Sözlükler, ölçüsüz ve aşırı harcamalardan kaçınma, mal veya para biriktirme, artırım yapma diye tanımlıyor ve zıddını da “savurganlık” olarak veriyor.
Halk arasında “tutumluluk” kelimesi öteden beri varsa da Türk yazı dilinde ve resmî literatürde Arapça kökenli “tasarruf” da oldukça yaygındır.
Dilimizde “tutumlu”, “tutumluluk”, “harcama”, “savruk”, “savurgan” ve “savurganlık”, kelimelerinin yanında Arapça “s-r-f” sülasi kökünden türeyen ve Türkçeye de geçen “sarf”, “masraf”, “tasarruf”, “mutasarrıf”, “israf” ve “müsrif” kelimeleri de konu başlığımızla ilgilidir.
Özellikle tasarruf eden, sarf etme karar ve yetkisine sahip kişi anlamına gelen “mutasarrıf” Osmanlı bürokrasisinde önemli bir memuriyetin adıydı ki bugünkü Vali veya Kaymakam gibi bir kent yöneticisi ünvanı olan ve önceleri “sancak beyi” de denilen bir makamın bu adı taşımasının arkasında devletin harcamayı kontrol altına alma fikri ve “tutumluluk” çabası vardı.
Bu yönüyle tutumluluk, bir anlamda maddi kaynağın yönetim ve kullanım bilgi ve sanatı olduğu için yerine göre “idareli olmak” veya zor zamanlarda “kemer sıkmak” ile aynı anlama da gelebilir ki “idare” aynı zamanda tutumluluğa dikkat eden “yönetim” demektir.
Ancak tutumlu olmanın aşırısının kimseye “zırnık koklatmamak” veya “muhannetlik etmek” demek olan “cimrilik” hâline dönüşme tehlikesi bulunduğu da unutulmamalıdır. Atalar böylelerini avucunu yumar, dışarı çıkanı yalar anlamında “burdan sıkar, şurdan yalar” diye tanımlar ki “eli sıkı” deyimi de buradan türemiş olabilir.
“Tutumlu”; “savruk” veya “savurgan” kelimelerinin zıddı olarak değerli, gerekli ve önemlidir. Ancak ölçülülük, elinde olanı har vurup harman savuran “mirasyedi” ile Anadolu ağızlarında “kısmık” da denilen “pinti” veya “cimri” arasında makul bir yerde durmak, eskilerin tabiriyle ifrat ve tefrite düşmemektir.
Türk dil ve edebiyatının bize en parlak incisini sunan Dedem Korkut bir soylamasında tutumluluğu ve karşıtı olan savurganlığı anlatırken “oğul neylesin baba mal bırakmazsa, baba malından ne fayda başta akıl olmazsa” diyor. Anadolu insanı ise “oğlum akıllı malı neyleyim, oğlum deli malı neyleyim, akıllıysa kazanır, deliyse har vurup harman savurur” diyerek miras bırakmak isterken tutumluluğu cimriliğe döndürmeyin telkininde bulunuyor.
İslamiyet, özellikle fitre ve zekât kurumuyla yardım etmeyi telkin ederken “yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz” ve “Allah israf edenleri sevmez” ayetleriyle tutumluluğu övüyor. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali, “tasarruf az malı çoğaltır, israf çok malı azaltır” diyor. Atalarımız da “işten artmaz dişten artar” ve “yutmakla olmaz tutmakla olur” diyerek aynı hayat felsefesini sürdürüyor.
Günümüz liberalizminin ve tüketim kültürünün merkez üssü olan ABD’nin kurucu liderlerinden Benjamin Franklin, israfı eleştirirken “kendine gerekli olmayan şeyleri satın alırsan, çok geçmeden muhtaç olduğun şeyleri satmak zorunda kalırsın” diyor ki bir anlamda “ayağını yorganına göre uzat” diyen atalarımızın öğüdünü kendi dilinde tekrarlıyor.
Kültürümüzde yaşlılar, “harp var, darp var” diyerek bir köşeye bir şeyler saklamaya çalışır, gençler ise onları “kirli çıkı” olmakla suçlardı. Oysa onlar böyle yapmakla gençlere “güvenme varlığa düşersin darlığa” öğüdünü vermek istiyordu.
Hele yaşlıların dişinden tırnağından artırarak ve “kefen parası” diyerek sakladıkları bir miktar paraları vardı ki çoğu durumda öldükten sonra bile koydukları yer bulunamazdı. Bunda ise hayatları boyunca “kefenin cebi yok” felsefesiyle yaşayanların savrukluğunun veya boş vermişliğinin karşısında, öldükten sonra da merde namerde muhtaç, kıza oğula yük olmama dileği ve duası vardı.
Eskilerin düğün bayram için “kişilik” ve iş güç için “gündelik” denilen az sayıda elbisesi vardı. Yamalık, tamir veya gömlek yakasını ters yüz etme tutumluluğun sembollerindendi. Eskiyeni atanlar ve tamir etmeyenler tutumlu olmamakla suçlanırlar ve “eskisi olmayanın yenisi olmaz” diye eleştirilirlerdi.
Nitekim tutumluluk kültürü, Cumhuriyetin yokluk yıllarında “yerli malı haftası” ile okul müfredatına konmuş, “aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” denilerek olanla yetinme, dışarıya bağımlı olmama alışkanlığı kazandırılmaya çalışılmıştır. “Hüner altını saklamak değil kuruşu saklamaktır” veya “damlaya damlaya göl olur” atasözleri, bir zamanlar çocuklara kumbara yoluyla aşılanmak istenen tutumluluğun sembolü olmuştu.
Geleneğimizde tutumlu olmak, “sakla samanı gelir zamanı”, “ak akçe kara gün içindir”, “gençlikte taş taşı ihtiyarlıkta ye aşı” veya “gençlikte para kazan kocalıkta kur kazan” atasözlerinde görüldüğü gibi tedbirli ve tedarikli olmaktı, cimrilik değildi.
Atalarımız “yılan bile toprağı yalayarak yer” sözünde olduğu gibi yokluktan ve kıtlıktan doğan bir zorunluluktan çok, kaynakların akılcı ve vicdanlı kullanımı anlamında tutumluluğu teşvik ederlerdi.
“Azı karar, çoğu zarar” diyen bu akılcı ve vicdanlı kullanım, bugünkü “aşırı tüketim karşıtlığı” ve vurguladığı toprak hassasiyetiyle yeni kuşakların “çevre” duyarlılıklarıyla pek çok yerde buluşur.
Çağ tüketim çağı olsa da “Türk milleti tok olunca açlığı düşünmezsin” diyen Kültigin Kitabesindeki öğüdü tutarak, bu öğüdün bir çeşit tekrarı olan “bol bol yiyen bel bel bakar” atasözünü dinleyerek ve tabii hiçbir şeyin tükenmez olmadığını hesaba katarak tutumluluğu elden bırakmamak lazım.
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.
