Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışmada Nuh Tufanı ve insanlığın kökeni konularını bilimsel, tarihsel ve dini yorumlar ışığında ele alınmaktadır. Bu çalışma, Nuh Tufanı ile alakalı zıt ve subjektif görüşlere karşı bilimsel verileri temel alarak alternatif bir yol ortaya koyar. Buna göre Nuh Tufanı küresel değil, fakat büyük bir yerel hadise olarak değerlendirilmelidir. Çalışmada Nuh Peygamber’in ve kendisinin 10. nesilden torunu olmak suretiyle alt soyu olduğu Âdem Peygamber’in nezdinde insanlığın kökeni meselesi de tartışılır. Kur’an’daki bazı ayetlerin yorumuna dayanarak Hz. Âdem’den önce yeryüzünde başka insan topluluklarının yaşamış olabileceği görüşüne yer verilir. Bu bağlamda bazı düşünürlerin yorumları ve tasavvufi menkıbeler de ortaya konur. Daha da önemlisi Kur’an’da geçen “Âdem” ifadesinin her zaman belirli bir şahsı değil, çoğu zaman insan veya insanlık anlamını ifade ettiği bu çalışmada ortaya konmaktadır. Daha da mühim olanı çalışmada yaratılış ayetleri ile halifelik (seçilme) ayetlerinin farklı anlamlar taşıdığı vurgulanır. Yine bu çalışmanın perspektifinden bakıldığında yaratılış ayetlerinde “Âdem” ilk insan veya insan türünü ifade ederken, halifelik ayetlerinde bu kavram insan topluluğunun seçilmiş temsilcisi anlamına gelebilir. Bu yaklaşıma göre insanlığın biyolojik kökeni çok daha eski olup en az 100.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Dolayısıyla tarihsel dönemlerde yaşamış olan peygamber Âdem’in insan türünün ilk atası olması mümkün görülmemektedir. Makale ayrıca Yahudilik ve Hristiyanlıktaki yaratılış kronolojisinin bilimsel verilerle çeliştiğini ve bu çelişkiyi açıklamak için “Gap Theory” gibi teorilerin ortaya atıldığını belirtir. Buna karşılık Kur’an’ın yaratılışın zamanı ve ayrıntıları hakkında kesin kronolojik bilgiler vermediği, bu konuların araştırılmasını akıl ve bilimsel çalışmalara bıraktığı savunulur. Makale ayrıca büyük tufan anlatısının yalnızca semavi dinlerde değil, Sümer, Babil, Hint, Çin ve Amerikan yerli kültürleri gibi birçok uygarlığın mitolojilerinde de yer aldığını belirtmektedir. Bu benzerliğin, büyük bir doğal felaketin kuşaktan kuşağa sözlü kültür yoluyla aktarılması ve zamanla farklı kültürlerin mitolojik unsurlarıyla birleşmesi sonucu ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Bilimsel araştırmalara göre Nuh Tufanı tek bir olay olmayabilir. Buzul çağının sona ermesiyle buzulların erimesi sonucu deniz seviyeleri yükselmiş ve dünyanın farklı bölgelerinde büyük su baskınları meydana gelmiştir. Bu süreç bazı araştırmacılara göre kutsal metinlerde anlatılan tufan hikâyelerinin temelini oluşturmuştur. Karadeniz’de yapılan jeolojik çalışmalar da tufanın ani bir felaket değil, iklim değişimine bağlı olarak uzun süreli su yükselmeleri sonucu meydana gelen olaylar dizisi olabileceğini göstermektedir. Bunun yanında birtakım coğrafi ve jeolojik verilerin ışığında büyük tufanın Hazar Denizi çevresinde gerçekleşmiş olduğu ve bu olayın bölgede yaşayan toplulukların hafızasında derin izler bırakarak farklı uygarlıkların mitolojilerine yansımış olabileceği bu çalışmada ele alınmaktadır.
Anahtar kelimeler: Nuh Tufanı, insanlığın kökeni, Hz. Âdem, Karadeniz ve Hazar taşkınları, ilk insan, yaratılış ayetleri, tufan mitleri, buzul çağı ve iklim değişimi
Abstract
This study examines the Flood of Noah and the origins of humanity in light of scientific, historical, and religious interpretations. Based on scientific data, this work offers an alternative approach to the conflicting and subjective views surrounding the Flood of Noah. Accordingly, the Flood of Noah should be considered not a global event, but a major local event. The study also discusses the issue of the origins of humanity through the lens of Prophet Noah and Prophet Adam, who was his descendant in the tenth generation. Based on interpretations of certain verses in the Quran, the study suggests that other human communities may have lived on Earth before Adam. In this context, the interpretations of some thinkers and Sufi anecdotes are also presented. More importantly, this study demonstrates that the expression “Adam” in the Quran does not always refer to a specific person, but often to humanity as a whole. Even more importantly, the study emphasizes that the verses about creation and the verses about vicegerency (selection) carry different meanings. From this perspective, while “Adam” in the creation verses refers to the first human or human species, in the vicegerency verses, this concept may mean the chosen representative of the human community. According to this approach, the biological origin of humanity is much older, dating back at least 100,000 years. Therefore, it is not considered possible for the prophet Adam, who lived in historical periods, to be the first ancestor of the human species. The article also states that the creation chronology in Judaism and Christianity contradicts scientific data, and that theories such as the “Gap Theory” have been put forward to explain this contradiction. Conversely, it is argued that the Quran does not provide precise chronological information about the time and details of creation, leaving the investigation of these matters to reason and scientific studies. The article also notes that the great flood narrative is found not only in Abrahamic religions but also in the mythologies of many civilizations such as Sumerian, Babylonian, Indian, Chinese, and Native American cultures. This similarity is said to have arisen as a result of a great natural disaster being passed down from generation to generation through oral culture and merging over time with mythological elements of different cultures. According to scientific research, Noah’s Flood may not have been a single event. With the end of the ice age, the melting of glaciers caused sea levels to rise, resulting in major floods in different parts of the world. According to some researchers, this process formed the basis of the flood stories described in the sacred texts. Geological studies in the Black Sea also show that the flood may not have been a sudden catastrophe, but rather a series of events resulting from long-term water level rises due to climate change. Furthermore, in light of certain geographical and geological data, this study examines the possibility that the great flood occurred around the Caspian Sea and that this event left deep traces in the memories of the communities living in the region, being reflected in the mythologies of different civilizations.
Keywords: Noah’s Flood, origin of humanity, Adam, Black Sea and Caspian floods, first human, creation verses, flood myths, ice age and climate change.
Giriş
Bugüne kadar Nuh Tufanı ile ilgili birbirine zıt şu iki görüş ortaya konmuştur:
Birincisi, Hazret-i Nuh’a bir gemi yapması O’na Allah tarafından bir ilahi emir olarak bildirildi. Böylece Nuh ve kavmi kurtuldu. Demek ki Allah isterse olur, bu ilahi bir mucizedir.
İkincisi, dünya çapında bir tufan olması olanaksızdı, çünkü dünyayı dağlarıyla beraber kaplayacak miktarda su yoktu ve ayrıca tüm dünya hayvanlarından birer çift toplamak mümkün değildi. Dolayısıyla böyle bir şeyin olması imkan dahilinde değildir. Ayrıca tufan olayı gerçekleşmiş dahi olsa Nuh’un “Yeryüzünde kâfirlerden kimseyi bırakma” diye dua etmesi, tufanın tüm Dünya’da olduğuna delil midir? Aynı şekilde Nuh, bütün canlı çiftlerini gemiye nasıl sığdırdı? Yine bu tufan olayı Sümer, Babil destanlarında da geçiyor. Bunun –haşa- oralardan kopya edilmediği ne malum?
Şimdi bu iki zıt görüşe karşı yalnızca bilimsel verilerin ışığında Nuh Tufanı mevzusunu ele alalım.
Öncelikle Nuh Peygamber’i tanıyarak başlayalım. Âdem Peygamber’den sonra yeryüzüne gönderilen peygamberlerden en dikkat çekici olanlarından biri, Peygamber Âdem’in 10. nesilden torunu olan ve M.Ö. 2900’lü yıllarda yaşamış olan Nuh Peygamberdir. Nuh Aleyhisselam, Şuruppak şehir devletinin, dini, siyasi ve ekonomik liderlerindendir. Görüş ve inanç ayrılığı içinde bulunan diğer liderlerle yapmış olduğu amansız mücadelede halkından yeterince destek bulamamıştır. Bu nedenle Şuruppak’ı terk etmeye karar vermiştir. İlahi bir emir gereğince yapacağı büyükçe bir gemi ile Fırat ve Dicle nehrini takip ederek başka bir şehre göç etmeyi planlamıştır. Geminin içine eşini, çocuklarıyla, eşlerini ve kendisine inanan birkaç sadık adamını; eşek, sığır, keçi, tavuk gibi evcil hayvanlarından birer çiftini; gidecekleri yerde ve yolculuk sırasında kendilerinin ve hayvanların ihtiyaç duyacakları yiyecek maddelerinden ve tohumluklardan yeterince almayı düşünmektedir. Bu kadar ağır yükün altında geminin nehir tabanına çarpmaması için yağışlı mevsimin gelmesini, suların yükselmesini beklemektedir. İşte o gün gelmiş, Tufan olmuş, gemi nehirde yüzmeye başlamıştır. Bir görüşe göre gemi Basra Körfezine sürüklenmiş ve Tufan hikayesi orada geçmiştir. Doğa kanunlarına ve mantığa uygun gelen bu görüş, kutsal kitaplarda ve efsanelerde anlatılan Tufan menkıbesine uygun düşmemektedir. Bizim görüşümüze göre ise, Nuh’un Gemisi Basra Körfezi’ne sürüklenmemiş. Nuh ve içindekiler, çok güç şartlar altında da olsa, gemiyi Dicle Nehri boyunca yukarı doğru hareket ettirerek bugünkü Musul’a yakın bir yere kadar ulaştırmışlar ve gemiden orada inmişlerdir.
Kanımızca Nuh Tufanı gerçek bir tarihi-jeolojik olaydır. Ancak, onun efsaneleştirilmesi, abartılması, kutsal kitapların ve tarihi belgelerin yanlış yorum veya tercüme edilişleri, olayı gerçek dışına doğru itmiştir.

Gerçek olması mümkün olmayan başlıca söylemler şunlardır:
Nuh Tufanı M.Ö. 2900’lü yıllarda Aşağı Mezopotamya’da meydana gelmiş doğal ve yerel bir sel baskınıdır. Suların bütün dünyayı ve karaları kapsamış olması mümkün değildir, doğru değildir.
Geminin Ağrı Dağı’nın veya Cudi Dağı’nın tepesine konmuş olması mümkün değildir. Geminin ya Basra Körfezinde bir kum tepeciğine takılıp kalmış, veya “Dağlık Yöre” (Cudi-Ararat) diye anılan Yukarı Mezopotamya’da, Dicle Nehri kenarında kıyıya bağlanmış olması daha çok muhtemeldir.
Geminin Ağrı Dağında aranması, Hıristiyanların, özellikle Ermenilerin dini, siyasi, etnik ve ideolojik propagandasının bir aracıdır. Ağrı Dağı’nda bulunduğu iddia edilen gemiye benzeyen görüntüler bölgeye özgü jeomorfolojik yeryüzü şekilleridir.
