Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışma, Orta Asya ve özellikle Turan Havzası’nın insanlık uygarlığının oluşumundaki rolünü disiplinlerarası bir yaklaşımla ele almaktadır. Arkeolojik bulgular, paleocoğrafik veriler ve kültürel unsurlar ışığında, bu coğrafyanın erken yerleşik yaşam, tarım faaliyetleri ve hayvanların evcilleştirilmesi gibi temel uygarlık unsurlarının gelişiminde önemli bir merkez olduğu ileri sürülmektedir. Çalışmada ayrıca Nuh Tufanı anlatıları ile Orta Asya ve Hazar çevresinde meydana geldiği düşünülen büyük ölçekli taşkın olayları arasındaki olası ilişkiler tartışılmaktadır. Bu bağlamda mitolojik, dini ve bilimsel veriler karşılaştırmalı olarak analiz edilerek, söz konusu anlatıların tarihsel ve coğrafi temelleri sorgulanmaktadır. Elde edilen bulgular, Orta Asya’nın yalnızca göçlerin değil, aynı zamanda kültürel ve uygarlık aktarım süreçlerinin de merkezlerinden biri olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, bu iddiaların kesinlikten ziyade yorum ve değerlendirme içerdiği vurgulanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Orta Asya, Turan Havzası, uygarlığın kökeni, Nuh Tufanı, Hazar taşkınları, paleocoğrafya, mitoloji, kültürel aktarım
Abstract
This study examines the role of Central Asia, particularly the Turan Basin, in the emergence of human civilization through an interdisciplinary approach. Drawing on archaeological evidence, paleogeographical data, and cultural indicators, the region is proposed as a significant center for early settled life, agricultural development, and animal domestication. The study also explores the possible connections between the narratives of Noah’s Flood and large-scale flooding events believed to have occurred in Central Asia and the Caspian region. In this context, mythological, religious, and scientific data are analyzed comparatively to evaluate the historical and geographical foundations of these narratives. The findings suggest that Central Asia may have functioned not only as a hub of migrations but also as a center of cultural and civilizational transmission. However, it is emphasized that these interpretations remain subject to debate and should be considered as analytical perspectives rather than definitive conclusions.
Keywords: Central Asia, Turan Basin, origin of civilization, Noah’s Flood, Caspian flooding, paleogeography, mythology, cultural transmission
Giriş
İnsanlık tarihinin en temel sorularından biri, uygarlığın nerede ve nasıl doğduğu meselesidir. Bu bağlamda Orta Asya, özellikle de Turan Havzası, yalnızca coğrafi bir bölge olmanın ötesinde, insanlık tarihinin şekillenmesinde belirleyici rol oynayan bir merkez olarak dikkat çekmektedir. Arkeolojik bulgular, paleocoğrafik veriler ve kültürel izler; bu coğrafyada çok erken dönemlerden itibaren gelişmiş bir yaşam biçiminin varlığına işaret etmektedir. Nitekim bu bölgede ortaya çıkan ilk yerleşik hayat, tarım faaliyetleri ve hayvanların evcilleştirilmesi gibi unsurlar, uygarlığın temel taşlarını oluşturmuştur. Orta Asya’nın sahip olduğu iklimsel ve coğrafi koşullar, burada yaşayan toplulukların hem yaşam tarzını hem de düşünce dünyasını derinden etkilemiştir. Özellikle buzul çağlarının ardından yaşanan iklim değişiklikleri, bir yandan üretim faaliyetlerini teşvik ederken diğer yandan göç hareketlerini tetiklemiş; bu durum da kültürel birikimin geniş coğrafyalara yayılmasına zemin hazırlamıştır. Bu süreçte ortaya çıkan dinamik toplumsal yapı, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte etkiler doğurmuştur. Türklerin tarih sahnesine çıkışı da bu coğrafi ve kültürel zeminle yakından ilişkilidir. Dil, inanç, sosyal organizasyon ve maddi kültür unsurları bakımından zengin bir mirasa sahip olan Türkler, yalnızca göçebe bir topluluk olarak değil; aynı zamanda uygarlık kurucu ve taşıyıcı bir unsur olarak değerlendirilmelidir. Özellikle Türkçe’nin düşünceyi şekillendiren bir araç olarak önemi ve farklı kültürlerle kurduğu etkileşim, bu katkının en önemli göstergelerinden biridir. Orta Asya’nın uygarlığın doğuşundaki rolü öylesine kilit bir durumdadır ki, dil, inanç sistemi ve kültürel pratikler üzerinden Türklerin dünya medeniyetine sunduğu katkılar olmasaydı bugünkü anlamda dünya uygarlığının da olmayacağı aşikardır. Bundan ötürüdür ki dünyanın tamamına uygarlık ışığının Orta Asya’dan, yani Turan Havzası’ndan yayıldığı aşikardır.
Kendisini besleyen Hazar mevkiinde yaşanan taşkınlar vesilesiyle insanlığın ilk uygarlıklarının örneklerine rastlanılan ve dünyadaki en büyük kapalı su havzası olan TURAN bölgesi, 35-40°K enlemleri arasında yer almasıyla ve bol su kaynakları ve maden yatakları açısından zengin oluşuyla bir uygarlık tesis edilmesi için tüm koşullara sahip olmuştur. Ayrıca Turan bölgesi ulaşım için gerekli olan AT ve ÇİFT HÖRGÜÇLÜ BAKTERYAN[1] yine bu bölgede MÖ 3-4000’li yıllarda ehlîleştirilmiştir. Bu olguların bir araya gelmesiyle ileri bir uygarlık gerçekleştirilmiştir.[2]
Bu durum özellikle atların evcilleştirilerek ortaya bir Atlı Çoban Kültürünün oluşmasıyla iyice ete kemiğe bürünmüştür. Gelgelelim Urallar’ın doğusundaki bozkırlarda yaşayan ôntürklerin Atlı Çoban Kültürüne sahip oldukları biliniyor. Özellikle Koppers, Schmidt, Menghin gibi Viyana Okulu diye anılan halkbilimciler, Atlı Çoban Kültürünün hem devlet kuruculuğunun hem de Tek Tanrının kökü olduğunu ortaya koymuşlardı.[3]
Atlı Çoban Kültürü, hayvancılığın en yüksek biçimini oluşturuyordu. Geniş meraları denetlemek, tarla tarımcılığından farklı olarak, örgütlenme ve savaş yeteneğini geliştirmişti. Bu atlı çobanlar, verimli tarım alanlarına inerek, oraların zenginliklerinin üzerine oturdular ve devletler kurdular. Yine bu atlı çobanlar, geniş meralarda yaşayan kabileleri örgütlediler ve Tek Tanrının otoritesi altında birleştirdiler.[4]
Zaten tarihsel süreç doğru incelendiğinde görülecek hakikat şudur ki Türkler, MÖ 1000 yılından MS 1000 yılına kadar aşağı yukarı iki bin yıl boyunca kabile toplumundan sınıflı topluma geçiş süreci yaşadılar. Hayvancılığın ve tanının gelişmesi sonucu bir üretim fazlasının oluşmasıyla özel mülk sahipliği gelişiyor, kabileler sınıflara bölünüyor ve dağılıyor ve farklı kabileleri birleştiren bodunlar oluşuyordu. Kabile içindeki eşitlik son buluyor, kabile kandaşları arasındaki birlik dağılıyor, toplum bey, el ve gün diye adlandırılan sınıflara bölünüyordu. Boylar, boy birliklerinde birleşiyordu. Kuzey Türklerinde On Ogurlar, Dokuz Ogurlar, Otuz Ogurlar ya da Güney Türklerinde On Oklar, Üç Oklar, Dokuz Oğuzlar, Sekiz Edizler, Otuz Tatarlar, On Uygurlar gibi birleşen boy sayılarına göre anılan kabile birlikleri böyle tarih sahnesine çıktı.
Gök Tengri de geniş alanları denetim altına almak zorunda olan Atlı Çoban Kültürünün Tek Tanrısıydı. Tek Tanrı, aslında devlet kuruculuğunun ideolojisini yansıtır.[5]
Daha da dikkat çekici olan husus şudur ki, Tengri Türk dili konuşan halkları tek bir bütün olarak birleştiren terim haline gelmiş olan yaratıcının adıydı.[6]
Zamanla, diğer halkların Türklerle olan ilişkileri Taoculuk, Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın yaratılmasına veya yenilenmesine yol açtı. Bu hipoteze göre, eski Türk dili bu dinlerin temsilcileri arasında bir iletişim aracıydı ve kutsaldı. Biz Türkler, yani semavi ruhla dolu insanlar olarak bu dünyaya gönderdiği için Tanrı’ya şükrediyoruz. Sema (gök) derken Büyük Mavi Gökyüzü yani Tengri kastedilmektedir. Semavi ruhla dolu insanlar: Türkler sözcüğü yakın geçmişte bu anlama geliyordu. Bu da bilinen HANEFLİK olgusudur. Yani putlara değil YARATICIya inanmak demektir. Tengri inancında insanlar GÜNEŞE dönük olarak dua ederlerdi. Zerdüştlerde aynı şeyi yaptılar daha sonra Hristiyanlarda bunu takip ettiler. Yahudiler belki de önce böyle yaptılar daha sonra bunu Kudüs’e çevirdiler. Ayrıca Müslümanlar önce doğuya dönerek dua ettiler ve zamanla Mekke’ye değiştirdiler.[7]
Daha da önemli olan husus şudur ki, Budizm, Jainizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Yahudilik o dönemde kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bunlar, Türk inanç tarzının kolları, onun yeni uygarlık alanlarına açılmış uzantılarıdır. Başka bir deyişle Hint, Pers, Yakındoğu uygarlıklarındaki uzantılarıdır. Bu dinler, Kavimler Göçü’nün başlarında topluma giren değişikliklerle şeklini buldu. Daha iyi açıklamak için şöyle diyebiliriz: Zerdüşt ve Mani örneğin Türklerin öğretisini, onların düalizmini vazettiler; ancak bunu başka dil ve sembollerle, bilinen başka kavramlarla işleme koyarak bölge halkına sundular. Bilim adamlarını defalarca şaşırtıp çıkmaza sokan dini bilgilerin çarpıcı kavram benzerliği de buradan kaynaklanmaktadır.[8]
Atlı çoban demişken şu hususu da atlamamlıyız ki, atın evcilleştirilmesi son yıllarda Kazakistan (Botay)’da ortaya çıkan bulgulardan MÖ 3500’lü yıllara uzatılmıştır. Botay uygarlığı insanlarının büyük yerleşim birimlerinde yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Botay halkı atı hem binek hayvanı olarak kullanmış, hem de eti ve sütü için beslemişlerdir. Bu süreç henüz iletişim, ulaşım ve savaş dönemlerinin başlamasından çok öncedir. Ancak atın evcilleştirilmesi ulaşım, haberleşme ve savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiştir.[9]
Böylelikle bilinen en eski evcil atların Botay Uygarlığında bulunduğu gözlenmektedir.
Botay Uygarlığı kazıları Neolitik Çağın bilinenden daha farklı biçimde oluştuğunu da belgelemektedir. Protohint-Avrupa Uygarlığının da taşıyıcıları olduğu düşünülen bu bölge insanlarının çok düzenli bir biçimde toplu yaşam alanları kurdukları görülmektedir.[10]

Botay yerleşim yeri gösterimi[11]
Bölgede yaklaşık 200 – 250 evden oluşan birçok yerleşim alanının olduğu, evlerin 2,50 – 3,20 m. yükseklikte ve 70m2 civarında kullanım alanlarının bulunduğu görülmektedir.[12]
Evlerin temelleri 60 – 80 cm civarında çokgen biçimde kazılarak 120 cm kadar yükseltilmiş, temel duvarının üzerine ağaçtan yuvarlak ve çokgeni tamamlayacak biçimde inşa edilmiştir. Ahşabın içi ve dışı kille sıvanmış, evin tam ortasında tepede bir baca bırakılmıştır. Bu baca evin ortasında yanan ateşin dumanının dışarıya çıkmasını sağlamaktadır. Botay insanları bu evlerin içerisinde kapının karşısına denk gelen uzak yerde, bitki liflerinden yaptıkları hasırlar veya avladıkları hayvanların postlarının üzerinde yatmaktaydılar.[13]
Yapılan araştırmalarda bölge insanlarının henüz avcı ve toplayıcı iken atlı bir kültür sahibi oldukları görülmektedir. Bölgede neolitik çağdan kalma, Botay Uygarlığından daha önceki yaşam uygarlığı olan Atbasar Uygarlığı’nın son yıllarında atlı uygarlığına geçişin yaşandığı görülmektedir.[14]
Böylelikle atın evcilleştirme sürecinin tarıma dayalı olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. At, bu çatışmada başrolü oynamıştır.[15] M.Ö. 2000’li yıllardan sonra ise atın dünyanın yapısını değiştiren gücü ortaya çıkmış, Asya’nın bozkırlarından batıya yapılan göçler at sayesinde gerçekleşmiştir. Bu göçebe kültürün batı ile karşılaşması ise çatışmaya neden olmuş, bu da oldukça yıkıcı olmuştur. At, bu çatışmada başrolü at oynamıştır.[16]
İnsanların haberleşme işini (eğer kuşları ve Kızılderililerin dumanla işaretleşmesini saymazsak) esas olarak at üstlenmiştir. Bu nedenledir ki Divanü-Lügatit Türk At Türk’ün kanadıdır der. Ama kuşkusuz bir süre sonra o, onu kullanabilen herkesin de kanadı olmuştur. At, yerleşik insanın uygarlık tarihinde; örneğin mitolojisinde, destanlarında, inancında çok önemli roller üstlenmişti, fakat göçebe halinde yaşayan insanoğlunun vazgeçilmez yoldaşı olmuştur. Hem siyasi hem ekonomik hem de askeri açıdan Dünya at sayesinde küçülmüştür. Atın evcilleştirilmesi, tıpkı insanın aracı kullanabilmesi gibi insanlık tarihinin en önemli buluşlarında (başarılarından) biriydi. At, hızıyla insanlığı birbirine yakınlaştırmakla kalmamış, adeta küreselleşmenin motoru da olmuştur.[17]
Ve bütün bunlara bakarak önümüze çıkan gerçek şudur ki, insanlık tarihinin en keskin dönüşlerinden biri şüphesiz atın evcilleştirilmesidir. Genel kanı atın ilk olarak Türkistan Bozkırları’nda ehilleştirilmiş olduğudur. Atın binek hayvanı olarak kullanılması, dünya tarihinde çok önemli bir aşamadır. Avcılık yaşamından hayvanları evcilleştirmeğe geçen ilk insanlar Türkler’dir. At, Türkler tarafından evcilleştirilmiş, Türkler ata binen ilk insanlar olmuştur.[18]
Alet kullanarak hayvanlar aleminden kopuş yaşayan insanoğlu, ata hükmederek sadece dünyasını tanımamış, aynı zamanda üretim, pazar ve tüketim sürecini de düzenlemiştir. Kara ulaşımı binlerce yıl boyunca atın sırtında sağlanmıştır. At, sırtında dünyayı taşımakla kalmamış bir bakıma dünyayı küçülterek insanoğlunun avucuna teslim etmiştir.[19]
Böylelikle atın evcilleştirme sürecinin tarıma dayalı olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. Avrasya bozkırında Neolitik uygarlık dönemleri saptanmıştır. Bu uygarlık dönemlerinden biri de Urallardan Hakasya bozkırlarına kadar yayılmış, en çok da Kazakistan topraklarında anıtlar bırakmış olan Andronovo Uygarlığıdır. At, Bozkır Kültürü’nün en önemli etmenidir. Bu bakımdan atın ne zaman binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması önem teşkil etmektedir. Mezar dökümünde M.Ö IV. ve III. bin yıllarında at kemikleri elde edilmiş olsa da herhangi bir gem veya dizgin parçası bulunmadığı için atın bir binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması M.Ö II. bin yıllarda Srubna-Andronovo Uygarlığı döneminde gerçekleşmiştir. Baskın bir uygarlık dönemi insanları olan Andronovolular hayvancılıkta gösterdikleri ilerlemeler ve at sayesinde sürülerin kontrolünü sağlamaları ile sürülerini uzak diyarlardaki otlaklara ve su kaynaklarına götürebilmişlerdir. Böylelikle yerleşik yaşam formundan konar-göçer yaşam formuna geçmişlerdir. Bronz Çağ’da diğer uygarlık dönemlerine göre bilim dünyasında daha çok ilgi çeken dönem Andronovo Uygarlığı olmuş ve Andronovo insanının kökeni hakkında tartışmalar alıp yürümüştür. Bu bakımdan bu topluluğun Aryan kökenli, İran dilliler ve son olarak Hint-Avrupalılar olarak tanımlanmaları dikkat çekicidir. Oysaki erken dönem Türk mezarlarında yapılan antropoloji çalışmaları bu mezarlardaki insan tipinin Andronovo tipinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yani diğer bir değişle Türklerin bu uygarlık dönemi insanı ile antropolojik açıdan akrabalıkları ortaya konulmuştur.[20]
Gelgelelim Bozkır Kültürü’nün en önemli etmeni olması bakımından atın ne zaman binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması önem teşkil etmektedir. Mezar dökümünde M.Ö IV. ve III. bin yıllarında at kemikleri elde edilmiş olsa da herhangi bir gem veya dizgin parçası bulunmadığı için atın bir binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması M.Ö II. bin yıllarda Srubna-Andronovo Uygarlığı döneminde gerçekleşmiştir. Baskın bir uygarlık dönemi insanları olan Andronovolular hayvancılıkta gösterdikleri ilerlemeler ve at sayesinde sürülerin kontrolünü sağlamaları ile sürülerini uzak diyarlardaki otlaklara ve su kaynaklarına götürebilmişlerdir. Böylelikle yerleşik yaşam formundan konar-göçer yaşam formuna geçmişlerdir. Bronz Çağ’da diğer uygarlık dönemlerine göre bilim dünyasında daha çok ilgi çeken dönem Andronovo Uygarlığı olmuş ve Andronovo insanının kökeni hakkında tartışmalar alıp yürümüştür. Bu bakımdan bu topluluğun Aryan kökenli, İran dilliler ve son olarak Hint-Avrupalılar olarak tanımlanmaları dikkat çekicidir. Oysaki erken dönem Türk mezarlarında yapılan antropoloji çalışmaları bu mezarlardaki insan tipinin Andronovo tipinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yani diğer bir değişle Türklerin bu uygarlık dönemi insanı ile antropolojik açıdan akrabalıkları ortaya konulmuştur. Andronovo çağında Bozkır Uygarlığı şekillenmiş, erken göçerler, Türkler ve Moğollarla birlikte bozkır uygarlığı şekillenmiştir ve hâlâ da devam etmektedir. Andronovo Uygarlığı ile başlayan silsile Yenisey Havalisinde Karasuk- Tagar ve Taştık Uygarlıkları ile devam etmiş, Çin kaynaklarının işaret ettiği boylardan Tinglingler ve Yenisey Kırgızları ile olan münasebetleri ortaya koyulmuştur. M.Ö. 2000’li yıllardan sonra ise atın dünyanın yapısını değiştiren gücü ortaya çıkmış, Asya’nın bozkırlarından batıya yapılan göçler at sayesinde gerçekleşmiştir. Bu göçebe kültürün batı ile karşılaşması ise çatışmaya neden olmuş, bu da oldukça yıkıcı olmuştur. İşte at, eski Türkler başta olmak üzere tüm insanlığın geçmişinde çok hayati bir öneme sahip olup insanlığın geçmişinde at, bugünkü gibi spor amacıyla yetiştirilmiyordu. Tarımda, ulaşımda, iletişimde ve askeri alanlarda her an insanoğlunun en büyük yardımcısıydı. Bu nedenle at evcilleştirildiğinden bu yana inanç dünyasının, efsanelerin, halk yazınının ve kültür tarihinin en önemli temalarından birisi olmuştur. Bu bağlamda bol tatlı suyun olduğu uygun koşullar Hazar-Aral’da kuzeydoğu doğru Sibirya’ya uzanan kuşak atların beslenmesi için yeterli otlara sahipti.[21]
Sürece coğrafi verilerle baktığımızda bir iç havza olan bu bölgede önce kuzeydeki bu bölge daha sonra Pamirler ve Altay Dağlarından[22] beslenen Seyhun ve Ceyhun ırmaklarınca beslenmektedir. Kuzeyden gelen suyun azalmasıyla, Hazar Denizi su seviyesi 15000 yıl önce +50 m’den -28 m olmuştur. Dolayısıyla bu durum bölgede göçlere neden olmuş ve göçler başlamıştır. Aryanlar da tüm dünyaya buradan yayılmışlardır. İşte bu göçler, ehlîleştirilen at ve develer yoluyla yapılmıştır. Sümer yazıtlarında bu bölge maden[23] ve değerli taşlar[24] getirildiği belirtilmektedir. Orta Asya bölgeleri ile her zaman bağlantılar var olmuştur. Örneğin; Hindistan, Çin ve Ortadoğu arasında en eski zamanlardan beri, en az Tunç Devri‘nden beri bağlantılar vardı. Bu tarihi bağlantıyı batılıların tanımladığı yalnızca ipek ticaretine bağlayarak değersizleştirmemek gerek. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan bu bağlantı uygarlığın gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir yer tutmuştur.

