Bu Kitabı Okuyalım

Beyaz Zambaklar Ülkesİnde
Atatürk’ün Okulların Müfredatına Konulmasını İstediği Kita
Grigoriy Petrov
İstanbul 2017, Türkçe Çeviri (Elnur Osmanov), Koridor Yayıncılık, Sayfa 240, ISBN: 978-9944-983-99-0

                                                                                                                      Kemal TÜRK*

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE kitabı, ne bir roman, ne de bir tarihtir.

Bu kitap Petrov’un anlattığı Finlandiya’ya erişmek için bütün ülkelerin çaba göstermesi gereken ideal bir halk ve devlet yapılanmasının hayali temsilidir.

 

Avrupa’nın kuzey köşesinde on binlerce gölün arasına sıkışmış bulunan, yazları kısa, kışları uzun ve toprakları da genellikle granit taşlarıyla kaplı olan Finlandiya’dan ve bu ülkenin üç milyonluk halkı tarafından gösterilen planlı ve sürekli çalışmalar sonucu Avrupa’nın mâmur bir bölgesi hâline nasıl getirildiğini ve bu ülke halkının çalışmalarının diğer ülkeler için nasıl bir örnek olabileceğini anlatmaktadır.

Peki Rus yazar Grigoriy PETROV kimdir?

Grigoriy Petrov (1866-1925), Rus yazarı olup, döneminde Rusya’nın en tanınmış papaz ve en çok okunan yazarlarından biridir. O dönemde yaşayan bütün aydın kesimi etkilemiş, binlerce toplantı yapmış, büyük bir gazateci ve hocadır.

Fikir adamı, bir hatip, yazar, gazeteci ve hoca olarak Petrov’un ünü öylesine büyümüştür ki Çar ailesi dahi ona ilgi göstererek bazı prenslerinin eğitimi için saraya davet etmiştir.

1908 yılında Kilise yönetimine hitaben yazdığı mektupta yer verdiği eleştirilerine bağlı olarak Kiliseden aforoz edilen Petrov’a karşı açılan dava sonucunda din görevliliği mesleğinden ihraç edilmiş, yedi yıl Peterburg ve Moskova’da yaşaması yasaklanmış ve 20 yıl bir süreyle de devlet işlerinde çalışmaktan men edilmiştir.

Petrov’un kitapları, Balkan ve Avrupa ülkelerinde de çevrilip basıldığından adı yurt dışında tanınmış, fikirleri de bu coğrafyadaki birçok din adamı, gazeteci ve yazar tarafından kabul görmüştür. Petrov’un sürgün öncesi kitapları ve yazıları, fikirlerine hayran olan D. Bojkov sayesinde Bulgaristan’da da yayımlanmış, aynı zamanda çevrilen bazı eserleri neticesinde, yazarın şöhreti Sırbistan’da da artmıştır. Bolşevik Devrimi üzerine yaşamakta olduğu Kırım’da kaderi Bolşevik karşıtı Beyaz Rusların oluşturduğu Gönüllüler Ordusuyla kesişmiştir, 1920 yılında Kırım’da bulunan Petrov,

Beyaz Ordu mensuplarının bulunduğu son gemiyle ülkesinden ayrılmış, İstanbul’dan geçmiş, kısa bir süre Gelibolu’da kaldıktan sonra bir grup Rus göçmeniyle birlikte Yugoslavya Krallığı’na geçmiştir.

Petrov, 1920-1925 döneminde bu ülkede geçirdiği yaklaşık dört buçuk yıl içinde 1.500 konferans vermiş, yine bu dönemde toplam 16 eseri yayımlanmıştır.1925 yılında Petrov’un yakalandığı mide kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşmiş, ameliyat olmak üzere gönderildiği Paris’te 18 Haziran 1925 yılında hayatını kaybetmiştir.

 

KİTAP HAKKINDA

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Rus yazar Grigory Petrov tarafından kaleme alınmış 1923 tarihli bir kitaptır. Yazarın çeşitli aralıklarla çıktığı Finlandiya seyahatlerindeki notlardan oluşan eser 1800'lerin son döneminde Fin halkının halkının içinde bulunduğu durumu ve cehaletten kurtulmak için başta Snellman olmak üzere ülkedeki bir avuç Fin aydının verdiği olağanüstü mücadeleyi anlatır.

Kitap, ilk kez 1923 yılında (o dönemde Yugoslavya Krallığının başkenti olan ve yazarın hayatının son beş yılı olan 1920-1925 döneminde yaşamakta olduğu ) Saraybosna'da basılmış, kısa sürede birçok dile çevrilmiş;

Kitabın başarısı, 1928 yılında Türkçeye çevrilmiş, 1930 yılında Latin harfleri ile yeniden basılmıştır. 1936 yılındaki baskıyı Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) üstlenmiş ve öğretmenler için yayınlanan “Terbiye Dergisi” abonelerine ücretsiz dağıtmıştır.

1928-2008 döneminde en az 41 baskısı gerçekleşen kitap, Türkiye’de bugüne dek en çok çevrilen ve yayımlanan yabancı kitaplar arasına girmiştir. Sovyet Rusya’sında istenmeyen ve yasak olan Petrov’un edebî mirası, bir kaç ülkede bazı dönemlerde, Türkiye’de ise 1928 yılından günümüze dek varlığını sürdürme imkânını bulmuştur.

