Leyla torunum, iki yaşında, Ankara’da yaşıyor.
Aramız iyi. Cumartesi günü telefon ettim. “Geleyim mi?” diye sordum, “Hadi” deyince gitmek farz oldu.
Pazar sabahı yola çıktım, baktım benzin az. Yollar ıslak, hava soğuk. Araba fren yapınca kayıyor gibi geldi. Benzin aldıktan sonra lastiklerin havasına bakayım dedim, baktım ki her biri kendi havasında. Biri 16, biri 18, biri 24, biri 28… Hepsini aynı hizaya getirdim.
12.00 civarı Ankara’ya vardım.
Mesut Doğan Bey’in Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler’i anlattığı kitabı yeni baskısını yaptı. Torunlara, sevdiklerimize imzalatmıştım, onu götürdüm Leyla’ya.
İki kişilik kahve fincanı almıştım torunlara. Onlar büyüyene kadar biz de yaşarsak beraber dede- torun kahve içeriz diye. Şimdiden başladık gerçi. Leyla ile başka fincanlardan içtik. Onun fincanındaki kahve değildi ama olsun.
Saat 15.30 oldu, Eskişehir’e dönme zamanıydı. Hava 18.00 sularında kararıyordu, Yunus Emre’ye uğranabilirdi hava kararmadan.
Yola çıktım.
Bir türkü çalınıyordu radyoda;
“Ela gözlü pirim geldi,
Duyan gelsin işte meydan.
Dört kapıyı kırk makamı,
Bilen gelsin işte meydan.
Ben pirimi hak bilirim,
Yoluna kurban olurum,
Dün doğdum bugün ölürüm,
Ölen gelsin işte meydan.
Şah Hatayi der sırrını,
Meydana koymuş serini,
Kırklar ceminde yerini,
Alan gelsin işte meydan.”
Aklımdan “zaman” geçiyor.
Dün, bugün oldu. Yaşayanlar yarın ,bugüne dün diyecekler. Yaşanmamış zaman yok.
Prof. Dr. Tamilla Aliyeva yazmaya çalıştığım şiirleri incelerken “sinonim” ve antonim” yönüne bakmış. Sinonim anlamdaş, antonim zıt anlamlı demekmiş. Hakikaten ben de sonradan bir daha baktığımda zıt anlamlı sözleri çok kullanmışım. Uzun kısa, doğru yanlış, iyi kötü… gibi…
İnsan sayısı kadar dünya var da bazılarımız bir yerlerde kümeleniyoruz. Aklımdan yine zıt şeyler geçiyor yolda. Şöyle dedim;
Yaşanmamış çağ mı olur acaba?
Yarını hazırlar bugünkü dünün.
Biri keyif çatar birinde çaba,
Birisi benimse diğeri kimin?
Ana yoldan Yunus Emre türbesine saptım. Yaklaşık 26 km.
Hani derviş arkadaşları ile yol alırlarken dua ediyorlar, sofra geliyor ya… Şöyle dedim;
Kimi ayak ister, kimisi kanat,
Kimi der “sofrayı Yunus’ça donat”,
Birinde çarık var, birisinde at,
Birisi benimse diğeri kimin?
Yunus Emre Türbesine vardım. Zübeyde Abla Yunus Emre aşığı. Onu aradım. Ziyarette olduğumu, dua etmesini istedim. Uzunca bir dua etti telefonla. Telefon elimde, o sırada baktım bir mesaj, Aşık Cemal Divani bir şiir göndermiş;
Erenler Divanında
Vardım ki erenler kurmuşlar divan,
“Neye geldin, nedir işin?” dediler.
Bu mekâna uğrayamaz her insan,
“Yukarı kaldırma başın” dediler.
Başı önde eğik koca dev gördüm,
Yakınında viran olmuş ev gördüm,
Hû çekerken çıkan çok alev gördüm,
“Közü yoktur bu ateşin” dediler.
Ateş vardı, kül gizlenmiş ocağa,
Demir de dayanmaz böyle sıcağa,
Kalktı, göz attılar sol ile sağa,
“Yok mu senin arkadaşın?” dediler.
“Arkadaşın şimdi ne halle meşgul?
Ara sahralarda emsalini bul,
Cefaya taliptir senin gibi kul,
Yalnız olmaz, düşün taşın” dediler.
Düşünüp taşındım iş gayet çetin,
Yetmez ki bu hale gücün kuvvetin,
Ey Cemal Divani, bitsin hasretin,
“Artık dursun gözde yaşın” dediler.
Aşık Cemal Divani bunu gönderdi ya, dua bitince Yunus Emre Hz.lerinin türbesinin fotoğrafını gönderdim cevaben. “Bana üstten bakan bu zat kim?” dedi.
Cemal Divani boş söylemez. Zamana ve durduğun yere göre değişiyor her şey. Çıkmaz bir sokakta geri geri gitmek aslında ileriye doğru gitmekmiş.
Divani, Yunus Emre’nin yerin altında olduğunu bilmez mi? Bilir de “o zat” üstten bakıyorsa Cemal Divani daha aşağılarda demek ki. Zaten şiirde de sanat yapmış. “Zincirleme Koşma” gönderdiği şiir. İlk kıtanın sonundaki kafiye ile başlıyor gelen kıta. Yeniden bir okuyalım efendim Cemal Divani’nin şiirini.
Yola revan oldum.
Bir yalnız ağaç vardı yol üzerinde, ona da bir şeyler söylemeliydi;
“Kimi sancı verir, kimisi derman,
Kimi “baş üstüne”, kiminde ferman,
Kimi yalnız ağaç, kimisi orman,
Birisi benimse diğeri kimin?
Porsuk Nehri’nin kenarından devam ediyordu yol. Hani Selçuk’lu beyi, adı Porsuk olan, doğuşundan Sakarya’ya dökülünceye kadar at sürmüş, adını oradan almış ya, o nehir işte.
Bulutlar bir başka güzeldi. Güneş eriyordu dağların ardına.
Yol köylerin arasından devam ediyordu. Issız, sessiz… “Bacası tüten ev var mı?” diye baktığım köylerden geçtim;
Kimi şifa olur, kimisi zehir,
Kimi çölde damla, kimisi nehir,
Birisi ıssız köy, birisi şehir,
Birisi benimse diğeri kimin?
Bir türkü vardı radyoda;
“Aşk yoluna canı feda kılanlar,
Sizde düştünüz mü zora ben gibi?
Bir Leyla misali Mecnun olanlar,
Yaktınız mı canı nara ben gibi?
Karagöz üstünde o keman kaşlar,
Kirpikler canıma tığ gibi işler,
Mah cemal üstüne dökülmüş saçlar,
Acep yanan yare var mı ben gibi?
Aşık maşukunun esrarın saklar,
Mecnun Leyla için sahrayı bekler,
Yar yoluna canın veren aşıklar,
Bulmamış derdine çare ben gibi.”
Bunu da Halil Atılgan Ağabey derlemişti.
Eve geldiğimde saat 19.30 olmuştu.
Şiire bir kaç kıta daha ilave etmeliydi.
Birisi de içimizden herhangi biri idi.
İnsan da “aradığı şey ne ise o idi” idi zaten…