Gemiye her türden birer çift canlının alınmış olması; diğerlerinin Tufandan boğulup yok oluşları; daha sonraki bütün canlıların ve insanların gemidekilerden türemiş olması doğru değildir. Çünkü, en azından Aşağı Mezopotamya’dan başka coğrafyalarda hayat kesintisiz devam etmekteydi.
Öte yandan özellikle son yıllarda Karadeniz’deki Nuh Tufanı’ndan sıkça bahsedilmektedir. Ryan ve Pitman (1999)’nin, jeolojik araştırmalara dayanarak elde ettikleri bilimsel buluşları saygı ile kabul ediyoruz. Buna göre, M.Ö. 5600’lü yıllardan önce bir tatlı su gölü olan ve günümüzdekinden 100-150 metre daha alçakta bulunan Karadeniz, yükselen ve İstanbul Boğazından taşan Akdeniz ve Marmara’nın tuzlu sularının baskınına uğramıştır. Niyagara Şelalesinin 200 misli kadar suyun âniden boşalmasıyla Karadeniz, bir yıl gibi kısa bir süre içinde 100-150 metre kadar yükselmiştir. Bunun sonucu olarak, Karadeniz sahillerinde mutlu bir yaşam sürmekte olan insanlar, neye uğradıklarını anlayamadan, her şeylerinin sular altında kaldığını görerek, büyük acılar içinde dört bir yana göç etmişlerdir. Ryan ve Pitman’ın “İnsanlık tarihinde görülen en büyük felaket” olarak niteledikleri Karadeniz Tufanı’nın acısı, insanoğlunun toplumsal hafızasına o kadar çivilenmiştir ki nerede ve ne zaman bū-yükçe bir su baskını olsa, Karadeniz Tufanı hafızalardan geri çağrılmakta ve yeni tufanla özdeşleştirilmektedir. Onlara göre Nuh Tufanı da bu çağrışımlardan birisidir.
Karadeniz’deki Tufan’ın Nuh Tufanı ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi ve benzerliği yoktur. İki tufan zaman, mekân, oluşum mekanizması, sonuçlanışı, efsanelerle ilişkisi…gibi ana unsurları bakımından birbirlerinden çok farklıdırlar. Jeolojik verileri ne kadar sağlam olursa olsun, bu iki tufan arasında kurmaya çalıştıkları bağ ile veri olarak ileri sürülen varsayımlar inandırıcılıktan uzaktır, bir bilimsel zorlamadır. Bu iki bilim adamının Babil Dünya Haritasındaki “Deniz” yazılı bölgeyi Karadeniz olarak; Gılgamış Destan’ında ki Gılgamış’ın “Güneşin görülmediği” ormanla kaplı dağlık yörenin Güneydoğu Toroslar ve Doğu Anadolu Dağları olarak yorumlamaları yanlıştır.
Tarihin en eski coğrafya haritası olarak kabul edilen “Babil Dünya Haritası”nın bugüne kadar yapılan yorumu eksiktir. Güneydoğu Anadolu’nun paleocoğrafik haritası bu haritanın doğru yorumuna katkı sağlamaktadır. Haritada “Deniz” diye işaretlenen yer “Diyarbakır çukurluğu” olarak ele alındığında Babil Dünya Haritasındaki bütün coğrafi unsurlar yerli yerine oturmaktadır. Buna göre, sık ve yüksek ormanlarla kaplı olduğu için “güneşin görülmediği” dağlık yöre “Mardin-Cudi Dağları”dır. “Babil Dünya Haritası”nın günümüz coğrafyası ile nasıl çakıştığı ve bu haritanın nasıl bir haritacılık ve bir sanat şaheseri olduğu ilk defa bu eserimizde tam yorumu yapılarak ortaya konulmuştur. Bu harita aynı zamanda Gılgamış’ın yol haritası ve Nuh’un çocuklarının göç haritası niteliğindedir. Bu eserle dünyada ilk defa, Babil Dünya Haritası, doğru yorumu yapılarak, adeta şifresi çözülerek, bölgenin paleocoğrafyasına, tarihe ve efsanelere ışık tutan bir belgeye dönüştürülmüştür.[1]
Öyle ki cevabı noktasında herkesin aynı cevaplar vereceği soruların tekrardan sual edilmesine sebep olmuştur ki elbette buna vesile olan en büyük etmen Babil Dünya Haritası olsa da tek etmen bu değildir.
Şimdi tekrardan sual edilen sorulardan belki de en önemlisi olan ve üzerinde zaman zaman tartışılmış olan ilk insanların kim olduğu meselesine göz atalım:
Acaba gerçekten de yaşayan ilk insanlar Âdem Aleyhisselam ve Havva Validemiz miydi?
Bu konuyla ilgili ünlü spiritüel, ufolog, araştırmacı ve yazar Hakan Yedican, Dünya’da Hz. Âdem ve Havva’dan önce başka Zeki Canlıların yaşadığının Kur’an-ı Kerim’de yazılı olduğunu belirtmiştir.
Nitekim Hz. Âdem’den önce de insanlar yaşadığı hakkındaki tezlere Kur’ân’ın bakışına bakarsak örneğin Bakara 30’uncu ayette, Allah’ın meleklere, yeryüzünde bir halife yapacağını söylediği belirtilmektedir. Halife, iki anlama gelir. Birinci anlamı, giden birinin yerine gelen kimsedir. İkinci anlamı, birinin adına yönetimi ele alan, hükümdar demektir. Birinci anlam esas alınırsa Âdem’den önce insanların olduğu, bozgunculukları yüzünden helak edilen o insanların yerine Âdem’in yaratıldığı anlaşılır. Muhammed Abduh’ta bu mana nazara alınırsa ayette, Âdem’in, yeryüzünde ilk akıllı canlı (hayvan-ı nâtık) olmadığı, ondan önce insanların bulunduğu, onların yok olmasıyla Âdem’in onların yerine getirildiği, önceki insanların bozgunculuk yapmış olduklarını görmüş olan meleklerin, bunun da ötekiler gibi bozgunculuk yapacaklannı düşündükleri, yani içlerinden geçirdikleri fakat Allah’ın, bu yeni insan Âdem’in, onlar gibi olmayıp bilimi geliştireceğini anlattığı belirtilmiştir.[2]
Daha da önemlisi İbnu’l-Arabî’nin “Fütuhat-ı Mekkiyye” adlı eserinde zikredilen bir hadis vardır. Hz. Peygamber (s.a.a) bu hadise göre şöyle buyurmuştur: “Yüz bin Âdem gelip geçmiştir; biz bunların en sonuncusunun oğullarıyız.”[3]
Nitekim Kur’an’da da Hz. Âdem’in bugünkü insan neslinin atası olduğu belirtildiği halde onun ilk insan olduğuna dair hiçbir ifade yoktur. Önceden de söylediğim gibi Hz. Âdem’den önce dünyanın durumu hakkında bize Kur’an’da çok az bilgi verilmiştir, bu yüzden hiçbir ihtimalin yaratılışla çelişmesi söz konusu olamaz.
Öte yandan melekler ilk başta Âdem neslinin de önceki insan ırkları gibi hayvansı ve vahşi olacağını düşünmüştü ve bu yüzden Hz. Âdem’in yaratılışına karşı çıkmışlardı. Allah da onlara cevap olarak şöyle dedi: “Allah dedi ki: Ey Âdem onlara, yaratıkları adlarıyla haber ver, Âdem, her şeyi adlı adınca haber verince (Allah meleklere) dedi ki: Ben size demedim mi, göklerdeki gizli şeyleri de bilirim, yeryüzündeki gizli şeyleri de. Açığa vurduğunuzu da bilirim, gizlediğinizi de.”[4]
Allah Hz. Âdem’in her şeyin ismini öğrenmiş olmasını meleklerin iddiasına cevap olarak veriyor. Yani Allah; Hz. Âdem’in eski insan nesilleri gibi bilgisiz ve medeniyetsiz olmadığını, Âdem neslinin belki de önceki insan ırklarından farklı olarak konuşabildiğini, öğrenebildiğini ve gelişmeye müsait olduğunu meleklere kanıtlamış oluyor.
Allah Hz. Âdem’den önce de insan yarattıysa bunları bizim ibret almamız için yaratmış olabilir. Eğer Allah Hz. Âdem’e gerekli ilimleri öğretmeseydi insanlık sonsuza dek eski insan nesilleri gibi vahşi, ilkel ve medeniyetsiz kalacaktı. Eski insan nesillerinin bu ilkel vaziyetlerini görmek Allah’a Âdem neslini aziz ve şerefli kıldığı için şükretmemizi sağlar, Allah’ın müdahalesi ve yardımı olmadan hiçbir ilerleme kaydedemediğimizi bilmek insanlık olarak kibrimizi yok eder.[5]
Konuyla ilgili son olarak şu ayeti de zikretmeden geçmek olmayacaktır: “İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?”[6]
Öte yandan şu hususların da altını çizmek lazımdır:
1) Herşeyden önce olayları zaman boyutu içine doğru olarak yerleştirmek gerekir. Kutsal kitaplardaki zaman birimleri ile günümüzdeki zaman birimleri birbirinin aynısı değildir; belki zaman birimi diye nitelendirilen bazı sözcükler, gerçekte zaman birimi bile değildir. Kutsal kitaplarda Âdem, İdris… Nuh gibi eski peygamberlerin 700-1000 yıl yaşamış olduğu ifade edilmektedir. Bu sayıların yılları değil ayları ifade ettiklerini bilimin ışığında söylemek mümkündür. Bu sayıları ay olarak kabul edersek, Kur’an’da 950 zaman birimi yaşamış olduğu ifade edilen Nuh’un 950:12.4-77 güneş yılı yaşamış olduğu hesap edilebilir. Bir başka örnek; doğru zaman boyutu içinde ele alındığı zaman İlk İnsan Âdem ile Peygamber Âdem’in iki farklı insan olduğu hususu ortaya çıkmaktadır.
2) Kur’an’daki ayetlerin yorumundan anlaşıldığına göre, Âdem ile Havva, cennette yaşarken pek çok çocukları ve torunları olmuştu. İşlenmiş olan o meşhur suç nedeniyle, Âdem ile Havva, çocukları, torunlarıyla birlikte yüzlerce, binlerce, belki milyonlarca âdemoğulları yağmur yağarcasına yeryüzüne hep birlikte indiler.
3) Öte yandan insanlığa Âdem’den sonra da peygamberler gönderildi. Bunlardan en ünlüsü, Peygamber Âdem’in 10. nesilden torunu olan ve M.Ö. 2900’lü yıllarda yaşamış olan Nuh Peygamberdir. Nuh Aleyhisselam’ın kim olduğunu önceki satırlarımızda detaylıca ele almıştık.[7]
Yani şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki insanlığın ilk atası adam/Âdem ile nebî ve resul olan Hz. Âdem Aleyhisselâm farklı kişilerdir. İlk peygamber olan Hz. Âdem Aleyhisselâm sosyal yapılanmanın belirmeye, tarım ve hayvancılık kültürünün kökeninin oluşmaya başladığı, yerleşik hayata geçişin sağlandığı dönem olarak kabul edilen Neolitik çağda gönderilmiş bir peygamberdir.
