkiye girdiği anlaşılmaktadır. Bu süreçte denklemin bir yanında direnen madde, diğer yanında ise insanın hükmetme iradesine dayalı mücadelesi vardır. İnsan hem olay ve olgulara değer vererek, değer atfederek, değer biçerek veya bunları bizzat pratikler şeklinde üreterek doğaya anlam ve şekil vermekte, hem de önünde hazır bulduğu aksiyolojik birikimin ruh ve zihin kalıplarını almaktadır. Çevre ile kurulan bu alıp verme sürecinin ortaya koyduğu dinamizm aynı zamanda değerlerin oluşum ve geli­şim ivmesini de belirlemektedir.

İnsanın akıl, ruh ve iradesiyle ürettiği etik, estetik, epistemolojik veya bütünüyle bunları karşılayacak şekilde kültür ve medeniyet değerlerinin iki boyutu göze çarpmaktadır. Bunlardan birisi değer­lerin somut olgular olarak pratik alana yansıyan yüzü, bir diğeri ise bunun arka planında kalan özsel boyutudur. İşte asıl değer hüviyeti taşıyan şey bu pratik olgular marifetiyle, geçmiş ile geleceği birbiri­ne bağlayarak, ilgili birey veya toplumun varlık ve devamını teminat altına alan arka plandaki manevî birikimdir. Burada önemli olan bütün değişimlerin arkasındaki baki kalan, güncel zaman ve uzamın koşullarına rağmen kadim olan manevî cevher veya özdür. İnsan benliği üzerinden, geçmişten gelip yeni formlara bürünerek geleceğe doğru akan bu manevi miras toplum veya milletlerin var­lık ve devamlılığını sağlayan en güçlü ve güvenilir zemin olma hü­viyeti taşımaktadır.

Birey, devlet, toplum veya milletlerin ontik mevcudiyeti ve de­vamlılığı ile ait oldukları değerler sisteminin genişlik ve derinlik bakımından nitel karakteri arasında doğru bir bağıntı göze çarp­maktadır. Buna göre ilim, irfan, sanat veya teknik kapasite bakı­mından güçlü insan veya milletlerin kökleri derin, muhteviyatı çe­şitli, niteliği güçlü kültürel ve medeniyet ortamlarında ortaya çıktığı görülmektedir. Kültürel havzalardaki bu derin, çeşitli ve güçlü ze­min yalnız bugünü inşa eden bir işleve sahip değil, aynı zamanda gelecek için de güvenli bir zemin oluşturmaktadır. Bu bakımdan bu manevi birikimin bahsettiğimiz bu nitelikleri ile toplum veya millet­lerin varlık ve devamlılığı arasında ekzistansiyel bir kader birliği söz konusudur.

Medeniyetlerin de birbirini hem dönemsel hem de coğrafî ola­rak etkileyerek veya etkilenerek geliştiklerini söylemek mümkün­dür. Bu anlamda adından daima sitayişle bahsedilen bir Grek muci­zesi veya modern Batı medeniyetini önü ve arkasıyla birlikte değer­lendirmeden onlara bu vasıfları vermek, en başta beşeri birikimin ürettiği kutsal emanete haksızlık olacaktır. Bu bakımdan örneğin eski Anadolu, Fenike, Hint ve Mısır medeniyetlerini anlamadan sözüm ona Grek mucizesini veya Haçlı Savaşlarından başlayıp, Rö­nesans ve Reform süreçlerini geçerek nihayet Müslüman düşünürle­rin de oldukça yaygın ve etkin katkılarıyla Fransız Devrimi ve Ay­dınlanmayı ortaya çıkaran yaklaşık bin yıllık süreci ciddî şekilde anlayıp, analize tabi tutmadan bugünkü Batı medeniyetini açıkla­mak mümkün gözükmemektedir.

Bu anlamda muasır medeniyet terkibiyle ifade edilen ve bugün daha ziyade Batı dünyasına hizmet eden beşerî birikimin oluşma­sında en az onlar kadar diğer kadim medeniyetlerin de payı olduğu unutulmamalıdır. Tarih boyunca mevcut tablonun oluşum ve geli­şim süreçlerine oldukça kapsamlı ve etkin katkılar sunan Müslü­manların, en azından önemli bir kısmının bugün buna sırtını dönü­yor olmaları hüzün veren bir çelişki örneği olarak karşımızda durmaktadır. Zira bu birikim en az Batı dünyası kadar da Müslümanla­rı bizatihi kendi mirasıdır.

Kaynakça

Açıkgenç, Alparslan, “Bilim, Teknoloji, Kalkınma ve Felsefenin Toplumdaki Yeri”, Türkiye Felsefe, Mantık, Bilim Tarihi Sempozyumu, Ülke Yay., Ankara 1991.

Arslan, Ahmet, Ibni Haldun’un ilim ve Fikir Dünyası, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1987.

Aydın, Mehmet S., Din Felsefesi, İzmir İlâhiyat Fakültesi Yay., İzmir 2012.

Bayraktar, Mehmet, “İslâm Felsefesinin Özgünlüğü Üzerine”, Islâm Felsefesinin Özgünlü­ğü, Elis Yay., Ankara 2009.

Çetinkaya, B. Ali, “Medîne, Medeniyet ve İslâm Medeniyeti, Medînede Medeniyete“, IÜ ilahiyat Fakültesi Dergisi, İstanbul 2010.

Fârâbî, Ubû Nasr, Kitabu Arau Ehlil-Medîneti’l-Fâdda, thk.: Ali Bumelhem, Dârun ve Mektebetü'l-Hilâl, Beyrut, 1994.

_____ , Uyûnü’l-Mesâil fi’l-Mantık ve Mebâdi’ el-Felsefet el-Kadîme (Mantık ve Eski Felsefenin ilkeleri Konusunda Sorunların Kaynakları), çev.: Mehmet Dağ,

Fârâbî’nin iki Yapıtı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 14-15, Samsun 2003.

Gökalp, Ziya, Kültür ve Medeniyet, Türkleşmek, islamlaşmak, Muasırlaşmak, Gençlik Kitabevi Yay., haz.: Eyüp Tosun, İstanbul 2010.                            

İbn Haldun, Mukaddime, c. I-II, çev.: Süleyman Uludağ, Dergâh Yay., İstanbul 1991.   

İbn Miskeveyh, “el-Fevzü’l-Asğar (Küçük Başarı)”, çev.: Mahmut Kaya, islâm Filozofların­dan Felsefe Metinleri, İstanbul 2003, 253-260.

_____ , Tehzibu’l-Ahlâk (Ahlâk Eğitimi), çev: A. Şener-İ. Kayaoğlu-C. Tunç, Büyüyenay Yay., İstanbul 2003.

İhvan-ı Safâ Risaleleri, c. II, çev.: Abdullah Kahraman, Ayrıntı Yay., İstanbul 2013.

Kuçuradi, İonna, insan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu Yay., Ankara 2010.

Küyel, M. Türker, “Değer ve Fârâbî”, Ankara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1975, c. XX.

Mill, J. S., Assays on Politics and Society, University of Toronto, Routledge & Kegan Paul,

Canada 1977.

Nesefî, Azîz, Zübdetü’l-Hakâik (Hakikatlerin Özü), haz.: M. Murat Tamar, İnsan Yay.,

İstanbul 1997.

Öner, Necati, “Aşkın (Trancendant) Değer Bunalımı”, Felsefe Yolunda Düşünceler, MEB Yay., İstanbul 1995.

_____ , “Kültür”, Felsefe Yolunda Düşünceler, MEB Yay., İstanbul 1995.

_____ , “Milli Zihniyet ve Milli Birlik”, 201-217.

Sinanoğlu, A. Faruk, “Kültür ve Uygarlık”, i.Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi, c. II, İstanbul 2011.

Şeker, Mehmet, “Medeniyet ve Kültür”, Diyanet Dergisi, DİB Yay., c. XV, Ankara 1976.