 

FİNLANDİYANIN DOĞUŞU

Finlandiya, gerek elverişsiz tabiat şartları içinde bulunmaktan, gerekse de kötü yönetilmekten dolayı önceleri çok yoksul bir ülke hâlindeydi. Bu geri kalmış ve yoksul ülkenin kalkınmasına bir avuç aydınla birlikte önderlik eden Snellman ve arkadaşları marifetiyle Fin halkının önüne düşerek fedakâr ve planlı bir çalışma başlatılıyor. Halkın sırtındaki yoksulluk gömleği yırtılıyor. Sonunda bugünkü Finlandiya inşa ediliyor ve “yeşil cennete” dönüşmüş bir ülke doğuyor.

Finler kendilerine “Suom”, çok sevdikleri ülkelerine de “bataklık arazisi” anlamına gelen “Suomi” derler. Petrov eserinde, Finlandiya’nın kalkınmasını, İsveç egemenliğinden kurtulup, iç işlerinde bağımsız Rusya’ya bağlı bir eyaleti hâline gelmesiyle başlatır, bu dönemde olgunlaşan koşullara paralel olarak ülkenin kaderini değiştiren ve Fin kültürünü inşa eden bir kahraman, bilge ve siyasetçi Snellman ortaya çıkar.

FİNLANDİYA’NIN TARİHİ

19. yüzyılın başına kadar 600 yılı aşan uzun bir süre İsveç’in egemenliği altında yaşamıştır. Finler her ne kadar İsveçlilerle aynı siyasî haklara sahip olmuşlarsa da İsveçlilere göre her yönden geri bırakılmışlardı. Hâkimler, savcılar, rahipler vb. sürekli İsveçliler arasından seçilirdi. Bu da doğal olarak Finlerin maddî ve manevî yönden gelişmemesi sonucunu doğurmuştur.

Finlandiya 1811 yılında Rusya’nın egemenliğine geçmiştir. Finler, 1812 yılından itibaren bağımsızlıklarını kazandıkları 1917 yılına kadar da Rusya’ya bağlı özerk (yarı bağımsız) bir dükalık (Finlandiya Dükalığı) olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çarlık monarşisinin yıkılmasıyla sonuçlanan Menşevik Devriminin ardından Finlandiya özerkliğini yeniden kazanmış ve 5 Kasım 1917 tarihinde Rusya’da Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle sonuçlanan Ekim Devrimi'ni takiben (05.12.1917) bağımsızlık ilan etmiştir.

BAŞLAYAN DEĞİŞİM VE AKTÖRLERİ:

Snellman, o dönemde Rusya’ya bağlı özerk bir yönetim olan Finlandiya’nın, Rus asimilasyonundan kaçınması için Fincenin kullanımının artması gerektiğine inandı. Bu nedenle ulusal kimlik duygusunun yükselmesi için Fince literatürün önemine dikkat çekti. (Cumartesi Derneği)'yı kurar. Bu arkadaş grubu zamanla siyaset, kültür ve edebiyat üzerine tartışmalar yaparken bu fikirlerin somutlaşmış hâli olarak Helsinki Lisesini kurmuşlar ve burada yeni eğitim ve öğretim teknikleri geliştirmişlerdir. Bu teknikler ileride Finlandiya'da okullarda hayata geçirilecek eğitim reformunun temelini oluşturacaktı. Bu okulun ve derneğin girişimleri sonucunda “Finlandiya Edebiyat Topluluğu” kurulmuştur. Bu topluluğun faaliyetleri Fin edebiyatında çığır açmıştır. Finlandiya’nın zorla bir şey yapamayacağını ve yegâne kurtuluşunun da eğitimin gücü olduğuna kanaat getirir.

Bitmek ve tükenmek bilmeyen bir enerjiyle Finlandiya’nın her yanına bilginin ışığını götürmek ve yaymak isteyen Snellman kışın kızakla, ilkbahar ve yazın ise kayıkla bazan da yaya olarak ülkesini baştanbaşa dolaşır, her yerde konferans verir, sohbet yapar; nerede ateşli zekâlı insanlar varsa onları bulur, kitap verir, adreslerini alır ve mektuplaşırdı. Karanlık köşelerde canlı lambalar yakar ve onlara ateş yağı dökerdi.

Fin kültürünü yaratan halk öğretmeni olarak bilinir. Askeri gücü olmasa da kültürü ile var oluşunu sürdürecek bir Finlandiya düşünür. ‘Ne zaman bizim küçük milletimiz, büyük komşularından daha yüksek bir uygarlığa sahip olursa, ancak o zaman tehlike savuşturulmuş olur!..”

Finlandiya’nın kalkınması için Snellman öncülüğünde başlatılan bu iyilik hareketi kısa zamanda adetâ bir toplumsal seferberliğe dönüştü.

Kitabımız 13 bölümden oluşmaktadır.

1.BÖLÜM: MENE, TEKEL, PERES

Bu bölümde Rusya’daki 100 yıllık tiyatro binasının duvarlarında büyük çatlaklar oluşur. Araştırma sonucu temelin çürüdüğü ve ağaç temellerin granit taşlarla değiştirilmesi gerektiği sonucuna varılır ve değişim işlemi yapılarak bina kurtarılır. Burada kutsal kitaptan bir hikayeye yer verilir.

‘Babil binlerce yıl boyu dünyanın en büyük ve en mamur şehri olmanın verdiği güven ve kibirle asma bahçeleri ve efsanevi kulesinin gölgesinde ihtişamını sürdürürken Melik(kral) Baltazar da mağrurane eğlence âleminde içtiği şaraplarla sarhoş ve dilberlerin danslarını izlerken mest haliyle kendinden geçmişti. Açlık ve sefalet içindeki köleler onlara hizmet ederken, şuh nedimeler ve sâkîler iyş ü işret demini ve mey meclisini tamamlıyorlardı. Derken mest ve mahmur gözler duvarda görünmez bir elin yazdığı alevden bir yazı görürler: Mene, Tekel Peres. Herkes irkilir. İlmi irfanı yettiğince okumaya çalışırlar, ancak hiç kimse ne demek olduğunu anlayamaz. Baltazar hayret içinde kalmıştır. Bilge Danyal çağrılır ve sorarlar. Danyal Peygamber tarihin en meşhur şifrelerinden biri olan bu üç ateşten ifadeyi okur ve açıklar. “Mene: Tanrı buyuruyor ki, hâkimiyet yılların sayıldı ve sona erdirildi, Tekel, tartıldın hâkimiyet için yetersiz bulundun; Peres, ülken Medler ve Persler arasında taksim edildi.” Sonrası malum, o gece bir isyan çıkar, Baltazar öldürülür, sonrasında Persler Babil’i işgal ederler…’

Mene, Tekel, Peres bizlere şunu hatırlatmaktadır. Düşüncesiz olmayın, Sloucanlar gibi küçük işlerinizin arasında ve önemsiz kaygılarınızın çevresine üşüşerek bunların arasında kaybolmayın, halkınızın eğitim ve kültür düzeyini nasıl yükselteceğinizi düşünün, halk kitlelerini eğitin tiyatronun duvarlarındaki çatlakların oluşması gibi toplumdaki çatlakları tedavi ediniz der.

2.BÖLÜM: KAHRAMANLAR VE KİTLE

Ülkelerin yıkılmasının veya büyük mutluluklar yaşamasının asıl nedeninin şahıslar olmadığı, her vatandaşın bunda sorumlu olduğu vurgulanır. Halk nasılsa onu yönetenlerde öyledir diyerek, halkın hak ettiği iktidarlara ve yöneticilere sahip olduğu vurgulanır

Çünkü idareciler iyi ya da kötü, kahraman ya da zalim olsunlar onlar kendi milletlerinin birer aynasıdır. Yani her millet layık olduğu idareye ve yöneticilere sahip olur.

“Milletlerin tarihini kim yaratır?” sorusuna tarihte farklı cevaplar verilmiştir. Mesela İngiliz düşünürü Thomas Carlyle[1], “Kahramanlar yaratılır.” demiştir. Carlyle, “Kahramanlar ve Tarihte Kahramanlıklar” adlı eserinde, “milletin cansız bir kül tabakası gibi olduğunu, eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalacağını, fakat Sezar, Napalyon, Büyük Petro, Sokrat, Hz. Muhammed gibi bir sanatçı, bir büyük adam, bir kahraman ya da bir peygamber çıkıp da bu kili eline alacak olursa ona istediği şekli verebileceğini” ifade eder. Özetle Carlyle’ye göre halkların ve hatta insanlığın tarihini belirleyen sağlam ruha ve zekaya sahip şahsiyetlerdir. Rus yazar, filozof ve eğitim Lev Tolstoy[2] ise tamamen bunun aksini iddia ederek “Hayatı oluşturan olayların yönünü belirleyen ve bunların karakter ve rengini veren tek başına şahıslar değildir, halkın kendisidir.” der. Carlyle bu konuda ilaveten şöyle diyor: “Halk yerde yatan ve yürüyen bir saman gibidir. Büyük adamlar yani kahramanlar ise gökten düşen samanı tutuşturan halkı canlandıran ve harekete geçiren bir şimşek gibidir.” Tolstoy ise Carlyle’den farklı olarak “millet o kahramanı kendi içinden seçer” diyordu. Aslına bakılırsa her ikisi de haklıdır. Bunlar gerçeğin iki yarısından biridir. Kahraman, halkı heyecanlandırır ve alevlendirirken bu işi, milletinden aldığı enerji ve heyecanla yapar. Milletin büyük adamları merceğe benzer, güneşin ışınlarını bir araya getirip sinerji oluşturur ve güçlü bir ışık yapar. Ancak hava bulutlu olduğunda ise o mercek kar tanesini bile eritemez.

Petrov, Kahramanlar kitleye ilham vererek,onu ateşlerken, bu ateşin kaynağı halk kitlelerinin içinden çıkan alevin kendisidir. Her halkın içinden hem büyük şahsiyetlerin hem de aşağılık insanların çıkabileceğini, bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine ahkim olan hakim ruh halidir.

3.BÖLÜM: İKUYNEN TAYSTELU (SONSUZ MÜCADELE)

Yazar Petrov, bu bölümde Finlandiya’daki gözlemlerini anlatır, Sonsuz Mücadele ismindeki bir tiyatro oyununu izlemeye gider. Oyun dört perdeliktir. Oyunda Kabil’le Habil’in mücadeleleri çok farklı açıdan sergilendiğini gözlemler. Oyunda Kabil, teslimiyetçi insan modeline, kötü güçlere karşı koymakta ve kendisine saldıran her şeye karşı dik durmaktadır. Habil ve beraberindekiler geçmiş cennet anılarını düşünürken, Kabil aydınlık gelecek hakkında düşünmektedir.