Bizim klasik kaynaklarımız aslında insanlığın tarihini değil, peygamberler tarihini anlatmaktadır ve bu anlatının üretildiği dönem ve durum da aslında, zamanın ruhuna uygundur. Diğer yandan bu anlatıların diğer dinlerdeki anlatılar ve anlayışlarla örtüşmesi de bunu doğrulamaktadır. Buradaki problem Hz. Âdem’in ilk insan olduğu teorisidir/zannıdır. Bu bilgi ve ona bağlı olarak serdedilen diğer iddialar, çağdaş bilimsel verilerle örtüşmemektedir. Bu çalışmamız, her iki bilgiyi uzlaştıran bir sonucu da elde etmektedir. O da, babamız/insanlığın babası olarak yaratılan Âdem (adam, erkek insan) ile MÖ 6 binli yıllarda gönderilen Peygamber Âdem’in (a) aynı şahıs olmadığıdır. İkisinin adının da Âdem olması bu karışıklığı doğursa da durum, birinin ilk babamız diğerinin ilk peygamberimiz olması yönündedir. Klasik kitaplarımızın anlattığı da insanlık tarihi değil, peygamberler tarihidir.[8]
Zaten Kur’ân’da zikredilen Âdem ismi peygamber olan Âdem değildir.
Sadece insan olan âdemdir. İnsanlar manasında ya da ilk insan manasında geçer.
Âdem’in ismi elbette Kur’ân’da defalarca geçer.
Ama bir şahsın ismi olarak değil insan manasında geçer.
Ayrıca yaratılış ayetleri ile halifelik ayetleri farklıdır.
Yaratılış ayetinde âdem der. Bu ilk insan manasındadır. Seçiliş yani halife olarak atanmasında ise Âdem yani insan bir topluluk manasına gelir.

İlk İnsan Âdem ile Peygamber Âdem ve diğer peygamberler arasındaki kronolojik ilişki[9]
Tekrar etmek gerekirse, ilk insan Âdem’in ve ilk âdemoğullarının dünyadaki biyolojik yaradılışları en azından 100.000 seneden daha fazladır. O zaman M.Ö. 3761 veya 3.100 yılında yaratılmış olan Peygamber Âdem, ilk insan Âdem olamaz. İlk insan ve ilk peygamber Âdem ile Peygamber Âdem arasındaki kronolojik ilişki yukarıdaki şekilde gösterilmiştir.
Şekilde ifade edilmeye çalışıldığı üzere, bu iki insan arasında geçen zaman içinde dünyanın diğer yerlerindeki başka kavimlere de pek çok peygamberler gönderilmiş olması gerekir.
Hıristiyanlar ve Yahudiler bu çelişkinin farkındadırlar. Dinlerini yüceltmek amacıyla bir zamanlar kutsal kitaplarına ekledikleri gerçek dışı, bilinçsiz ayrıntılar; bilimin ilerlemesi ve aydınlanma çağına girilmesiyle tam tersine bir sonuç vermiştir. Bu çelişkilere açıklık getirir ümidiyle bilime sarılmaya çalıştıkça daha büyük, hatta komik pek çok başka bilimlik çelişkilerin içine düşmüşlerdir. Bir örnek vermek gerekirse; dünyanın, canlıların ve insanın yaratılışının kutsal kitaplarında yazıldığı gibi 5-6 bin yıllık olmadığı, bunların yüz binler, milyonlar ve hatta milyarlarca yıl (dünyanın yaratılışı 4,5 milyar yıldan daha eskidir) gerektirdiği jeologlar tarafından ortaya konulunca yeni yorumlara yönelmişlerdir. Bunlardan bir tanesi “Gap Theory”[10] diye ortaya attıkları Gedik Teorisi’dir. Gedik Teorisine göre; Allah dünyayı birkaç defa yaratmış ve yok etmiştir. İlk İnsan Âdem ile Peygamber Âdem arasında böyle bir gedik mevcuttur. Âdem öncesi insan ve insana benzeyen canlı türlerini de bu şekilde açıklamaktadırlar.
Kur’an, yüce bir kitap olarak böyle akıl dışı yorumlara yer vermemekte; amaca yönelik genel beyanlarda bulunmakta; gerçekler ve ayrıntılar için inananları bilimsel araştırmaya davet etmekte ve hatta emretmektedir. Maalesef bu hususları bilmeyen bazı müslümanlar, başka milletlere ve dinlere ait bilim dışı inanç, gelenek ve efsaneleri Müslümanlığın da gereği imiş gibi algılamakta ve bu yanlış algılamalar sebebiyle toplumda zaman zaman bazı sorunlara sebep olmaktadırlar.
Kur’an’da olmamasına rağmen, çoğu Müslümanlar Âdem’in Serendip (Seylan) adasına, Havva’nın ise Cidde’ye indiğine ve uzun süren bir ayrılıktan sonra Mekke yakınındaki Arafat Dağında Müzdefile denilen yerde buluşmuş olduklarına; ve orada çoğalarak torunlarının bütün dünyaya Mekke’den yayıldıklarına inanırlar.[11]
Ayrıca şunu da unutmamak icap eder ki Kur’an-ı Kerim, Âdemin ne zaman doğduğunu ve nasıl doğduğunu anlatmadıktan başka onun ilk insan olduğunu dahi söylemez. Onun için İmam Bakır “Babamız Âdemden önce milyonlarca âdemler gelip geçmiştir” demiş. Şeyh Ekber Muhiddin Arabî de Futuhat adlı muazzam eserinde, bizim Ådem babamızdan kırk bin yıl önce başka bir Âdemin yeryüzünde yaşadığını kaydeder. İmamiyenin bir kavline göre bizim Âdem babamızdan önce otuz âdem gelmiştir ve herbiri ile diğeri arasında dünya elli bin yıl bir beyaban gibi kalmış, sonra elli bin yıl mamur yaşamıştır.
Kur’an-ı Kerim, Âdemin nasıl vücuda getirilmiş olduğundan da bahsetmez ve Tevratın anlattıklarını teyid etmez. Gerçi Kur’an onun topraktan yaratılmış olduğunu söyler.[12] Fakat aynı zamanda her âdem oğlunun da aynı tarzda topraktan yaratılmış olduğunu beyan eyler:
“Ey nâs, ölümden sonra tekrar hayata kavuşmaktan şüphe içinde iseniz o halde biliniz ki Biz sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir kan pıhtısından, sonra da bir çiğnem etten yaratmışızdır.”[13]
“İnsanı yaratmağa topraktan başladı. Sonra onu tamamladı, ona ruhundan üfürdü. Ve size kulaklar, gözler ve kalpler vücuda getirdi.”[14]
Demek ki insanın topraktan yaratılmasının manası, toprağın özünden yaratılmasıdır. Ve bu öz, bir nutfe oluyor. Çünkü birçok gelişmelerden sonra nutfe şeklini alan hayat cürsumesini, bütün gıdasını topraktan almaktadır. Bu son âyeti kerimede en fazla göze çarpan nokta, Allahın her insana, kendi ruhundan nefhetmesidir. Bu ruhtan maksat, insanı her zihayat gibi yaşatan can değil, insanın iyiyi kötüden ayırt etmesine saik olan nefsi natıka, insanî ruh, yahut akıldır. Onun için âyeti kerimede ruhun nefhinden sonra Allahın insana kulak, göz ve kalp verdiğinden bahsolunmaktadır.[15]
Âdemin eşi olan Havvanın yaratılışı hakkında, Tevratın anlattıkları, Kur’an tarafından kabul olunmamaktadır. Tevrata göre, Havva, Âdemin eğe kemiğinden yaratılmıştır.[16] Kur’an-ı Kerim ise bütün insanların bir tek candan yaratılmış olduklarını[17] ve eşlerinin de ondan yaratılmış olduğunu beyan eyler.[18] Yani Kur’an’a göre erkek, kadın bütün insanların ayni candan, ayni özden, ayni cevherden yaratılmışlardır. Diğer bütün âyetler de bunu teyid etmiştir.[19]
Kur’an’da Hz. Âdem ve eşi Havva’nın Cennetten ne zaman kovuldukları, dünyevi yaşamlarına biyolojik yaratık olarak ne zaman ve nerede başladıklarına dair de herhangi bir ayet mevcut değildir. Dolayısıyla, Kur’an’da canlıların ve insanın yaradılış tarihleri, zamanları ve yerleri hakkında herhangi bir bilgi veya bağlayıcı bir hüküm bulunmamaktadır. Başka bir deyişle canlıların biyolojik yaradılışlarının zamanı ve mekânı hakkında bilimsel araştırmalarla varılan sonuçların Kur’an’a aykırılığını iddia etmek söz konusu olamaz. Gerçekten Kur’an maddi ve mânevi konularda bilimsel araştırma yapılmasını, aklın ve bilimin rehberliğinin kabul edilmesini emretmektedir.
Tevrat’a göre ise Hz. Âdem’in yaradılış tarihi bellidir. Hatta Yahudiler Hz. Âdem’in yaradılış tarihini Yahudi Takviminin başlangıç noktası yani “sıfır” noktası kabul etmişlerdir. Bütün tarihi olayları M.Ö. 3761 yılına denk gelen bu referans noktasına göre düzenlemişlerdir. Kutsal Kitaplarda adı geçen insan Hz. Âdem ile ilk peygamber Âdem’in aynı kişi imiş gibi algılanmış ve kabul edilmiş olması Musevilik ve Hıristiyanlığın inanç sistemi ile bilimsel gerçekler arasında pek çok çelişkiler meydana getirmiştir. Tutucu dinciler inançlarını değiştirmektense bilimsel gerçekleri değiştirerek veya ters-yüz ederek bilimi dine uydurmaya çalışmışlardır. Karanlık çağın devamı olan bu inançları gördükçe akıl ve bilim sahibi herkes İslâmiyet’in ve Kur’an’ın yüceliğini, üstünlüğünü daha iyi takdir edebilmektedir. Çünkü Kur’an, bu gibi bilim-dışı konulara hiç girmemiş, bu konuların araştırılmasını ve çözümlenmesini akıl ve bilime bırakmıştır.
Yahudi dinsel geleneğine veya takvimine göre (Tevrat’ın Hebrew veya Masoretic baskısı) Hz. Âdem, Milat’tan 3761 yıl önce, yani günümüzden (2002’den) 5763 yıl önce yaratılmıştır. Göreceli zaman belirleme yöntemine göre yapılan bu hesaplamalarda muhtemelen Hz. İbrahim’den önceki yıllar ay-yılına göre hesap edilmiştir. Ay yılını, güneş yılına çevirerek, Tevrat ve İncil’de anlatılan dini efsaneleri, peygamberlere ait şecere ve zaman ilişkilerini arkeolojik bilgilerle birleştirerek yorumlandığımız takdirde Hz. Âdem’in çok daha yakın zamanda yaşamış olduğu anlaşılır. Nitekim George Best 1999 yılında, daha önceki muhtemel hesap ve yorum hatalarını düzelterek yapmış olduğu değerlendirmeye göre Hz. Âdem’in M.Ö. 3113 tarihinde, Jemdet Nasr döneminin başlangıcında yaratılmış olduğunu belirtmektedir. Biz de burada Hz. Âdem’in yaradılış tarihini yuvarlatarak M.Ö. 3100 yılı olarak kabul ediyoruz.[20]
Öte yandan büyük bir tufan esasında sadece İslamiyet, Musevilik ve Hristiyanlık’ta değil, Kızılderililer, Çinliler, Hintliler, Avustralyalılar, Sümerler, Akadlar ve Babil kayıtları içeriğinde birçok uygarlığın kayıtlarında büyük bir tufan yaşandığından bahsediyor. Fakat bazılarının bahsettiği tufan eğer Nuh tufanı ise bunların insanlar tarafından yazıya kaydedilmesi hemen olmayıp kuşaktan kuşağa anlatılarak aktarıldıktan sonra olduğu için, tek Tanrılı dinlerle aynı şekilde anlatmalarını beklemek olanaklı değildir. Çünkü sözlü kültürün ve efsane anlatımının yaygın olduğu böyle uygarlıklarda her efsane anlatıcının kendinden bir şeyler katmaması ve insanlara çekici gelmesi için kendi mitlerini ve kahramanlarını ya da kendi pagan Tanrılarını gerçek olaya karıştırmamaları olanaksızdır. Bu yüzden Nuh tufanı da mitolojik anlatılar içinde kaybolacak, benzer bazı noktalar kalsa da gerçekler çoğunlukla değiştirilecektir.[21]

Gelgelelim hakikat bildiğimiz bulguların değişime açık olduğunun en önemli kanıtı Nuh Tufanı esnasında suların Karadeniz’e döküldüğü savlarıdır ki bununla alakalı Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deniz Bilimleri Teknolojisi Enstitüsü Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Doğan Yaşar ve Kanada’da çalışan İzmirli bilim adamı Prof. Dr. Ali Engin Aksu başkanlığındaki ekip, 1995 yılından itibaren Koca Piri Reis Araştırma Gemisi ile Karadeniz’de sürdürülen bilimsel çalışma ile Nuh Tufanı sırrını çözmeyi başardı.
Doç. Dr. Doğan Yaşar, yapılan çalışma sonucunda, ABD’nin Colombiya eyaletindeki Lamond Üniversitesi’nden Bill Rayn ve Wolter Pitman adlı bilim adamlarının ortaya attığı ”Nuh Tufanı sırasında suların, Marmara üzerinden 200 Niagara Şelalesi büyüklüğünde, 65 kilometre yükseklikten Karadeniz’e döküldüğü” tezinin, doğru olmadığının ortaya çıktığını bildirdi.
Doç. Dr. Yaşar, Kanada’nın Toronto Üniversitesi ile Karadeniz ve Ege’de sismik ve sedimentolojik çalışmalara 1995 yılında başladıklarını, bu çalışmalar çerçevesinde kutsal kitaplarda yer alan Nuh tufanının oluşumu ile ilgili önemli bilgiler elde edildiğini söyledi. Yaklaşık 13-14 bin yıl önce meydana gelen Nuh Tufanı’nın, dünyanın bir değil en az 20 yerinde meydana geldiğini kaydeden Doç. Dr. Doğan Yaşar, şöyle konuştu:
”Nuh tufanı, buzul çağının sona ermesi ve iklim değişikliğine bağlı olarak eriyen buzulların oluşturduğu su yükselmesidir. Bu kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi 40 gün 40 gece değil, yaklaşık 100-200 yıl süren bir olaydır. Nuh Tufanı konusunda ABD’li Bill Rayn ve Wolter Pitman, tufan ile ilgili olarak eriyen buzulların sularının Akdeniz’i yükselttiği o dönemde bir kara parçası olan Ege üzerinden Marmara’ya akıp, oradan da Karadeniz’e 200 Niagara şelalesi büyüklüğünde 65 kilometre yükseklikten aktığı yolundaydı. Çalışmamız sonunda, bu tezin doğru olmadığını ortaya koyduk. ABD’li bilimadamları da ortaya attığımız bu yeni tezin bilimsel doğruluğunu kabul ettiler.”
Doç. Dr. Doğan Yaşar, Nuh Tufanı’nın dünyanın 20’ye yakın yerinde meydana geldiğinin bilindiğini anlatarak, ”Tufan tek değil. Buzul çağı sona erip, sular yükselince, dünyada büyük değişiklikler oldu” dedi.[22]

Aynı şekilde Titanik’i bulan ünlü su altı araştırmacısı Robert Ballard, kil tabletlerinde ve kutsal kitaplarda dile getirilen Büyük Tufan’ın gerçekten meydana geldiğine dair kanıtlar bulduklarını açıkladı.

Columbia Üniversitesi’nden iki bilim adamıyla beraber araştırma yaptıklarını belirten Ballard, Dünya’nın M.Ö. 5600 yılları civarında ısınmaya başlamasıyla birlikte buzların eriyerek dünya genelinde büyük sel baskınlarına yol açtığını kaydetti. Yine Ballard’a göre bu sel sırasında Avrupa kıtası boyunca kitlesel hayvan göçleri meydana geldi. Bulguların karbon yöntemiyle tarih belirleme ve sonar görüntüleme yöntemleriyle ortaya çıkarıldığını belirten Ballard, buna göre Büyük Tufan’ın
M.Ö. 5.000 yılları civarında tamamlandığının saptantığını söyledi. Daha da önemlisi bu araştırmalarda Nuh’un Gemisi’ne dair bir kalıntı bulunacağını düşünmenin “saflık” olacağını savunan Ballard, “Ancak bugün su kaplı olan yerlerde bir zamanlar yerleşim alanları bulunduğunu kanıtlayacak bilgilere ulaşabiliriz” dedi.[23]

Diğer yandan Nuh Tufanı hadisesiyle ilgili coğrafya bilimi perspektifinden mühim sayılan ilk somut ve tanımlı veriler 1978 yılında başlayan ve yine Fırat üzerindeki, Malatya Ovası’nı basan Karakaya Baraj Göl Alanı’ndaki kurtarma kazılarından geldi. Malatya Ovası’nın Fırat üzerinde çok önemli bir konumu vardır. Fırat’ın iki ana kolu Karasu ve Murat suları dağ arası ovalardan geçip Malatya’ya geldikten sonra Kömürhan Boğazı olarak bilinen, 100 kilometreyi aşan uzunluğunda, yer yer derinliği bin metreyi bulan boğaza girer. Burası bir huni ağzındaki dar bir boğaz niteliğindedir. Bugün üzerinde Karakaya Barajı’nın yer aldığı bu boğaz Toros Dağları’nı geçen, Doğu Anadolu’yu Güneydoğu Anadolu’dan ayıran tektonik kökenli bir fay yarığıdır. Depremsellik etkinliği çok yüksektir.
Karakaya Baraj Göl Alanı’nda İÖ 4000 yıllarına, Obeyd dönemi olarak da bilinen Kalkolitik döneme inen Değirmentepe kazıları çok kalın ve şiddetli bir selin ilk izlerini vermişti. Bu sel yalnızca diğer sellerde olduğu gibi alüvyonlu, mil ve kilden oluşan toprakları değil, kalınlığı iki metreyi bulan çakılları da Obeyd tabakasının üzerine yığmıştı. Sele ait izler bölgedeki diğer höyüklerin üzerinde de açık olarak izlenebiliyordu. Jeomorfologlar bu kadar etkin ve şiddetli bir selin ancak Kömürhan Boğazı‘nın şu ya da bu şekilde tıkanması ile oluşabileceğini öngörüyorlardı. Nitekim bu dar boğaz her zaman şiddetli bir depremin etkisi ile oluşacak geçici bir baraj gibi tıkanma potansiyeline sahipti. İS 16. yüzyılda yaşanan bir depremin anlatımında boğazın düşen kayalar ile tıkandığı ve Fırat’ın bir hafta boyunca ters aktıktan sonra tekrar bu doğal barajı yıkıp yoluna devam ettiğinden söz edilir. Benzer bir olayı İÖ 4. binyıla da taşıyabiliriz. Boğazın bir süre tıkanması, arkasında baraj gölü gibi Fırat’ın göllenmesi, biriken onlarca metre yüksekliğindeki suyun birden güneye, Mezopotamya düzlüklerine bir barajın yıkıldığı zamanki etkiyi yapacak şekilde boşalması… Bu görüşü kanıtlayan izler 1999 yılında Urfa bölgesinde başlayan kazılarda da görüldü. Yine Fırat üzerinde yapılan Birecik ve Karkamış baraj göl alanlarındaki höyük kesitlerinde yapılan değerlendirmeler İÖ 4. binyıl ile 2. binyıl arasında en az üç büyük selin varlığını gösteriyordu. Bunların hiçbiri sıradan yıllık taşkınlar ile açıklanamayacak kadar yüksek seviyelerden geçen şiddetli sellerdi. En şiddetli olanı ise İÖ 4. bin ile 3. binyıl başları arasına denk gelen özellikle Birecik Zeytinli Bahçe Höyüğü kesitinde görülen sel tabakasıydı. Bu dolgu zaman olarak Malatya Ovası’nda, örneğin Değirmentepe’de izlenen büyük sel ile çağdaş olduğu gibi; bundan çok daha uzaklarda, güneyde, Basra yakınlarına kadar inen alanlardaki seli de açıklıyor. Büyük bir olasılıkla Mezopotamya uygarlıklarının hafızasına kazınan ve Gılgamış Destanı ile anlatılan, daha sonra da Ebla metinleri ile diğer inanç sistemlerine aktarılan ‘Büyük Tufan’ herhalde arkeolojik kanıtlarını gördüğümüz bu selden kaynaklanmıştı. Bütün bu arkeolojik çalışmalar farklı ortamlardan geçen, en kurak dönemlerde bile çok büyük bir su kütlesini taşıyan Fırat’ın yaklaşık birkaç yüzyılda bir meydana gelen büyük depremlerin de etkisi ile sık sık tufan denebilecek selleri yapabildiğini göstermiştir. Kuşkusuz burada temel etken depremin şiddeti ve özellikle Kömürhan Boğazı’nda doğal bir baraj oluşturabileceği noktada olmasıdır. Arkeolojik kayıtlar ilk yerleşimlerin olduğu dönemden itibaren Fırat’ın en azından bin yılda iki kere böyle bir sel oluşturduğunun ipuçlarını veriyor.[24]
Öte yandan işe coğrafya biliminin perspektifinden bakmaya devam edecek olursak Nuh Tufanı ile ilgili başka bilimsel bulguların da ortaya konduğunu ve Nuh Tufanı’nın yaşandığı yer bağlamında ortaya yeni hakikatlerin çıktığını, mevcut hakikatleri çürüttüğünü görmekteyiz. Şöyle ki, buzulların erimesiyle sona eren Buzul-çağı süresince (120 ile 12 bin yıl öncesi) tüm sular kutuplarda 40º-45°K enlemlerine kadar kutup bölgelerinde tutulmaktaydı. 30º-35°K enlemlerinden ekvatora kadar uzanan kuşakta ise kurak/yarı-kurak iklim koşulları vardı ve hiç yağış yoktu. Buzul Çağında ekvatorda dar kuşakta ve 35º-40° K arasındaki bölgelerde (coğrafik koşullara bağlı olarak) uygun yaşam koşulları vardı. Bulunduğu konum nedeniyle Güney Hazar çukuru (Ceyhun Irmağı boyunca Pamirlere kadar) dünyada yaşam koşuluna en uygun yerdi. Nuh Tufanı, 15 bin yıl önce (Khvalyan Yükselimi; Hazar Taşkınları) çok büyük olasılıkla Kuzey Sibirya’daki buz barajının aniden çökmesiyle arkasındaki su Aral Denizi ve Uzboy kanalı yoluyla (Dünyanın un uzun ırmağı) hızlıca Hazar Denizi’ne boşalmıştır. Çok kısa sürede aniden Hazar Denizi su seviyesi -150 m’den +50 m’lere ulaşmıştır. Dolayısıyla Nuh Tufanı Hazar Denizi’nde olmuştur. Bu mitolojinin varlığı bile Dünya’da ilk yaşanılan bölgedir. Bu çevrede insanların çevreye dağılmasıyla yaşanan TAŞKIN olayı (NUH TUFANI) çevre uygarlıklarda (Tüm Hazar’ı çevreleyen uluslarda; Sümer; İran; Hint; Yunan)’da değişik biçimde vardır. Bu gibi beklenmedik hızlı değişimler, o devirde yaşayanlar üzerinde aşırı baskılar yaratmış ve hatıralarında derin izler bırakmış olmalıdır. Doğal olarak zorluklar olmadan uygarlıkta ilerleme de olmaz.[25]
Öte yandan Hazar Denizi ve Turan havzası dünyanın en büyük kıta içi kapalı havzasıdır. Hazar ekosistemi, dünya okyanuslarına ait deniz seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine has su seviyesi değişimlerine sahip kapalı bir havzadır. Batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Kazakistan ve Tanrı Dağları, doğusunda Pamirler ve güneyinde ise Kopet Dağları ve Hindukuş Dağları bulunmaktadır.