Turan, Osman, “Medeniyetin Müşterek Kaderi”, islâm Medeniyeti, Dini, ilmî, Fikrî Aylık Mecmua, c. III, sayı: XXXI, İstanbul 1973.

Türkdoğan, Orhan, Ziya Gökalp Sosyolojisinin Temel ilkeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1987.

Tylor, Adward B., Primitive Culture, I-II, John Murray, Albemarle Street, 1871 London.

Ülken, H. Ziya, “Tarihte Büyük İnsanlar” insani Vatanseverlik, Ülken Yay., İstanbul 1998.

_____ , “Bediî Değerlerin İctimaî Rolü” Yıllık Araştırmalar Dergisi I, Türk Tarih Kuru­mu Basımevi, Ankara 1957.

_____ , Bilgi ve Değer, Kürsü Yay., Ankara trz.

_____ , Amin, Samir, Doğu Uygarlığının Yükselişinin Tarihsel Nedenleri, Kaynak Yay., İstanbul 2009.

_____ , Islâm Düşüncesi, Ülken Yay., İstanbul 2000.

_____ , “Kültür ve Uygarlık”, İnsanî Vatanseverlik (içinde), Ülken Yay., İstanbul 1998.

_____ , Uyanış Devrinde Tercümenin Rolü, Ülken Yay., İstanbul 1997.

Vural, Mehmet, “İslam Felsefesi Özgün Müdür”, İslam Felsefesinin Özgünlüğü (içinde), Elis Yay., Ankara 2009.

Dipnotlar

[1]      Necati Öner, “Aşkın (Transcendant) Değer Bunalımı”, Felsefe Yolunda Düşünceler, MEB Yay., İstanbul 1995, s. 183-184.

[2]     Ebû Nasr Fârâbî, Kitabu Ârâu Ehli’l-Medîneti’l-Fâdıla, thk.: Ali Bumelhem, Beyrut: Dârun ve Mektebetü'l-Hilâl, Beyrut, 1994, s. 82-86; Fârâbî, Uyûnü’l-Mesâil fi’l-Mantık ve Mebâdi’ el-Felsefet el-Kadîme (Mantık ve Eski Felsefenin İlkeleri Konusunda Sorunla­rın Kaynakları), çev.: Mehmet Dağ, Fârâbî’nin İki Yapıtı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Samsun 2003, sayı: 14-15, s. 84-85; İbn Miskeveyh, Teh- zibu’l-Ahlâk (Ahlâk Eğitimi), çev.: A. Şener-İ. Kayaoğlu-C. Tunç, Büyüyenay Yay., İs­tanbul 2003, s. 255-257; İbn Miskeveyh, “el-Fevzü’l-Asğar (Küçük Başarı)”, çev.: Mahmut Kaya, İslâm Filozoflarından Felsefe Metinleri, İstanbul 2003, s. 255-257; İh- van-ı Safa Risaleleri, c. II, çev.: Abdullah Kahraman, Ayrıntı Yay., İstanbul 2013, s. 319, 320 vd.; Azîz Nesefî, Zübdetü’l-Hakâik (Hakikatlerin Özü), haz.: M. Murat Ta­mar, İnsan Yay., İstanbul 1997, 14, 15 vd.

[3]     G.W.F. Hegel, Philosophy of Right, İng. çev.: S.W. DYDE, Batoche Books, Kitchener 2001, s. 97-98.

[4]     Hilmi Ziya Ülken, Bilgi ve Değer, Kürsü Yay., Ankara trz., s. 212-213; İonna, Kuçura- di, insan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2010, s. 42-43.

[5]     Ülken, Bilgi ve Değer, s. 217-218.

[6]    Hilmi Ziya Ülken, İnsanî Vatanseverlik, Ülken Yay., İstanbul 1998, s. 109-112.

[7]    Ülken, İnsanî Vatanseverlik,, s. 108, 109 vd.; Kuçuradi, s. 31.