Hatırlarsanız şöyle güzel bir söz var: ‘Hayal edemediğiniz bir şeyi gerçekleştiremezsiniz.’ Muhammed Ali ‘de şöyle der: ‘Hayal gücü olmayan insanların kanatları olamaz’

Kabil’de oyunda gelecek konusunda düşler kurar ve kültürün hakim olduğu bir dünya hayal eder. Güçlü gururlu ve yenilmez hisseder kendisini. Doğanın güçlerine meydan okumaya başlar. Tanrı inancı ve dinin temelinde korku ve kölece bir itaatin mi yoksa aydınlık ve yaratıcı bir gücün mü olduğu konusunda yaptıkları bir tartışma sırasında Kabil kendini kaybeder ve kardeşini öldürür. Bu mücadele ve kararlılık daimidir, kültürün parlak ışığının insanın iç dünyasındaki cehalet karanlığına karşı durmadan sürdürdüğü bir savaştır şeklinde anlatılır.

Atatürk, ‘En büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır.’ diyor.

Bu tiyatro oyununda oyunun yazarı Finlandiya’nın ruhunu yansıtır ve şu mesaj verilir: İnsan hiçbir zaman ve hiçbir şey için eğilmemeli ve yerlere kapanmamalıdır. İnsan hayatı sürekli bir kültürel gelişim ve yartatıcılık, kendi içinde ve dış dünyada karşılaştığı kaba güçlere karşı verilen  daimi mücadeledir.

Ülke yoksuldur, hem de her açıdan. Fakat çalışma enerjisi ve azmi, kendi fakir toprağına olan bağlılık ve sevgi bakımından çok zengindir. Finlandiya’da insanlar doğanın meydan okumasına karşı savaş çağrısını kabul etti ve mücadeleyi kazanarak doğayla alay etti. Oyunun yazarı Linnakoski ‘Kabil’i bana verin, ben ilham gücümle onu değiştirir ve uygarlık için mücadele eden azimli bir insan olmasını sağlarım.’ Mesajını vermektedir. Başarının sırrı ise ‘Bilgi ile beslenen emek on, yüz ve hatta bin kat daha etkilidir.’ Felsefesidir. Finlandiyalılar ‘okul bizim zenginliğimizdir.’ Diyerek enerjilerini eğitime, okumaya, ülke kalkınmasına ve okumaya teşvik etmeye, gazete ve kitap okuma alışkanlığı edindirmeye harcayarak aileleri, işe gidenleri, evde oturanları bilgilendirme yoluna giderek 70-80 yıllık azimli bir çalışma örneği sergileyerek bu günkü yüksek uygarlık düzeyine ulaştılar.

4.BÖLÜM: SUOMİ

Petrov bu bölümde, 2 milyonluk nüfusu olan, düzgün iklimi, ekonomisi bulunmayan Finlandiya’dan bahsedilir. Finler kendilerine Suomi demektedir. Bataklık arazi anlamına gelir. Ülke gerçekten de yoksuldur. İsveç ve Rusya bu ülkeyi sırayla işgal etmiştir. Finliler nihayetinde Rusları tercih etmiştir. 1856 ‘dan sonra kendi aydın ve yöneticilerini yetiştirme imkanı bulan Finlandiyalılar büyük bir gayretle kültür ve eğitim çalışmalarına başladılar. İlk başalrda yetişmiş insan gücü kısıtlıydı. Finlandiyalı öğretmen, din adsamları ve aydınlardan oluşan bir avuç insan büyük bir özveri ve gayretlehalkı coşturdu, Fin kültürünün doğmasına neden oldu.

5.BÖLÜM: SNELMAN

Snelman’a göre, Fin halkını “ulus” yapacak ortak bir kültürün oluşturulması gerekmektedir. O, mevcut sorunların ve bu sorunları giderecek çözümlerin yolunun eğitimle aşılabileceğini ve sağlanabileceğini söylemiştir. Ona göre Finlandiya halkının yegâne kurtuluşu eğitimdir.

 Snellman, Fin halkının gelişmesi konusunda aydınlara önemli sorumluluklar yüklemekteydi:

“Aydın olmak, modaya uygun elbise, şapka ve kolalı gömlek giymek değildir. Aydın kesim, milletin beyni gibidir. Millet, sizi iyi bir ücret almanız ve akşamları sözde okuma salonlarında kağıt ve domino oynamanız için okutmadı. Bu durumda siz aydın değil de küflenmiş aydın oluyorsunuz. Siz halkın aklını, iradesini ve enerjisni uyandırmak zorundasınız. Halkın fikrini uyandırmalısınız; köylüyü, işçiyi ve toplumun alt tabakalarını nasıl iyi yaşanacağı ve nasıl iyi yaşam şartları oluşturulacağı konusunda eğitmek zorundasınız.

Halka hayatın değerini anlamayı ve onu korumayı öğretin. Daha rahat, daha sağlıklı ve daha uygun bir yaşam tarzının nasıl kurulacağonı onlara öğretin. Kendilerinin ve çocuklarının sağlığını nasıl koruyacaklarını onlara öğretin. Mutlu bir aile hayatının nasıl kurulacağını onlara öğretin. Erkeğin kadına ve kadının erkeğe nasıl davranacağını ve çocuklarının nasıl eğitileceğini onlara öğretin.

Halkı doğruluğa, dürüstlüğe ve disipline alıştırın. Halkın vicdan duygusunu geliştirin. Kendilerinin ve başkalarının haklarına saygı duymayı öğretin.

Bütün bu işlerde halka iyi örnek olun.

Halka gerek davranışlarınızla, gerek konuşmalarınızla ve gerekse de yaptığınız işlerle eğitmen olduğunuzu gösterin.

Bütün Suomi büyük bir ailedir. Vatana o gözle bakınız. …der.

Biz, yeni millî eğitim ordusunun öncüleriyiz. Halkın cehâleti ile savaşırken, bütün ağır yükü üzerimize almak zorundayız. İlk başta övgü ya da takdir görmeyebiliriz ama yine de fedakârlık yapmalıyız. Bu gereklidir ve kaçınılmaz bir şeydir.

Sizleri fedakârlığa davet ediyorum. Herkesi değil, sadece fedakârlık yapmayı kabul eden ve bunu yapabilecekleri çağırıyorum.

Ricam üzerine ülkenin en kültürlü insanları ve bilim adamları sizlere beşer, altışar, onar konferans vermeyi kabul ettiler. Onların bilgilerinden faydalanın okula döndüğünüz zaman öğrendiklerinizi öğrencilere aktarın.”

Snellman’ın sözleri yeni öğretmenlerin kalbini kazanıyor, onlar da yardımcı oluyordu. Ancak Snellman, Fin halkının uyandırılmasını sadece öğretmenlerden bekleyemezdi. Nerede bir memur, doktor ya da tüccar toplantısı duysa oraya koşar ve onları sosyal sorumluluğa davet eden sorular sorardı.

“Milleti unutmayınız! Siz hepiniz, bu halkın içinden yetiştiniz. Şimdi ne yapıyorsunuz? Aydın olmayan kardeşlerinizden mi kaçıyorsunuz? Yoksa halkın kusurlarını düzeltmek için çareler mi düşünüyorsunuz? Halkı uyandırmak ve yüksek kültür seviyesine taşımak için neler yapıyorsunuz?”

6. BÖLÜM : DİN ADAMLARI

Snellman’ın, din adamlarına da mesajı vardı:

“Saygıdeğer din adamları!

Düşmanınız olarak değil, inançlı bir insan olarak sizden rica ediyorum. Halkımızın gerçek koruyucusu olun. Papazlar kilise memurlar değildir. … Sizin göreviniz ayinler yapıp, dini görevlerinizi yerine getirmek değildir. Peygamberler, halka öncelikle temiz, iyi ve adil bir yaşam öğretiyorlar, insanlardaki vicdan duygusunu ve başkalarına olan sevgiyi uyandırıyorlar, nasıl iyilik yapabileceklerini öğretiyorlardı. … Fin halkı adına gözlerimde yaşlarla size yalvarıyorum: üzerinizdeki ölü toprağını temizleyin ve halka bu gerçeği anlamayı öğretin. Yaşlılarda ve çocuklarda, gençlerde ve yetişkinlerde canlı iradeyi uyandırın. …

Halk gönülden yaralıdır, hem de tehlikeli bir şekilde. … Din, insanın diğer insanlara, evrenle ve kırdaki herbir otla ilgisini canlı canlı farkettirecek bir duygudur. Eğer böyle bir duygu yoksa ne devlet, ne toplum, ne aile, ne de insan var olamaz. Kitlelerin dine olan ilgisizliği toplumun tehlikeli bir hastalığı hâline gelebilir. … Bunun sonucunda moralsizlik, kaba bencillik ve hırsızlık ortaya çıkar. Milleti kurtarınız! Ölü vaazlar değil, gönüllere Yaratıcı’nın canlı duygusunu veriniz! …” 

Halkına ve dinleyicilerine fikir aşılayan, insanların ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varılmasını, ülkenin kalkınması ve refaha kavuşması için "yaşam mimarı" olma yolunda gayret gösteren, dinsizliğin- manevi fakirlik ve hastalıklı ruh hali olduğunu belirten, Dinsizliği- halkın sahip olduğu bütün kutsal değerlerin ölmesi şeklinde tanımlayan Snelman, din adamlarına Tanrı’nın doğru yolunu gösteriniz, çocuklara ve gençlere inanç aşılayın, bunu yaparkende zekayı, bilimi ve hayatın zevklerini aşağılayıp küçümsemeyin şeklinde oturumlar yaparak halk kitlelerini harekete geçirir.

İnsanların kalbinde inanç ateşi yakmaya muktedir olamayanlar, dini cansız dogmalar yığınına, yüzlerce kurallar sarmalına, başlık ve önermelerden oluşan inanç gramerine dönüştürerek, geleceğin oluşmasına ve gerçeklerin vicdanlarda kabul görmesine engel olurlar

7.BÖLÜM: YÖNETİM

İsveç hükümranlığında en kötü memurların Finlandiya’ya gönderildiğini anlatarak, bunun ilişkileri yozlaştırdığını söyler. “Bu memurlar kendilerine müracaat edenleri bekletir, halka bağırıp çağırırdı. Halk saatlerce bekledikten sonra işini yaptıramadan dağılırdı” der. ‘Kanunsuzluğun en büyük öğreticisi kimlerdir, bilir misiniz?’ diye sorar ve yanıtlar: ‘Memurların ta kendisidir. Yasayı uygulamakla yükümlü olanlardır. Halka, yasalara itaat etmenin yollarını ve çarelerini memur öğretir.’ Ona göre memurlar halkı eğitmeli, kendilerini yetiştiren topluma ahlaklı davranmalıdır.

Yönetimde çalışan memurlara, konuşmalar yapan Snelman, memurları bilinçlendirerek halkı da kanunlara ve yasalara karşı eğiterek birkaç kuşak sonra işini özenle yapan, kanunlara saygılı örnek insan oluştu ve halk memurlarıyla gurur duymakta ve kendilerine büyük saygı göstermektedir.

Snelman memurlara, Halk, sizin kendisine hizmet ettiğinizi, asalak gibi davranmadan, onun refahı için çalıştığınızı ve halkınızın hamisi olduğunuzu görsün…der.

8.BÖLÜM: KIŞLA

Küçük Fin ordusu da millileşme sürecindeki kurumlardan biriydi. İsveç egemenliği döneminde Fin ordusundaki askerlerin çoğu Fin olmakla birlikte başkomutanlık, genelkurmay ve komuta kademesi İsveçlilerin uhdesindeydi. Bu dönemde ordunun aristokratik bir özellik gösteriyor olması nedeniyle subaylar halka olduğu gibi, memurlara, tüccarlara da, aydınlara da tepeden bakıyordu. Törenler ve kışla dışında dünyadan bihaber olan subayların çoğu iyi eğitimli değildi; neredeyse hiçbir şey okumuyorlardı; en başarılı oldukları konu içki ve kumardı; kışlalardaki askerleri kaba ve sıkı disiplinde tutulması gereken kişiler olarak görüyorlar, maiyetindeki askerlere zalimce ve gaddarca davranıyorlar ve onlardan nefret ediyorlardı. Snellman önderliğindeki genç Fin aydınları kamouyunun dikkatini Fin ordusunun konumuna ve askerlerin eğitimine çekme konusunda da başarılı oldular. Bunun sonucu liselerden ve hatta üniversitelerden yüksek dereceyle mezun olan gençler askeri okullara giriyor, orduya nasbediliyor ve orada beş, altı, hatta on yıl görev yapıyordu.   Fin subayları sorumluluklarının bilincindeydiler. Ağır ve çetin görevlerini yerine getirmekten korkmuyor, ateşli bir şekilde şöyle diyorlardı: “Biz sadece savaş döneminde değil, barış döneminde de vatanımıza faydalı olabiliriz. Kışla değişebilir, farklı olabilir. Biz kışlayı halk okulu hâline getireceğiz, halk üniversitesi yapacağız. Askerler kışlayı minnetle ve mutlulukla anacaklar.” İşte Fin subayları bu düşüncelerle yeni görevlerinin başına geçtiler. Kışla hayatını yeniden düzenlediler ve her şeyi kökten değiştirdiler. … İyi birer eğitimci oldular, bilgileriyle ve örnek davranışlarla askerleri eğitmeye başladılar. Askerî tâlimler ne kadar çok olursa olsun askerleri eğitmek için her gün bir-iki saatlerini (askerlik dışı konulara ilişkin) eğitime ayırdılar. Yarışmalar, eğlenceler düzenlediler. Akşamları okuma etütleri yaptılar. Öyküler okudular. Ülkenin tarihini, dünya tarihini anlattılar. Şöyle diyorlardı: “Kışla bizim aile ocağımızdır, bizim kürsümüzdür. Papazlar için kilise, öğretmenler için okul ne ise, bizim için de kışla odur.”

9.BÖLÜM: FUTBOL

Hayatın mimarları ve halkın hizmetkarları olan, etrafını aydınlatmak için ışık saçan, başarılı olmaya odaklanan kahramanlar geldi. "Yeni dönem beraberinde yeni şarkılar getirir." der.

İngiliz kültüründen korunmak için nasihatlerde bulunur.

Johan Vilhelm Snellman

İngiltere’nin öncülüğündeki Napolyon liderliğindeki Fransa karşıtı koalisyon güçlerinin İngiliz General Wellington komutasında 18 Haziran 1815 tarihinde Waterloo (Belçika)’da Napolyon komutasındaki Fransa ordusunu yenmesi sonucu Avrupa’da Napolyon Savaşları ve Napolyon Dönemi de kapanmış oldu. Bu zafer sadece Napolyon döneminin kapanması anlamına değil, aynı zamanda Avrupa’da yeni bir devrin başlaması anlamına da gelmekteydi. Bahse konu zafer İngiltere öncülüğünde kazanıldığı için İngiltere bir büyük devlet olarak Avrupa g üçler dengesinde ön plana çıkmış, kudretli olmayan Avrupa ülkelerinde de bir İngiltere hayranlığı çıkmıştı. Fin gençlerinde de bahse konu nedenlerle İngiltere özelinde yabancı ülke hayranlığı başgöstermişti. Snellman, yabancı kültürün millet üzerindeki olumsuz etkisine de uzun uzadıya dikkat çekmiş, İngiliz, Alman veya Fransız şekilciliğinin gençleri hangi hâle düşürdüğünü dile getirmiştir. Ayrıca sporun, yeni gençliğin yetişmesi ve milletin sağlığı üzerinde ne denli olumlu etkisi olduğunu da her zaman ifade etmiştir.

 Herkül heykeliyle Sokrates portresini karşılaştıran Snelman, manda bacaklara sahip olmak için çabalarken Sokrates kafasını ihmal etmeyin, maneviyatınızı ve ruhunuzu geliştirmek için çaba gösterin şeklinde gençliğe öğütler verir.Finlandiyalı gençler, sizin göreviniz ağır topu daha uzağa ve daha yükseğe atmak değil, ülkenizin gelişmesini ve halkınızın yükselmesini sağlamaktır diyerek uyarılarda bulunur.

SNELMAN:"Ben sizlerin - Genç Finlandiyalıların, sadece Macarları ayakla topa vurarak yenmekle yetinmemenizi, aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının artırılması için halkın verdiği mücadelede yenmenizi istiyorum."

10.BÖLÜM: EBEVEYN VE ÇOCUKLAR

Snellman ve dostları, Fin halkını uyandırmak için bütün ümitlerini gençliğin eğitimine bağlamışlardı. Gençlik, O’nun en sevdiği ve aynı zamanda kendisi için en hassas bir konuydu. Bazen gençleri azarlamakla birlikte yaşlılar ve ebeveynler nezdinde gençleri daima savunurdu;

“Gençleri suçlamayın; suçu kendinizde arayın. Siz gençleri nasıl eğitirseniz onlar da öyle yetişir. Gençlere verdiğiniz terbiye nedir? Anneler ev işleriyle meşguller. ... Babalar ise memurluk, ticaret, dükkan veya fabrika işleriyle meşgul olurlar. Akşamları geç vakte kadar zamanlarını kahvehanelerde ve kulüplerde oturarak ve kağıt oynayarak geçiriyorlar. Fakat çocuklarıyla hiç ilgilenmezler; çünkü buna vakitleri yoktur. Çocuklarla vakit geçirmek zor ve yorucu bir iştir. Bu tip anne ve babalar çocuklarıyla hiç konuşmazlar. ... Onlar çocuklarına şöyle derler: “Yalan söyleme, kimseyi aldatma! ... Oysa kendileri yalan söylerler, birbirlerini ve başkalarını aldatırlar. ... Çocuklardan sevgi, saygıyı ... tehditle, hakaretle ve cezayla elde edemezsiniz. Çocukların yanında öyle davranın ki, onlar sizin haysiyetinizi değerlendirip sevsin ve saysınlar. ... ”

Snellman ve arkadaşlarının yüzlerce kasaba ve köyde yaptığı buna benzer konuşma ve sohbetleri dinleyen ana ve babalar, çocukların ve gençlerin daha iyi eğitilmesi işini düşünmeye başladılar.

11.BÖLÜM: KAROKEP

Kitapların bir insanın hayatını nasıl değiştirdiğini, Tanrı sevgisinin önemi Karokep kişiliği üzerinden anlatılır.

İnsanların kalbinde inanç ateşi yakmaya muktedir olamayanlar, dini cansız dogmalar yığınına, yüzlerce kurallar sarmalına, başlık ve önermelerden oluşan inanç gramerine dönüştürerek, geleceğin oluşmasına ve gerçeklerin vicdanlarda kabul görmesine engel olurlar. Tanrı sevgisinden ve peygamberlerin sevgi üzerinden gönülleri fethettiğinden bahsedilir ve Robinson Crusoe hakkındaki hikaye profesörler tarafından anlatılarak, bu hikayenin küçük çocuklara eğlence kaynağı yapıldığını halbuki bu hikaye yükselmek isteyen halklar için bir bilgelik kaynağı olarak gösterilir ve Robinson’un dünyadaki en büyük kahraman olduğu vurgulanır. Bu bağlamda Fin halkı ve Robinson karşılaştırılarak büyük işler yapma arzusu uyandırılır. Bunun üzerine kitaplara sarılan bu insanlar, daha sonra halkı aydınlatmak üzere, okumaya ve bilgilerini artırmaya başladılar. ‘Bilgi en büyük güçtür.’

12.BÖLÜM: KÖYLÜLER

Köylülerin durumunu anlatan Snelman, geniş halk kitlelerinin; işçiler, köylüler ve sıradan kent nüfusunun aydınlanması ve çok yönlü terbiyesini hayatın başlıca amacı ve temel görevi olarak benimsediler. Köy doktoru ve Köy Papazının hayat hikayeleri buraya zenginlik ve anlam katmaktadır.

13.BÖLÜM: PAPAZ MC DONALD

Bu bölümde ise bir papazın Finlandiya halkı için yaptığı fedakarlık anlatılır. Papaz dini anlatırken; din insanların kalbinde dua etme arzusu, gerçeğe erişme ihtiyacı ve sevgi duygusu uyandırmalıdır.

Hayatın mimarı ve halkın hizmetkarı olmak için çalışın , tembellik yaparak hayatınızı boşa geçirmeyin tarzında öğretici sözler ve olaylarla halkı bilinçlendirir.