Hazar Denizi-Ceyhun (TURAN) Uygarlık Bölgesi[26]
Hazar Denizi’nin doğusunda Türkmenistan yer almaktadır. Türkmenistan topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar. Karakum Çölü Türkmenistan’da 350,000 km² bir alan kaplar. Biruni, 10. yüzyılda çölün eskiden deniz olduğunu ileri sürmüştür. Günümüz bilim adamları çölün kumlarının güneyde bulunan dağlardan akarsular tarafından taşındığını ileri sürülmüşlerdir. Bu konu Hazar Denizi su seviye değişimlerinde incelenecektir; MS 1000’li yıllarda Hazar Denizi aniden yükselmiş bunun kuzeydeki Hazar Hanlığı üzerinde çok olumsuz etkileri olmuştur. Başkentleri İtil su altında kalmıştır. 200 milyon yıl önce alanda Tetis Okyanusu yer alıyordu. Güneyde oluşan dağlar Tetis Okyanusu’nu küçülterek kurutmuştur. Bu
durumda Ceyhun Irmağı Hazar Denizi’ne doğru akmaya başlamıştır. Irmağın taşıdığı kumlar çöl alanında birikmeye başlamıştır. Tecen ve Murgap ırmakları Ceyhun ile birleşerek kum birikimini hızlandırmıştır. İklimin kuraklaşması ile bu kumul alanı üzerinde Karakum Çölü’nü oluşturmuştur. Kızılkum Çölü yaklaşık olarak 300 bin km² yüz ölçümüyle dünyanın en büyük çölleri arasında yer alır. Orta Asya’nın iki büyük ırmağı (Seyhun ve Ceyhun) arasında yer alan Kızılkum Çölü, Aral Gölü’nün güneyindedir. Kış ve ilkbahar mevsimlerinde olmak üzere yıllık olarak 100–200 mm arası yağış almaktadır. Çölün kuzeybatıya eğimli düzlüklerinde ayrık olarak yükselen 3000 metreye ulaşabilen yükseltiler bulunur. Klasik çöl panoraması sunan Kızılkum çölünün genel topoğrafyasına düzlükler hakimdir. Denizden yüksekliği 980 metre olan bu düzlükler üzerinde çeşitli yer şekilleri bulunmaktadır ve en önemli yer şekilleri kumullardır. Büyük kumullar tepecikler oluşturmaktadır. Bölgenin kuzeybatısı kille kaplı kum taneleri içerir.
Bölgede çok sayıda akarsu ve vahanın olması da su ihtiyacı konusunda insan yaşamına ve ekolojik sisteme katkı sağlamaktadır. Hazar Denizi alan olarak dünyanın en büyük kıta içi su kütlesidir.

Hazar Denizi’nin morfolojisi[27]
Değişik kesimlerce dünyanın en büyük gölü olarak tanımlansa da aslında tam anlamıyla bir denizdir. Alanı 371,000 km² (Karaboğaz Gölü hariç) ve hacmi de 78,200 km³’dir. Dünya okyanusları ile bağlantısı olmayan (Endorhemik) kapalı bir havzadır. Kuzeydoğusu Kazakistan, kuzeybatısı Rusya, batısı Azerbaycan, güneyi İran ve doğusu da Türkmenistan tarafından çevrelenmektedir. Hazar Denizi, Kafkas Dağları’nın doğusunda, Elburz Dağları’nın kuzeyi ve çok geniş Türkmenistan bozkırlarının batısındadır. Hazar Denizi’nin eski yerleşik halkları tarafından tuzlu oluşu[28] ve uçsuz bucaksız oluşu bağlamında okyanus olarak algılamışlardır. Hazar Denizi üç bölgeye ayrılmaktadır:
- Güney en derin yeri 1.000 m ve Hazar suyunun % 66’sını içerir;
- Orta bölümünün en derin yeri 190 m ve suyunun %33’ünü içerir;
- Kuzey bölümü ortalama derinliği 5-6 m’dir ve yalnızca suyunun %1’ini oluşturur.[29]

Doğu-Batı AB kesiti (su seviyesi -150’den +50 metrelere). Türkmenistan’ın büyük bölümü su altında kalmıştır. Günümüz Su Seviyesi: -28 m; 15 bin yıl önceki Su Seviyesi: -150 m; Taşkından sonraki Su Seviyesi: +50 m[30]
Üç bölge arasındaki farklılık çok fazladır. Kuzey Hazar çok sığdır; 5-6 m ortalama derinlik ile yalnızca % 1’lik su kütlesini içerir. Su derinliği Orta Hazar’a doğru belirgin olarak artarak ortalama 190 m’ye ulaşır. Güney Hazar bölgesinde okyanusal derinliklerle 1,000 m’lere düşmektedir. Orta ve Güney Hazar sırasıyla toplam su hacminin % 33 ve % 66 olmaktadır. Hazar Denizi’nin kuzeyi doğal olarak donmaktadır ve aynı zamanda çok soğuk kışlarda güneyde de buzullaşma olmaktadır. Hazar, hem denizlere hem de göllere benzer özelliklere sahiptir. Tatlı su gölü olmamasına karşın Dünyanın en büyük gölü olarak bilinmektedir. Hacimsel olarak da beş büyük Kuzey Amerika gölünün toplamından 3,5 kez daha fazla suya sahiptir. Hazar bir zamanlar Tetis Okyanusu’nun bir parçasıydı, fakat geçirdiği tektonik olaylar sonucunda bir iç deniz olmuştur. İdil (Volga) ırmağı[31] ve Ural ırmağı Hazar Denizi’ne boşalmaktadır. Fakat buharlaşma dışında doğal olarak dışarıya akışı yoktur. Bunun için de Hazar ekosistemi, dünya okyanusları su seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine özgü su seviye değişimleri tarihi ile bir kapalı havzadır. Hazar su seviyesi yüzyıllar boyunca çoğunlukla hızlı olarak birçok defa alçalıp yükselmiştir. Yüzyıllar boyunca, Hazar Denizi su seviyesi, geniş bir su tutma alanına sahip İdil (Volga) ırmağındaki yağış miktarına bağlı olarak değişmiştir. Yağışlar, Kuzey Atlantik salınımlarının dönemselliğinden etkilenen ve kıta içlerine kadar uzanan Kuzey Atlantik düşüşlerindeki değişimleri ile ilişkilidir. Bunun için Hazar Denizi su seviyesi binlerce kilometre kuzeybatısında yer alan uzaktaki Kuzey Atlantik atmosferik koşullarıyla ilişkilidir. Son kısa-dönem 3 m’lik deniz seviye düşüm döngüsü 1929 yılında başlayıp 1977 yılında sona ermiştir ve daha sonra 1977 yılında başlayıp 1995’e kadar süren 3 m’lik bir yükselme takip edilmiştir. Daha sonra da daha küçük değişimler olmuştur. Günümüzde Hazar Denizi su seviyesi -28 m’dir. İdil (Volga) ırmağı en büyüğü olmak üzere, 130’dan fazla ırmak Hazar’a akmaktadır. İkincil önemde olan, Ural ırmağı kuzeyden akmaktadır ve Kura ırmağı ise batıdan gelmektedir. Geçmişte Hazar’ın doğusunda Orta Asya’daki Ceyhun ırmağı akış yönünü değiştirerek şimdi kurumuş olan Uzboy ırmağı üzerinden Hazar’a boşalmıştır. Aynı durum daha kuzeydeki Seyhun için de geçerlidir. Kuzey Hazar’a bitişik 28 m deniz seviyesi altında Hazar çöküntüsü vardır. Orta Asya bozkırları kuzeydoğu Hazar kıyıları boyunca uzanmaktadır. Bunun yanı sıra Kafkas Dağları batı kıyılarını karşılamaktadır. Hem kuzeyde ve hem de doğuda bitki örtüsü soğuk ve kıtasal çöl özelliğindedir. Bunun aksine güneybatı ve güneyde yüksek platolar ve dağ silsileleri nedeniyle genel olarak ılıktır; Hazar çevresindeki ani iklim değişikleri bölgede biyoçeşitliliğin ani değişimlerine neden olmuştur. Aral Denizi, Kazakistan – Karakalpakistan (Özbekistan) sınırları içinde bulunmaktadır. Aral Denizi kapalı havza (endorheic) özelliği gösterir. Özbekistan ve Kazakistan arasında yer alan Aral Denizi havzası esas itibarıyla Ceyhun, Seyhun ve Zerevşan nehirlerinin havzalarının birleşmesiyle oluşur. Buzul Çağında esas olarak kuzeyden buzul sularından beslenmiştir.

Önceki yıllarda 68.000 km² yüz ölçümüyle Asya’nın ikinci, dünyanın dördüncü büyük gölüydü. Adalarıyla ünlü olan Aral Gölü’nde 1000’den fazla irili ufaklı toplam 1 hektar yüzölçümüne sahip adalar yer alır, bugün bu adalar anakarayla birleşmiştir. Aral Gölü veya kimilerinin deyimiyle Aral Denizi Türkçe’de “Adalar Denizi” demektir. 15 bin yıl önce meydana gelen taşkınlarda Hazar Denizi +50 m yükselmiş ve Uzboy kanalı yoluyla Aral Denizi ile birleşmiştir. Son yıllarda aşırı sulama nedeniyle eski yüzölçümünün %90’ını kaybetmiştir. Genel olarak Turan Ovası olarak isimlendirilen bu bölge, bölgenin iki önemli ırmağının (Ceyhun ve Seyhun) geçtiği alandır. Batıda Hazar Denizi ve Üst Yurt; güneyde Köpet Dağları ve Hindikuş Dağları; doğuda Pamirler; kuzeyde ise Aral Denizi ve bozkırlarla sınırlandırılmıştır. Türk yurdu olarak tanımlanan bölge tarihi İpek yolu güzergâhı üzerindedir. Ceyhun ırmağı boyunca Buhara, Semerkant gibi kültür merkezleri; Seyhun ırmağı boyunca da büyük bilim insanı Farabi’nin doğduğu yer olan Otrar ve Cend şehirleri vardır.[32]
Öte yandan Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Zira dile kolay, taşkın sırasında, Hazar Denizi yaklaşık bir milyon km²’ye[33] ve eğer Aral-Sarıkamış havzası da eklendiğinde 1,1 milyon km2’ye ulaşmıştır. Karadeniz-Hazar Taşkınlarını yansıtan jeolojik, litolojik, paleontolojik ve jeomorfolojik bulguları ünlü Rus jeolog Andrey Leonidovich Chepalyga tartışmıştır. Bu taşkın olayları,[34] kıyısal düzlükler,[35] ırmak vadilerine,[36] ırmak boşalım alanları[37] ve yamaçlarda üzerine izlerini bırakmıştır. Bu Khavalyan Yükselimi olarak bilinmektedir. Rus jeolog Chepalyga her biri 2000 yıl süren ırmak vadilerinde tanımlanan üç büyük aşırı taşkın dalgalarını içeren ve gruplandırılan 10 salınım[38] taşkın tarihi olarak tanımlamıştır.[39]
Denizel ve gölsel su kütleleri Aral’dan Marmara Denizi’ne kadar uzanan Avrasya havzalarının çağlayanlarını oluşturmuştur.[40]
Taşkının doruğunda, Hazar Denizi’nde su seviyesi daha önceki seviyesinden 190-200 m kadar yükselmiştir. Taşkın, İskandinavya buzul katmanın erimesi,[41] ırmak vadilerindeki aşırı taşkınlar, tundraların ergimesi, donmuş toprak koşullarında daha yüksek akış katsayısı, su toplama alanının Orta Asya’ya doğru uzaması ve su yüzeyinden düşük buharlaşma[42] gibi nedenlerle birkaç kaynaktan beslenmiştir. Deniz seviyesindeki ani sert değişimler[43] ve ilişkili kıyısal yer değiştirme[44] yaygın taşkınlar yaratmıştır, böylece de verimli araziler su altında kalmıştır. Bunun sonucu olarak da nüfus artışıyla sonuçlanan insanlar üzerinde temel baskı ve göçe yol açmış ve belki de daha ileri ekonominin gelişmesinde uyarıcı olmuştur. Bu çekilme kıta üzerindeki temel su dengesi sonucu oluşmuştur. Arktik Okyanusa tatlı su akımını azaltmış, Aral, Hazar, Karadeniz ve Baltık Denizi’ne tatlı su akımını aşırı bir şekilde arttırmıştır. Bunun sonucu olarak, yön değiştiren ırmakların tortul toplanma alanı olan Aral ve Hazar Denizleri[45] zerinden Doğu Sibirya’da başlayıp Akdeniz’de sona eren dünyanın en uzun ırmağı oluşmuştur.[46]

Avrasya buzul tabakaları, buzul önü göller ve Sibirya’dan Akdeniz’e yön değiştiren ırmak.[47] Dünyanın en uzun ırmağı. İlk Uygarlık ve Tufan alanı[48]
Gelgelelim Nuh Tufanı da bu ırmak üzerinde olmuştur.[49]
Nuh Tufanı Hadisesinin Uygarlık Tarihine Etkileri
Literatüre Nuh Tufanı olarak geçen bu hadise, uygarlık tarihinde yeni bir sayfa açmış ve insanlığın seyrini değiştirmiştir. Şimdi hep birlikte bu hadisenin insanoğlunda ve uygarlık tarihinde yarattığı değişimlere göz atalım:
1) Bu Tufan Hadisesi Erken Dönem Ziraat, Hayvancılık, Ticaret ve Maden Faaliyetlerinin Başlangıcı Oldu;
Elbette bu taşkınlar vesilesiyle insanlığın ilk uygarlıklarının örneklerine rastlanılan ve dünyadaki en büyük kapalı su havzası olan TURAN bölgesi, 35-40°K enlemleri arasında yer almasıyla ve bol su kaynakları ve maden yatakları açısından zengin oluşuyla bir uygarlık tesis edilmesi için tüm koşullara sahip olmuştur. Ayrıca Turan bölgesi ulaşım için gerekli olan AT ve ÇİFT HÖRGÜÇLÜ BAKTERYAN[50] yine bu bölgede MÖ 3-4000’li yıllarda ehlîleştirilmiştir. Bu olguların bir araya gelmesiyle ileri bir uygarlık gerçekleştirilmiştir.[51]
Bu durum özellikle atların evcilleştirilerek ortaya bir “Atlı Çoban Kültürü”nün oluşmasıyla iyice ete kemiğe bürünmüştür. Gelgelelim Urallar’ın doğusundaki bozkırlarda yaşayan ôntürklerin Atlı Çoban Kültürüne sahip oldukları biliniyor. Özellikle Koppers, Schmidt, Menghin gibi “Viyana Okulu” diye anılan halkbilimciler, Atlı Çoban Kültürünün hem devlet kuruculuğunun hem de Tek Tanrının kökü olduğunu ortaya koymuşlardı.[52]
Atlı Çoban Kültürü, hayvancılığın en yüksek biçimini oluşturuyordu. Geniş meraları denetlemek, tarla tarımcılığından farklı olarak, örgütlenme ve savaş yeteneğini geliştirmişti. Bu atlı çobanlar, verimli tarım alanlarına inerek, oraların zenginliklerinin üzerine oturdular ve devletler kurdular. Yine bu atlı çobanlar, geniş meralarda yaşayan kabileleri örgütlediler ve Tek Tanrının otoritesi altında birleştirdiler.[53]
İşte at, eski Türkler başta olmak üzere tüm insanlığın geçmişinde çok hayati bir öneme sahip olup insanlığın geçmişinde at, bugünkü gibi spor amacıyla yetiştirilmiyordu. Tarımda, ulaşımda, iletişimde ve askeri alanlarda her an insanoğlunun en büyük yardımcısıydı. Bu nedenle at evcilleştirildiğinden bu yana inanç dünyasının, efsanelerin, halk yazınının ve kültür tarihinin en önemli temalarından birisi olmuştur. Bu bağlamda bol tatlı suyun olduğu uygun koşullar Hazar-Aral’da kuzeydoğu doğru Sibirya’ya uzanan kuşak atların beslenmesi için yeterli otlara sahipti.[54]
Sürece coğrafi verilerle baktığımızda bir iç havza olan bu bölgede önce kuzeydeki bu bölge daha sonra Pamirler ve Altay Dağlarından[55] beslenen Seyhun ve Ceyhun ırmaklarınca beslenmektedir. Kuzeyden gelen suyun azalmasıyla, Hazar Denizi su seviyesi 15000 yıl önce +50 m’den -28 m olmuştur. Dolayısıyla bu durum bölgede göçlere neden olmuş ve göçler başlamıştır. Aryanlar da tüm dünyaya buradan yayılmışlardır. İşte bu göçler, ehlîleştirilen at ve develer yoluyla yapılmıştır. Sümer yazıtlarında bu bölge maden[56] ve değerli taşlar[57] getirildiği belirtilmektedir. Orta Asya bölgeleri ile her zaman bağlantılar var olmuştur. Örneğin; Hindistan, Çin ve Ortadoğu arasında en eski zamanlardan beri, en az Tunç Devri‘nden beri bağlantılar vardı. Bu tarihi bağlantıyı batılıların tanımladığı yalnızca ipek ticaretine bağlayarak değersizleştirmemek gerek. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan bu bağlantı uygarlığın gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir yer tutmuştur.

Yani uygarlık esasen 12 bin yıl önce Buzul Çağının[58] sona ermesiyle 35-40°K enlemleri arasında göl ve tatlı su kenarlarında başlamıştır. Bu koşullara uygun kuşaklar Harran-Harran-Turan bölgeleri ve İç Anadolu’dur. İnsanoğlu Toplayıcı-Avcı-Tarım yolunu takip ederek yaşamını devam ettirmiştir. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: (i) Uygun iklim[59]; (ii) Zengin su kaynakları; (iii) Maden yataklarınca zengin olması; (iv) Obsidyen (çakmaktaşı) volkanik kayacının bolluğu.
Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipek, porselen, kâğıt, baharat ve değerli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkân sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır. İpek Yolu Asya‘yı Avrupa‘ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, 2000 yıldan beri bölgede yaşayan kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. Güncel tarihin yazdığı şekilde İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştur. Bu bağlamda burada bu yolu yalnızca İpek Yolu olmadığı fakat Doğu ile Batıyı birleştiren bir iletişimin varlığını da daha kapsamlı anlamak zorundayız.[60]
Timur’un Semerkant’ı ve Çin Seddi’nin kapılarındaki Çin ticarethaneler; MS 1500’den önceki haliyle dünyanın ayrı uygarlıklarını –birbirleriyle olan teması sürdürmelerini sağlayacak ölçüde- birbirine bağlayan egemen hareket araçları okyanusları aşan yelkenli gemiler değil, bozkırları aşan atlardı.[61]
Yani bu dünyada, görüldüğü gibi, Babür’ün Fergana’sı merkez noktaydı ve Türkler Babür’ün zamanında ulusların merkez ailesiydi. Bu UYGARLIK YOLU Sümerler zamanından beri vardı ve değişen zamanlar boyunca da varlığını korumuştur. Bu gerçeği yalnızca Avrupa’nın tanımladığı şekilde ipeğe indirgemek yanlıştır. Dolayısıyla Batı tarafından yanlış bir şekilde tanıtılan “İPEK YOLU” kavramı tarihi çok belirleyen Doğu-Batı etkileşimini yadsıyan anlayışının sorgulanması gerekmektedir.[62]
Göçler vesilesiyle gelişmeye başlayan bağlantılar, ticaret yollarının oluşmasına yardımcı olmuştur.[63]
Diğer yandan son buzullaşma sonrası tam 15 bin yıl geçmiş olmasına rağmen, değişim bir kuşakta bile oldukça hissedilen sürekli kıyı çizgisinin geri çekilmesi ve kaybedilen kara parçaları olarak algılanmaktadır. Bu konular Karadeniz, Hazar Denizi ve Marmara Denizi gibi kıta içi denizlerde daha fazla tahrip edicidirler. Çünkü açık denizlere göre buralarda deniz seviye değişimleri daha fazladır. Hem otlaklardaki karasal hayvan varlığı ve bataklıklar, deltalar ve sulak alanlardaki kaynakların kıyısal düzlüklerdeki verimliliği göz önüne alındığında, bu gibi alanların sürekli kaybedilişi bu bölgede Geç Paleolitik ve Mezolitik dönemlerde yaşamın şanssız durumu olmalıydı. Su seviye değişimleri kıyısal ve sucul yaşam biçimlerine uyarlanmayı destekleyen çok geniş bataklık ve yeni ortamlar yaratabilir. Kuzey Hazar deniz tabanı gibi düşük eğimli alanlarda arada sırada yükselen deniz seviyesi bastığı görülmüştür. Topluluklar kesinlikle iklimde ve deniz seviyesindeki bu gibi değişimlere karşılık gelen hareketlenmelere ve uyarlanmalara uğramışlardır. Buzul-buzul arası dönemselliklerinin farklı zamanlar ve farklı evrelerinde, toplulukların nasıl yaşadığı ve avlandığı veya yiyecek aradığını anlamak için, biz zaman içinde deniz seviyesi değişimi ve buz örtüsü sınırlarını ayrıntılı olarak incelemeliyiz. Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye[64] ve eğer Aral-Sarıkamış baseni de eklendiğinde 1.1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Buzul devrinin sonlarında Orta Asya’da sıcak bir iklimin başlaması, Turan halkının uygarlık yolundaki seyrini kamçılamıştır. Aral-Hazar iç denizleri etrafı adeta bir İç Asya Akdenizi kıyıları halini almış, bu şartların gereği olarak bu bölgeler o zamanki dünyanın en ileri şartlarını toplayan bir bölge olmuş, iklimin ılımanlığı, gıdanın bolluğu buralardaki insanların çok fazla üreyip çoğalmalarını ve hızla ilerlemelerini sağlamıştır. Fakat daha sonraları şiddetlenmiş olan kuruma olayı bu mutlu hayatı güçleştirmeye başlamıştır. Doğanın yavaş yavaş kısırlaşması, insanlara gıdalarını kendi zekâlarının yardımıyla suni olarak yetiştirmeye zorlamıştır. Orta Asya halkını erkenden ziraata ve hayvanları ehlileştirmeye yönelten etken işte bu durum olmuştur. Aynı etken daha sonraları, bir takım tecrübeleri izleyip suni sulama yollarını da bulduracaktı. Zorluklar uygarlığın oluşmasında çok önemli bir etmendir. Orta Asya’nın kurumasının ilerlemesi, geçen zamanla birçok yerlerin çoraklaşması, üzerinde yaşanılabilen birçok ovaları çölleştirmiş, bu da bu ilk uygarlığın daha geniş bir sahaya yayılmasına sebep olmuştur. Yani önceden uygun alanlarda yoğun bir halde yaşayan bu ilk kültür temsilcileri, yavaşça olan kuruma neticesinde iskân kabiliyetini kaybeden bu alanları terk ederek yaşamaya daha elverişli alanlara dağılmışlardır. Fakat yüzyılların geçmesiyle gitgide artan kuraklık sonucunda iklimin sürekli olarak kötüleşmesi, çiftçi halkı da yeni baştan çölleşmeye başlayan vahalarını terk ederek başka yerlere göçmeye zorlamış olduğu gibi göçebeleri de artık çölleşen steplerden yarı kurak alanlara çekilmeye ve buralardan yayılmaya sürüklemiştir. Bununla birlikte bu göçebe halkın da MÖ 4000’lerde vaha halkından hayvan ve bitki yetiştirme usulünü almış oldukları tahmin edilmektedir. Göçler devrinde göçebelerin göçleri başlıca Avrasya stepleri üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden olmuştur. Vaha halkının göçleri ise güney-doğuda Hong-Kong, güneyde İndüs, batıda ise Fırat, Dicle ve Kızılırmak boylarına doğru olmuştur.[65]
2) Denizcilik Faaliyetleri Bu Hadise ile Doğdu;
Son buzul çağının son günlerinde Karadeniz’in kuzeyinde oluşan büyük buzul göllerinden taşan taze buzul suları, Hazar ve Aral gölleri ile büyük nehirlerle Karadeniz’e dökülmüştür. M.Ö. 12.500 yıllarına kadar devam eden bu buzul suları Aral Denizi, Hazar Denizi ve Karadeniz’i ağızlarına kadar doldurmuştur. Göl ve denizleri birbirine bağlayan kanallardan taşan fazla su, Marmara ve Akdeniz’e döküldü. Hazar Denizi, bugünkü doğu ve kuzey kıyılarındaki ovaları sular altında bırakmış, güneyden Aral Denizi ile birleşmiş ve böylece Karadeniz’in 1,5-2 katı büyüklüğünde ancak oldukça sığ bir tatlı su gölüne dönüşmüştür. Bir yandan kuzeydeki buzul gölleri ve bunları kurutan Volga ve Tobal nehirleri, diğer yandan doğuda Afganistan, Tacikistan ve Kırgızistan dağlarındaki kar ve buzullarla beslenen Ceyhun ve Seyhun Nehirleri[66] Hazar-Aral tatlı su göllerini sürekli beslemiştir. Hazar-Aral tatlı su gölünün bugünkünden çok daha geniş bir alana yayılması ve aynı zamanda çok sığ olması nedeniyle çevresinde oldukça ılıman bir iklim kuşağı oluşturmuştur. Ayrıca 45° kuzey enleminden başlayarak Karadeniz’den geçen yerkürenin “altın kuşağı” ile Hazar ve Aral Denizi’nin kuzey kıyılarının kuzey sınırını oluşturan 37° kuzey enlemine kadar inen Akdeniz bölgesinin verimli ılıman iklimine benzer bir iklim hakim olmuştur. Denizcilik bu coğrafyada doğal olarak gelişmiştir. Nuh Tufanı ile bu bölgede denizciliğin ipuçlarını yakalıyoruz.
Dünya deniz taşımacılığının göller ve büyük nehirler halinde başladığı savına göre, iç denizler olan Hazar ve Aral Denizleri ile onları besleyen Ceyhun ve Seyhun Nehirleri, denizciliğin (ve dolayısıyla balıkçılığın) ilk başladığı yerler olmalıdır. Deniz balıklarının kökeni farklı olsa da tüm tatlı su balıklarının adı Türkçe’dir. Aslında Nuh Tufanı’nda gemi inşa yerinin adı KEMİ SALGAN’da buna işaret etmektedir. Buzul Çağı sırasında ve hemen sonrasında dünya denizlerindeki deniz seviyeleri -120/130 metredeydi ve son 12 bin yılda buzulların erimesi sonucu istikrarlı bir şekilde yükseliyordu. Bu nedenle insanlar okyanus kıyılarına yerleşmek istemediler. Bu durum 5-6 bin yıldır dünyanın aniden ısınmasıyla hızla artmıştır. Bu süreçte deltalar oluşmuştur. Deltalardan sonra uygarlıkta bir sıçrama yaşanırken, deniz kıyılarında denizcilik gelişmeye başlamıştır. Bu süreçte iç denizlerdeki (Hazar ve Aral) su seviyesi son 15 bin yıldır azalmakta, ancak Hazar Denizi’nde se seviyesi her 500-600 yılda bir inip çıkmaktadır. Buna rağmen Aral ve Hazar Denizi’ni besleyen Ceyhun ve Seyhun üzerinde deniz ulaşımı devam etti. İskitlerin (İleri Olanlar) gelişmiş bir medeniyete sahip olmalarının ve denizcilikte başarılı olmalarının nedeni budur. Çünkü geldikleri Hazar-Aral havzasıydı.

Bakü’ye 65 km uzaklıkta bulunan Gobustan’da en eskisinin M.Ö. 12.000 yıllarına ait olduğu tespit edilen kaya resimleri bulunmaktadır. Bu resimlerde insan figürlerinin yanı sıra at, öküz, geyik, balık gibi hayvan figürleri, av sahneleri, dini törenler, kullanılan ev aletleri ve şaşırtıcı bir şekilde balıkçı kaşığı görülmektedir.[67]
3) İlk Yerleşik Düzen ve Meslekler Bu Tufan Hadisesi İle Ete Kemiğe Büründü;
Âdem ve Havva dünyaya inince, cennetteki ruhani varlıklarına ek olarak, gıdasını ıslak topraktan alarak büyüyen biyolojik organlara da sahip oldular. Bu olaylar zamanımızdan en az 100.000-200.000 yıl önce meydana geldi. Daha da önemli olan husus, Âdemoğulları dünyaya indikleri zaman, dünya son buzul çağını yaşamaktaydı. Kutup bölgeleri buzullarla kaplı ve çok soğuktu. Ekvator bölgesi çok kurak ve sıcaktı. Bu bölgelere inmiş olan âdemoğullarının biyolojik olarak yaşama ve çoğalma şansları yok denecek kadar azdı. Muhtemelen hepsi çok kısa süre içinde öldüler. Kuzey yarım kürenin N30-N45 derecelik meridyenleri arasında insan yaşamı için çok elverişli bir “Bereketli-altın kuşak” bulunmaktaydı. Bu kuşak içine düşen âdemoğulları çok şanslı idiler. Buna rağmen, dünya’nın çok zor olan hayat şartlarına karşı amansız bir yaşam mücadelesi verdiler.
Alışık oldukları cennetten, alışık olmadıkları Dünya’ya indirilen âdemoğulları vermiş oldukları bu mücadeleler sayesinde zaman içerisinde, başka hiçbir yaratığa verilmemiş olan bilgi edinme, bilim üretme yetenekleri sayesinde, yaradılış amaçlarından birisi olan dünyaya hükümran olma görevini başarı ile yerine getirmeye başladılar. M.Ö. 8-10.000’li yıllarda Paleolitik ve Mezolitik dönemlerini aşarak insanlığın en büyük evrimi kabul edilen “Neolitik Evrimi-Tarım Devrimini” gerçekleştirdiler. Bitkileri ve hayvanları evcilleştirerek yerleşik hayata geçtiler. Çiftçilik, hayvancılık ve zanaatçılık en önemli meslekleri oldu. Nerede, hangi coğrafi bölgede olurlarsa olsunlar, Tanrı onları hiç yalnız bırakmadı. Sözünü tutarak her yere, her topluma zaman zaman peygamberler, rehberler, ayetler göndererek, onları aydınlattı, yönlendirdi. O zamana kadar yeryüzüne kaç peygamber gönderildi, kaç rehber geldi-gitti bilemiyoruz. Öte yandan M.Ö. 4000’li yıllara gelindiğinde, Hazar-Aral yöresindeki Turan ovasında, Hindistan’ın İndus vadisinde, Güney Mezopotamya’nın Sümer ülkesinde zamanın en ileri medeniyetleri yükseldi. Bunları Anadolu’daki, Mısır’daki, Çin’deki …vs. diğer medeniyetler izledi. M.Ö. 3100 yılına gelindiğinde Tanrı, Güney Mezopotamya’daki Sümer halkına Âdem isimli bir peygamber gönderdi. Bu hepimizin bildiği Hz. Âdem peygamberdir. Ancak pek çok kişi onu, cennette yaratılan ve en azından 100.000-200.000 yıl önce dünyaya indirilen, bütün insanlığın ortak atası olan, Kur’an’da adı geçen ve yaratılan ilk İnsan Âdem Dedemizle karıştırmaktadır. Öte yandan Turan Ovası’ndaki BMAC-Annau, İndüs Vadisindeki Harappan ve Mohenjo-Daro, Mezopotamya’daki Sümer medeniyetleri çağdaş olup birbirleriyle dostluk ve muhtemelen akrabalık ilişkileri vardı.[68]

Bugüne kadar “Kimsesizlerin Halkı” (Nobody’s People) olarak bilinen Sümerlerin, Hazar-Aral kökenli, Ural-Altay beyaz alt-ırkına (muhtemelen ilk Türklere) mensup oldukları her geçen gün elde edilen yeni verilerle desteklenmektedir.
Hazar-Aral çevresinde M.Ö. 6200-5800’li yıllarda başlayan kuraklaşma ve çölleşme, BMAC medeniyetini kurmuş olan insanları yaşam şartlarının daha elverişli olduğu coğrafyalara doğru göçe zorlamıştır. Bunlardan güneye doğru göç edenlerden bir kısmı Hindu-Kuş dağlarını aşarak İndüs halkının yardım ve desteği ile Basra körfezine ulaşmışlar ve Güney Mezopotamya’ya yerleşmişlerdir. Peygamber Âdem’in, bu göç dalgalarından en önemlisi olan ve M.Ö. 3100 yılında Jemdet Nasr dönemini başlatan grubun dini ve siyasi lideri olması muhtemeldir. Bu yönü ile denilebilir ki Hz. Âdem M.Ö. 3100’lü yıllarda Mezopotamya’da, Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin M.S. 1200’lü yıllarda Anadolu’da yüklenmiş olduğu misyonu yüklenmiştir.[69]
4) En Eski Devlet Teşkilatlanmaları Bu Tufan Hadisesi Sayesinde Oluşmaya Başladı;
Yukarıdaki satırlarımızda belirttiğimiz üzere tufan sonrası başlayan ilk sulama ve ziraat faaliyetleri vesilesiyle yeryüzünde yeni ilkler meydana gelmeye başlayacaktı. Zira ister Mezopotamya olsun, isterse Turan Havzası gibi daha ılıman yerler olsun her bölgenin medeniyet ve devlet gibi kavramlarda öncü olması, genel olarak “sulama” olgusuna bağlanmaktadır.[70]
Gelgelelim ünlü bilim insanı Karl Wittfogel’e göre sulamalı tarım kanal kazmayı, bakımını yapmayı ve su baskınlarının geniş ölçekli denetimini gerektirdiğinden devlet (gibi otorite sahibi ve kaynakları sevk edici bir örgütün) müdahalesini zorunlu kılmaktaydı.[71]
Sözün Özü
Sonuç olarak Nuh Tufanı kutsal metinlerden ve kil tabletlerinden bağımsız olarak incelendiğinde ortaya çıkan jeolojik delillerin etkisiyle artık yaşanmış gerçek bir olay olduğu üzerinde ittifak edilen bir hadise olup, bu hadise vesilesiyle uygarlık tarihinde ve insanlığın seyrinde yeni bir dönem başlamış ve bugün insan hayatının vazgeçilmezi olan pek çok fonksiyonun ete kemiğe bürünmesine kapı aralamıştır. Ayrıca Nuh Tufanı ve Nuh Peygamber vesilesiyle bu çalışmada Nuh Peygamber’le birlikte ele alınan ve kendisinin 10. nesilden torunu olmak suretiyle alt soyu olduğu Âdem Peygamber’e Kur’an-ı Kerim istisna olmak üzere diğer kutsal kitaplarca ısrarla ilk insan olduğu tezinin ısrarla dayatılmasının da artık bir altyapısı bulunmamakta olup, ilk insan Âdem’le ilk peygamber Âdem’in farklı kişiler olduğu, ilk peygamber Âdem’in ilk insan Âdem’den asırlar sonra yeryüzüne teşrif ettiğini de ortaya kesin olarak koymak mümkündür. Son ilahi kitap olan Kur’an-ı Kerim de bu farklılığın vakıa olduğu gerçekliğiyle çatışmaz ve kendinden önceki ilahi kitapların ortaya koyduğu savlara meydan okur. Bundan ötürü olsa gerektir ki akıl ve bilim sahibi herkes İslâmiyet’in ve Kur’an’ın yüceliğini, üstünlüğünü daha iyi takdir edebilmektedir. Çünkü Kur’an, bu gibi bilim-dışı konulara hiç girmemiş, bu konuların araştırılmasını ve çözümlenmesini akıl ve bilime bırakmıştır.
Kaynakça:
Ana Britannica Ansiklopedisi, Hürriyet Gazetesi Yayınları, İstanbul, 1993, 2. Cilt
Andrey Leonidovich Chepalyga, “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Valentina Yanko-Hombach; Allan Gilbert; Nicolae Panin; Pavel Dolukhanov (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer, 2007
Arnold Joseph Toynbee, Civilization on Trial, New York Oxford University Press, 1948
Bakara suresi: ayet 33
Benno Landsberger, “Mezopotamya’da Medeniyetin Doğuşu”, çev. Mebrure Tosun. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 1944, Cilt: II, Sayı: 3
Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019
Eşref Atabey, Nuh’un Gemisi, Heyelan Etkisiyle Oluşmuş Jeolojik Bir Yapı, ResearchGate, Haziran 2025
Hac sûresi: âyet, 5
İbnu’l-Arabî, Fütuhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, Litera Yayınları, İstanbul, 2006
İnsan sûresi: ayet, 1
Jean Louis Huot, Jean Paul Thalmann, Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, çev. Ali Bektaş Girgin, İmge Yayınları, Ankara, 2000
Mehmet ÖZDOĞAN, Büyük Sırrın Arkeolojik Keşfi: Nuh Tufanı ve Kömürhan Boğazı, Atlas Dergisi, Nisan 2006, sayı 157
Mikhail Grigoryevich Grosswald, Late Weichselian Ice Sheets of Northern Eurasia. Quaternary Research 13, 1980
Muhammet Hanefi Palabıyık, Korkut Dindi, İnsanlık Tarihi Bakımından Atamız Âdem ile Hz. Âdem (A), Siyer Araştırmaları Dergisi, Sayı: 9, Ocak-Haziran 2021
Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024
Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003
Nahl sûresi, âyet: 72
Nisa sûresi, âyet 1
Nuh Tufanı Kanıtlandı, İnternet Haber, 17 Aralık 2012, https://www.internethaber.com/nuh-tufani-kanitlandi-foto-galerisi-1195829.htm, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Nuh Tufanı’nın sırrı çözüldü, Hürriyet Gazetesi, 7 Mart 2002, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/nuh-tufaninin-sirri-cozuldu-58351, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Ömer Rıza Doğrul, Kur’an-ı Kerîm’in Tercüme ve Tefsîr-i Şerîfi Tanrı Buyruğu, Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul, 1947, c. I
Rum sûresi, âyet; 21
Secde sûresi: âyet, 7-9
Süleyman Ateş, “Âdem’den önce insanlar yaşadı mı?”, Gazete Vatan, 20 Temmuz 2004, https://www.gazetevatan.com/yazarlar/suleyman-ates/ademden-once-insanlar-yasadi-mi-32137, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Wilhelm Koppers. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, c. V, sayı 20, Ekim 1941 (Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20) vd.
Yaratılış Tarihi | Doğanay, https://www.ummetedoganay.com/yaratilis-tarihi, Erişim Tarihi: 18.03.2026
[1] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13
[2] Süleyman Ateş, “Âdem’den önce insanlar yaşadı mı?”, Gazete Vatan, 20 Temmuz 2004, https://www.gazetevatan.com/yazarlar/suleyman-ates/ademden-once-insanlar-yasadi-mi-32137, erişim tarihi: 18.03.2026
[3] bkz. İbnu’l-Arabî, Fütuhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, Litera Yayınları, İstanbul, 2006
[4] Bakara suresi: ayet 33
[5] Yaratılış Tarihi | Doğanay, https://www.ummetedoganay.com/yaratilis-tarihi, erişim tarihi: 18.03.2026
[6] İnsan suresi: ayet 1
[7] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13
[8] Muhammet Hanefi Palabıyık, Korkut Dindi, İnsanlık Tarihi Bakımından Atamız Âdem ile Hz. Âdem (A), Siyer Araştırmaları Dergisi, Sayı: 9, Ocak-Haziran 2021, sf. 100
[9] bk. Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003
[10] Gedik, boşluk, aralık teorisi
[11] bkz. Ana Britannica Ansiklopedisi, Hürriyet Gazetesi Yayınları, İstanbul, 1993, 2. Cilt
[12] Ömer Rıza Doğrul, Kur’an-ı Kerîm’in Tercüme ve Tefsîr-i Şerîfi Tanrı Buyruğu, Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul, 1947, c. I, sf. 116, 117
[13] Hac sûresi: âyet, 5.
[14] Secde sûresi: âyet, 7-9.
[15] Ömer Rıza Doğrul, Kur’an-ı Kerîm’in Tercüme ve Tefsîr-i Şerîfi Tanrı Buyruğu, Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul, 1947, c. I, sf. 117
[16] Kitab-üt-Tekvin. Bab 29, âyet, 21, 22.
[17] Nisa sûresi âyet, 1.
[18] Nisa sûresi, âyet, 1.
[19] Nahl sûresi, âyet: 72 ve Rum sûresi, âyet; 21
[20] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 42-46
[21] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[22] Nuh Tufanı’nın sırrı çözüldü, Hürriyet Gazetesi, 7 Mart 2002, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/nuh-tufaninin-sirri-cozuldu-58351, erişim tarihi: 18.03.2026
[23] Nuh Tufanı Kanıtlandı, İnternet Haber, 17 Aralık 2012, https://www.internethaber.com/nuh-tufani-kanitlandi-foto-galerisi-1195829.htm, erişim tarihi: 18.03.2026
[24] Mehmet ÖZDOĞAN, Büyük Sırrın Arkeolojik Keşfi: Nuh Tufanı ve Kömürhan Boğazı, Atlas Dergisi, Nisan 2006, sayı 157
[25] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[26] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 11
[27] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 13
[28] 1.2% veya 12 g/l; okyanusların tuzluluğunun üçte biri kadar
[29] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 11-13
[30] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[31] yaklaşık % 80 katkı
[32] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 13-16
[33] günümüzde 371.000 km²
[34] 17 ila 10 bin yıl günümüzden önce
[35] denizel yükselimler
[36] aşırı arası taşkınlar
[37] buzul gölleri; termokarst
[38] her birisi 500-600 yıl süreli
[39] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[40] Andrey Leonidovich Chepalyga, “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Valentina Yanko-Hombach; Allan Gilbert; Nicolae Panin; Pavel Dolukhanov (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer, 2007, sf. 119; akt: Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[41] yalnızca başlangıç aşamasında
[42] kışın buz örtüsü
[43] yılda 2 m’ye kadar
[44] yılda 10-20 km kadar büyük
[45] bu arada Türkçe’de “Aral Denizi”; “Adalar Denizi” demektir.
[46] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[47] Mikhail Grigoryevich Grosswald, Late Weichselian Ice Sheets of Northern Eurasia. Quaternary Research 13, 1980, sf. 1–32; Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[48] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[49] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[50] TÜRK DEVESİ
[51] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[52] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 60
[53] Geniş bilgi için bkz. Wilhelm Koppers. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, c. V, sayı 20, Ekim 1941, sf. 48 (Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 48) vd. Yine bkz. Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019, “Yeryüzü Hükümdarlığının ideolojisi Tengri” başlıklı bölüme bkz.
[54] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[55] karalardaki en büyük buzul kütleleri vardır.
[56] kalay ve demir
[57] Firuze “Turkuaz” ve Lacivert taş “Lapis lazuli”
[58] deniz seviyesi -125/130 metrelerde
[59] 35º-40° K enlemleri arası
[60] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[61] Arnold Joseph Toynbee, Civilization on Trial, New York Oxford University Press, 1948; akt: Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[62] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[63] Eşref Atabey, Nuh’un Gemisi, Heyelan Etkisiyle Oluşmuş Jeolojik Bir Yapı, ResearchGate, Haziran 2025, sf. 5
[64] günümüzde 371,000 km2
[65] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, Kırmızılar, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[66] Tanrıdağı Buzulları
[67] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[68] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13
[69] Mümin Köksoy, a.g.e., sf. 9-13
[70] Benno Landsberger, “Mezopotamya’da Medeniyetin Doğuşu”, çev. Mebrure Tosun, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 1944, Cilt: II, Sayı: 3, sf. 419-429
[71] Jean Louis Huot, Jean Paul Thalmann, Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, çev. Ali Bektaş Girgin, İmge Yayınları, Ankara, 2000, sf. 76