[8]    Hilmi Ziya Ülken, “Kültür ve Uygarlık” İnsanî Vatanseverlik, Ülken Yay., İstanbul 1998 s. 280-281.

[9]    Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, s. 36.

[10]  Kültür, medeniyet ve bunlara dair değer öğeleri için bkz., Adward B. Tylor, Primitive Culture, c. I, John Murray, Albemarle Street, 1871 London, I, 1; J. S. Mill, Assays on Politics and Society, University of Toronto, Routledge & Kegan Paul, Canada 1977, s. 121-122; Ziya Gökalp, Kültür ve Medeniyet, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Gençlik Kitabevi Yay., haz.: Eyüp Tosun, İstanbul 2010, s. 17, 18 vd.; Orhan Türkdo- ğan, Ziya Gökalp Sosyolojisinin Temel İlkeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Anka­ra 1987, s. 12, 13 vd.; Mehmet Şeker, “Medeniyet ve Kültür”, Diyanet Dergisi, DİB Yay., Ankara 1976, s. 51; A. Faruk Sinanoğlu, “Kültür ve Uygarlık”, İ.Ü. İlahiyat Fa­kültesi Dergisi, İstanbul 2011, c. II, s. 80.

[11]  İbn Haldun, Mukaddime, c. II, çev.: Süleyman Uludağ, Dergâh Yay., İstanbul 1991, s. 941, 1018, 1019 vd.

[12]   Necati Öner, “Milli Zihniyet ve Milli Birlik”, Felsefe Yolunda Düşünceler, MEB Yay., İstanbul 1995, s. 204 - 209.

[13]  Ülken, İnsanî Vatanseverlik, 138-139; Bayram Ali Çetinkaya, “Medîne, Medeniyet ve İslâm Medeniyeti, Medîne’den Medeniyete, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2010, sayı: 22, s. 6.

[14]       İbn Haldun, Mukaddime, c. II, s. 885.

[15]       Ahmet Arslan, İbni Haldun’un ilim ve Fikir Dünyası, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara, 1987, s. 144-145.

[16]       İbn Haldun, Mukaddime, c. I, s. 505-506.

[17]       Hilmi Ziya Ülken, “Bediî Değerlerin İctimaî Rolü”, Yıllık Araştırmalar Dergisi c. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1957, s. 32; Ülken, İnsanî Vatanseverlik, s. 215, 216 vd.; Alparslan Açıkgenç, “Bilim, Teknoloji, Kalkınma ve Felsefenin Toplumdaki Yeri”, Türkiye Felsefe, Mantık, Bilim Tarihi Sempozyumu, Ülke Yay., Ankara 1991, s. 161-164.

[18]  Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi, İzmir İlâhiyat Fakültesi Yay., İzmir 2012, s. 7.

[19]     Osman Turan, “Medeniyetin Müşterek Kaderi”, Islâm Medeniyeti Dini, İlmî, Fikrî Aylık Mecmua, İstanbul 1973, c. III, sayı: XXXI, s. 4.

[20]     Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devrinde Tercümenin Rolü, Ülken Yay., İstanbul 1997, s. 15. Bu konuda ayrıca bkz., Hilmi Ziya Ülken, Islâm Düşüncesi, Ülken Yay., İstanbul 2000, s. 21; Mehmet Vural, “İslam Felsefesi Özgün Müdür”, İslam Felsefesinin Özgünlüğü, Elis Yay., Ankara 2009, s. 10; Mehmet Bayraktar, “İslâm Felsefesinin Özgünlüğü Üzerine”, İslam Felsefesinin Özgünlüğü, Elis Yay., Ankara 2009, s. 17, 18 vd.; Hilmi Ziya Ülken-Samir Amin, Doğu Uygarlığının Yükselişinin Tarihsel Nedenleri, Kaynak Yay., İstanbul 2009, s. 9-10; M. Türker Küyel, “Değer ve Fârâbî”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1975, c. XX, s. 73-74.

 

[i] Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi Cilt 13, Sayı 3, 2013 ss. 175 -190

[ii] Doç. Dr., Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

34527460