Hayatı Roman Yahut Mustafa Tatcı Hocam

Tam boy görmek için tıklayın.

Tatcı Hoca hayatın birçok alanını yoklamış birisidir. Köy hayatı, bağcılık, inşaat işçiliği, muavinlik, öğretmenlik, akademisyenlik, yazarlık, yayıncılık, musikişinaslık, dervişlik yönleri yanında bir baba ve kardeş olmasıyla da hayatın hemen birçok sahasında bir mücadele ve faaliyet içinde olmuştur. Bunlar elbette onun hayatının zâhir ve bâtın yönleriyle ilgilidir.

Hocanın bu çalışkanlığı, mücadele ruhu ve her ânını verimli geçirmesinin ardında kolay kolay bilinemeyecek ve sadece sahibine malum sırlar, nasipler ve vazifeler vardır. Yoksa onun yaşadığı hayat, sıradan bir insanın tâkatinin çok üzerindedir.

Dolu yaşanan, meşguliyeti zamanın her ânında hissedilen bir hayatın elbette duygusal ve fikri zenginliği de daha başka, daha derin ve kuşatıcı olur. Bu anlamda hocanın hayatından roman değil, romanlar çıkar.

Nitekim Mustafa Hocamın hayatıyla ilgili bazı romanlar yazıldı. İlki aslında Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin hayatıyla beraber yürüyen bir denemeydi.

İkincisi ise hocanın hatıralarından alınıp olduğu gibi roman diye yayınlanmış anılarıydı. Her iki romanı da yazan romancı, hocadan izinsiz aldığı hatıra dosyası üzerinden bir roman neşretti fakat yayınladığı kitapta kendinden neredeyse hiçbir şey yoktu. Bu kitap Tatcı Hoca’nın seyr ü sülûkunun -artık hoca ne kadar müsaade ettiyse- bir romanın hacmi içine yansımasından ibaretti.

İnternette gezinirken bu roman üzerine yazılmış bir makale dikkatimi çekti. Anlaşılan o ki, makaleyi yazan akademisyen romanın neyi ve kimi anlattığını pek anlamamış ve Mustafa Hoca’yı hiç tanımamış. Doğup büyüdüğü beldeyi de Aydın’ın bir köyü zannetmiş. Ne diyeceksiniz? Erenler yazarken de görünürken de gizlemeyi ve gizlenmeyi çok iyi bilen ve bu işi pek seven insanlar. Yani kendi ifadeleriyle hem kaçıyorlar hem de bayrak açıyorlar.

Hocamın hayatıyla ilgili üçüncü roman Leyla İpekçi tarafından yazıldı. “Dem Yüzü” başlıklı bu roman, esasında Bir’le İki’nin muhabbetinden ibarettir, desek yeridir. Romandaki Sırrı Efendi karakteri bize göre Tatcı Hoca’nın kendisidir ve Sırrı Efendi esasen roman kahramanının seyr ü sülûkunda ona rehberlik eden bir mürşittir. Kahramanın iç âleminde beliren soruların yoğun bir şekilde hissedildiği romanda bir irfanî dil de öne çıkmaktadır.

Leyla İpekçi’nin Dem Yüzü romanı Tatcı Hocamın ifadesiyle Türk Edebiyatında son yıllarda yazılmış en başarılı romanlardan birisidir. Bir yönüyle hocanın hayatının da söz konusu edildiği bu roman üzerinde burada biraz durmak istiyoruz.

Dem Yüzü, kendinde bir yolculuğa çıkan insanın romanıdır. Arif Nihat Asya’nın,

“Yollar içindedir senin

Yollara çıkmadan yürü”

mısralarında ifade edildiği gibi…

Bu roman da kendini tanımak isteyen insanın, özünde yatan hakikat arayışının ve buna dair çabalarının ifadesidir.

Bu cümleler akla şöyle bir soru getirebilir:

İnsan nasıl bir varlık ki, kendinde, kendi içinde bir yolculuğa çıkabiliyor? Aslında hem romanda hem de Tatcı Hoca’nın hayatının ve arayışlarının konu edinildiği bu çalışmada bizler bu sorulara cevap aramaya çalışıyoruz.

Dem Yüzü, Tatcı Hoca’nın seminerlerinde, derslerinde ve kitaplarında ortaya koyduğu mürşit ve derviş arasındaki ilişkiyi Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin izinden bize anlatan bir aşk romanıdır. Romanda, her ne kadar geride duruyormuş gibi olsa da öne çıkan karakter Sırrı Bey’dir. En azından romanın kahramanına anlattığı yokluk sırrı itibariyle bu böyledir.  Sırrı Bey, bir kâmil mürşidin romandaki yansımalarından birisidir sadece.

Romanın ana kahramanı Arzu, günlük ve toplumsal çileler içinde pişen bir tâliptir aslında. Eşi vatan için kendini feda etmiş ve şehit olmuştur. Arzu’nun hayatı bir bakıma toplumsal ve ferdî ilişkilerin izlenebildiği bir aynadır (Bu bütün derviş-meşrep kişilerin hayatında böyledir. Onların çilesi toplumun aynasıdır. Onların imtihanı için dışa yansıması itibariyle toplumun da imtihanıdır.)

Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin bir anlamda manâda izini süren Arzu, hazretin hayatında yaşadığı çileye benzer bir çileye, iftiralara, sıkıntılara maruz kalır ve ülkede de bir darbeye giden yol açılır.

Burada Arzu’nun yanında olan rehber Sırrı Bey’dir (bize göre Tatcı Hoca). Arzu, Kâbe’de, Sırrı Bey’i kaybeder. Sırrı Bey, Kâbe’de sırra kadem basar! İki ile Bir’in son konuşmalarında artık Bir kendi kendine konuşmaktadır.  Bu, manâda ikinin bir olması şeklinde de yorumlanabilir. Esasen, Kâbe’yi burada hiçbir ikiliğin olmadığı gönlün bir yansıması olarak almada herhalde bir sakınca yoktur. Arzu, en baştan beri var olan yokluğu, böylece zâhirde de yaşamış olmaktadır.

Kâbe’ye doğru çekilen ve ikiyi bir kılan Arzu’nun yolculuğuna burada dikkatinizi çekmek istiyorum.

Aslında insan durmaksızın yolculuk hâlindedir. Hiçbirimiz birkaç saniye önceki “biz” değiliz. Bir bilgenin ifadesiyle daima akış hâlinde olan akarsuyun hiçbir zaman birkaç saniye önceki akarsu olmaması gibi. Kendi içinde daimî bir seyahat ve yolculuk hâlinde olan insan amacına erse de ermese de o artık aynı kişi değildir. Öyleyse yolculuk hayatımızın özündeki ritimdir. O bir “hâl”dir. Dem Yüzü, “enfüsî” yani içten/içeriden bir yolculuğun romanıdır. Aslında bir bakıma hepimizin hikâyesidir.

Gerçekte bir insanın manâ yolculuğunu bir romana taşımak güç bir meseledir! Hüsn ü Aşk, A‘mâk-ı Hayâl veya Muhayyelât-ı Aziz Efendi, Hakikatten Bir Bahis veya Teşrih-i Hak (Tatcı Hocam tarafından İnsan adıyla yayınlandı), Gel De Çık İşin İçinden tarzındaki eserlerin en önemli tarafı kanaatimce bugün dahi tanımlanması çok güç yönlerinin olması, yani insanın kendi içinde süren bir yolculuğunun sembolik olarak anlatılmasıdır. Geleneksel anlamıyla seyr u sülûk…

Bu tarz eserler, bir insanın başından geçen olay ve durumları temsillerle, örtüye bürüyerek, kavramların ve kelimelerin ardına gizleyerek anlatmaktadır. Aslında Karagöz oyununda veya diğer geleneksel sanatlarımızda da yapılan budur. Hakikat bir merkez etrafında çoğalır, fakat görüntüler değişir. Asıl yani merkez değişmezken çevre daima hareket, oluş ve değişim hâlindedir.

Bu tarz bir anlatım, kültürde çeşitli şekillerde ifadesini bulmuştur. Bunu mesela halı desenlerinde bile rahatlıkla görebiliriz. A‘mâk-ı Hayâl ve Muhayyelât türü eserlerde de gördüğümüz budur. İnsanın hakikat arayışı merkezde olmak şartıyla hikâyeler çeşitlenir ve şekillenir. Bu arada hep birlikte insanın bu iç macerasının şahidi oluruz. Kişiler, olaylar ne kadar değişirse değişsin esas olan, kendimizde zuhur edenlerin teker teker gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçirilmesi, bizim bunları etimiz ve kemiğimiz gibi özümüzde hissedebilmemizdir. Bu yönüyle masalların da kendilerinde bir hakikat payı barındırdığını, onların da ucundan bucağından insanın kadim hikâyesini dile getirdiğini söyleyebiliriz.

İnsanın iç yolculuğunu bir romana taşımanın güçlüğünden söz ediyorduk. Söz konusu olan Tatcı Hoca gibi seyr ü sülûk çıkarmış birisinin hayatı ise bu güçlük daha belirgin bir hâl alır. Bu zorluk, insanın kendi iç yolculuğu ve derinliğinin çok öne çıktığı başka eserlerde, menkıbelerde, tezkirelerde de karşımıza çıkar. Bu anlamda kişi kendi seyr ü sülûkunu müsaade edildiği kadar anlatabilir, fakat bir başkası bunu yapamaz.

Kâmil insan insanın iç yolculuğunda daima bir rehber olarak vardır. Görünür, görünmez; bilinir bilinmez… Bu husus nasiple ilgilidir. Tatcı Hoca’nın Dem Yüzü romanında olduğu gibi…

Dolayısıyla İki, Bir’e kavuşmak ister. Aslında bütün İki’ler Bir’in hasretiyle yaşar. İki’nin bütün sorularına Bir, bilgece karşılıklar verir. İtirazlarını yumuşatır. Daha makul, daha akıllıca düşünmesi için Bir, İki’nin her daim yanındadır. A‘mâk-ı Hayâl’deki Aynalı Baba ve Şeyh Gâlib’in ünlü eseri Hüsn ü Aşk’taki Aşk’a tavsiyeleriyle destek olan Molla-yı Cünûn ve Sühân gibi…

İster maddî seyahat isterse bir manâ yolculuğu olsun rehber, daima sefer hâlinde olan insanın en sadık yardımcısıdır. Çünkü o, daha önce böyle bir yolculuğu gerçekleştirmiş, insanı manâ yolunda neyin beklediğinin farkına varmıştır. Dolayısıyla ondaki bu farkındalık, bizim seyahatimizi daha bir anlamlı ve kolay kılacaktır. Yeryüzündeki bütün öğretilerde ve eğitim uygulamalarında bu böyledir. Bilge her zaman vardır ve o bizim arayışımızın en sâdık yanıdır. Bunu Tatcı Hoca’nın hayatı söz konusu olduğu zaman Cemâleddin Kunat Aziz olarak ifade edeceğiz.

Dem Yüzü romanı, bilgece arayışın içten içe bir ifadesidir. Bu arayışta en etkili kuvvet aşktır. Aşk, insanın iç dönüşümü için çok güçlü bir dinamizmi kendinde saklı tutar. Âşıklar, aşktan aldıkları kuvvetle yanarlar ve pişerler. Tıpkı romanda Bir’in İki’ye söylediği şu sözlerde ifadesini bulduğu gibi: “Sevmediğin tek zerre kalmayana dek yanacaksın. Ateşin yakacak bir şey bulamadığı İbrahim gibi…”.[1]

Yakmak, burada benliği yok edip onu aslî ve saf özüne ulaştırmak anlamındadır. Kendisine varlık atfettiğimiz her şey hakikatte bir vehimden ötede değildir. Onlar durmaksızın değişir ve dönüşür. İnsan da değişir ve dönüşür. Bu anlamda aşk ve ateş, benliğin dönüşümünde, insanın aradığı öze yeniden kavuşabilmesinde sahip oldukları etki bakımından bu türden eserlere birçok defa konu olmuştur. Dem Yüzü’nü, bu tarafıyla Tatcı Hoca’nın tasavvufî yönü üzerinden geleneğin yeniden yorumu şeklinde değerlendirmek de mümkün.

Bu romanın Tatcı Hoca’nın sözlerinin ve rehberliğinin yansıdığı önemli bir eser olduğunu ifade edebiliriz.

[1] Leylâ İpekçi, Dem Yüzü Niyâzî-i Mısrî’nin İzinde, H Yayınları, İstanbul 2017, s. 89.

Yazar
Yasin ŞEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen