Töre, Oğuzculuk ve BütünTürklük: Bir Paradigma Kritiği

Tam boy görmek için tıklayın.

  1. Töre’nin Haniflik Olduğu ve Hanif Töre’nin Tevhidçi Türklüğü Oluşturması:

“İslamiyet’ten önce Türkler” argümanı akademide bir paradigmadır. Bu paradigma öncelikle İslam’ı Hz. Peygamber’in tebliğine dayandırır. Söz konusu paradigma Araplar için doğrudur. Çünkü Arapların şirk toplumu olduğu hususu Kur’an’da beyan edilmektedir: “Lât’a, Uzzâ’ya ve diğer üçüncüsü olan Menât’a (neden taptığınızı) hiç düşündünüz mü?” (53 Necm 19-20). Görüldüğü üzere Kur’an, Arapların puta taptığını belgelediği için “İslâm’dan önce” şeklindeki kavramsal kalıp, bu toplum (kavim) için tartışmasız şekilde kullanılabilecektir. Ama bu kalıbın Türkler için kullanılması doğru değildir. Türkler için belki “Hz. Peygamber’den önce Türkler” şeklinde bir kavram kalıbı kullanılabilir. Ancak bu kavram dahi Türkleri “İslâm öncesi” kavramına itmeye yetmemektedir. Türkiye’de akademisyenlerden ve yazarlardan çok azı Türklerin Hz. Peygamber öncesi zamanlarda Hanif olduğunu yazabilmiştir. Selim Karakaş’ın makalesinde de ifade edildiği gibi bu görüşte olan yazarlar sınırlıdır:

“J.P. Roux bu dinin ‘politeizmle iç içe bir monoteizm’ olduğu görüşündedir. ‘Monoteizm’ fikrinin mimarı P.W. Schimidt, Türklerin orijinal dinini ‘gök dini’ dediği tek tanrıcı bir inanç sistemi şeklinde açıklar. Bizde monoteizm tezi makes bulmuş, İbrahim Kafesoğlu, Osman Turan, Bahaeddin Ögel ve Hikmet Tanyu gibi isimler eski Türk dinini ‘Gök Tanrı dini’, ‘hanif dini’ olarak yorumlamışlardır.” (Karakaş, 2014: 464).

Şaban Kuzgun’un “İslam Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik” kitabı Hanifliğin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda son derece önemli bir metindir. Marksist-Leninist düşünceye mensup Hikmet Kıvılcımlı, “Dinin Türk Toplumuna Etkileri” kitabında eski Türklerin yüzlerce kabileden oluşan konfederasyonlarının ancak “Hanif Din” ile sağlanabileceğini ifade etmiştir. Yukarıda ismi geçen yazarların dışında Mustafa Baş “Gök Türkler: Orhun Abideleri ve Gök Türklerin Dini” ve Sait Başer “Kök Tengri Gök Tanrı’nın Sıfatlarına Esmaü’l-Hüsna Açısından Bakış” kitaplarında Türklerin dininin Haniflik olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Sait Başer’in çalışması “Türk İnancı”nın Haniflik kapsamında değerlendirilmesi bağlamında ele alındığında eşsizdir ve bu çalışma “Türk düşüncesinde büyük bir sıçrama” olarak değerlendirilebilecektir.

Türklerin Hz. Peygamber öncesi dinlerinin “Haniflik” olduğu hususu yukarıda ismi zikredilen müelliflerin çalışmalarına rağmen bir ekol haline gelmemiştir. İlahiyat fakültelerinde ve üniversitelerin tarih bölümlerinde bağımsız bir kürsü kurularak araştırmalar yapılması gereken “Haniflik” teması, akademik araştırma disiplini dışında bırakılmıştır. Bu ise, eski Türk toplumları içinde Hanif Din’e mensup boyların veya konfederasyonların bulunduğu düşüncesinin “spekülatif” addedilmesine yol açmıştır.

Kur’an, Hz. İbrahim’in “Hanif” olduğunu ve Hz. Peygamber’e de “Hanif Din’e yönelmesi gerektiğini beyan etmektedir:

“De ki: Şüphesiz Rabbim doğru, her bakımdan kusursuz, hiçbir eğriliği olmayan bir dine, batıldan uzaklaşıp hakka yönelen İbrahim’in dinine dosdoğru bir yola eriştirdi; İbrâhim, hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (6 Enam 161); “Allah yolunda gerektiği şekilde cihat edin. O sizi bunun için seçti ve dini yaşama konusunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. Haydin, atanız İbrâhim’in dinine uyun. Allah, önceki kitaplarda da Kur’an’da da sizi ‘Müslümanlar’ olarak isimlendirdi.” (22 Hacc 78).

Haniflik bütün kavimlere gönderilmiş ve onların tümüne de “Töre” hükümleri beyan edilmiştir. Hz. Peygamber’in Akabe Beyatı’nda Yesrib’den gelen hacılardan uyulmasını istediği ilkeler, bu anlamda Hz. Âdem’in, Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in de muhatap olduğu halklara beyan ettiği Töre’yi ifade eder. 621 yılında Yesrib’den gelen 12 kişi Akabe Beyatı’nda “Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, haksız yere cana kıymamak, zina etmemek, yalan ve iftiradan sakınmak, maruf olan konuda el-Emin kabul ettikleri kişiye (Muhammed’e) karşı gelmemek” hususunda Hz. Peygamber’e biat etti. Bu biat sonunda 120 yıldan beri birbirine düşman olan Yesrib’li iki kabile (Evs ve Hazrec), aralarındaki husumete son verildi. Dikkat edilirse Akabe Beyatı’nın ilkeleri ile Cengiz Yasası’nın hükümleri ve Kazak halklarını “milliyet/bodun” kılan Tavke Yasaları/Jeti Jargı’nın hükümleri aynıdır.

Yukarıdaki perspektif, Türk Töresi’nin kökeni sorununun Tevhid Dini (Hanif İslâm) paradigmasıyla izah edilebileceğini mümkün kılmaktadır. Ancak Türkiye’de “Töre” kavramı ne yazık ki yukarıdaki perspektiften farklı bir yaklaşımla izah edilmekte ve “Abbasî Hilafeti’nin muhafızı” veya “Abbasî pazarına mal süren imtiyazlı tüccar kavim” statüsüyle İslâm dünyasına giren farklı Türk boylarına “özgülenerek” ele alınmaktadır. Böylece Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’e, Hz. Muhammed’e gelen değişmez esaslı “Tek Töre”, Türklüğü Selçuklu-Osmanlı aksında temellendiren Milliyetçi perspektifler tarafından “Çoklu Töre”ye dönüştürülmektedir. Pek çok müellif, Türk bodunlarındaki “Töre” fikrini, “bilge hükümdarın Norm-Yasa koyması” şeklinde bir perspektifle açıklamaktadır.

Hakikatte bu müelliflerin hemen tamamı Oğuz Destanı’nı okumuş olup, bu destanda Türklerin Hz. Nuh’un oğlu Yafes’ten türediği bilgisine de sahiptir. Dolayısıyla böyle bir bilgiye sahip herhangi birinin Hz. Nuh’un evlatlarına bir “Yasa” (Töre) koymuş olabileceğini düşünmesi veya mantıksal çıkarımla bu vargıya ulaşması kaçınılmaz olmalıdır. Ne yazık ki Türkçülük ve Milliyetçilik ideolojisinin de kuramcıları olan mezkûr yazarlar/akademisyenler, Türk Töresi’nin “Hz. Nuh’un Yasağı” olabileceği fikrine ulaşamamıştır. Ziya Gökalp, tam aksine eski Türklerin Şaman dininde olduğu fikrini Durkheimcı sosyolojik bakışla savunmuş, hatta giderek “Türk Müslümanlığı” imal etmek amacı güderek bir bakıma protestanizm/Luthercilik anlamına gelecek şekilde “İslâm’da reform” politikası teklif etmiştir. Adil Özcan, H. Nihal Atsız’ın da böyle bir reform teklif ettiğini belirtir:

“Gençlerdeki dinî inanışları müsbet karşılıyorum. Yalnız, Müslümanlıkta bir reforma ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.” (Özcan, 2024: 132).

Oysa İslâm “tek din: ed-din” olup, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e aynı ilkeleri getirmiştir. Türklerin de kadim zamanlarda Zülkarneyn ile ed-Din (Haniflik) ile muhatap olduğu, hatta Zülkarneyn’den Yecüc-Mecüc kavimlerine karşı Hanifliğin Töresi ile Törelenmek üzere yardım talep ettikleri bilinmektedir. Zülkarneyn, onları Yecüc-Mecüc tehdidinden korumak üzere bir bölgeye hicret ettirmiş, bu halka öğrettikleri ile onları “Yasalı Toplum” olarak örgütlemiştir. Hz. Musa’nın da kavmini Mısır’dan çıkardıktan sonra çöle götürdüğü, orada 12 kabile olarak teşkilatladığı hatırlanırsa, Kur’an’daki Zülkarneyn kıssası ile Musa kıssası arasında büyük benzerlik bulunduğu gerçeğine erişilebilecektir. Ergenekon’dan çıkmadan önce Türkler, Zülkarneyn’in öğrettiği Töre (evrensel Tevhid ahlâkı) ve teknik (demirin eritilmesi) ile “passioner millet” haline gelmiştir. Musa’nın kavminin ise “passioner millet olmak” konusundaki misyonları, onların altına/gümüşe (sarı ineğe) düşkünlüğe yakalanmaları nedeniyle kendilerinden alınmıştır.

Türk, Töre’nin gereği olarak “passionerliği” gerçekleştirmenin kaçınılmaz koşulu olarak “dış evlilik” (exogami) yapan bir bodun olarak tarihe çıkmış ve başka halklarla da bazı ilkeler ekseninde birlik oluşturma toplumsallığıdır. Buna göre “Türk” kişisi; Tek Tanrıcı, anti-kapitalist, yoksulu/esiri/yetimi kollayan, dış evlilik kuralı ile başka halklarla akrabalık tesis eden, zina etmeyen, hırsızlık/yalancılık/dolandırıcılık gibi eylemleri cezalandıran (onları toplumdan çıkaran), mazlum halkları kollayan ve bunları gerçekleştirmek için askerî düzende yaşayandır. Türk Töresi’nin bu ilkeleri Cengiz Yasası’nda yer aldığı gibi, Orhun Abideleri’nde de yer almaktadır. Kur’an’daki “Yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler” (76 İnsan 8) beyanıyla Orhun Yazıtları’ndaki “O töre üzerine (töreye göre) amcam kağan oturdu. Oturup da Türk boylarını yine etdi, yine eğitti. Yoksulu bay kıldı. Azı çok kıldı.” (BK D-14) ifadesi Vahiy ile Töre’nin aynı olduğunu, Töre’nin kaynağının Hakan değil, Vahiy olduğunu kanıtlar.

Bizim paradigmamızda “Töre”, siyasal birlik ortaya çıkmadan önce de varlığını sürdüren evrensel ahlâk değerleri olarak toplumsallaşmıştır. Örneğin Kırgız, Kazak, Özbek halklarında “Jeti Ata” kuralı, “dış evlilik” (exogami) Töresi’nin içtimaîleşmesi olarak değerlendirilmelidir. Türklerin exogamik toplumsallaşma Töresi, bu Millet’in Nihal Atsız’ın düşündüğü gibi “ırk” olarak tasavvur edilmesini imkânsız kılmaktadır. Türklük, dış evlilik yoluyla yeryüzünün bütün halklarını hem antropolojik olarak akraba evliliği yapan halklardan ayırmaktadır (örneğin Yahudilik kaçınılmaz olarak endogamik bir antropoloji imal eder). Türk antropolojisi çok eşliliği de sadece Hakan statüsündeki şahıslar için benimsemiş, toplumun (karabudun) çok eşlilik ile aşiretleşmesini engelleyen uygulamalar geliştirmiştir. Örneğin Mete’nin Onluk-Yüzlük-Binlik askeri teşkilatlanma modeli, akraba evliliği üzerinden aşiret toplumu kurmaya içtimaî/siyasî/askerî yapılanma nedeniyle izin vermemektedir. Türk boyları içinde bu Töre’yi kaybeden halklar antropolojik anlamda dönüşmeye uğramaktadır.

Türk Töresi, bütün Töreli halkları kuşatan siyasal iktidara sahip olmadığı dönemlerde “yazılı olmayan Yasa” olarak bu halkların meselelerinin çözümünde referans olan kurallar olarak uygulanmıştır. Töreli halklar Töre’yi uygulamakla beraber meraların paylaşımı, kız kaçırma halinde “kalın” ödemelerinin yapılması, su kaynaklarının kullanılması sırasında ortaya çıkan çatışmalarda ölen kişilerin diyetlerinin verilmesi gibi konularda ihtilaflarını çözememiş, aralarında “kan davaları” oluşmuştur. Nitekim Yesrib’te de Evs ve Hazreç kabileleri Hz. Peygamber öncesi dönemde aynı meseleler nedeniyle “kan davası” gütmekte, aralarındaki savaşlara son verememekteydi. Türklerde Hakan tipolojisi, daha önce Zülkarneyn’in kendilerine gönderilmesi nedeniyle pratik bir çözüme kavuşturulmuştu. Bu çözüm, askerî üstünlüğü olan boyların (akbudun) kendilerini yönetecek kişiyi (Hakan’ı) Kurultay’da seçmesi metoduyla gerçekleşmektedir. Hakikatte Zülkarneyn kıssası da Yecüc-Mecüc tehdidini savuşturmak isteyen bir halkın, Zülkarneyn’i “Kurultay’da seçmesi” metodunun anlatısı olarak yorumlanabilecektir. Töreli halklar, liderlerini Kurultay’da seçme Töresi’ni hayata geçirdikleri dönemlerde Türk Milleti Avrasya’da görünürleşmiştir. Bu Töre’nin kaybedildiği durumlarda ise Türk halkları bodunlaşmıştır. Buna göre Oğuzların Göktürkler ile ilişkisindeki siyasi tavırlarının “bodunlaşma” (kavmiyetçilik, nationlaşmak) olduğu ifade edilebilecektir.

  1. Sait Başer’in Töre Anlayışı Üzerine Kritik:

Bu bölümde Sait Başer’in “Töre’nin Çocukları” başlığıyla yayınlanan makalesini kritik edeceğim. Mezkur makalesinde Sait Başer, Türklerin iki koldan yürüdüğünü ileri sürmektedir: 1) Kıpçak-Kazak Türkleri, 2) Oğuz Türkleri. Yusuf Akçura’nın da Türklüğü benzeri şekilde iki kol olarak düşündüğü bilinmektedir. Mehmet Kaan Çalen, Yusuf Akçura’nın Türklüğe dair bu tasnifini şöyle açıklar:

“Kuzgun Denizi (Hazar Denizi) ve Kafkas Dağları Türklerin batıya doğru yürüyüşünü sağ (kuzey) ve sol (güney) olmak üzere iki kola ayırır. Sağ kol Hazar Denizi’nin ve Kafkas Dağları’nın kuzeyinden geçerek doğu Avrupa’yı, sol kol ise Horasan’dan geçerek Azerbaycan’ı, Kafkas Dağları’nın güneyindeki ovaları, İran yaylalarını, El Cezire ve Şam diyarlarını ve nihayet Anadolu’yu hâkimiyeti altına alır. Bu iki kol da iki asırlık bir farkla Slavlarla karşılaşır. Slavlarla ilk teması kuzey kolu yapar (…) Bu karşılaşma ile birlikte iki büyük ırkın, Türkler ile Slavların, asırlarca sürecek tarihî kavgası da başlar. Akçura, mücadele eden bu iki büyük ırkı, iki ayrı yaşam tarzının ve dünya görüşünün temsilcisi gibi telakki eder: Atlı ve göçebe Türkler ile yaya ve oturak Slavlar mücadele etmektedir (…) Türk-Slav kavgasının ilk perdesinde Kuzey Türk kolu, Cengiz ve Batu Hanlar zamanında bütün kuzey Slavlarını hâkimiyetleri altına alırlar; Batu Han’ın kurduğu Altınordu Hanlığı bütün Rusya’ya hâkim olur. Ancak Akçura, Türklerin Slavlar üzerindeki hâkimiyetini taşkın nehirlerin ovayı kaplaması kabilinden çok sathî bulur (…) [Kuzeyli] Türkler, hâkimiyetleri altına aldıkları Slavların dinlerine, siyasî ve içtimâî teşkilâtına karışmamışlar, dinî işleri papazlara, dahilî idareyi de yerel beylere bırakmışlardı. Yerli ahali ile hiçbir münasebet kurmayan Hanların bu hoşgörülü siyaseti, kuzey Slavlarının bekasını temin etmiş, hatta onları Katolik medeniyeti içinde eriyerek millî ve dinî kimliklerini kaybetmekten korumuştu. Güneyden ilerleyen Türk kolu ise Osmanlıların idaresinde Balkanlara geçmiş ve kuzeydeki kardeşlerinden iki asır sonra burada yine Slavlarla, güney Slavlarıyla karşılaşmıştı. Güney Slavları da ormanlarda yaşayan, piyade ve ziraatçı adamlardı. Osmanlı Türkleri de kuzeydeki Türkler gibi Slavları Türk töresine göre yönetmişler, aldıkları vergi karşılığı onların dinî ve içtimâî işlerine karışmamışlardı. Akçura kuzeyde olduğu gibi Balkanlarda da Türk idaresinin Slav millî kimliği üzerinde müspet ve koruyucu bir etki yaptığını belirtir. Türklerin hoşgörülü siyaseti hem Slavları Türkleştirmemiş hem onları Rumlaşmak ve Latinleşmek tehlikelerinden korumuş, hem de zamanı geldiğinde Türk hâkimiyetinden kolayca sıyrılabilmelerini temin edecek sosyokültürel şartlar için zemin hazırlamıştır (…) Netice itibariyle Türklüğün kuzey kolu, 16. Asırda Slavlar tarafından yenilip tamamen esaret altına alınır (…) Kuzey Türklüğünü hâkimiyeti altına alan Ruslar, Petro ve 2. Katerina zamanlarında güney Türklüğüne yönelirler, Kırım hanlığını ezerler, o zamana kadar bir Türk gölü olan Karadeniz’in kuzey sahilini ele geçirirler ve nihayet Osmanlı idaresindeki Hristiyan unsurları dinî ve millî birlikten istifade ile ayaklandırarak Türkleri Balkanlar’dan tamamen atmanın ve Ortodoks âleminin yegâne hâkimi olarak Ruslar eliyle Bizans’ı ihya etmenin imkânlarını yoklamaya başlarlar (…) Rusların bu siyaseti, Osmanlı Devleti’nin çöküşündeki en mühim amillerden birisi olmuştur.” (Çalen, 2016: 151-155).

Anlaşılacağı üzere Türklerin kuzey ve güney “kollar” ile öbeklendirilmesi konusu, Yusuf Akçura’dan hareketle temellendirilebilecektir. Böyle bir temellendirmenin ortaya çıkaracağı bazı sonuçlar bulunmaktadır: 1) Türkleri sadece Oğuzların tarihi üzerinden anlamaya yönelik söylemler tutarsızdır; 2) Kuzey ve Güney Türklüğü tasnifi, kaçınılmaz olarak Türkçenin yalnızca Oğuz halklarının dili olmadığını teslim etmeyi gerektirir. Bu tasavvurdan hareketle örneğin İsmet Özel’in “Türkçe, Kur’an’dan neşet etmiştir; Türklük ve Türkçe, Anadolu’nun darü’l İslâm kılınmasıyla bu topraklarda doğmuştur”[1] mealindeki ifadeleri ilmî bir temele dayanmamaktadır; 3) Türklerin farklı boyları bulunmaktadır ve bu boyların üst kimlik adı “Türk”tür. Buna göre Oğuz kökenli olan Anadolu Türklerinin kendilerine “Türk” demesi, Kazakların, Kırgızların, Yakutların “Türk”lüğünü iptal etmemektedir.

Başer’in makalesinde Töre, şöyle açıklanmaktadır:

“Töre büyük bir hikemî geleneğin, çok yönlü bir felsefenin, devlet düzeninin, yüksek değerde bir ahlâkın, insan olma bilgisinin adıydı. Devlet, Töre’yi yaşatma adına kuruluyor, Töre’nin insanlığa vereceği değerlerin canlı kalma teminatı oluyor, egoların arındırılarak Tanrısal öz ile buluşmasını sağlıyordu. O ‘buluşma’ya ‘kut kazanmak’ denmekteydi. 1069’da yazılmış olan ve Töre’yi anlatan bir Türk klasiği var, adı Kutadgu Bilig. Bu eserde, insanlığın, hayata gelmesinin sebebi olarak, her insanda bulunduğuna inanılan Tanrısal Öz yani ‘KUT’un tamamlanması asıl gaye olarak anlatılıyor. Töre, insanlara o süreci tamamlamayı kolaylaştırıcı ortamı, güvenliği, kişilik sahibi olabilmeyi temel alan bir sistemdir.” (Başer, 11.01.2026).

Sait Başer “Töre’nin Çocukları” başlıklı makalesinde Oğuz Türkleri ile Kıpçak-Kazak Türklerini birbirinden tefrik etmekte kalmamakta, Oğuzları diğer Türk boylarına üstün görmektedir. Müellif, Yücel Öztürk’ün “Kazaklar” kitabına referans vererek şöyle demektedir:

Kazaklar adlı değerli çalışmasında Prof. Dr. Yücel Öztürk, Kazak ve Kıpçak kelimelerinin ‘kaçmak’ fiilinden geldiğini, buradaki kaçışın ise devlet otoritesinden ve onun dayanağı olan Töre sisteminden kaçış olduğunu yazmıştır.” (Başer, 11.01.2026).

Müellif bu tanımı “Türk İnanma ve Anlama Modeline Dair” kitabında da yapmakta ve şöyle demektedir:

“Kazak, Türk asıllı olmakla beraber, Töre devletinin hükmüne riayet etmeyen topluluk demektir. Yani kaçaktır, kelimenin aslı bu; kaçak” (Başer, 2011: 226).

Kazak ve Kıpçak kelimelerinin etimolojik anlamından hareketle bu halkları “Töre’den kaçan” şeklinde tanımlamanın “indirgemeci yaklaşım” olduğu ifade edilmelidir. Zira, Kenesbay Musaev’in makalesinde Kıpçak kelimesi şöyle izah edilmektedir:

“Kıpçak kelimesi, Türklerde ilk olarak ‘birlik’ anlamını karşılamaktaydı. Bu kelime, -kıp- ‘bağlamak, düğümlemek’ fiil kökünden türetilmiştir (krş. Kırg. kıpçıy- ‘sıkı durmak, yapışıp durmak’; Kzk. kıpşa bel; Kırg. kıpça bel ‘ince, daralmış bel’; Kzk. kıpı/kıbı ‘bağ, çekirdek, göbek’) anlamındadır (…) Herodot’un M.Ö. 5. yüzyılda kaydettiği Kıpçak kabileleri, atalarının at etini yiyecek, kısrağının sütünü içecek olarak kullanmaları gibi birçok geleneği bugüne kadar korumuşlardır. Kıpçak kabileleri ve halkları geçmişte Türk halklarının büyük bir kısmını oluşturmuş ve bugün de oluşturmaya devam etmektedir. Bugünkü Kıpçak halkının atalarının M.Ö. 5. yüzyıla kadar Doğu Avrupa’da yaşadıklarına dair bilgiye, Herodot’un İskitler ve Erturyalı olarak adlandırdığı halkların kültürlerinin ve hayat tarzlarının anlattığı belgelerde rastlamak mümkündür (…) Eski ve Orta Çağ’daki Kıpçaklar, Türk halklarının içinde büyük bir kabileler birliğiydi. Kıpçak kabileleri ilerleyen zamanlarda birkaç grup altında toplanan çağdaş Türk halklarının oluşması için de zemin hazırlamıştır (…) Kıpçak halkları, İslâmiyet’in etkisinde çok kalmamış ve ait olduğu boyları unutmamışlardır; onlar arasında akrabalık bağları da oldukça gelişmiştir. Örneğin, yazılı olmayan yasalara göre aynı boya kız verip aynı boydan kız alınmaz. Müslümanların ise kuzenleriyle evlenmesi mümkündür (…) Çağdaş Kazak araştırmacıları Ahmet Yesevî’nin dilini Kazakçanın atası saymaktadır.” (Musaev, 2020: 209-210, 215, 221).

Görüldüğü üzere Kenesbay Musaev’in makalesinde “Kıpçak” kelimesi “Töre’den kaçmak” anlamını ters yüz edecek şekilde “birlik kurmak ve Töreli yaşamak” anlamı kazanmaktadır.

Andrey N. Kononov’a göre ise “Kıpçak” adı “sarı-kızıl saçlı” anlamında olduğu gibi, “kub” kökünden gelen “kabuk” anlamına da sahiptir. Bilindiği üzere Oğuz destanında Oğuz Han ağaç kavuğunda bir çocuk bulmuş, ona “kıpçak” demiştir. Kelime Uygurcada kıv → kıvan = kuban (sevinmek) şeklinde ses değişmesinden gelmiştir. Kononov, “Kuman/Kıpçak/Kumuk” kelimelerinin “kub” kökünden geldiğini ve “birleşik topluluk” anlamına haiz olduğu belirtir (Kononov, 2000: 518-526). Cengiz Saltaoğlu ise “Kıpçak” kelimesinin hem kendi başına ayrı bir Türk boyunun adı, hem de daha sonra bu boy önderliğinde kurulan bir boylar birliğinin adı olarak kullanıldığını ifade eder. Müellife göre kelimenin anlamsal kökeninde “Kun” kelimesi de vardır. Zira X. yüzyılın sonunda, Tobol ve İşim ırmakları çevresinde yaşayan Kimek ve Kıpçaklarla, kuzeybatı Çin’den gelen Kunların (Sarılar) birleşmesiyle Kuman-Kıpçak Birliği kurulmuştur. Kuman adı Kunların Kıpçaklara katılmasından sonra kullanılmaya başlamıştır (1012-1013) ve daha sonraki zamanlarda Kuman ve Kıpçak adları aynı boy birliğini adlandırmak üzere tek olarak birbirinin yerine de kullanılmışlardır (Saltaoğlu, 2024). Yukarıdaki izahlar dikkate alındığında Sait Başer’in “Kıpçak-Kazak” kelimelerine “Töre’den kaçan” anlamı vermesi “aşırı Oğuzcu asabiyetçi” bir yaklaşım sayılmalıdır.

Diğer taraftan Sait Başer “Oğuzların Töreli olduğu” yolunda yaklaşımlarında da hata etmektedir (argümanları tarihsel verilerle çatışmaktadır). Bu hatayı izah etmeden önce “Türk” kimliğini “bodun” adı olarak mı “millet” adı olarak mı kavramak gerektiği sorununun aşılması gerekmektedir. Tarihte konfederatif anlamda Türk adı, ilk kez Göktürkler tarafından kullanılmıştır. Önceki tarihte “Türk” adı “Turukku”, “Trak”, “Etrüsk”, “Truva=Turlu” gibi kelimelerle ifade edilmiş ve Farslar da Türklerin yaşadığı coğrafyaya “Turan=Tur halklarının yaşadığı vatan” demiştir. Adile Ayda, tarihte “Tur” adıyla bir millet olduğunu, bu milletin başka halkları da kendisine bağlayarak “Tur-Ok” kelimesini oluşturduğunu ileri sürer. Tur-Ok, zaman içinde “Türk” kelimesine dönüşmüştür (özetleyerek alıntıladım):

“Tur hecesi bir milletin adına tekabül etmektedir. İşin ilgi çekici tarafı şudur ki, bazı Batılı şarkiyatçılara ve bu arada Blochet’ye göre (‘Le nom des Turcs dans l’Avesta’), bu millet Türk milletinden başkası değildir. Esasen bunda en ufak şüphe yoktur. Çünkü Firdevsî de dahil olmak üzere, bütün eski İranlı yazar ve şairler İran’ın kuzey komşusu olan Türklere TUR adını vermişlerdir. TURAN kelimesi de bilindiği gibi, Tur’un çoğul şeklidir ve Tur’ların ülkesi anlamına da gelir. İranlılar Türklere Tur adını vermişlerse, demek ki, Türklerin adı sahiden böyle idi. Başka deyimle, kabul etmeliyiz ki„ TÜRKLERİN EN ESKİ ADI TUR İDİ (veya eski adlarından biriydi). Ok kelimesi silâh manasına geldiği halde, eski Türkçede, ayrıca, ‘kabile’ manasını da ifade ederdi. Bu ikinci manadaki UK veya OK kelimesinin, bir ek halinde, başka bir kelime ile birleşmesine, tarihimizde, misal çoktur: Üçok, Onok, Bozok ve saire… İşte Türk kelimesinin ilk şekli olan ‘Turuk’ da kanaatimize göre, TUR ile UK (veya ok) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.” (Ayda, 1976: 243-245).

Mete Han’ın, “Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular” sözünü de hatırladığımızda “Türk” adının bir “boy” adı değil, aynı Töre’ye mensup halklardan oluşan bir “millet” adı olduğu anlaşılır. Dolayısıyla “Türk” adı, Hunlar olsun, Göktürkler olsun bir budun adı (milliyet adı) değil, bir budunlar birliği oluşumunun (millet varlığının) adıdır. Durum böyle olunca, “Millet” anlamındaki “Türk” adını benimsemeyen kavimlerin Türk adını almaları uzun bir süreçte mümkün olmuştur.

İşte bu safhada Sait Başer’in Oğuzcu Türklük tezlerinin eleştirisi kaçınılmaz olmaktadır. Zira, boyları birleştirip onlara “Türk” adını veren Göktürklere isyan edenlerin başında Oğuzlar gelmektedir. Aynı Oğuzlar, Göktürk sonrası tarihte Oğuz Yabgu Devleti’ni kurmuş ve onlara da Selçuklular isyan etmiştir. Selçuklular bilindiği üzere Oğuz’dur. Selçuklular da kendi devletlerini koruyamamış, Oğuz İsyanı (1153) sonucu sarsılmıştır. Oğuzların Anadolu’da kurdukları Türkiye Selçuklu Devleti de Oğuz İsyanı (Babaî İsyanı: 1240) ile sarsılmış, ardından Moğol istilası gerçekleşmiştir. Osmanlılar da Oğuz İsyanı (Celali İsyanları: 1519-1610, Şahkulu İsyanı: 1511) ile sarsılmış, Oğuzların kurduğu Safevîlerin Türkmen politikasıyla mücadele etmek için İran ile arasında İslâmî-feodal “tampon bölge” oluşturmak zorunda kalmıştır. Diğer ifadeyle Osmanlı ve Selçuklu devletleri Oğuz isyanları neticesinde (Başer’in “Türkler Yesevî ve Mâtürîdî’dir” söyleminin hilafına) Eş’arîliği siyasallaştırmıştır.

Sait Başer’in Töre konusundaki çalışmaları son tahlilde Bin Yıllık Oğuzcu-Türkçülük kapsamında olup, eski Türkleri “Töre” üzerinden açıklamaya imkân vermemektedir. Türk Töresi’ni vahdet-i vücud doktrini ile açıklayan Sait Başer, “İslâm öncesi Töre” kavramını kullanmakla beraber bu Töre’nin ne olduğunu açıklıkla ortaya koyamamaktadır. Oysa Kazaklarda, Kırgızlarda Жеті аTа (Yedi Ata) sisteminin varlığı eski Türklerde devletsiz toplumlarda dahi Töre’nin yaşatıldığını göstermektedir. Bu sistem etnik kimliğin korunması olgusuna da hizmet etmektedir. Sait Başer ise “Türk kimliğinin etnik kimlik olmadığı” iddiasındadır. Nitekim kendisiyle yapılan bir söyleşide bu bağlamdaki görüşlerini ortaya koymuştur:

“Kavram muhtevası itibariyle Türklük bir soy adı etrafında konuşulamaz. Bizim ilavemiz şudur: Türk’ü ve Türklüğü belirleyen kültürel nüve, Töre’dir ve Töre insanlara bir ayırt edici nitelik olarak soy perspektifinden bakmaz. Yusuf Has Hâcib’in apaçık ortaya koyduğu Töre bilgimize göre, bu bir inanma anlama modeli bağlamında, ahlâkî ve aklî tutumdur.” (Başer, 2022).

Başer eski Töre’yi soyutlamakta “devlet düzeninin yüksek değerde bir ahlâkı siyasallaştırarak fertlerin insan olmasının (insan-ı kâmil) yolunu açma bilgisinin adı” olarak idealize etmektedir.  Başer’e göre her insan “insan” değildir.[2] Peki “beşer” (yalnguk) nasıl “kişi” olacaktır? Ona göre yalnguk, özünü (nefsini) tutmak için aklını kullanmalı, bilgi ile techiz edilen akıl ve diğer erdemler sayesinde gönül pişirilmeli (nefis ıslah olmalı), gönül denizindeki inci tanelerine (hikmet) ulaşılmalıdır (Başer, 2011: 152-153).

Oysa Töre (bizim argümanımızda) evrenseldir ve nefsin tezkiyesi ile ilgili değildir; normatiftir. Töre’nin evrensel ilkeleri: Tanrı’ya inanmak, zina etmemek, çalmamak ve insanları aldatmamak, ana-babayı terk etmemek, akrabayı/komşuyu gözetmek, yoksulu ve yetimi doyurmak, kimseyi haksızca geçimliğinden mahrum kılmamak, kimseyi haksız yere öldürmemektir. Görüldüğü üzere bu ilkeler Cengiz Yasası’nda bile yer almakta olup, nefis tezkiyesi ile ilişkili değildir. Müellife göre “Oğuz” kelimesi, “ok” kelimesinin çoğulu olup, soy atfından ziyade, “Töre ve devlete bağlı boylar” anlamının temayüz etmesiyle açıklanabilir.[3] Bu argümanda Oğuz, “Töreli Birlik” tasavvurunun bir yansıması olarak formüle edilmekte, doğal olarak “Türk” kelimesi de “Töre’ye bağlı” anlamını “devlete bağlı boylar” tasavvurundan almaktadır. Başer’e göre Devlet, Töre’yi yaşatmak adına kurulmaktadır; Devlet, Töre’nin insanlığa vereceği değerlerin teminatı olmakta, fertleri nefislerinin şehvetinden arındırılmasını sağlayarak onların Tanrısal öz ile buluşmasını sağlamaktadır. Başer’e göre bu “buluşma”ya “kut kazanmak” denmektedir.

Başer’in bu anlamlandırmasında Töre, “Devlet’te Birleşmiş Topluluklar” olarak kategorize edildiğine göre şu sorun ortaya çıkmaktadır: Devlet yokken farklı boylar Töre’ye göre yaşamakta mıdır? Müellif Töre’yi Devlet ile izah ettiğinden bu soruya muğlak bir cevap vermektedir. Başer’e göre her kut sahibi hükümdar Töre’yi yeni baştan koymakta veya eski Töre’yi yeni bir içerikle yorumlamaktadır. Yani Töre değişkendir. Bu hususu başka metinlerinde açıklamıştır.[4] Oysa bizim tasavvurumuzda Töre, değişmez ilkelerle insanlığa bildirilmiştir. Nitekim Başer, Töre’nin değişmez hükümlerini kimi metinlerinde ifade etmekte; ancak bunların evrensel Hanif Din (İslâm) olduğunu -nedense- dile getirmemektedir.[5]Başer, Töre’nin Çocukları makalesinde “Çin Taoizmi’nin temelinde Töre’den aktarmalar bulunuyor. Budizmin, Maniheizm’in, Hıristiyanlık’ın, Yahudilik’in ve İslamiyet’in mensubu olan Töre grupları ile karşılaşıyoruz.” derken kendi paradigmasıyla çatışmaktadır. Zira eğer Taoizm, Budizm, Maniheizm, Yahudilik Töre’den aktarmalar yapmışsa, bu durumda Töre daha eski bir ANA KAYNAK olarak düşünülmelidir. İşte bu ana kaynak HANİFLİK’tir. Başer, Türklüğü sadece Oğuzların tarihi gelişimi üzerinden okuduğundan BÜTÜNTÜRKLÜK fikriyatına uzak düşen bir MÜSLÜMAN OĞUZCULUK imal etmektedir (“Müslüman olmayan Türk, Türk değildir”). Başer, TÖRE’nin Hz. Nuh’tan gelen YASALAR olduğu fikrini kabul etse, OĞUZCU SÛFÎ (vahdet-i vücudcu) ASABİYETÇİLİK fikrini aşabilecektir.

Yukarıdan beri ortaya koyduğumuz yaklaşımla Sait Başer’in pek çok meselede doğru nitelemeler yaptığı halde düşüncesini “bütünTürklük” tasavvuru ile buluşturamadığını ve üstelik “Türk Müslümandır” söylemini esas alan bir milliyetçilik fikrine kaydığını ifade etmek mümkündür. Başer’in “Töre ve devleti varlık-dirlik sebebi sayan bir yapıyla karşı karşıyayız. Töre’yi mesned alarak kurulmuş devletlerin ise, insanlığı kölelikten kurtarmak, yeryüzünde adaleti tesis etmek gibi bir ana görevi, varlık ve meşruiyet gerekçesi kıldıklarını görmekteyiz.” şeklindeki ifadeleri Oğuzcu kavmiyetçiliği idealize etmekte, bütünTürklüğü kuşatamamaktadır. Müellifin Oğuzları “Töre’ye bağlı, Töreli” şeklinde tanımlamasındaki çelişki “etimolojik anlamlar arasından ideolojik seçme” mantığından gelmektedir. Başer, Kıpçak veya Kazak kelimelerinin etimolojik anlamı için “otoriteden kaçış” muhtevası verirken, Oğuz boylarının “otoriteden kaçış” yönündeki tarihsel pratiğini görmezden gelmektedir. “Kıpçaklar Töre’den kaçar; Oğuzlar ise Törelidir” denilerek Türk Devletleri Teşkilatı’nın mensubu halkları ortak bir tarihte buluşturmak mümkün değildir.

Kaynaklar:

  • Başer Sait, Törenin Çocukları, erişim link: https://www.kirmizilar.com/torenin-cocuklari/, 11.01.2026.
  • Başer Sait, Töre’nin Dili Olarak Türkçe, Karabatak Dergisi, Sayı: 64, 2022; erişim link: https://www.tyb.org.tr/sait-baser-torenin-dili-olarak-turkce-58864h.htm.
  • Başer Sait, Türk İnanma ve Anlama Modeline Dair, İrfan Yayıncılık, 2011.
  • Başer Sait, Töre’nin Türk’ü Türk’ün Müslümanlığı, Kırmızılar Yayıncılık, 2020.
  • Çalen Mehmet Kaan, Birinci Dünya Savaşı Bağlamında Yusuf Akçura’dan Bir Tarih Yorumu: “Türklerin, Cermenlerin ve Slavların Münâsebât-ı Tarihiyyeleri, Karadeniz Araştırmaları, Sayı: 51, 2016.
  • Karakaş Selim, Türklerin Orijinal Dinleri Meselesi, Gaziantep Üniversitesi Journal of Social Sciences, Sayı: 13(2), ss: 463-477, 2014.
  • Kononov Andrey N., Kıpçak, Kuman, Kumuk Kavim Adlarının Etimolojisi Üzerine, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 10, 2000.
  • Musaev Kenesbay, Kıpçaklar ve Ana Kıpçakça, Gazi Türkiyat Dergisi, Sayı: 26, 2020.
  • Özcan Adil, Açıklamalı Notlu Atsız Sözlüğü, Enyıldız Matbaa, 2024.
  • Özel İsmet, Bir Akşam Gezintisi Değil Bir İstiklâl Yürüyüşü, Cilt: 1, Tiyo Yayınları, 2012.
  • Özel İsmet, İslâm’la Damgalanmış Varoluş, Tiyo Yayınları, 2021.
  • Saltaoğlu Cengiz, Kıpçak Boy Adının Kökenbilimliği Üzerine, erişim link: https://www.academia.edu/123432542/K%C4%B1p%C3%A7ak_Boy_Ad%C4%B1n%C4%B1n_K%C3%B6kenbilimli%C4%9Fi_%C3%9Czerine, 2024.

[1] İsmet Özel’in bu ifadeleri aşağıdaki alıntılarda görülmektedir:

“Biz Türk’üz. Çünkü Türklük bu topraklarda doğmuş bir şeydir. Ve Türklük bu topraklarda gayr-i müslim dünyanın geriletilmesi suretiyle doğmuş bir şeydir.” (Özel, 2012: 217); “Türkçe denildiğinde Kur’an ayetlerinden ve Hadis-i Şeriflerden terekküp etmiş bir itikat dilini anlarız. Ayetler ve Hadisler Türkçenin nereden kalkıp nereye vardığını anlamamızda bize kılavuzluk edecektir.” (Özel, 2021: 347).

 

[2] Sait Başer bu düşüncesini şöyle ifade eder:

“Töre’ye göre kerkes kişi (insan) değildir. Yalnguk (beşer), kişi namzedidir. Kendisine gönül, göz, akıl ve bilgi verilmiş, insanlık (kişilik) mertebesi gösterilmek suretiyle önce ‘kişi’, sonra da ‘bilge’ olmaya istidatlıdır. Ancak ‘ham’dır.” (Başer, 2011: 152).

 

[3] Sait Başer bir başka kitabında şöyle der:

“Şimdi Türk Töresi deniyor, Türk’ü soya indirgiyor, Töre’yi de onun millî sistemi olarak alıyorlar. Halbuki doğrusu Türk Töresi değil, “Töre’nin Türk’ü” olmalıdır.” (Başer, 2020: 275).

 

[4] “Bilge hakanlar ve devlet meclisi mahiyetindeki Toylar, Töre üzerinde tasarruf yetkisine sahiptir. Burada Töre’nin teşriî hükümlerine girmeyeceğim. Ama görüldüğü gibi Tanrı dostu ve hakikat ehli kişilerce ihdas edildiği için (çünkü Töre koymanın birinci şartı, Töre koyanın Bilge ve Kutlu kişi olmasıdır) ilahî nizam mahiyeti kazanan bir sistemdir Töre” (Başer, 2011: 118).

 

[5] “Uyulması istenen Töre hükümleri ise, hak yememek, zina yapmamak, yalan söylememek, işini doğru yapmak, dürüst olmak, aileye sadakat ve hizmet (tapuğ) gibi prensiplerdi.” (Başer, 2011: 161).

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen