Erciyes’in eski adı Everek imiş.
Hani bir Kayseri Türküsü var, Ahmet Gazi Ayhan’ın;
“Her ne zaman görsem seni Everek Dağı,
Yüreğimde bir incecik sızı var.
Ah ile geçirdim ömrümün çağı,
Şu alnımda ne bitmedik yazı var,
Çoğu gitti, şu ömrümün azı var.
Bizde ceylan, avcı hikayeleri, türküleri çok.
Bu da bir başkası…
Gavur Dağı, şimdiki adı ile Nurdağı’nda olmuş bu olay;
Çok eski zamanda, Durmuş Ali adlı bir Avşar delikanlısı avcılığı, özellikle geyik avcılığına meraklıdır. Günlerden bir gün Durmuş Ali bir geyik yavrusunu vurup eve getirir. Anası bir oğlu Durmuş Ali’ye, bir geyik yavrusuna bakar, içi sızlar. Bu arada oğlunu bir iyice azarlar, ona öğütler verir, bir daha geyik avına gitmemesini söyler.
Durmuş Ali anasını dinlemez. Yine geyik avına çıkar. Bu kez peşine katıldığı geyik daha önce vurup öldürdüğü geyiğin anasıdır. Ana geyik Durmuş Ali’yi sarp kayalıklara çeker. O koca kayaların arasında bir görünür bir yok olur. Durmuş Ali de peşinde… Derken delikanlı kayalıklardan aşağı düşüp yuvarlanır, yaralanır.
Sonrası, bu türküyü söyledikten sonra ölür.
Ben de gittim bir geyiğin avına ,
Geyik de çekti beni kendi dağına .
Tövbeler tövbesi geyik avına,
Siz gidin kardeşler kaldım kayada.
Ben giderken kayabaşı kar idi ,
Yel vurdu da ılgım ılgım eridi ,
Ak bilekler taş üstünde çürüdü ,
Siz gidin avcılar kaldım kayada.
Urganım kayada asılı kaldı ,
Asbabım sandıkta basılı kaldı ,
Sılada nişanlım küsülü kaldı,
Siz gidin kardeşler kaldım kayada .
Kayanın dibine çadır kursunlar ,
Çifte davul, çifte zuma vursunlar ,
Nişanlımı kardeşime versinler ,
Siz gidin kardeşler kaldım kayada.
Kimi geyik de başka yere götürüyor;
Alaiye Beyinin oğlu ava çıkıyor. Bakıyor bir geyik. Yayını geriyor ve vuruyor. Yaralı geyik kaçıyor, takip ediyor bey oğlu. Bir yere giriyor yaralı geyik. Kapıyı açıyor, içeride bir çok insan bir zatı dinlemekte. Abdal Musa dergâhıymış yaralı geyiğin sığındığı yer. Sesleniyor bey oğlunca “Benim yaraladığım geyik buraya girdi, geyiğimi verin.” Suskunlar, Abdal Musa’ya bakıyorlar. “Okunu tanır mısın?” diye soruyor Abdal Musa. “Evet” deyince yeleğini kaldırıp göğsüne saplanan oku gösterip soruyor, “Bu mu?”
Şaşırıyor, bir şey diyemiyor ve oraya kapılanıyor bey oğlu. Beyliği falan bırakıyor, Kaygusuz Abdal oluyor.
Bunu bir dörtlükte şöyle yazmaya çalışmıştım;
“Âlemleri bilen er,
‘Dünya can uçumu’ der,
Bir gün ceylan bir ok yer,
Avcı, dergâha gelir.”
Yazının başında yazdığım Kayseri türküsünün hikayesi de bir başka.
El bebek, gül bebek büyütülmüş, bir evin bir oğlu ava çıkar. Gördüğü ceylan sarp kayalara çeker onu. Takip eder fakat ceylan kaybolur, bulamaz. Kayalıklarda ayağı kayar, düşer. Cesedini de bulmazlar. Babası sadece ayakkabısının birini bulur kayaların arasında, üzerinde bir incecik tozu olan ayakkabıyı.
Şöyle devam eder;
Yosunlardan ayakları kaydı mı?
Yavru şahin gibi boyun eğdi mi?
Sarı saça mor menevşe değdi mi?
Şu alnımda ne bitmedik yazı var,
İskarpinde bir incecik tozu var.
Söyle garlı dağlar gel insaf eyle,
Neredeyse dağlar yavrumu söyle,
İki elim böğrümde merhamet eyle,
Çoğu gitti, şu ömrümün azı var,
Şu alnımda ne bitmedik yazı var…