SONUÇ OLARAK

'Bilim Felsefesinin kurucularından İngiliz bilim insanı, avukat, yazar ve devlet adamı Francis Bacon'ın (1561-1626) vurguladığı şekilde "bazı kitaplar şöyle bir bakılmak, bazısı çiğnenmek, diğer bazı kitaplar da yenilip yutulmak için okunmalıdır." Okuyup bitirdiğimiz "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" isimli kitap da "yenilip yutulması" gereken kitaplardan biri...

 “Kitaplar; evrene ruh, akla kanat, hayallere hareket ve her şeye de hayat verir.” Platon

 

Kütüphaneler, ülkelerin devlet ve toplum olarak, gelişmesi ve kalkınması noktasında son derece önemli olan eğitim ve kültür kurumlarıdır. Varlıkları güç ve zenginlik, yoklukları ise eksiklik anlamı taşımaktadır.

Zamanın ruhuna bigâne kalanlar zelil olmaya ve izmihlâle mahkûmdurlar. Tıpkı Osmanlı'nın son 150 yılı gibi. 16. yüzyılın başında Bilimsel Devrimi başlatan ve sürekli kazanım içinde olan Batı 18. yüzyıl sonunda dünyanın güç merkezi ve efendisi hâline gelmişti. Sonrasında da sürekli gelişme kaydetti Batı. Batı ile aramızda mesafe hayli büyük. Batı bu hâle nitelikli düşünerek ve sürekli kendini geliştirerek geldi. Nitelikli düşünmek, yaşadığımız çağı ve zamanı doğru düzgün okuyabilmenin (anlayabilmenin) yolu da kendimizi sürekli geliştirmekten geçiyor.

Kitabın kahramanı (sizler ve emsalleriniz gibi toplumu bilginin ışığı ile aydınlatma sancısı ve çabası içinde olan bir eğitimci ve eğitim gönüllüsü olan) Johan Vilhelm Snelman. Snelman öncülüğündeki bir avuç Fin eğitimci ve aydını tarafından başlatılan bu eğitim seferberliği kısa sürede her sahada meyvelerini de veriyor. Snelman öncülüğünde gittikçe ivme kazanan bu eğitim seferberliği sürecinde kâhir ekseriyetinin millî dilini dahi unutmuş olduğu Fin halkındaki şuurlanma, dönüşüm, (özetle kültürel ve ekonomik) gelişme sonucu 19. yüzyıl başında adeta bir bataklıklar ülkesi durumunda olan Finlandiya coğrafyası bir nilüferler ve refah ülkesi hâline geldiği de kitapta anlatılmakta. 19. yüzyıl başındaki bu sefil coğrafya ve halk, bahse konu dönüşüm hareketi sonucu günümüzde Avrupa'nın müreffeh, eğitim seviyesi yüksek ve insan gücü de hayli nitelikli önde gelen ülkelerinden biri hâline gelmiştir.

                                                          

* Öğretmen, Gaziantep, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

[1] Thomas Carlyle (1795-1881); Romantizm akımına mensup İskoçyalı yazardır. 1837-1840 döneminde dört konferanstan oluşan halk konferansları verdi. Bilahare bu konferansların notlarını “Kahramanlar ve Kahramanlara Tapma” adında bir kitap olarak yayımladı. Bu kitapta Carlyle Luther, Shakespeare, Hz. Muhammet, Dante ve Napolyon’un hayat hikâyelerini konu edinmiş ve bu kişilerin insanlık tarihinde belirleyci önemini vurgulamıştır.

[2]  Lev Tolstoy (1828-1910); Rus yazar, filozof ve eğitim reformcusudur. Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş, Ivan Ilyiç’in Ölümü ve Hacı Murat eserlerinden bazılarıdır.

Bu Kitabı Okuyalım - Diğer Yazılar

Güncel Yazılar

Ahmet KARTAL
Ahmet URFALI
Ayşe SAMİHA
Cemal KURNAZ
Esat ARSLAN
Fatih AKMAN
Hasan Fevzi BATIREL
İbrahim BAYKAN
Kenan EROĞLU
Mehmet MAKSUDOĞLU
Metin SAVAŞ
Mevlüt UYANIK
Mustafa Kadir ATASOY
Mustafa TEZEL
Necdet BAYRAKTAROĞLU
Ömer AĞAÇLI
Orhan ARSLAN
Rabiye Sümeyye KARAPINAR
Şahver ÇELİKOĞLU
Sait BAŞER
Serdar ÖZBOSNALIOĞLU
Serina DERİCİYAN
Sinan KÖSEDAĞ
Turgut GÜLER
Zafer SARAÇ

Medeniyet Tasavvuru

Abdülhamit SİNANOĞLU
Ahmet GÜRBÜZ
Armağan ÖZTÜRK
Bahaeddin YEDİYILDIZ
Durmuş HOCAOĞLU
Hasan AYDIN
İbrahim OZKILIÇ
İlhan YILDIZ
M. Fuat KÖPRÜLÜ
M. Hilmi ÖZEV
Miray ÖZDEN ve E. Recep ERBAY
Muharrem TÜNAY
Nesrin BAĞCI
Özgür TABUROĞLU
Recep ÖZKAN
Sedat DOĞAN
Tuncay AKGÜN

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

10529794