Yani uygarlık esasen 12 bin yıl önce Buzul Çağının[25] sona ermesiyle 35-40°K enlemleri arasında göl ve tatlı su kenarlarında başlamıştır. Bu koşullara uygun kuşaklar Harran-Harran-Turan bölgeleri ve İç Anadolu’dur. İnsanoğlu Toplayıcı-Avcı-Tarım yolunu takip ederek yaşamını devam ettirmiştir. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: (i) Uygun iklim[26]; (ii) Zengin su kaynakları; (iii) Maden yataklarınca zengin olması; (iv) Obsidyen (çakmaktaşı) volkanik kayacının bolluğu.
Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipek, porselen, kâğıt, baharat ve değerli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkân sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır. İpek Yolu Asya‘yı Avrupa‘ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, 2000 yıldan beri bölgede yaşayan kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. Güncel tarihin yazdığı şekilde İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştur. Bu bağlamda burada bu yolu yalnızca İpek Yolu olmadığı fakat Doğu ile Batıyı birleştiren bir iletişimin varlığını da daha kapsamlı anlamak zorundayız.[27]
Timur’un Semerkant’ı ve Çin Seddi’nin kapılarındaki Çin ticarethaneler; MS 1500’den önceki haliyle dünyanın ayrı uygarlıklarını –birbirleriyle olan teması sürdürmelerini sağlayacak ölçüde- birbirine bağlayan egemen hareket araçları okyanusları aşan yelkenli gemiler değil, bozkırları aşan atlardı.[28]
Yani bu dünyada, görüldüğü gibi, Babür’ün Fergana’sı merkez noktaydı ve Türkler Babür’ün zamanında ulusların merkez ailesiydi. Bu UYGARLIK YOLU Sümerler zamanından beri vardı ve değişen zamanlar boyunca da varlığını korumuştur. Bu gerçeği yalnızca Avrupa’nın tanımladığı şekilde ipeğe indirgemek yanlıştır. Dolayısıyla Batı tarafından yanlış bir şekilde tanıtılan İPEK YOLU kavramı tarihi çok belirleyen Doğu-Batı etkileşimini yadsıyan anlayışının sorgulanması gerekmektedir.[29]
Göçler vesilesiyle gelişmeye başlayan bağlantılar, ticaret yollarının oluşmasına yardımcı olmuştur.[30]
İşte bu tufan sürecinin önemli aktörlerinden olan Hazreti Nuh gerçekliği, tarihin de uygarlığa yaptığı etkilerden dolayı ilgi odağı olmuş ve asırlar sonra Anadolu’nun emperyalistlerce işgale uğramasını Türk milleti için bir tufan felaketi olarak görmesinden ötürü vatanın kurtulmasını bu tufan felaketinden kurtuluş olarak gören Mustafa Kemal Paşa, bu minvalde Hazreti Nuh’un tarihteki yerine dikkat çekmek istemiş ve Milli Mücadele döneminde İstanbul’daki gizli yapılanmalarla (Karakol Cemiyeti gibi) faaliyetleri yürüttüğü bu süreçte kullandığı şifreli isimlere de bu durumu yansıtmıştır. Zira özellikle 1918-1919 yıllarında İstanbul’da bulunan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçiş planları yaptığı dönemde, yazışmalarında ve gizli toplantılarında kod adı olarak ‘‘Nuh’’u kullanmıştır.[31]
Diğer yandan işin coğrafya boyutuna dönecek olursak son buzullaşma sonrası tam 15 bin yıl geçmiş olmasına rağmen, değişim bir kuşakta bile oldukça hissedilen sürekli kıyı çizgisinin geri çekilmesi ve kaybedilen kara parçaları olarak algılanmaktadır. Bu konular Karadeniz, Hazar Denizi ve Marmara Denizi gibi kıta içi denizlerde daha fazla tahrip edicidirler. Çünkü açık denizlere göre buralarda deniz seviye değişimleri daha fazladır. Hem otlaklardaki karasal hayvan varlığı ve bataklıklar, deltalar ve sulak alanlardaki kaynakların kıyısal düzlüklerdeki verimliliği göz önüne alındığında, bu gibi alanların sürekli kaybedilişi bu bölgede Geç Paleolitik ve Mezolitik dönemlerde yaşamın şanssız durumu olmalıydı. Su seviye değişimleri kıyısal ve sucul yaşam biçimlerine uyarlanmayı destekleyen çok geniş bataklık ve yeni ortamlar yaratabilir. Kuzey Hazar deniz tabanı gibi düşük eğimli alanlarda arada sırada yükselen deniz seviyesi bastığı görülmüştür. Topluluklar kesinlikle iklimde ve deniz seviyesindeki bu gibi değişimlere karşılık gelen hareketlenmelere ve uyarlanmalara uğramışlardır. Buzul-buzul arası dönemselliklerinin farklı zamanlar ve farklı evrelerinde, toplulukların nasıl yaşadığı ve avlandığı veya yiyecek aradığını anlamak için, biz zaman içinde deniz seviyesi değişimi ve buz örtüsü sınırlarını ayrıntılı olarak incelemeliyiz. Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye[32] ve eğer Aral-Sarıkamış baseni de eklendiğinde 1.1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Buzul devrinin sonlarında Orta Asya’da sıcak bir iklimin başlaması, Turan halkının uygarlık yolundaki seyrini kamçılamıştır. Aral-Hazar iç denizleri etrafı adeta bir İç Asya Akdenizi kıyıları halini almış, bu şartların gereği olarak bu bölgeler o zamanki dünyanın en ileri şartlarını toplayan bir bölge olmuş, iklimin ılımanlığı, gıdanın bolluğu buralardaki insanların çok fazla üreyip çoğalmalarını ve hızla ilerlemelerini sağlamıştır. Fakat daha sonraları şiddetlenmiş olan kuruma olayı bu mutlu hayatı güçleştirmeye başlamıştır. Doğanın yavaş yavaş kısırlaşması, insanlara gıdalarını kendi zekâlarının yardımıyla suni olarak yetiştirmeye zorlamıştır. Orta Asya halkını erkenden ziraata ve hayvanları ehlileştirmeye yönelten etken işte bu durum olmuştur. Aynı etken daha sonraları, bir takım tecrübeleri izleyip suni sulama yollarını da bulduracaktı. Zorluklar uygarlığın oluşmasında çok önemli bir etmendir. Orta Asya’nın kurumasının ilerlemesi, geçen zamanla birçok yerlerin çoraklaşması, üzerinde yaşanılabilen birçok ovaları çölleştirmiş, bu da bu ilk uygarlığın daha geniş bir sahaya yayılmasına sebep olmuştur. Yani önceden uygun alanlarda yoğun bir halde yaşayan bu ilk kültür temsilcileri, yavaşça olan kuruma neticesinde iskân kabiliyetini kaybeden bu alanları terk ederek yaşamaya daha elverişli alanlara dağılmışlardır. Fakat yüzyılların geçmesiyle gitgide artan kuraklık sonucunda iklimin sürekli olarak kötüleşmesi, çiftçi halkı da yeni baştan çölleşmeye başlayan vahalarını terk ederek başka yerlere göçmeye zorlamış olduğu gibi göçebeleri de artık çölleşen steplerden yarı kurak alanlara çekilmeye ve buralardan yayılmaya sürüklemiştir. Bununla birlikte bu göçebe halkın da MÖ 4000’lerde vaha halkından hayvan ve bitki yetiştirme usulünü almış oldukları tahmin edilmektedir. Göçler devrinde göçebelerin göçleri başlıca Avrasya stepleri üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden olmuştur. Vaha halkının göçleri ise güney-doğuda Hong-Kong, güneyde İndüs, batıda ise Fırat, Dicle ve Kızılırmak boylarına doğru olmuştur.[33]
İngiliz çevre uzmanı Nick Brooks, uygarlığın 6 bin yıl önce felaket boyutlarında bir iklim değişikliği sonucu kazara doğduğunu ileri sürdü. Bu bölge insanı birinci yerleşim yerleri olan göl kenarında ve ikinci yerleşim yerleri olan deltalarda edinmiş oldukları deneyimlerden de yararlanarak buralardaki üçüncü yerleşim yerlerini bir büyük köy veya küçük kasaba şeklinde daha toplu ve daha büyük ölçekte yapmışlardır. Tarımsal faaliyetlerinde sığırın ve eşeğin gücünden büyük ölçüde yararlanmışlardır.
Bu süreçte iki-hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesini ehilleştiren bu bölge insanı taşıma işlerini kolaylaştırmışlardır. Ayrıca da, Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak büyük bir taşıma ve ulaştırma imkânına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerleşim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin. Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşerileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir…
HAZAR sözcüğü Türkçe’de yerleşik olmaktır ve göçebeliğin zıttıdır. Arapça ’ya da büyük bir olasılıkla HADARI: Tarım olarak geçmiştir (Z/D değişimi). Günümüz Türkçe ‘sinde HAZAR (Yerleşik) ve SEFER (hareketli) sözcüklerinin derin anlamları vardır. Hazar Denizi’nin her 5/600 bir inip çıkması da bu coğrafyanın insanlarını yerlerinden etmiştir. İskitler (İleri gidenler), Kıpçaklar (Kıpçık; yerinde duramayan) ve Kazak (Kaçaklar demektir; bu sözcük aslında 12/13’üncü yüzyıllarda Rusların bu bölge insanını baskılaması sonucudur.). Aynı zamanda HAZAR sözcüğü tüm Türk dünyasında Hazar Denizi’nin de adı olarak kullanılmaktadır.
Hazar-Turan bölgesi ayrıca, türlerin hem miktarı hem de kalitesi açısından olağanüstü bir evcil bitki ve hayvan varlığına sahiptir. Evcil hayvanlardaki Hazar-Turan avantajı özellikle dikkat çekicidir. Bu bölgedeki halklar keçiler, koyunlar, domuzlar, atlar ve sığırlarla kutsanmıştır (diğerleri arasında); özellikle, ikinci iki hayvan ağır işçilik için kullanılabildiler. Demirin ilk bu bölgede elde edilmesi sonucu Pulluk yapımı üretimi arttırmıştır. Aslında, şimdiye kadar sadece on dört büyük hayvan türü (yani 50 kg’ı aşan hayvanlar) evcilleştirilmiştir ve bunlardan sadece biri Avrasya dışındaki bir bölgeye özgüdür ki adı lama olan bu tür, Güney Amerika’da bulunur. Bu bölgede yük taşımada kullanılan Çift-Hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesinin evcilleştirilmesi, çok önemlidir.
Eski Tetis Okyanusu temeli olan yapının üzerinde oluşan Alp-Himalaya kuşağı maden cevherleri açısından çok zengindir. Harran’ın kuzeyi Bitlis Büklüm Kuşağı ve batıya Toroslara ve doğuya Zağros Dağlarına ve Pamirlere uzanan bölgeler çok önemli metalojenik bölgelerdir (Bakır, Kurşun, Çinko, Kalay ve Demir).[34]
Jennifer Garner, Tunç Çağı’nda kalay üretiminin Afganistan’ın kuzeyinde yapıldığının arkeolojik kanıtlarını ortaya koymuştur.[35]
Günümüzde Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan olarak bilinen bölgede Tunç Çağında Zerafşan vadisinin güneyindeki Hisar Dağlarından Pamir ve Tanrı Dağlarına kadar dağ uzantılarında önemli maden ocakları vardır. Önemli maden yatakları güneydoğuya doğru Kırgızistan, Atasu Dağları (orta Kazakistan), ve Kalba Narim Massif ve Altay Dağları (doğu Kazakistan)’ya doğru yer almaktadırlar. Bu bölgelerde bazıları Tunç Çağı işletmeleri olduğu anlaşılan birçok maden ocakları vardır. Zerafşan vadisinin güneyinde Buhara ile Semerkant arasında çok sayıda kalay işletme ocakları vardır.[36]

Fotoğraf: Orta Asya’da farklı madencilik ve metalürji merkezlerini gösteren harita, özellikle Zerafşan vadisi.[37] I: Kızılkum çölü; II: Soğdanya; III: Hisar Dağı; IV: Badakşan bölgesi; V: Afganistan; VI: Fergana; VII: Şaş-Ilak bölgesi; VIII: Çatal Dağ; IX: Talas; X: Balkaş bölgesi; XI: Kuzey Betpak-dala; XII: Dzhezkazgan bölgesi; XIII: Karaganda-Karlinsk bölgesi; XIV: Bajaul bölgesi; XV: Kuzey Kazakistan (Kokshetau); XVI: Doğu Kazakistan (Kalba-Narim); XVII: Batı Kazakistan (Güney-Urallar); XVIII: Güneydoğu Urallar bölgesi.[38]
İskitlerin altın elbiselerinin kökeni buradan gelmektedir. Ayrıca Demir madeni çıkarılması ve işlenmesi ilk defa bu bölgede yapılmıştır. Başka etmenlerle beraber bu bölgede ileri bir uygarlık yaratılmıştı.[39]
Tunç çağının temel ön koşulu eritmenin geliştirilmesiydi (cevherden metal çıkarma işlemi). Yeterli miktarda metal eritildikten sonra, çekiçlenebilir veya istenilen bir şekle dökülebilir (eritilebilir ve bir kalıba dökülebilir). Eritme teknolojisi ilk olarak Güneybatı Asya’da ortaya çıktı. Eritilen ilk metal bakırdı. Oldukça yumuşak bir metal olan bakır, alet ve silahların yapımı için yeterli değildir. Ancak sonunda, bakırı kalayla karıştırarak çok daha sert bir metal elde edildiği keşfedildi: tunç (Bazen kalay yerine başka elemanlar kullanılırdı).[40]
Altay halkının yaşamını değiştiren madencilikle ilgili olabilir. Eski bir destan bu olayı, Altay halkına Gök Tanrı’yı anlatan ve onlara demir cevherini işlemeyi öğreten Gezer Han öyküsüne bağlar. Yeni Tanrı ve yeni element ilişkisi aşikârdır. Altaylının bilincinde onlar her zaman tek ve ayrılmaz bir bütün olarak kalmıştır. Demiri boşuna göksel metal, göklerin armağanı olarak adlandırmıyorlardı. Göklerde birçok değerli maden yataklarının sahibi Tanrı, insanlara cevheri eritip, demir elde etme yeteneği bağışladı. Altay halkı da ona ibadet etmeye başladı. Felsefe bu anlayış zemininde bina oldu, toplumla birlikte gelişip bir dünya görüşü doğurdu ve zamanla olgunlaşıp yeni yaşamın ahlaki temel değerlerini oluşturarak din haline geldi.
Yeryüzünde demir madenini eriten yoktu. Yapamadılar. Demir cevherin içinden çıkıyordu ve bu çok fazla yakıt tüketimi gerektiren zahmetli bir işti. Altaylılar demiri eritmeyi öğrendiler! Onlara Gök Tanrı’nın armağanıydı yeni yaşam tarzı. Sonsuz mavi göğün Tanrı’sı ve ona ibadet geleneği buradan şekillendi. Örneğin en yüce varlık için yapılan bir şenlik, toplum liderinin getirdiği örse çekiç vurularak başlardı. Bu da çan çalma âdetinin başlangıcıdır. Çan yani kolokol (kalık kol) Türkçe karşılığı ise göklere dua[41]
Yani inanca yerleşen çan sesinin, adil insanların ruhunda doğmaması elbette olanaksızdı. Sadece işitme yeteneği olmayanlar onu duymazdı, ama onlar da bu sesi hissederlerdi. Demirin ruhu Türk kavmini ayrıcalıklı yaptı. Bu iddia tamamen yerindedir. Gerçekten de Altay dünyanın en kaliteli ve bol demir cevherine sahipti ve onlara silahı, maharetli ellerinde özgürlük ve zafer aracına dönüşecek olan metali verdi diye yazıyor tarihçiler ve metalürji uzmanları. İşte demir, tevhit inancıyla ayrılmaz bir bütün olarak Büyük Kavimler Göçü’ne eşlik etti; onun alameti, düşünce yapısı, sesi oldu.[42]
Kavimler Göçü’nün gelişimi ise aynen şöyle gerçekleşmiştir:
Yüksek Asya adı altında birçok geniş bölgeler toplanıyor: Moğolistan, Çin Türkistanı ve Tibet, başında geliyor bunların. İşte bu geniş coğrafyada, VI. yüzyıldan başlıyarak, halkların kaynaşma larını görürüz: Sürülerin ve kabilelerin bitip tükenmeyen gidiş gelişleri, İpek Yolu üzerinde kervanların az çok düzenli geçişleri, Budizmi yayan kişilerin düzenli yolculukları, zafer kazanmış ya da yenilmiş orduların yıpratıcı yürüyüşleri… Tarım’ın vahaları gibi ekilir topraklardan oluşan bölgeler, sonsuz ve korkunç çöllerle bu kaynaşmanın içinde yer alırlar sırayla.
Göçebeler ve yerliler, oralarda karşılaşırlar.
IV. yüzyıldan başlıyarak, göçebe kitlelerin ekili topraklara doğru, belli sürelerde yinelenen akışı, görülmemiş boyutlara yükseldi.
Nedeni?
Belki de bu topraklar eskisine oranla- daha çok ürün verir olmuş ve yerlilerin gönenci daha çok göze çarpar hale gelmişti; belki, bu zenginliğin yanı başında göçebe yaşamı daha çetinleşmişti; bozkırlarda, geniş insan kitlelerini harekete geçirecek kadar bir nüfus çoğalışı olmuştu belki de. Bu hareket halindeki kitleleri oluşturan Türkler ve Moğollar, zekâları, dengecilikleri ve pratik duygusuna sahip olmalarına karşın, kırsal yaşam düzeyinde kalmışlardı; oysa kentlerin yerlileri, ilerlemiş bir tarım tekniğine sahip olan bu insanlar, uğraşlarının gerektirdiği sakin ve düzenli yaşamın içinde gevşeyip kalmışlardı.
IV. yüzyılda, karşı konulmaz bir patlama, bir itiş, uçsuz bucaksız bir potada, bütün bu halkları harekete geçirdi. Uzun bir zamandan beri ilk kez, göçebeler, krallıklar halinde örgütlendiler: İlki, Juan-juan’ ların ya da Avarların krallığı oldu (407-553); belki, Avrupayı istila eden ve Charlemagne’ın boyun eğdirdiği Avarların hısımları olan Moğollardı bunlar. Biraz daha az güçlü olanı Akhunlar’ın krallığıydı; bu sürüler. 500 yılına doğru, Afganistan’ın ve Hind’in üstüne çullandılar ve Hind’in, korkunç bir biçim-de altını üstüne getirdiler. Sonra Tukiu’lar krallığı geliyor; bunların yerini de, Türk ve Turfan bölgesinde, VI. yüzyıla doğru Uygurlar alacaktır.
Değişik ırklardan da gelseler, bu göçebeler arasında, yaşamak zorunda kaldıkları ortamın sert gerçeklerinin biçimlendirdiği ortak çizgiler var. Gerçekte, bunlar asıl anlamıyla göçebe de değil; hükümdarları başkentte otururken, onlar, su ve otlak arkasında yer değiştirmektedirler.
Bir tarihçi şöyle anlatır onların yaşamını: “Barınakları keçeden yapmadır. Yazın, serin yerlere göçerler; kış gelince ılık bölgelere giderler. Erkek kardeşler, ortaklaşa aynı kadını eş olarak kullanırlar. Karılarını, çeşitli yerlere, -kimi zaman birbirinden 200-300 li uzaklıkta yerlere dağıtırlar. Hükümdar, bir yerden bir yere dolaşarak yer değiştirir ve her ay değişik bir yerde yerleşir… Bu insanlar sert ve cesur kişilerdir, yetenekli savaşçılardır”.
Akhun’lardan bahseden biri de şöyle anlatıyor onları: Kral geziye çıktığında “kenarları kırk ayak genişliğinde, dört köşe, keçeden bir çadır kurulur kendisine; çadırın iç duvarları ve bölmeleri yün halıdandır. Hükümdar, süslü ipekten elbiseler giyer; ayakları altın dört anka kuşundan yapılmış altından bir karyolada oturur… Hükümdarın asıl eşi de, etekleri üç ayak boyunda olup yerleri sürüyen süslü ipekliden bir elbise giyer; bu eteği bir erkek taşır arkasından. Başında 8 ayak uzunluğunda bir boynuz vardır bu eşin; boynuzun üzerinde de, beş renkli mücevherlerden yapılma süslemeler bulunur. Kraliçe dışarı çıktığında, bir araba üzerindedir; evindeyken, altı koruyucusu ve dört aslanı olan beyaz bir fil biçimindeki altından karyolada oturur”.
Bütün bu göçebelerin çevresinde, kentler ve dolayları iştahları bileyler durur. Özellikle Hotan krallığı, pırıl pırıl parlamaktadır.
Gandara da öyle.
Bir uçtan bir uca dolaştıkları geniş bölgelerinde, göçebeler, kimi yerde bir kurulu iktidara, kimi yerde doğal bir engele çarpıyorlardı: Çin’i Büyük Duvar’ı koruyordu; Afganistan, Gandara ve Hind’e giden bir bölümü Sasanîlerin sultasındaki geçitlere kumanda ediyordu; ötede, Tibet’i koruyan, Himalaya’nın aşılmaz sarplıklarıydı.
Orta Asya’nın yerleşik halkı, o sıralar, Hint Avrupa’lılardı. Bunlar, Ermenice, Slavca ve İtalo-Keltce ile yakınlık gösteren- Tokarca (Turfan ve Kuca), doğu İranca (Hotan) ve-kervanların lingua franca dedikleri- Soğdca konuşurlardı. Bu mavi gözlü sarışın insanların çoğu Budistti. Sanatlarının gösterdiği gibi adamakıllı Hellenleşmiş, ya da tersine, Doğu vahaların-da bir bölümüyle Çinlileşmiş bu halklar, İran etkisine gecikerek girerler ve Bizans estetiğinden de dolaylı olarak esinlenirler. Afganistan da, coğrafyası ve kültürü ile bu bütüne giriyor. Bütün bu bölgelerde yeni bir biçem, İrano-Budik denen yeni bir biçem doğar; Sasanî İranı ile Budist dünyasının ilişkisinden doğan bir karmaşıktır bu. Bu karmaşık biçem, VI. VII. yüzyıllarda, Wei’lerin aracılığıyla Çin’e ulaşır.
Çevrede kol gezen göçebeler için, bu zengin topraklar, bu parlak kültür merkezleri baş döndürücüydü. Yerleşik yaşamın yarattığı mucizelerle, kendi yaşamları arasındaki derin farklılığı ister istemez görüyorlardı. Daha III. yüzyılda, Ordos Hunları, Büyük Duvar kıyısınca yığışmışlardı; IV. yüzyılda, Roma İmparatorluğu sınırları boyunca yerleşmiş Germen kabileleri gibi, onlar da Çin hanedanı ile ilişki içine girmişlerdi. Hun şefleri İmparatorluk başkentini ziyaret ediyor; birlikleri -Han’ların sonuna doğru Çinlilere paralı askerlik yapıyorlardı. Korkunç göçebeler, yığınlar halinde ünlü duvardan içeriye girmiş oldular böylece. Çin’de Han’ların düşüşü ve arkasından başlıyan iç savaştan Hunlar yüreklendiler; içerdekiler, yerleştikleri toprakları ele geçirdiler, dışardakiler de gelip onlara katıldılar. Öylesi boyutlara erişti ki bu, Tsin’ler, bütün bir Kuzey Çin’i terketmek zorunda kaldılar. Böylece kurulan bu küçük Türk-Moğol devletlerin, geniş Hun devletinde nasıl özümsendiklerini daha önce anlattık; 349’da yıkılan bu devletin yerini yeni Barbarlar aldılar; ancak, onlar da geçici oldular. Tabgaç yada T’opa Türklerinin 396-398 yıllarında Wei’ler İmparatorluğunu kurunca-ya değin sürdü bu.
Bunlar olurken, öteki Hunlar, Bizans tarihçilerinin Akhunlar dedikleri- Heftalitler, Altaylardan inerek, Rus Türkistanı’na yerleşiyor, sonra da, Sogdian’ı (Semerkand) ve olasıdır ki- Baktrian’ı ele geçiriyorlardı; arkadan Sasanîleri yenerek, Merv ve Herat’a yerleştiler. Ancak, Sasanîler İran’ı pek iyi savundukları için, Afganistan doğrultusunda geri püskürtüldü-ler. Oradan da, Hind’in fethine geçtiler; Guptalar iktidarını çökerten mücadeleler oldu bunlar. Hellenleşmiş ve uzun bir zamandan beri Budizmi kabul etmiş olan bu bölgelerde Hunlar, “Barbarlar gibi hareket ettiler, halkları kesip doğradılar, özellikle Budist topluluklara zulmettiler, manastırları ve sanat eserlerini yakıp yıktılar ve böylece o güzelim Greko-Budik uygarlığı çökerttiler” (Grousset).
Bu Hint Barbarlarının tarihten silinişleri de VII. yüzyılın ortalarına doğru olur.
Böylece Asya’nın göçebeleri, yüzlerce kollu bir ahtapot gibi, Budist dünyasını kuşatıp sıkıyor, öteki gezgin sürüleri itip kakıyor ve imparatorlukları yerle bir ediyordu. İran’ın direnişleriyledir ki, Aral’ın kuzeyindeki Hunlar yüzlerini Avrupa’ya çevirdiler ve Roma İmparatorluğu’na girdiler (376).
Tarihçi Ammianus’un söyledikleri, Çin’li yazarlarınkini tamamlıyor: “Hunlar, Barbarlıkta düşünülebilecek olan her şeyi geçerler… Saban kullanmasını bilmezler, yerleşik bir şeyleri, evleri ya da kulübeleri yoktur. Ebedi göçebeler olarak, daha çocukluktan soğuğa, açlığa ve susuzluğa alışmışlardır. Bir yerden bir yere göçerken, ailelerini içine tıktıkları arabaları çeken sürüleri de kendilerini izler… Giydikleri bir keten gömlekle, birbirine dikilmiş sıçan derilerinden bir kazaktır… Başlarında zırhlı bir başlık, ya da arkaya devrilmiş bir serpuş, kıllı bacaklarına doladıkları teke derileri, bu donanımı tamamlar. Biçimsiz ve ölçüsüz ayakkabıları yürümelerine engeldir; öyle olduğu için de, piyade olarak savaşamazlar; ancak bir kez ata atladılar mı, o çirkin, ama yorulmak bilmez ve şimşek gibi hızlı atlarının üzerinde sanki mıhlanmışlardır… Uçları sivriltilmiş kemikten, demir kadar sert ve öldürücü oklarını aklın alamıyacağı mesafelere atmakta gösterdikleri çeviklik ve hüner bakımından üzerlerine kimse gelemez”.
XIII. yüzyılda, Moğol İmparatorluğu bütün gücüyle ortaya çıktığında, yeniden karşılaşacağımız bu aynı Bar-barlardır kuşkusuz.
Urallardan Karpatlara değin uzanan tüm ovaların sahibi kesilen Hunlar, Valachie ovasına, arkasından da Ma-car ovasına erişirler. Şeflerinden biri Attila, Tu-nayı 441 yılından başlıyarak geçti; on yıl sonra Galya’ya doğruldu, Ren’e ulaştı, -7 Nisan 451’de Metz’i ateşe verdi ve Orleans’ı kuşattı; Troyes üstüne döndü, orada yenildi ve Tuna’ya döndü yeniden. 452 yılında İtalya’da yeniden görüldü, ancak ertesi yıl Pannonia’da öldü. Bu <<Tanrının Afeti”, tam bir Hun tipini canlandırır: Kısa boylu ve geniş göğüslüdür; başı yuvarlak, gözleri çökük, burnu basıktır, koyu renkte ve seyrek sakallıdır. Hiddetli de olsa, savaşın şiddeti yerine, politika ve diplomasi -daha çok hiyle ve hesap diyelim- yolunu seçiyordu. Korkunç bir yıkıcıydı; bununla beraber, kendi halkı için doğruluktan ayrılmaz bir yargıç şöhreti vardır. Gırtlağına kadar boş inançlıydı. Çevrelerine okumuş kişileri toplayan Çin Hunları gibi, o da Yunanlı, Romalı ve Germen kâtipleri toplamayı severdi. Özetle, bir başka Moğol fatihi, Cengiz Han’ı canlandırır. Bununla beraber, Hind’in Heftalit Hunları gibi, onun başkanlık ettiği Hunlar da tarihten silinip gittiler; Attila’nın vakitsiz ölümünden sonra, parçalandılar ve Rus bozkırlarına, Dobruca’ya ve Mesya’ya doğru aktılar. Konstantinopolis, bu akının önünde zaferle direndi (468 ve 559 yılları). Asya’dan gelen bir başka sürü, Avarlar gözüktüğünde, Hun-lar iç mücadelelerle tükenmişlerdi zaten. Avarlar da, Justinianus’un saltanatının sonuna (ölümü 565) doğru Avrupa’ya göçtüler ve Volga’dan Avusturya’ya değin uzanan bir bölgede hüküm sürdüler.
Son olarak, bir başka “göçebe” imparatorluk, VI. yüzyılda bozkırlarda ve Moğolistan’da kuruluyordu: Tu-kiu’lar. İran’a karşı Bizans’ın bağlaşıkları olan bu Tukiu’lar, bir olasılıkla Mazdekçiliği kabul etmişlerdi.
Yaşam, onlarda da aynıydı.
Bununla beraber, birbirine rakip iki kola ayrılan Tu-kiu’lar, güçlerini sürdüremediler; Suei’lerin Çin’i, arkasından Tang’ların Çin’i onları yenip, Yüksek Asya’da egemenliği ellerine geçirdiler.
Çeşitliliklerine, aralarındaki iç mücadelelere karşın, bütün bu Barbarlar arasında öylesine yakınlıklar vardır ki, onları getirip bir kalıba sokar. Yazıdan habersiz, at üstünde göçebe yaşamı süren, sürülerinin arasında yaşıyan, keçeden çadırlarda barınan, sert ama zeki, çevresinde okumuşlardan rahatsız olmayan, bununla beraber vahşi ve korkunç hareketlere hazır bu insanlar, XIII. yüzyılda, insanlık tarihinin en olağanüstü güçlerinden biri olarak ortaya çıkacak olan Moğolların tek kelimeyle- doğrudan atalarıdır. Onların sanatı da bu türdeşliği yansıtır: Bozkır sanatı diye adlandırılan bu sanat. her şeyden önce hayvan resimlerine dayanan bir biçemi içerir. Bu sanat, geliştiği bölgelerin yakınlığına göre, az çok İranlı ya da Çinli etkiler taşır elbette. Bununla beraber, araştırmalar gösteriyor ki, bu bozkır sanatı da, kendisini çevreleyen yerleşik bölgelerin sanatı üzerinde etkide bulunmuştur.[43]
Kısacası tarih boyunca savaşlar, fetihler, iklim değişimleri, doğal afetler ekonomik ve diğer yaşamsal sorunlar nedeniyle insanlar zorunlu ya da gönüllü olarak yurtlarından göç ettiler. Etkileri, büyüklükleri, nedenleri ve sonuçları dikkate alındığında bu kitlesel insan hareketliliğini tarihçiler bize kavimler göçü diye tanımladılar. İbn Haldun medeniyetlerin yerleşik ve göçebe toplulukların irtibatıyla geliştiğini söyler. Farklı kültür, din, bilim ve ekonomilerin kaynaşması doğal olarak medeniyetlerin temel güç kaynağıdır.[44]
Ve neticede Kavimler Göçü ile Hunlar ve pek çok Türk boyları Avrupa kavimlerinin üzerinde öylesine derin izler bırakmıştır ki Hunlar; Avrupalı toplumların tarihine, kültür ve sosyal yaşantısına, askerî yapılanmasına, düşünce dünyasına bir şeyler katarken gerek hâkimiyet altına alarak birlikte yaşadıkları gerekse mücadele ettikleri başta Gotlar olmak üzere Germenler, Alanlar ve Romalılardan da sanat, mimari açılardan az veya çok bazı şeyler almışlardır. Türkistan’da birçok Türk boyu ile yan yana aynı kültür atmosferinde yaşayan Hunlar, kendileriyle beraber Doğu Avrupa’ya yeni âdetler ve yeni bir sanat hayatı getirmişlerdir. Ayrıca Hun ilerleyişinin sonucu olan Kavimler Göçü, günümüz Avrupa ahalisinin etnik bakımdan şekillenmesinde temel faktörler arasında yer almıştır.[45]
Yani kısaca eski Yunanîlerin medeniyette muallimleri İskitler, eski Keldanîlerin de Sümerler olduğu gibi eski Cermenlerin üstatları ve mürebbileri de Hunlardı.[46]
Gelgelelim 1931’de Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Muallim Mektebi’nde öğrencilere, Çok eskiden Orta Asya’da bir iç deniz vardı. Onun kuruması sonucu atalarımız yeryüzünün dört bucağına yayıldı. 1 ok Sibirya’ya, 1 ok Hindistan’a, 1 ok Anadolu’ya, 1 ok Avrupa’ya, 1 ok Afrika’ya, 1 ok da Bering Boğazı üzerinden geçerek Kanada ve Amerika’ya demiştir. Afet İnan, Türk Tarihinin Ana Hatları isimli seride, Asya’dan gelen Turaniler, Mısır’ın ilk sakinleridir. Nil Vadisi’nin delta kısmını ilk işgal edenler, Orta Asya’dan muhtelif yollarla ve birbiri ardı sıra gelmiş olan Türk kabileleridir der ve ilk Mısır medeniyetini kuranların Türkler olduğunu ekler.[47]
İşte Türklerin uygarlık tarihindeki yerine dair gerçeklerin bir bir aydınlatılarak Türk evlatlarına öğretilmeye çalışıldığı yıllardı ve bu çabaların gerçekleştirilerek hakikaten de Hüseyin Nihal Atsız’ın deyimiyle adeta ‘‘ortalığa bir Türklük dehşetinin saçıldığı’’ bir atmosfer 1930’lu yıllarda mevcuttu Türkiye’de… İşte 1937 eylülünde İkinci Tarih Kurultayı bu atmosferin mevcut olduğu bir dönemde toplandı. Birçok yabancı bilginlerin de katıldığı bu kurultayda okunan tezlerden pek çoğu tarih tezimizi ele almış, veya onun çevresinde dolaşmıştır. Kurultaya katılan İsveçli arkeolog T. J. Arne, yurduna döndükten sonra, 25 ekim 1937’de, Svenska Dagbladet gazetesinde, Atatürk’ün Dil ve Tarih Teorisi başlıklı bir yazı yayımlıyarak, Atatürk’ün görüşlerini çürütmeğe çalıştı. Bu yazı Türkçeye çevrilerek Atatürk’e sunuldu, ertesi akşam Çankaya’ya çağrıldık. Atatürk yazıyı okumuştu; biz de öyle. Biraz görüşüldükten sonra, Yani, demek istiyor ki, dedi Atatürk, Orta Asyanın altı bomboştur. Yumruğunu masaya indirdikten sonra Atatürk şöyle devam etti: Fakat, emin olunuz ki, arkadaşlar, günün birinde, bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar (yani Avrupalılar) verecektir. İsveçli profesörün yazısında Atatürk’ün hoşuna giden şu cümle de vardı: Türkmen bozkırlarında Milâttan önce 1500 yıllarına doğru, uygarlığın aşırı derecede gerilediği tesbit edilebilmiştir; sebebi bilinmiyen bu gerileme, yukarıda anılan Türk göçünden sonra meydana gelmiştir. Bu cümleyi okuduktan sonra Atatürk şöyle dedi: İşte ilk itiraf burada. Bu bozkırlarda uygar Türkler oturuyordu. Onlar göçe çıkınca, uygarlık tabii geriler.[48]
Gelgelelim Dünya uygarlık tarihinde önemli yer tutan Tunç Çağı (MÖ 3000) ve Demir Çağı (MÖ 1000) Türk’ün ata yurdu olan Turan Bölgesinde başlamıştır. Demiri Avrupa’ya İskitler taşımıştır.[49]
Daha da önemli olan husus şudur ki Saka/İskit İmparatorluğu, demir ve bakır işletmeciliğindeki başarılarından dolayı ‘Bozkırın Kuyumcuları’ olarak bilinir. İskitler, MÖ 8. yüzyıldan MS 4. yüzyıla kadar Orta Asya, Avrupa ve Anadolu’da yaşamışlardır. İskitler, altın ve gümüş işlemeciliğinde çok usta oldukları için bu lakabı almışlardır. İskitler, takılar üzerindeki izleri, hem kendi kültürlerinden hem de etkileştikleri uygarlıklardan almışlardır. İskitler, takılarında hayvan, bitki, insan, tanrı, geometrik gibi motifler kullanmışlardır. İskitler, takılarında hem estetik hem de sembolik anlamlar taşımışlardır. İskitler, takılarını hem günlük yaşamda hem de ölü gömme ritüellerinde kullanmışlardır.[50]
Zaten tarihsel süreç incelendiğinde demir, Türklerin dünyaya karşı en büyük uygarlık vasıtası olmuş, ayrıca Türkler için demirin ne denli hayatı öneme sahip olduğu ve bu alanda Türklerin ne kadar hünerli olduğu demirden bir dağ olan Ergenekon’dan Türklerin kurtuluşunun ele alındığı destanda da belirtilmiştir.
Şöyle ki, bir zamanlar…
Türkler, yeryüzünün en kudretli kavmiydi. Ancak düşmanları birleşti, saldırdılar, yaktılar, yıktılar… Türk soyundan geriye yalnızca birkaç kişi kaldı.
O kalanlar, bir kurt tarafından Ergenekon denilen gizli bir vadiye götürüldü. Dağlarla çevrili, kimsenin ulaşamadığı bu vadi… Bir yandan zindandı, bir yandan kurtuluşun tohumu.
Yıllar geçti…
Türkler orada yeniden çoğaldı, yeniden güçlendi. Ama bir gün geldi ve bu dağların arasında sıkışarak çoğalmaya başlayan halklar, artık bu dağ ve ormanlıklar içinde yaşayamaz hale gelmişlerdi. Çünkü buralar, onlara çok dar geliyordu. Yaşamak da, artık çok güçleşmişti. Dağlar arasındaki tek geçitten geçmek de yine çok zor idi. Hepsi bir araya gelip, bu dar geçitten nasıl geçeceklerini düşündüler ve kurtuluş için bir yol aradılar. Hemen bu geçitte bir demir madeni vardı. Bu madeni işletir ve onları eriterek, daima demir çıkarırlardı. Başka bir yol bulamayınca, bu demir kapıyı eritip, oradan çıkmağa karar verdiler. Hepsi bir araya gelip, ormandan odunlar topladılar ve eşeklerle, yük yük kömürler getirdiler. Ayrıca da körükler yaptılar. Bu körükleri yapmak için de, yetmiş baş at ve öküz kestiler. Bundan derilerini soyup sepilediler. Topladıkları dağ gibi odun ve kömürleri geçidin önüne yığdılar. Körükleri öyle dizdiler ki, ateş yanıp da körükler üflenmeğe başlayınca, dağ hemen eriyip, delinecekti. En sonunda, ateşler yandı, körükler işledi ve geçit de eriyip parçalandı. Bu sırada, pek çok da demir elde edilmişti. Tabii olarak yol da açılınca, içeride hapsolan halkın hepsi, dışarıya kolaylıkla çıkabildiler. Bu suretle bozkırlara yayılıp, her biri bir yerde yerleştiler.[51]
Ayrıca Türkler açısından demirin sahip olduğu bir diğer önem şudur ki, demirin işlendiği yerler Türk kültür tarihinin de temellerinin atıldığı yerler olmuştur. Şöyle ki, Orta Asya’da demiri işleyen ilk topluluklardan biri olarak atlı-savaşçı karakteri ve kendine has hayvan üslubuyla Türk kültür tarihinin temellerini atan Karasuk kültür medeniyeti, Andronovo kültürünün devamı niteliğini taşımış olup demiri diğer kültür merkezlerine göre daha erken işleyen kültür merkezi Karasuk’tur.[52]
Gelgelelim Türklerin demir madeni alanındaki mahareti, onların pek çok ürün imal edip dış pazarlara satmasına vesile olmuş, en uzak diyarlara demir madenini işleyerek imalatını gerçekleştirdikleri malları pazarlamışlardır. Bu malların en başında savaş materyali olmasından ötürü kılıç gelmektedir ki İslâm’la ilk şereflenen kuşağın içinde Mekke’de adı geçen ilk Türk sahabi olan Ebu Ubeydullah Süreyc et-Türkî, kılıç yapmakla maruf olduğu gibi, yörede kaliteli kılıçlar Süreyciyyat markasıyla sorulur ve satılır olmuştu. Süreyc, Hz. Peygamber’in dedesi Abdulmuttalib’in en büyük oğlu olan Haris’in hizmetlisidir. Hanımı Raika da ilk Müslüman Türk sahabiyesidir.[53]
Hz. Süreyc’in Hicaz’da nasıl yaşadığını ele alacak olursak Oğuzların Bozok kolundan olan Kayı Boyu’nun bir kolu, 500’lü yıllarda Ak Hun İmparatorluğu’nun egemenliği döneminde yaşayıp Ak Hunlar yıkılınca ticaret yolları üzerinden Mezopotamya ve Hicaz taraflarına göç edip Mekke’ye kadar ulaşmış ve buraya yerleşerek hayatını burada sürdürmeye başlamıştı. Mekke’de Süreyc kabilesini kuran Kayı asıllı bu zümre, atalarının kadim mesleği olan demircilik yaparak ürettiği kılıçlarla Mekke’ye damgasını vurmuştur. Bu kılıçlar da imalat işlerini yapan bu Süreyciler kabilesinden adını alarak Süreyciyyat olarak ünlenmiştir. Bu kabile Arap tarihini anlatan pek çok kaynakta geçmiş olup, Arap tarihçileri Süreycilerden bahsederken Ubeydullah Türkü diye söz eder. Çünkü Ubeydullah et-Türki, Süreyci kabilesinin önde gelen isimlerinden biri idi ve tabakat bilginlerinden olan Arap asıllı tarihçi Ebû’l Ferec el İsfahani, kaleme aldığı Kitabü’l-Egani adlı eserinde Süreycilerden bahsederek; Ubeydullah’ın Atası Türk’tür der.[54]
Bu eser, şu ana dek hiçbir İslam müverrihi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmemiş olup halen daha Türkçe’ye tercüme edecek bir babayiğidin çıkmasını bekliyor.
Bütün bunlara binaen Süreyciler, zaman içinde Mekke’de kalabalık bir sülaleye dönüşüp devasa seviyede kazandığı saygınlık ve itibar sayesinde Kâbe Kayyımlığı görevini, yani Kâbe’nin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Bu görevi Hz. Muhammed Mekke’yi 630’da fethedinceye kadar sürdüren Türk asıllı Süreyci kabilesine reislik yapan Osman bin Talha, Kâbe’nin anahtarlarını Peygamber Efendimize teslim etmiştir. 630’daki fetihten sonra Mekke halkı Müslüman olurken Süreyci kabilesi de İslâm’a geçmiştir.[55]
Yine Hz. Peygamber döneminde Merv şehrinden gelen bir tüccarın Müslüman olduğundan bahsedilmiştir. Sonrasında sahabe ve tabiinden kimseler gelip buraya yerleşmiştir. Merv şehrinde 25 kadar tabiinden kimsenin yaşadığı rivayet edilmiştir ki bu kimseler aracılığıyla bölgede İslami ilimlerin kaynağı oluşmuştur.[56]
Türkler ve Arapların İslamiyet öncesi birbirlerini tanımalarına sebep olan bir diğer etken de ticaretti. Ünlü ticaret güzergâhı olan İpek yolu çeşitli Türk boyu ve devletlerini bir araya getirirdi. Araplar da bu vesileyle Türkler ile tanışma fırsatı bulmuşlardı.[57]
Yani her ne kadar iki ulusun yaşamış oldukları coğrafya, dönemin koşullarında birbirleriyle birebir ilişkide bulunmalarına engel oluşturuyorsa da, Türkistan coğrafyasından geçen önemli ticaret merkezi İpek yolu sayesinde birbirleriyle dolaylı da olsa etkileşimde bulunmuşlardır. Aynı zamanda Türk illerinden kalkan kervanların, Arap ellerine gittiğini söylemek de yanlış olmayacaktır.[58]
Ancak bundan daha dikkat çekici bir diğer olay ise, Hz. Muhammed; İslam’ı bildirirken kendisine inanmayan bir grup Arap’ın onları Türk yurtlarına gönderme istekleridir. Bu isteklerinde Akhun topraklarını kasteden Araplara, Peygamberin amcası Ebû Talib, Kaside-i Lamiyye adlı 96 beyitlik yapıtında yanıt vermiş ve Türk topraklarına gitmeyeceklerini söylemiştir. Bu kaside de görüldüğü üzere, Peygamberi Türk yurtlarına gönderme istekleri, coğrafyanın uzaklığından ve ilişkilerin zayıflığından kaynaklanmaktadır. İlk Türk-Arap münasebetleri kervanlar ve ticaret yoluyla, dolaylı olarak gelişmiştir.[59]
Ezcümle Hz. Muhammed zamanında Araplar tarafından ticari faaliyetler vesilesiyle bilinen Türklerle arada karşılıklı ilişkiler bulunuyordu.
Yine Hicaz’da yapılan panayırlar mevcuttur ki, Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi adlı eserine göre, Basra ve Bahreyn’de Arap tacirlerinin sık sık uğradıkları Muakkar ve Debâ ticaret panayırlarına İran, Hindistan ve Asya’dan insanlar katılırdı.[60]
Yani Türklerin İslamlaşması süreci tahkik edilirken umumiyetle görmezden gelinen ticarî etkenler göz ardı edilmemelidir. Ancak dünyada özel mülkiyetin ve ticaretin geliştiği her toplumda İslamiyet yok elbette.[61]
Lâkin, buna rağmen Türklerin İslâmlaşmasının doruk evresi olan 8-10. yüzyıllara baktığımızda, zamanın öncü medeniyet yolunun İslamiyet olduğunu görürüz.
Öte yandan doğuda Semerkant civarında çıkan KALAY ile Anadolu’da çıkan BAKIR’ın birleşmesini sağlayan Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesi ve Atlarla (MÖ 3500’ler) sağlanmıştır. Bu iki hayvanda Turan bölgesinde evcilleştirilmiştir. İşte bu Ticaret Yolu’nun adı UYGARLIK YOLU olarak adlandırılmıştı.[62]
İşte bütün bu gerçeklerden ötürüdür ki Türk ırkı ana yurtlarında yüksek kültür mertebesine varırken, Avrupa halkı vahşi ve tamamen cahil bir hayat sürmekteydi.[63]
Zaten Avrupa halkının bugünkü anlamda medeniyet kuruculuğuna terfi edebilmeleri de Türklerin sayesindedir ki Avrupa kavimleri Türklerden etkilenmişler ve çok şey öğrenmişlerdir. Daha da önemlisi Türklerin Avrupa medeniyetine armağan ettiği şeyler de vardır ki onlardan bir tanesi de Hristiyanlığın sembolü olan haç işaretidir.
Haç Türklerden Hristiyanlara Geçti
Sumercede tanrı, gök anlamına gelen dingir kelimesi çeşitli Türk dillerinde, tengir tengara, tangara, tanrı olarak bugüne kadar gelmiştir.[64]
Meşhur tarihçi Jean Paul Raux, en eski, III. yüzyılda Türkçe kelime olarak tanrı için kullanılan yalnız tengiri kelimesini buluyoruz demektedir.[65]
Bu sözlerle de ancak 3. yüzyılda Türkçe yok olmuş da yalnız bu kelime kalmış demiş oluyor. Halbuki bugün bu kelimenin Sumerlilerden beri yaşayan bir Türkçe kelime olduğunu görüyoruz. Ayrıca Sumercede bu kelimenin yazıdaki işareti olan +, Türklerde de tanrıyı ifade ediyor. Bu işaret Hıristiyanlara Türklerden geçerek haç sembolü olmuştur.[66]
Yani Hristiyanlığın sembolü olan (+) şeklindeki haç sembolü esasında Türklerin Tengri tamgasından farklı bir sembol değildir. Zaten Roma döneminde (+) Şeklinde Çarmıh yoktu ve çarmıhların hepsi (X) şeklindeydi. 375’teki Kavimler Göçü ile birlikte yaşanan süreçte Türkler Avrupa’nın ortalarına kadar geldiğinde Avrupa kavimleriyle yaşadıkları etkileşim vesilesiyle Türkler (+) şeklinde Tengri tamgasını ‘‘Çarmıh’’ olarak Avrupa ve Hıristiyan medeniyetlerine armağan etmişti. Arkeolojık buluntularda bır tane bile (+) şekilde çarmıha gerilen Romalı cesedi bulunamamıştır ve bulunanların hepsi (X) şeklindeki çarmıhlara gerilmiş kurbanların iskeletleridir. Sonuç olarak Haç işareti Türklerin Tengri tamgasıdır.[67]

Tevhit dini ve onun ya da Hanif inancının sembolleridir bu haç şekline bürünmüş çizgiler. Türk kültürünün neden az tanındığına ve yüzyıllarca ondan kalan anıların neden yok edildiğine dair cevaplar onlarda gizlidir. O, Hıristiyanlığın ve İslam’ın başlangıcıdır. Batı’nın kötü niyetli güçleri, önceleri 4. yüzyılda (312) Hıristiyan olmayan, sonradan Hıristiyanlaşan Avrupa’da duaların Türkçe okunduğunu unutturmaya çalıştılar. 8. yüzyıla kadar kendi ikonaları yoktu ve Türklerin ikonalarına dua edilirdi. İlk piskopos ve papazlar Türk din adamlarından (Tengricilerden ve kamlardan) derece ve icazet alırlardı; bundan dolayı 4. yüzyılda Kafkasya’da Derbent’te Hıristiyan kiliselerinin patriklik merkezi kurulmuştu. Burada, yeni uygarlığın merkezinde Avrupalılar, Gök Tanrı’ya inancı, ona ibadet usullerini öğreniyorlardı. Dini törenleri de Türklerden, yani haniflerden aldılar. Dünyada onlardan başka inanç öğretmenleri yoktu.[68]

Fotoğraf: Özbekistan, Kazakistan, Çuvaşistan ve Saha’da aynı damga
Geçmişin tablolarına dönüp dikkatlice bakmakta büyük yarar var. Onlar kaybolmuş değildir, ancak anlaşılan onları görmek istemiyorlar. Avrupa dilleri içinden, ortaçağda yaygın şekilde tektanrılı, yani hanif anlamında kullanılan bir tek Tyurk-Türk sözcüğü öne çıkıyordu. Sözcük, etnik bir anlam taşımaktan çok dini çağrışım taşıyordu. Sonradan eski anlamını tamamen kaybetmiş bir şekilde Turok-Türk, yani Türkiye’de yaşayan Türkler şeklinde değiştirdiler. Yeni sözcük eski derin anlamı vermez, çünkü kavram sınırlanmıştır. Türkler -yeni şeklinde söylenirse- Türk dünyasının sonsuz okyanusunda bir zerre olarak anlaşılır.[69]
Yine Gamalı Haç (Svastika)’ın dört kolu, dört kozmik gücü (ateş, su, hava, toprak) simgelemektedir. Yalnız bunlar ayrı ayrı değil de hep birlikte hareket eden tek bir güç oldukları görüşü etmendir.[70]

Fotoğraf: Kırgızistan Gamalı Haç sembolü (Saymalıtaş; MÖ 2000).[71]
Kimi iddialara göre OZ Damgası, Gamalı Haç, Svastika, adlarıyla anılan bu işaret Ön-Türk göçleriyle Hindistan’a gitmiş, Nazilerin Hint-Cermen ırkı teorilerinin amblemi halinde ortaya çıkmıştır. Bu simge Troya ve Sümerlerde de vardır. Bunu biz Troya’da da görmekteyiz. OZ Damgası, öbür dünyaya geçerek orada şekil değiştirerek (metamorfoz) yeniden oluşum şeklindeki düşünceyi kapsar. Mevlevi ve Bektaşilerde, insanların grup halinde eksenleri etrafında dönerek göğe yükselme inancı yaygındır. Saz şairleri de sazları ile canları OZlaştırır. Tanrıya eriştirirler. Bu nedenle saz şairlerine OZ/AN denilmektedir. OZlaşma kavramının, ateş kültünden geldiği düşünülmektedir. Bu kavram, güneş kültüne ait kutsama töreninde görülmektedir. Kutsama Töreni de, Tanrı Boğanın boynuzlarıyla güneşe erişilen yeryüzünün iyilik ve bereketini, güneş vasıtasıyla ışık ve enerji halinde yeryüzüne yılan şeklinde ulaşmasını temsil etmektedir. M.Ö. 8 binlere ait kaya resimlerinde gördüğümüz dünya görüşü, gelenek halinde günümüze gelmiştir. OZlaşarak Tanrıya ulaşma fikri, Mevlana’ları, Yunus Emre’leri Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi’nin temel felsefesi idi. Türk dünyasının önemli önderlerinde Kazakistan‘ın Türkistan kentindedir. Burada hem Lacivert Taş (Lapis Lazuli) hem de Firuze (Turkuvaz; Türk Taşı) bezemeleri vardır. Lacivert Taş ve Firuze’nin koruyucu oldukları inancı vardı.[72]

Fotoğraf: Kazakistan‘ın Türkistan kentindeki Hoca Ahmed Yesevi (1093 – 1166) Türbesi (ve Gamalı Haç ile Oz sembolleri).[73]
Ayrıca Türbe duvarlarında Gamalı Haç (Svastika) OZ tamgaları vardır. Alevi ve Mevlevilerdeki dönme hareketi dönerek Tanrıya ulaşmadır.[74]
Yani bu malum gamalı haç-svastika Ural-Altay dillerini konuşan Turan halklarının ve Proto-Türkleri’nin sembolü ve tamgasıydı. Troya’da başka ve Troya’dan çok eski tarihlere ait (MÖ 3200) Hasankale-Beycesultan anıtının üzerinde Ön Türkçe-Runik yazıları arasında bu gamalı haç motifi vardı. Tamga okuma ritüellerine göre bu gamalı haç işaretinin anlamı UÇ ya da ÖG (öge’nin kökeni)’dür. Kazım Mirşan bu ÖG sözcüğünün ön Türkçe karşılığı Yüksek seviyede düşünce olduğunu belirtmiştir. Aryan ırkın sahiplendiği meşhur gamalı haç, orta Asya’daki proto türk göçleriyle birlikte İndüs Vadisi’ne inmiş, oradan da silsile yoluyla Ortadoğu-Anadolu ve Batı Anadolu’ya geçmiştir. Öntürklerde felsefi düşünce anlamına gelen bu ög kelimesi Yunanistan’da ses değişimi ile gama ya dönüşmüştür (Haluk Tarcan-tarihin başladığı öntürk uygarlığı).. Âri ırk kuramının kurucularından Fransız aristokratı Kont Arthur de Gobineau’ya (1816–1882) göre Ârilerin anavatanı Soğdanya (Özbekistan) ve Orta Asya tüm uygarlığın beşiği. Zamanla bu görüş benimsenerek Aryanların anayurdunun Orta Asya ve Bakterya (Hazar-Turan) civarında olduğu kabulü yaygınlık kazanmıştır. Lorenzo Burge’da Pre-Glacial Man and The Aryan Race (1887) adlı eserinde Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıktığını ve burada büyük bir uygarlık yarattıklarını iddia etmiştir. Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da Aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Alman hukukçu Rudolp von Jhering de The Evolution of the Aryan adlı eserinde Aryan anavatanını Orta Asya/Baktrerya (Hazar-Turan) olarak kabul etmiştir. Aryan kuramcılarına göre Âriler bütün diğer halklardan üstün, sâkin ve sağlam karakterli, sürekli çabalayan, düşünsel açıdan parlak, uzun boylu, açık tenli sarışın bir ırktılar. Orta Asya’dan dünyaya yayılan Ârilerin diğer halkları kolayca yönetimleri altına almaları bu şekilde açıklanmıştır. Âri sözcüğü Türkçe ve Sümerce Ara (İyi, saf) sözcüğünden türemedir.[75]
Bu bağlamda HANİFLİK kavramı yeniden ele alınmalıdır. Haniflik, İslamiyet’ten önce Hz. İbrahim (ABA RAHMAN; Batıda Abraham ve Hindistan’da Brahman) inancından olan yani TEK TANRI inancında olanlar için kullanılmaktadır. Bu da bizi Turan bölgesi GÖK TENGRİ inancına götürmektedir. Zaten bu inancın sembolü olan GAMALI HAÇ tüm bu coğrafyada yaygındır. Türk dünyasının çoğunluğu HANEFİ inancına sahiptirler. Bu mezhebin kurucusu İmamı Azam Ebu Hanife’dir (699-767) ve ailesi Rey (bugünkü Tahran)’den gelip Kufe (Irak)’ye yerleşmiştir. Kendisinin Arap olmadığı bilinmektedir. Hanife sözcüğü HANİF’ten türemiştir. Maturdi (852-944) Özbekistan’da doğmuş ve ölmüştür. Bugün Dünyadaki Sünni Müslümanların en azından yarısını oluşturan Hanefilerin büyük çoğunluğu inançta Maturidi mezhebine bağlıdır. Balkanlar, Türkiye, Orta Asya ile Pakistan ve Hindistan’da bulunmaktadırlar.[76]
Bütün bunlara ek olarak Türklerden Avrupa ve Hristiyan medeniyetine yalnızca (+) şeklindeki haç sembolü armağan edilmekle kalmamış, aynı zamanda Noel Bayramı da Avrupa ve Hristiyan medeniyetine Türklerden geçmiştir.
Zaten Orta Çağ’da Noel yoktu ve Kavimler Göçü vesilesiyle Hıristiyan alemine geçer. Çam ağacı süsleme de yine şamanik Türk kültüründen (Tengricilik) esintiler taşımaktadır.[77]
Ve Noel Baba dediğimiz efsane, aslında Anadolu’da yaşayan Antalyalı iyiliksever Hristiyan azizi Nikola ve Asya bozkırlarındaki Ayaz Ata’dan esintiler taşımaktadır.
Hristiyanlıkta yardımın ve alçak gönüllülüğün sembolü Aziz Nikolas’ın, Antalya’nın Kaş ilçesine yakın Patara Antik Kenti’nde doğduğuna inanılır.

Günümüzde müzesinin bulunduğu; Demre İlçesi M.Ö. 5. yüzyılda yerleşim merkezi haline gelmiş Likya Uygarlığının 6 büyük şehrinden biridir. Aziz Nikolas, Demre İlçesindeki; Likya başkenti olan Myra Antik Kenti’ne gitmiş ve orada genç yaşta piskoposluk makamına ulaşmıştır.
M.S. 270’li yıllarda varlıklı bir tüccarın oğlu olarak dünyaya geldiği bilinen Aziz Nikolas, babası öldükten sonra kalan mirasının tümünü yoksullarla paylaşmaya karar verir.
Rivayete göre; bir gün Patara’da, evlenme çağında olup da çeyizlerini yoksulluktan hazırlayamayan 3 kız kardeşe gizlice maddi yardımda bulunmak ister. Gizlice pencerelerinden içeri para kesesi atmak isterken pencerelerin kapalı olduğunu gören Noel baba para kesesini bacadan atar. Noel Baba’nın bacadan girip hayalleri gerçekleştirmeye yardımcı olma hikayesi bu şekilde başlar. Efsanelere göre özellikle çocukların, yoksulların, yolcuların ve denizlerin koruyucusu olmuştur.
6 Aralık 343 yılında; 65 yaşındayken yaşamını kaybettiği bilinmektedir. Demre / Myra’da yaşayanlar onun anısına ölümünün ardından bir kilise yaptırmış ve lahdinin burada ölümsüz kalacağına inanmışlardır. Mimari ve üslup bakımından Bizans döneminin en önemli anıtları arasında sayılır. Demre’deki kilisenin duvarlarında ve tavanında Aziz Nikolas’a dair mozaikler, ikonalar ve freskler (duvar resimleri) bulunmaktadır. Bazı resimlerde kutsal kişilerle beraber tasvir edilmiştir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde Noel Babaya adanmış 2000’e yakın kilise bulunmaktadır.[78]
Ama elbette ki Anadolu’dan Avrupa uygarlıklarına Aziz Nikola vesilesiyle geçen Noel Baba Anadolu’nun Avrupa uygarlıklarına tek hediyesi değil tabi. Önceki asırlarda ve yıllarda da Anadolu’nun Avrupa uygarlıklarına sunduğu pek çok katkı mevcuttur.
Gelgelelim MÖ 8000 civarında Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na ilerlemiş ve ardından batıya doğru ilerleyerek MÖ 4000 civarında Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır.[79]
Ve gelgelelim Noel Baba ve çam ağacı süslemek gibi ritüeller, batıdan alındıkları gerekçesiyle İslâm coğrafyasında hoş karşılanmaz. Hıristiyan geleneği olduğu savunulur. Oysa ağaç süsleme ve sakallı yaşlı bir adamın fakirlere, çocuklara hediye bırakması, Türkler’de batıdan çok daha önce var olan bir gelenektir.
Türkler’in bu yeniden doğuş bayramı, Nardugan’dır. Nar; güneş, dugan ise doğan anlamına gelir.

Türk mitolojisini araştıran uzmanlar, Ayaz Ata ismiyle anılan şahsiyetin Türkler’in Noel Babası olduğu dile getiriyor. Orta Asya Türkleri’nin yılbaşı olarak ‘Nardugan Bayramı’nı kutladığını dile getiren Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Prof. Dr. Nurullah Çetin, Noel Bayramı, Hz. İsa’nın doğuşu adına kutlanıyor. Ancak Noel Bayramı’nın kahramanı Noel Baba diye bir kişi gerçekte yoktur. Hakkında söylenenler tamamen uydurma ve efsaneden ibarettir. Hristiyanlar’ın ‘Noel Babası’na karşı Türk’ün Ayaz Ata’sı vardır. Eski Türkler’de Soğuk Hanı olarak bilinen Ayaz Ata’mız, efsaneye göre kışın soğuk havalarda ortaya çıkan ve aç, fakir, kimsesiz garibanlara yardım eden bir evliyadır. Ayaz kelimesi tüm Türk coğrafyasında yakıcı soğuk anlamına gelir. Ay Tanrısı’nın, soğuk havaya karşı Türkler’i koruması için Ayaz Han’ı gönderdiğine inanılır. Ayaz Ata, Türkler’in gerçek Noel Babası’dır. Etimoloji ve kültürel olarak Türk kültüründe bir kişilik olduğu kesindir” dedi.
‘Akçam ağacına hediye’
Prof. Dr. Çetin, Nardugan Bayramı hakkında da şunları söyledi; Türkler’in yeniden doğuş bayramı Nardugan’dır. Nar; güneş, dugan ise doğan güneş anlamına gelir. İslam öncesi eski Türk inanç ve kültürüne göre dünyanın tam ortasında hayat ağacı olan bir Akçam vardır. Gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gündüz, geceyi yenmiş yani Güneş zafer kazanmış olur. Zira gece karanlık kötü, gündüz aydınlık iyidir. Türkler tanrı Ülgen’e teşekkür bağlamında Akçam ağacı altında şarkılar söyleyip kutlama yapardı. Akçam ağacının dallarına Tanrıdan dilekler asılır, altına da hediyeler konulurdu diye konuştu.
‘Yel Ana’ deniyordu
Hacettepe Üniversitesi Türk Halk Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu da şöyle konuştu: Eski Türk mitolojisinde yel (rüzgâr) evreni yürütücü, oluşturucu bir güç, tanrı-tanrıça veya bunlara denk bir ruh olarak yorumlanır. Ayaz (Ayas) ise Türk dünyası kültür ekolojisinin her yerinde keskin yakıcı soğuk anlamına gelir. Ayazın oluşumu Ülker burcuyla ilişkilendirilir. Efsaneye göre, Ülker burcunun altı yıldızı göğün altı deliğidir ve oradan yeryüzüne soğuk hava üfler ve havalar soğuyup kış olur. Bu bağlamda, Ayaz Ata Türk mitolojisinde önemli bir yere sahiptir. İnanışa göre Ayaz Han soğuk tanrısıdır. Soğukta, darda kalanlara yardım edip onlara kut yani iyi ve güzel baht verir. Ayaz Ata tarihi geçmişi 10 bin yıla uzanan proto Türk topluluklarında Yel Ana olarak anılırdı. Çünkü o dönemki Türkler ana erkil bir topluluktu. Ataerkil dönemle birlikte Yel Ana’ya Yel Ata denilmeye başlandı. Zaman içerisinde Ayaz Ata ismi verildi.
Yılbaşı değil Nardugan Bayramı
Ünlü sümerolog Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ da kadim Türkler’in yılbaşını değil Nardugan Bayramı’nı kutladıklarını dile getirerek şunları söyledi: Türkler, güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu, büyük şenliklerle ‘Akçam Ağacı’ altında kutlardı. Nardugan olarak bilinen bu bayram, Hunlar tarafından Avrupa’ya taşındı. Hristiyanlar, Nardugan törenini İsa’nın doğumuyla ilişkilendirip Noel adıyla kutlamaya başladı.[80]
Ama elbette ki Türkler başka noktalarda da uygarlık tarihine önemli katkılar bulunmaya devam etmişlerdir ki Türklerin uygarlık tarihine katkı yaptıkları konuların en başında kılık-kıyafet gelmektedir ki bu konu nedense hiç ele alınmamıştır.
Daha da önemlisi, mesela kılık-kıyafet olarak kullandığımız pantolon, şapka ve ceket, sanki daha önce Türkler tarafından hiç kullanılmamış gibi algılanmıştır.
Öyle ki, 1925’te yapılan şapka devrimiyle Müslüman mahallesinde salyangoz satıldı. Bu devrim bize giydirilen deli gömleği idi. İngiliz-Yahudi şapkasıyla Müslüman Türk milletinin ne işi olur[81] şeklinde söylemlerde bile bulunulmuştur.
Yine Osmanlı’nın en reformcu padişahı olarak bilinen ve Atatürk’ün asırlar sonra gerçekleştirdiği pek çok inkılabı daha evvel yapmaya çalışan ve zor durumdaki Osmanlı’nın ömrünü bir asır daha uzatan II. Mahmud, halkı tedavi ettirmek için Avrupa’dan doktorlar getirmesi, batı müziğine olan hayranlığı ve devlet memurlarına ceket ve pantolon giymeyi zorunlu kılması yüzünden dindar kesimler tarafından ‘gavur’ olarak adlandırıldı.[82]
Yine aynı şekilde fes Osmanlı Devleti’nin geleneksel şer’i yapısı değişmeye, devlet Batılılaşmaya başladığı bir dönemde 19. yüzyılın başında reformist (yenilikçi) Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından bir reform, bir modernleşme adımı olarak kullandırılmaya başlanmıştır. II. Mahmut Kaptan Hüsrev Paşa’nın Kalyoncu askerlerine giydirdiği Tunus feslerini beğenerek devlet memurlarının da aynı başlığı kullanmasını istemiştir. II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurduğu Asaker-i Mansure-i Muhammediye ordusuna da fes giydirmiştir. 1829’dan itibaren din adamları ve kadınlar dışındaki herkesin fes giymesini zorunlu kılmıştır. 1832’den itibaren neredeyse herkes fes giymeye başlamıştır. II. Mahmut, devlet memurlarına fes kullanımını zorunlu tuttuğunda dönemin ulema kesimi başta olmak üzere muhafazakâr kesim Sarığımızı çıkartmayız! Bu ecnebi başlığını kabul etmeyiz! Kahrolsun fes! diye bağırarak fesin gavur başlığı olduğunu belirterek, fes takmayı reddetmişlerdir. Bunun üzerine II. Mahmut fesin dinen caiz olduğunu belirten fetvalar yayınlatmak zorunda kalmıştır. Fes giymeyen memurlara hapis cezası verilirken II. Mahmud’a dönük Gâvur padişah söylemleri yaygınlaşmıştır.[83]
II. Mahmud’un tebaayı eşitleme çabaları da O’nun ‘gavur padişah’ diye eleştirilmesine sebep olmuştur.[84]
Zira tebaanın en etkilisi olan İslam tebaasının liderleri olan ulema o süreçte devletin en kilit yerlerinin kaderini ellerinde tutuyordu.
Nasıl mı?
Şöyle ki, II. Mahmut’un reformlarının uygulanması, onları anlayabilecek ve yaşama geçirebilecek yeterlikte bir görevliler topluluğunun varlığına bağlıdır. Oysa, o yıllara değin, sultanın idare görevlilerinin yetişmesi ulemanın yetkisindedir ve onların, medreselerde ya da Saray okullarında verdikleri eğitimin eseridir. Ne var ki, bu eğitim yetersiz, koşullara uymaz bir halde görünmektedir şimdi. Öyle olduğu için de, eski gelenek ve ağırlıklardan sıyrılmış bir başkasını yaratmak zorunludur; ancak, laik bir eğitim ve öğretim sisteminin varlığını ulema hoş karşılamamaktadır. Bu yüzden de, işi aşama aşama gerçekleştirmek gerekli olur. İlk aşama, rüştiyelerin (ortaokullar) kurulması olur ki, bunlar, medreseden sonra askerlik mesleğine kendilerini adamak isteyen öğrencilere açıktır; bu öğrenciler, çeşitli alanlarda hem daha açık hem daha özel konularda bir eğitim görürler oralarda. Sivil idarenin çektiği insanlar için, Adli Eğitim Okulu (Mekteb-i Maarif-i Adliye) ile Edebî Eğitim Okulu (Mekteb-i Maarif-i Edebiye) açılır. Ne var ki, 1839’a değin, temel eğitim okulları öyle pek fazla değildir hâlâ ve verdikleri eğitimin niteliği, yeterli öğreticilerin yokluğu yüzünden, doyurucu bir düzeyde değildir her zaman.
Yüksekokullar, ya kurulmuşlardır ya da yeniden örgütlenmişlerdir. Kendisine, 1832’de bir Cerrahlık Okulu’nun (Cerrahhane) katılıp, 1839’da İmparatorluk Tıp Okulu (Mekteb-i Şahane-i Tıbbiye) olan Tıp Okulu (Tibhane-i Amire) böy-ledir; 1828’de, Askerî Mühendisler Okulu yeniden canlandırılırken, Deniz Mühendisleri Okulu ile Askerî Bilimler Okulu (Mekteb-i Ulum-ı Harbiye) -ki sonra Harp Okulu (Mekteb-i Harbiye) olacaktır- ve bir Askerî Tıp Okulu (Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye) kurulur. Fransa’ya, yetişip yetkinleşmeleri için -Rifaa et-Tahtavî başkanlığında bir Mısırlı öğrenci grubu yollayan Kavalalı Mehmet Ali’nin tersine, II. Mahmut, bu süreci desteklemez. Ne var ki, 1830’dan sonra Türk elçilikleri yeniden açıldığında, genç diplomatlar ve diplomatik görevlilerin çocukları, yabancı ülkelerde, Fransız, İngiliz vb. okullarının derslerini izlerler; bunlar ülkeye döndüklerinde, reformlara özendiren öğeler arasında olacaklardır daha sonra.
Geleneklerinin içine yapışıp kalmış bir idareyi ve onun gevşekliğini, yeni bilgilere kendini uyarlayıp açılma çabasını göstermemiş bir eğitim sistemini, deneyimi pek eski örneklere dayanan bir orduyu, öyle bir on yılda, hatta yirmi yılda değiş-tirmek mümkün değildir. Bununla beraber, atılım başlamıştır ve reformcular yeni etkenlerin desteğini alırlar ayrıca:
Basın ve kamuoyudur bunlar!
Basın ve toplum
İlki 1795’te İstanbul’da Fransız Elçiliği’nin önayak olduğu Bulletin des nouvelles (Haber Bülteni), sonra 1796’da Gazette française de Constantinople (İstanbul Fransız Gazetesi) ve 1797’deki Mercure Oriental (Doğu Merkürü) adıyla yayım. lanan Fransızca gazeteler, asıl anlamıyla Osmanlı gazeteleri olarak sayılmasa gerek; ve oldukça çabuk kapanır bunlar. Arkasından, 1824’te Symrnéen (İzmirli) çıkar ve aynı yıl Spectateur Oriental (Doğu Seyircisi) ve 1828’de de Courrier de Smyrne (İzmir Postası) izler onu. Asıl anlamıyla Türkiye’nin dışında, Fransızların Mısır’da oldukları bir sırada, 1798’den 1801’e değin, Courrier d’Egypte (Mısır Postası) ile Décade égyptienne (Mısır Haftası) yayımlanır Kahire’de. Bütün bu gazeteler, Fransız okuyuculara özgüdürler ve dönemin Osmanlı dünyası hakkında kimi bilgiler verirler: Pek sınırlıdır seslendikleri çevre.
Mehmet Ali, 1829’da Kahire’de, ilk Osmanlı gazetesini yayımlatır: Vekayi-i Misriyye’dir bu (Mısır Olayları). Onun bu örneğine bakıp II. Mahmut, Osmanlıca Takvim-i Vekayi’nin (Olayların Takvimi) çıkmasına karar verir ve ilk sayısı da 1 Kasım 1831’de yayımlanır; ilke olarak haftalık olan gazete, çıkarılan kanun ve kararları yayımlarken, imparatorluk içinde ve dışında ortaya çıkan belli başlı olayları da sergiler. Birkaç gün sonra, bu gazetenin, Moniteur ottoman (Osmanlı Yol Gösterici) adıyla Fransızca bir nüshası çıkar. Resmî nitelik taşır bu gazete ve Fransızca bir nüshasının yayımlanışı, hem Fransız dilinin nüfuzunu, hem de genellikle bu dili bilen başkentteki yabancılarla temas kurma yolunda sultanın arzusunu gösterir. Öte yandan, Mehmet Ali de, kendi gazetesinin Moniteur égyptien (Mısırlı Yol Gösterici) adıyla, Fransızca bir nüshasını çıkartır (1833). Hiç kuşkusuz, başkentteki Osmanlı gazetelerinin yayılışı, dar bir okuyucu çevresiyle sınırlıdır: Türkçe 5.000 ve Fransızca 300 nüsha basılır. Bu tarihten dokuz yıl sonra, 1840’ta, ikinci Osmanlı gazetesi, Ceride-i Havadis (kelime anlamıyla, haberler sicili demek) yayımlanır. Türk basını, gerçek atılımını XIX. yüzyılın ikinci yarısında tadacaktır. Bununla beraber, Osmanlı dünyasındaki açılışı da gösteren önemli bir yeniliktir bu yine de. Ne var ki, söz konusu basın, pek küçük bir bölümüne ulaşır halkın: İmparatorluğun belli başlı iki ticaret merkezi olan başkent ile İzmir’dedir esas olarak bu halk; ikin-ci derecede de, örneğin Beyrut gibi kimi başka imparatorluk limanlarında.
Bu Batılılaşma, bizzat sultanın yaptığını örnek tutup, halkın çeşitli kesimlerine yayılır gitgide. Gerçekten de sultan, Avrupa giysisini kabul eder, Topkapı Sarayı’nı terkle, Batı usulü düzenlenecek ve 1853’te yeniden yapılacak olan Dolmabahçe Sarayı’na gelir yerleşir (1814); arabayla dolaşır, halkın içine girer ve taşrada yolculuklara çıkar. Fransızca öğrenir, davetler, şenlikler örgütler; ünlü İtalyan bestecinin kardeşi Giuseppe Donizetti’nin katılımıyla, konserleri, baleleri, operalarıyla Batı müziği girer Saray’a ve orduya da Batı türünde askerî bir müzik.
Bu örneğe bakarak, devlet görevlileri ve eşraf, Avrupa giysisi ile fesi kabul ederler. (Aslında, bu tür bir giysi, 1829’da görevliler için zorunlu kılınmıştır.) Fransız dili, kültürün simgesi olur; II. Mahmut’un öldüğü sıralarda, hâlâ oldukça dar bir çevre oluşturan seçkinler arasında gitgide daha yayılır durumdadır bu dil. Ne var ki, İstanbul’da yabancıların sayısı çoğalıp durmaktadır: Danışmanlar, teknisyenler, diplomatlar, tacirler, yüksek devlet görevlileri ile büyük tacirleri ve eşrafı daha da yoğunlukla ziyaret etmeye başlayan bir ortam oluştururlar. Örflerde büyük bir evrimden söz edilemez henüz; Batılılaşma hareketini frenlemeye, dinsel ve kültürel kurumları saklayıp sürdürmeye kendilerini vermiş güçlü bir gele-nekçi çevre vardır hep. Öyle de olsa, yol açılmıştır ve 1839’dan sonra, büyük devletlerle ilişkilerinde daha sakin bir dönemden yararlanan reformcuların atılımı daha da boyut kazanacaktır.[85]
Yani reform karşıtlarınca öldürülen III. Selim ve arkasından gelen II. Mahmut, hükümet otoritesini eski haline getirmeyi ve yalnızca devleti kötü gidişattan, zor durumdan kurtarmayı değil aynı zamanda saygınlıkla büyüklüğünü yeniden sağlamayı istediler. Özellikle ikincisi, imparatorluğundaki -Cezayir dışında Müslüman eyaletler üzerinde, iktidarın eski merkeziyetçiliğinin yeniden yürürlüğe konması anlamında vesayetini açığa vurdu; ve Batı’dan esinlenmiş reformlara gidile-rek, Osmanlı İmparatorluğu’nun, geçmişi içinde donup kalmış bir devlet olmadığını ve modernleşmeye açılabileceğini gösterdi Avrupalılara.
II. Mahmut, bu önlemlerde İslam’ın ilkelerine ve Osmanlı geleneklerine bir saldırı niteliği gören -III. Selim’i alt etmiş-gerici güçleri hesapta tutmak zorundaydı uygulamada. Kendi-sini desteklemek üzere, kararlarını uygulayacak yetenekte bir avuç insan vardı elinde; şurası da bir gerçek ki, reform denemeleri, pek az yankı yapmışlardır henüz ve başkentin kimi idarî çevrelerini etkileyebilmişlerdir ancak. Eyaletlerde, tımarların ortadan kaldırılması gibi kimi önlemlere karşın, -Mısır bir yana- yapraklar fazla kıpırdamaz ve XVIII. yüzyılda nasılsalar öyle kalır yapılar: Yönetimin elinde, sultanın istediği gelişme-nin anlamını kavrayabilecek bilgili görevlilerin bulunmamasından ileri gelir bu; bir de, imparatorluğun yenileştirilmesi yolundaki ilkeleri, modernleştirilmiş bir eğitim ve öğretimle, -hemen hemen yok mesabesindeki- basına dayanarak, imparatorluk düzeyinde, özellikle Müslüman eyaletlerde yayamamaktan.
Ne var ki, II. Mahmut’un çabası boşuna değildi. Gülhane Hatt-ı Şerifi’nin, az çok Avrupa devletlerince dayatılmış olduğu söylenmiştir. Bununla beraber, başlangıçları ortaya konmamış olsaydı, öylesi bir hızla yayılmazdı: Söz konusu hatt-ı şerif, Türk-Mısır uyuşmazlığının çözüme kavuşturulmuş olmasının bir bedeli değil, yirmi yıla yakın bir süreden beri yola koyulmuş bir siyasetin mantıksal sonucudur. Ne var ki, içerde olduğundan çok daha fazla imparatorluğun dışında yankıları oldu bunun; çünkü, idarede ve adliyede yeni reformlara girişilmişse de, -kimi azınlık çevreler dışında- halkın katılımının olmaması nedeniyle ve gerçek reformcuların pek az sayıda bulunması, yerleşik çevrelerin bir bölümünün düşmanlığı yüzünden, henüz bütünüyle uygulanamamıştır onlar. Bununla beraber, II. Mahmut ile ona yardım edenler, yararlı bir girişimde bulunmuşlardır yine de.[86]
Ve kısacası tüm bu adımlar da yenilik karşıtlarınca II. Mahmud’a gavur padişah nitelendirmesi yapılmasına yol açar.
Öte yandan bir de şu gerçeği gözden kaçırmamalıyız ki, Atatürk ve II. Mahmud için gelenekçi kesimlerce türlü eleştirilerin yapılmasına sebep olan kılık-kıyafet inkılaplarında başı çekmiş pantolon, şapka ve ceket bize Batı’dan gelmemiş, tam aksine bunları da ilk defa Türkler kullanmıştır.
Bir defa şu hususta anlaşmalıyız ki bugün çağcıl Batılı giysi denilenlerin hiç biri Batı icadı değildir. Ceket, gömlek, pantolon, binlerce yıl önce Asya’daki Türklerin giyimidir.
Batı, ceket gömlek, pantolon ve fötr şapkayı, İskit dedikleri Saka Türkleri’nden görüp almıştır.
İskit dedikleri Saka Türklerinin ceket, pantolon ve şapka giydiği, Yunanların ise kumaşa sarındıkları 2500 yıl önceye tarihlenen alçak kabartmalarda, anıtlarda, resimlerde, mozaiklerde, paralarda, açıkça görülmektedir.
Resimli Yunan vazolarında ve eski Yunan’dan kalma anıtlarda, ceket, pantolon, fötr şapka yoktur. Eski Roma’yı yansıtan sanat yapıtlarında ceket, pantolon, fötr şapka yoktur. Bizans mozaiklerinde ceket, pantolon, fötr şapka yoktur.
Buna karşılık, İ.Ö. 500’lere tarihlenen Issık Göl dolayında bulunmuş şimdi Rusya’da Hermitage Müzesi’nde korunmakta olan Altın Elbiseli Adam, ceketlidir, pantolonludur. Bu tüm dünyaca bilinen bir örnektir.
Pazırık’ta bulunan yine İ.Ö. 500’lere tarihlenen halıda resmedilmiş atlının giyimi de ceket pantolondur. Bu örnekler, Batı buluşu sanılan ceket, pantolon, fötr şapka gibi, giysilerin, kökeninin Asya Saka İskit Türk giyimi olduğunun yadsınamaz kanıtıdır.
Fötr şapkanın kökeni de yine Saka/İskit denilen Türklerdir. Fötr şapka denilen, kökende Kırgız Başlığı’dır. Görüntüler bunu kanıtlamaktadır.
1000 yıl önceki Batı sanat yapıtlarının hiç birinde fötr şapka görülmeyişi, daha sonra tek tük görülen ilk fötr şapkaların da tam Kırgız Başlığı biçiminde oluşu, savımızın kanıtıdır. Örnek, Fransa Kralı XI. Louise’in başlığının Kırgız modeli olduğu apaçık ortadadır.
Atatürk fes yerine fötr şapka yerleştirirken, bu şapkanın Türk kökenlerini vurgulamış ve 1923 Ocak Şubat Eskişehir-İzmit konuşmalarında Buhara’da, İran’da, Afgan’da şapka giyerler ve şapka ile namazlarını kılarlar tümcesini kullanmıştır.
Atatürk Buhara Türk başlığını örnek göstermiş Türk tarihine gelenek ve göreneklerine dayandığını vurgulamıştır. Kadın giyimiyle ilgili konuşmalarında da yine, geleneksel Türkmen kadını giyimini örnek vermiştir.[87]
Ve daha da önemli olan husus şudur ki, Bizans, Roma ve Çinliler entari giyerken Türkler, ‘üm’ adı verdikleri pantolon giyiyorlardı. Pantolon Avrupa’ya 18. yüzyıldan sonra girdi.
Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’dan alınan bilgiye göre, Kaşgarlı Mahmud tarafından 11. yüzyılda yazılan Divanü Lügat-it-Türk adlı eser, 8. yüzyıldan kalma Göktürk yazıtları, eski Uygur duvar resimleri ve Macar L. Rasonyi’nin Tarihte Türklük adlı eseri, pantolon, ceket ve gömlek gibi giyim eşyalarının ilk kez Türkler tarafından giyildiği ve Orta Asya’dan dünyaya yayıldığını gösteriyor.
Hâlâ Anadolu’da ör giyiliyor
Gülensoy’un verdiği bilgiye göre, Türkler günümüzden en az bin yıl önce başa keçe ve ipek kumaştan yapılan ve börk adı verilen bir çeşit şapka giyiyor, üzerlerine hava koşullarına göre ceketin biraz uzunu olan (ör) ile bugünkü pardösünün tıpkısı olan (partu) geçiriyorlardı. Ör ve partunun bin yılı aşkın modelinin bugün Anadolu’nun birçok köyünde halen giyildiğini anlatan Gülensoy, Bu üst giyeceğin altına ise pamuklu kumaştan yapılan ve önden düğmeli olan (berk: kolsuz hırka), içine bugün giyilen hakim yaka gömleğin aynısı olan (könğlek) giyiliyordu dedi.
Eski Türkler’de futbolu kadınlar oynuyormuş
Erkek sporu olarak bilinen futbolun eski Türkler’de kadınlar tarafından oynandığı, kadınların bu sporun yanısıra okçuluk, güreş ve binicilikte de erkekleri geçebilecek üstün bir performansa sahip olduğu ortaya çıktı. Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu öğretim üyelerinden Dr. Hasan Basri Öngel’in Kültür Bakanlığı Yayınları’ndan çıkan Türk Kültür Tarihinde Spor adlı kitapta kadınların, futbolda erkeklere taş çıkartığı belirtiliyor.[88]
Yine 22. Dönem Kilis Milletvekili ve TBMM Geleneksel El Sanatları Araştırma Komisyonu Üyesi olan Veli Kaya da Türklerin geleneksel giysilerinin bugünkü modacılar tarafından yorumlanarak yaşatılabileceğini savundu. Kaya, Türklerin kendi yarattıkları giysilere sahip çıkmadıklarını belirterek, pantolonu buna örnek gösterdi. Kaya şunları söyledi:
‘Pantolon ilk kez ata binmek için Orta Asya’da Türkler tarafından kullanılmaya başlandı. Potur adı verilen binici kıyafetinden pantolon üretildi. Halen Erzurum yöresinde, Ege’de birçok ilde pantolona potur derler. Pantolonun 3 bin yıllık bir geçmişi var ve bizim atalarımız tarafından keşfedilmiştir. Herkes pantolonu Fransızlara, Avrupalılara mal eder oysa Türklerin icadıdır.’
ABA DA MODA OLACAK
Kaya, kravatın Hırvatlar tarafından keşfedilip dünyaya mal edildiğini belirterek Türklerin kendi icadına sahip çıkmadığını söyledi. Kaya, Türklerin geleneksel kıyafetleri tanıtması ve yaşatabilmesi için komisyonda öneriler geliştirdiklerini de söyledi. Kaya, halen Kilis ve Gaziantep’te yaygın olan kıldan yapılan ve yarım palto olarak adlandırılan ‘aba’nın yakında moda dünyası tarafından da keşfedileceğini söyledi.
Kaya, ‘Göreceksiniz, aba da moda dünyasında yerini alacak. Abadan çok şey yapılıyor ama en çok kabanı kullanılır. Modacılar her zaman geçmişten esinleniyorlar. Tarihi Türk giysileri de buna çok müsait. Geleneksel el sanatlarımızı yaşatmak istiyorsak, projeler üretmek zorundayız’ dedi.
Prof. İbrahim Kafesoğlu ve Prof. Bahaaeddin Öğel de Türk kültür tarihine ilişkin çalışmalarında Orta Asya’da göçebe Türklerin ata rahat binebilmek için hareket serbestliği sağlayan deri pantolonlar giydiğini, Çin’e pantolonu ilk kez Türklerin getirdiğini belirtir.[89]
Yani kısaca modern dünyanın bugün vazgeçilmezi olan kıyafetlerin kökeni Batı değil, Orta Asya stepleridir. Türkler, atı evcilleştirip ara binmeyi hayatlarının bir parçası haline getiren Türkler, aynı zamanda dünyada onu savaş, göç ve gündelik hayatın merkezine yerleştiren ve bu haliyle tarihe yön veren önemli bir millettir.
Bir misal daha sunacak olursak silah kuşanmak için kullanılan fonksiyonel kemerler ve deri çizmeler, Avrupa henüz toga benzeri kumaşlara sarınırken Türklerin günlük yaşamının parçasıydı. Ve yine Kırgız ve genel olarak Orta Asya Türk kültüründe kullanılan kalpak, keçeden yapılan, soğuk ve sıcak iklim koşullarına uyumlu bir başlıktır. Keçe tekniği ve form anlayışı, tarihsel süreçte Doğu’dan Batı’ya taşınmış; Avrupa’da keçe şapkaların (fötr, trilby vb.) gelişiminde bu bilgi birikiminden yararlanılmıştır. Kırgız ve Türkmenlerin kullandığı keçe başlıklar, form değiştirerek Batı dünyasında fötr şapkaya ilham olmuştur. Şapka, Türkler için her zaman bir izzet-i nefis ve statü sembolü olmuştur; Atatürk’ün yaptığı şey, bu kadim başlık takma geleneğini zamanın şartlarına uygun hale getirmekten ibarettir. Zaten Sultan Abdülaziz ve Sultan II.Abdülhamid’in fotoğraflarına bakıldığında, tamamının Batılı formda ceket, pantolon ve nişanlar taşıdığı görülür. Hakeza Namık Kemal’den Ziya Gökalp’e kadar tüm fikir insanları, Atatürk henüz çocukken veya genç bir subayken zaten ceket ve pantolon giyiyordu.[90]
Daha da önemlisi II. Abdülhamid dönemi 14 yıl Hariciye Nazırlığı yapan, Sultan Mehmet Reşat ve Padişah Vahdettin döneminde Osmanlı Sadrazamı olan ve tarihe Devlet-i Aliyye’nin son vezir-i azamı olarak geçen Tevfik Paşa da fötr şapka giymiştir.

Fotoğraf: Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa
Şöyle ki, 1840 yılından beri Osmanlı İmparatorluğu’nu ve sonraları da Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiren pek çok Londra Konferansları yapılırken bu konferansların en mühimi ise 21 Şubat-12 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen konferans idi. Bu konferansa hem Osmanlı temsilcileri hem de TBMM temsilcileri çağrılmıştır. 23 Şubat’ta Türk tarafı adına ilk sözü Ahmet Tevfik Paşa almıştır.

Fotoğraf: Sözü TBMM temsilcisine bırakan Tevfik Paşa
Türk tezini savunmak üzere sözü Ankara Hükûmeti temsilcisi Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’e[91] bırakan Ahmet Tevfik Paşa, Londra Konferansı günlerinde fötr şapka kullanmıştı.

Fotoğraf: Tevfik Paşa Londra Konferansı’nda
Tek eksiği bu konuda bir yasa çıkartıp yürürlüğe koymamış olmasıdır.
Osmanlı Devleti adına Sevr Antlaşması’nı imzalayan üç kişilik heyette yer alan şair, filozof ve siyasetçi olan ve bu imza nedeniyle Milli Mücadele karşıtı görülmüş, Yüzellilikler listesine alınarak sürgüne gönderilmiş ve uzun yıllar Lübnan’da yaşayan Rıza Tevfik Bölükbaşı da Sevr’i imzalamak için Fransa’ya giderken fötr şapka giymiştir.

Fotoğraf: Rıza Tevfik Bölükbaşı
Yani şapka o süreçte Osmanlı menşeili devlet ve fikir adamları tarafından zaten kullanılıyordu.
Dolayısıyla 1925’ten itibaren şapka giymeye başlamadık.
Yine pantolon, ceket ve şapka gibi Türk giyim kültürünün en karakteristik unsurlarından biri olan şalvar, salt bir örtünme aracı olmanın ötesinde, yaklaşık yarım milenyumluk bir hareket özgürlüğü ve adaptasyon kronolojisini ihtiva etmektedir. Şalvar, Türklerin egemenlik kurduğu coğrafyalarda (Orta Asya, İran, Hindistan ve Osmanlı coğrafyası) geniş kitlelerce benimsenmiş, bacakları bolca örten ve bilek kısmında daralan geleneksel bir alt giyim tipolojisidir.[92]
Kökeni Orta Asya bozkırlarına ve konar-göçer Türk topluluklarının sosyo-ekonomik yaşam biçimine dayanan bu giysi, atlı süvarilerin binicilik faaliyetleri sırasında ihtiyaç duyduğu dinamizmi ve ergonomiyi sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. Eski Türk toplumlarında sosyal, askeri ve ekonomik yapının merkezinde yer alan atlı/konar-göçer yaşam tarzı, giyim kuşamda da belirleyici olmuştur. Binicinin hareket kabiliyetini kısıtlamayan bol kesimli pantolonlar (şalvar/şım), süvarilere yüksek manevra ve sürat üstünlüğü sağlamıştır.[93]
Zaman içerisinde estetik ve fonksiyonel formlar kazanarak geniş bir coğrafyaya yayılan şalvar, günümüzde modern kent estetiğinin ve küresel moda endüstrisinin de seçkin bir parçası haline gelmiştir. Orta Asya Türk halklarında at üzerinde oynanan güreş (Oodarish/Enish) gibi askeri nitelikli sporlarda, dayanıklılığı artırmak adına özel deri şalvarların (cargak-şım) kullanıldığı bilinmektedir.[94]
Netice itibarıyla, Türklerin tekstil ve giyim tipolojisi bağlamında dünyaya miras bıraktığı bu kültürel kod, insanlık uygarlığının maddi kültür gelişimine sunulmuş rasyonel ve estetik bir katkı olarak değerlendirilmelidir.[95]
Kılık-kıyafet alanındaki etkileşimin yanı sıra Asya’daki Hiungnu ve Göktürk ordularının örgütlenmesi, savaş stratejisi ve taktikleri, silahları ve giyimleri de Çin’den Roma ve Bizans’a kadar bütün dünyayı etkilemiştir.[96]
OR/UR SÖZCÜKLERİNİN UYGARLIK SERÜVENİ
Türklerin dünya medeniyetinde meydana getirdikleri etkilerden biri de dilsel etkileşimdir.
Türkçe, Türklerin uygarlık tarihine katkı sunmaları adına en önemli vasıtalardan biri olmuştur.
Ama elbette ki Türkçe’mizin gölgede kalan zenginliklerini gün yüzüne çıkarmak da bu noktada önem arz etmektedir ve dil araştırmalarının ehemmiyeti de burada ortaya çıkmaktadır.
Dil araştırması tarihin de, insan düşünce dizgesinin de anahtarıdır. Biz bu yolla geçmişin gizemlerine daha bir yaklaşabilir, insanın akıl yürütme şifrelerini daha bir çözebiliriz. Merak güdümüz dışında başat amacımız da bundan başka bir şey değildir.[97]
Dil düşüncenin bir âletidir
H.G. WELLS
Diyelim ki hiç konuşma bilmeyen insansınız. Ağzınızı açın ve ses çıkarmayı deneyin; Doğaçlama ilk ses olarak Aaaa… dersiniz! A harfinin önüne abc’deki tüm sessiz harfleri koyup okuyun: İlk sözcük ABdır. Bu da Türkçe’de SU demektir. Canlıların için olmazsa olmazıdır. Sümerce’de ABSU içilebilir yeraltı suyu demektir.[98]
Şimdi 8 tane sesli harfi arkasına tüm sessizleri (Türkçede 20 tane) ekleyelim (Tablo 1).
Tablo 1. Sekiz sesli harfin arkasına sessizleri ekleyerek Türkçe kök sözcüklerin elde edilmesi.[99]
| A | E | I | İ | O | Ö | U | Ü | |
| B | AB | EB | IB | İB | OB | ÖB | UB | ÜB |
| C | AC | EC | IC | İC | OC | ÖC | UC | ÜC |
| Ç | AÇ | EÇ | IÇ | İÇ | OÇ | ÖÇ | UÇ | ÜÇ |
| D | AD | ED | ID | İD | OD | ÖD | UD | ÜD |
| F | AF | EF | IF | İF | OF | ÖF | UF | ÜF |
| G | AG | EG | IG | İG | OG | ÖG | UG | ÜG |
| Ğ | AĞ | EĞ | IĞ | İĞ | OĞ | ÖĞ | UĞ | ÜĞ |
| H | AH | EH | IH | İH | OH | ÖH | UH | ÜH |
| K | AK | EK | IK | İK | OK | ÖK | UK | ÜK |
| L | AL | EL | IL | İL | OL | ÖL | UL | ÜL |
| M | AM | EM | IM | İM | OM | ÖM | UM | ÜM |
| N | AN | EN | IN | İN | ON | ÖN | UN | ÜN |
| P | AP | EP | IP | İP | OP | ÖP | UP | ÜP |
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
| S | AS | ES | IS | İS | OS | ÖS | US | ÜS |
| Ş | AŞ | EŞ | IŞ | İŞ | OŞ | ÖŞ | UŞ | ÜŞ |
| T | AT | ET | IT | İT | OT | ÖT | UT | ÜT |
| V | AV | EV | IV | İV | OV | ÖV | UV | ÜV |
| Y | AY | EY | IY | İY | OY | ÖY | UY | ÜY |
| Z | AZ | EZ | IZ | İZ | OZ | ÖZ | UZ | ÜZ |
Bu yolla kök sözcüğe başka kök sözcük veya ekler ekleyerek yeni sözcükler üretme esnekliği yaratır. Böylece, bir tek sözcükle birçok konuyu anlatma olanağı vardır. Bu EKLEMLİ dilin özelliğidir. Sümercede bir EKLEMLİ dildir. 1880’lü yıllardan itibaren Sümer yazısının ve dilinin çözülmesine yönelik çalışmalar başlamıştır. 1869’da Jule Opert, bu dile Sümerce adını verdi. Ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi. 1887’de Francoise Leonerment’ta bu dili Ural-Altay dil grubuna koydu. Joseph Halevy ise bu görüşlere tamamıyla karşı çıkarak, bu dili Sami Akatların özel amaçla uydurdukları dil olarak tanımladı. Bu görüş günümüze kadar geçerliliğini korumuştur.[100]
Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halindedir onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi, fiil bakımından çok zengin. Ses uyumu vardır. Erkek, dişi ayrımı yoktur. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor. Türkçe ile çok daha az sözcük kullanarak kendini ifade edilebilir.[101]
R sessizini seslilerin arkasına eklediğimizde şu sözcükleri elde ederiz:
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
Burada üretilen sözcükler toplanma ve bir araya gelme ile ilgili kavramlardır. ÜR sözcüğünde ÜREMEK sözcüğü çıkmıştır. ÖR sözcüğünden ÖRMEK sözcüğü çıkmıştır. UR/OR (bazı dillerde AR olarak alınmıştır) kökünde Türkçe’de türetilen sözcükler: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; Urbay; Urban; gibi).
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
Burada üretilen sözcükler toplanma ve bir araya gelme ile ilgili kavramlardır. ÜR sözcüğünde ÜREMEK sözcüğü çıkmıştır. ÖR sözcüğünden ÖRMEK sözcüğü çıkmıştır. UR/OR (bazı dillerde AR olarak alınmıştır) kökünde Türkçe’de türetilen sözcükler: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; Urbay; Urban gibi.
Or, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanıyor. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir. En baştan alırsak, Or, Kuman/Kıpçaklardan Kazak ve Kırgızlara kadar bütün Türk dillerinde hendek anlamına geliyor. Bizim Anadolu Türkçesi halk ağızlarında da Or, hendek anlamıyla yaşıyor. Kumanların sözlüğü olan Codex Cumanicus’ta da bu anlamıyla var.[102]
Türkçeye de sığmamış, Latince üzerinden neredeyse bütün dünya dillerine yayılmıştır.[103] Or köklü bu sözcükler, hep örgütlenme odaklı anlamlar taşıyor. Hint-Avrupa dillerinde, birçok uygarlık kavramı gibi, örgütlenmeye ve devlete ilişkin terimler de genellikle Latince kökenlidir. Birkaç örnek[104]:
Orta : Merkez, orta.
Ortak : Merkezde toplananlar, birleşenler.
Ordu : Ordu.
Ordug : Hakanın oturduğu yer, karargâh.
Orda : Moğolca ve Türkçede saray, köşk, şehir. Ortaçağda devletin ve bilimin merkezi. Altın Orda! Kumanlarda belediye, köy yeri.[105] En yüksek askeri demokrasi şekli.[106]
Ordalı : Saraylı, sülalesi büyük (Kazak Türkçesi).
Ordan : Kibirli, gururlu (Kazak Türkçesi).
Orden : Nişan, madalya (Kazak Türkçesi).
Orna : Yerleşmek, kurulmak (Kazak Türkçesi).[107] İkamet etmek (Kumanca)[108]
Orun/orın : Mevki, makam, taht. Kumancada yer, mahal.[109]
Orhan : Türkçe isim, kentin hakanı.
Orak : Biçme eylemi ve aleti (?).
Orman : Orman (?).
Organ : Organ
Organisation : Örgütlenme
Order : Düzen (İng.)
Ordinary : Sıradan (Sıralama=düzenleme) (İng.)
Ordnung : Düzen (Alm.)
Ordentlicch : Düzenli (Alm.)
Horde : Sürü, Tatar ordusu (Alm.)
Origin : Köken (İng)[110]
Hepsi örgütlenmeyle ilgili bu kavramlardan işlediğimiz Ordu konusu açısından en önemlisi Orda>Ordu kavramıdır.[111]
Yukarıda yaptığımız Or>Ordu kökünün Türkçe olduğu tartışması bir yana, Orda sözcüğü Göktürklerde Bodun sözcüğüyle birlikte devletin askeri gücüyle bağlantılı bir içerik kazandı. Orda, başlangıçta Bodu-mun askeri örgütlenmesiydi. Boylardan oluşan Orda, zamanla devletin silahlı gücü oldu.[112]
Bodun, daha önce belirttiğimiz gibi, bağımlı boylar kavramından devlete dönüşürken, Orda da Ordu anlamını kazandı. 8. yüzyılın Orhon Türkçesinde bugün Ordu dediğimiz kavramın karşılığı Südür. Or kökünden Ordu’nun Sü’nün yerini alması daha sonra oluyor.[113]
Türkçedeki Or kökünün Hint-Avrupa dillerini etkilemesi, Gumiliev gibi büyük tarihçilerin de dikkatini çekmiştir.[114]
Or/Ur, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanır. Dahası, örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir.[115]
Ur ve Er Kökü: Kök>İnsan>Üreme>Yerleşme>Uygarlık
Türkçede Ur kökü Or köküyle aynı anlamlar içeriyor. Aynı kök olduğu söylenebilir.[116]
Besim Atalay, Ur sözcüğünün Eski Türkçede, Uygur Türkçesinde, Kuzey Türkçesinde ve Batı Türkçesinde, tıpkı Or gibi, kale hendeği anlamına geldiğini belirtiyor. Asurlular ar diye almışlar.[117]
Ur sözcüğü, Türkçede aynı zamanda, kök, nesil, insan, erkek, er anlamına da geliyor. Orhon Yazıtları’nda urı oglın denirken, Urı erkek anlamındadır. Bu kökten türeyen şu sözcükler var:
Urı: Oğul, erkek çocuk.
Urug: Tohum, soy, nesil.
Ürük, Divan-ı Lügat-it Türk’te, bir yerde oturmak, yerleşmek anlamına geliyor. Yani yerleşiklik ve şehirleşmeyle ilgili bir kav-ram. Bugün kullandığımız üretim sözcüğü bu kökten.[118]
Üre, üremek, tür, türemek; hep aynı Ur kökünden.[119]
Peki Almancada Ur ne demek?
Aynı Türkçedeki gibi, kök, köken. Örneğin Almanlar, Öntürk-ler için Urtürken diyorlar.
Yine Avrupa dillerine Latinceden giren Origin ve Orior sözcü-ğü de Türkçedeki Ur gibi kök/köken anlamına gelmektedir.
Ya Ur köküyle aynı anlama gelen Er sözcüğü?
Almancada Er, aynı Türkçede olduğu gibi O erkek anlamında-dır. Almanca, İngilizce ve Fransızcada -er eki, adam anlamıyla he-men hemen bütün meslek sahiplerinin tanımlanmasında vardır.
Back-er-pişiren adam, fırıncı (İng),
Fahr-er=Süren adam, sürücü (Alm).
Coiff-eur-Saç kesen, tarayan adam (Fr).
Ur sözcüğü, kökenle, başka deyişle soylulukla bağlantılı olarak Macarcada ve Bulgar Türkçesinde efendi anlamına da geliyor.[120]
Codex Cumanicus’ta böyle bilgiler var.[121]
İlginçtir Ur da, tıpkı Or kökü gibi, Ön Asya’da Sümerlerden beri hep kentleşme ve devletleşme süreçleriyle bağlantılı anlamlar taşıyor:
Ur: Sümer başkenti.
Uruk: Sümerlerin en büyük kentlerinden.
Ur: Sümer kralları.[122]
Urukagina: Uru Kağan, Sümer hükümdarı.
Ur-Kum: Sümer hükümdarı.
Ur-Tako: Elam Hükümdarı.
Ur-Luma: Kiş hükümdarı.
Ur-Ut: Part hükümdarı.
Ur-Zana: Muazazur hükümdarı.
Ur-Yak: Koi prensi.[123]
Asur: Mezopotamya’da genellikle Sami kökenli olduğu saptanan kavim ve kurdukları devlet.
Hurri: Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Suriye’ye hükmetmiş devlet ve aynı adı taşıyan Türkçeye benzer bitişken dil konuşan kavim. Zeki Velidî TOGAN”, Huri sözcüğünü Ogur köküne bağlıyor: Ogur>Gur>Hur>Hurri.[124]
Urartu: Hurrilerden gelen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya hükmetmiş devlet ve aynı adı taşıyan Türkçeye benzer bitişken dil konuşan kavim.
Urmiye: İran’ın batısında şehir.
Ural: MÖ 4. binden bu yana Öntürklerin ve Önhintcermenlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgede bulunan, Avrupa ile Asya’yı ayıran sıradağlar ve ırmak.
Ur/Or kökünün hendekten kaleye ve kente uzanan macerası, uygarlaşma sürecinin dildeki izlerini gösteriyor. Yalnız Türkçede değil, diğer dillerde de kent sözcüğü ile uygarlık sözcüğünün aynı kökten gelmesi anlamlıdır. Latincedeki civil ve Arapçadaki medine sözcükleri, uygarlık anlamına gelen civilisation ve medeniyet kavramlarının kökünü göstermektedir. Türkçemizde Cumhuriyet döneminde medeniyet kavramı karşılığı olarak kabul edilen uygarlık kavramının Ogur>Uygur kökünden türetilmesi, tarihsel köklere tam anlamıyla oturmuştur.[125]
Öte yandan konunun akışından fazla sapmamak şartıyla Or/Ur meselesine coğrafi perspektiften bakacak olursak Türklerin ana vatanı olan Orta Asya’nın ve bir diğer adlandırmamızla Turan bölgesinin batısında, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya[126] ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur.[127] Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmuşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır. Bu bağlamda Gordon Childe Ex Orient Lux (Işık Doğudan Gelir) demiştir.[128]
Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU şehri ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. UR/OR sözcüğü Türkçe‘de hendek anlamıyla başlamış daha sonra topluluk ile kale ve şehir anlamları kazanmıştır. Bu sözcük Harran’da URFA, Sümer’de UR ve URUK ile birçok Sümer şehir (hem de kral adlarında) adlarında vardır. Batı dillerine geçerek URBAN (Şehirli) sözcüğü olmuştur.
Ayrıca OR sözcüğü de Türkçe’de örgütlenme ile ilgili ORDU, ORTA, ORTAK, ORUN, ORMAN vs. ayrıca batı dillerine de ORGAN, ORGANIZATION, ORDER, ORIGIN vs. gibi sözcüklerin kökenidir.[129]
Bu arada MU sözcüğü ise James Churchward’ın 1936’da belirttiği üzere kayıp kıtanın adıdır. Burada hem kayıp kıta MU sözcüğü ve hem de UR sözcüğü beraberce kullanılmaktadır.[130]
Kayıp kıta “MU’’dan söz etmişken bu vesileyle asıl mevzumuza geçici bir virgül koyarak bu malum kayıp kıta meselesine de ayrı bir parantez açmak gerekirse yıllarını Türk köken araştırmalarına vermiş olan Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, yeni yayınlanan kitabında, Türk isminin kökeni olarak 3 kelimeyi işaret ediyor: UR, SU, MO {MU?}
Alman dilbilimci ve tarihçi Baron Ch.C.J.von Bunsen ve diğer zamandaşlarını kaynak alan Prof. Bayraktar, bu 3 sözcüğün ilk kullanıldığı zaman için, MÖ 20 bin ile MÖ 15 binler aralığını veriyor. Bu kelimeler, birer isim olarak 3 erkek bebeğe ait ve Uygurca bir metinde geçiyor. Elbette benim en çok dikkâtimi çeken isim MO! Bayrakdar hocamızın bu sesi, MU olarak telaffuz etmesi hele, heyecan verici olup bu 3 kelime, 3 isim, Türkler’in kendilerine verdikleri ilk isimlerdir demektedir, Prof. Bayraktar.[131]
Gelgelelim Türkler ile Mu Kıtası arasındaki bağlar Atatürk’ün de üzerinde durduğu bir konu olmuş, 1930’larda geliştirilen Türk Tarih Tezi kapsamında, Türklerin Orta Asya’dan önceki ilk yurtlarıyla ilgili teoriler üretilmeye başlamıştı.
Atatürk‘ün de araştırdığı bir teoriye göre Türkler, MÖ 12.000’lerde bir doğal afet sonunda Pasifik Okyanusu’nda sulara gömülen Kayıp Kıta Mu’dan Orta Asya’ya göç etmişlerdi.
Atatürk’ün Meksika Büyükelçisi olarak atadığı Tahsin Mayatepek’in incelediği antik Maya tabletlerinde sulara gömülen Mu kıtasından bahsediliyordu.[132]
Atatürk’ün bu çalışmalar bağlamında Meksika’ya gönderdiği Tahsin Bey, Meksika’ya gider gitmez araştırmalarına başladı. Önce Kayıp kıta Mu hakkında en kapsamlı araştırmaları yapan İngiliz James Churchward’ın kitaplarım inceledi. Churchward 5 ayrı kitabında, binlerce yıl önce Pasifik Okyanusu’nun ortasında çok ileri bir uygarlığa sahip büyük bir kıtanın bulunduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Churchward, çok eski çağlarda bu kıtadan dünyanın değişik yerlerine göçler olduğunu belirtiyor, antik uygarlıkların (Mısır, Sümer, Maya) Mu’dan göç edenlerce kurulduğunu ileri sürüyordu. En önemlisi Orta Asya’daki Uygur Türklerinin de Mu kökenli olduklarını iddia ediyordu. Tahsin Bey araştırmalarını ilerlettikçe yeni bilgilerle karşılaştı Mayalar, Aztekler, İnkalar ve Kızılderililerin de Türk kökenli olabileceklerine yönelik ipuçları elde etti ve tüm bu araştırmalarının sonuçlarını raporlar halinde Atatürk’e sundu. Ayrıca James Churchward’ın Kayıp kıta Mu konusundaki 4 kitabını Atatürk’e gönderdi. Atatürk 60 kişilik bir tercüme heyeti kurarak bu kitapları Türkçeye tercüme ettirdi ve günlerce bu kitaplar üzerinde çalıştı. Sayfa kenarlarına notlar aldı, bazı satırların ahını çizdi ve sonuçta Türklerle kayıp kıta Mu arasında gerçekten bir yakınlık olabileceğine inandı. Atatürk, Türklerin Orta Asya’dan önceki anayurtlarının kayıp kıta Mu olduğu tezine son şeklini verip, kamuoyuyla paylaşmak istiyordu; fakat buna ömrü yetmedi. Atatürk’ün Kayıp kıta Mu’yla ilgili çalışmaları 1938’den sonra unutuldu.[133]
Peki Atatürk’ün 1930’larda Mu Kıtası ile ilgili çalışmalara bu denli önem vermesinde etkili olan, O’nu bu yolda araştırmalar yapmaya teşvik eden sebep neydi? İşte bu sorunun cevabı 1929 yılında vuku bulan bir hadisede gizlidir.
Şöyle ki, 1513 tarihli Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nda sarayı müzeye dönüştürme sırasındaki envanter tespit çalışmaları sürerken tesadüfen bulundu. Alman bilim insanı Adolf Deismann (1866-1937); dönemin Millî Müzeler Müdürü Halil Ethem Eldem’in kendisine verdiği parçaları inceleyip düzenlerken eline geçen harita takımının içindeki folyoyu o sırada İstanbul’da bulunan ve Türk denizciliği hakkında uzman olan Alman bilim insanı Paul Kahle’ye göstermişti. Eserin Pîrî Reis’in ilk dünya haritası olduğunu teşhis eden; Paul Kahle oldu.
Prof. Kahle; harita ile ilgili inceleme sonuçlarını 1931 yılında 18. Doğubilimleri Kongresi’nde sundu. Haritanın üzerindeki notların pek çoğu, Hasan Fehmi Bey tarafından okunabildi ve okunabilen kısımlar Türkçeye çevrildi. Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Akçura; 1937 tarihli ‘Pîrî Reis Haritası’ adlı kitabında haritayı yayımladı. Cumhurbaşkanı Atatürk; haritayı Ankara’ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında çoğaltılmasını sağladı.
Haritanın kayıp parçalarını arama çabaları sırasında, Topkapı Sarayı Müdürü Tahsin Öz tarafından, dünya haritası olduğu sanılan bir başka Pîrî Reis haritası bulunmuştur.[134]
Bu konu bağlamında araştırmacı-yazar Ertan Özyiğit tarafından Piri Reis’in haritayı çizerken sadece Kristof Kolomb’un haritasından değil, İskenderiye Kütüphanesi’nden kurtarılan veya daha eski kaynaklardan (Atlantis/Mu kaynaklı) yararlandığı, haritadaki bazı kara parçalarının günümüz coğrafyasıyla tam eşleşmediği ve bu durumun, sular altında kalan Mu veya Atlantis kıtalarının o dönemdeki (veya daha eski haritalardaki) kalıntıları olabileceği, haritanın Dünya’nın yuvarlaklığını ve hatta Pangea (tek kıta) dönemine dair ipuçlarını (Güney Amerika-Afrika uyumu) içerdiği, bunun da haritanın çok eski bir bilginin aktarımı olduğunu gösterdiği iddiasında bulunmuş, yani Piri Reis haritasının 16. yüzyılın ötesinde, kayıp kıtalar (Mu ve Atlantis) ve kadim medeniyetlere dair bilgiler barındırdığını savunmuş olup Piri Reis’in gizemli haritası üzerine kapsamlı bir kitap çalışması yürüttüğünü söylemiştir.

Pîrî Reis’in şaşırtıcı derecede doğru Akdeniz haritası (Kaynak: https://yetkinreport.com/2020/09/18/piri-reis-kolomb-haritasini-nasil-aldi-deniz-devleti-osmanli/)
Ertan Özyiğit tarafından okyanus dibindeki ‘Mu’ veya ‘Atlantis’ gibi kara parçalarına çizdiği haritada yer verdiği öne sürülen Piri Reis’in haritasının yalnızca bir kısmı günümüze ulaşabilmiştir.[135]
Öte yandan konumuza geri dönecek olursak AŞURE pişirme ve dağıtma geleneğinin aslı ise Nuh Peygamber’e dayanır. Nuh Peygamber’in gemisinin karaya çıktığı gün, yanında bulunan her çeşit tahıl ve bitkiden yaptığı şükür tatlısının hatırasını günümüzde aşure geleneğiyle devam ettirmekteyiz. Burada AŞ sözcüğü Sümerce’de ve günümüz Türkçe’sinde de yemek demektir. Aşure sözcüğünde AŞ ve hem de UR (topluluk) bir aradadır. Tufanın yarattığı çok kaotik ortam da beraber yaşayabilme ve paylaşma duygusunu geliştirmiştir.
Zeytin ağacı güneybatı Hazar bölgesinde de yetişmektedir. Buzul çağı öncesi Akdeniz çevresinin büyük bölümü çöl ikliminde ve su yoktu. Nuh Tufanında zeytin dalı ile dönen kuş hikâyesi bu bölge için de geçerlidir. Güney Azerbaycan ve İran’ın Reşt bölgesinde de zeytin yetişmektedir. Sümer dilinde zeytin ZIRDUMdur. Günümüz Türkçesinde ise Zeytun’dan Zeytin’e evrilmiştir.[136]
Or/Ur meselesini konunun akışından fazla sapmamak şartıyla coğrafi perspektiften ele aldıktan sonra şimdi Türkçe’de Ur/Or kökünden üretilen Orduyu ele alalım ve Türklerde ordunun önemini daha yakından inceleyelim:
Devletin Yaptırım Gücü: Ordu
Devleti diğer bütün örgütlenmelerden ayıran nitelik, silah tekeline sahip olmasıdır. Zor gücü, devletin ayırt edici özelliğidir. Bu nedenle herhangi bir toplumun devlet aşamasına gelişi, ordunun oluşmasıyla belirlenir.
Kabile toplumunda, kabilenin bütün üyeleri silahlıdır. Devletle ise, yönetilen halk silahsızlandırılır ve halktan ayrı bir silahlı güç oluşturulur. Orta Asya’da kabile toplumlarını bir araya getiren her kağanlık, aynı zamanda halktan ayrı bir silahlı gücü oluşturma girişimidir. Kabile toplumunda bütün halk silahlıdır ve savaşa katılır.
Ancak devletleşme süreci kağanların ve beylerin çevresinde özel silahlı güçlerin oluşmasını da zorunlu kılmıştır.
Çin hanedan kayıtları, Bizans, Arap, Rus kaynakları ve çağdaş tarihçiler, Türklerin Orta Asya’dan beri ordu örgütlemedeki üstün yeteneklerini vurgulamış, nedenlerini tartışmışlardır.[137]
Türklerin ordularının insan gücü çeşitli kaynaklarda şöyle belirtiliyor:
Mao-tun zamanında Hiungnu ordusu: 300 bin asker.[138]
Lao-Shang Yabgu zamanında, MÖ 166’da Hiungnu Ordusu: 140 bin atlı.[139]
Göktürk Kağanı İstemi’nin MS 6. yüzyıl ortalarında Turfan bölgesindeki Gaochang devletine ve diğer kent devletlerine saldıran ordusu: 100 bin asker.[140]
Sse-kin (Mu-han) zamanında, MS 563’te Göktürk ordusu: 108 bin atlı.[141]
Göktürk komutanı Kuzey Çor Yang Çung A-şi-na Mu Kağan’ın ordusu (MS 563): 200 binden çok.[142]
Göktürk ordusu 563-564 yıllarında: 200 bin atlı ve 100 bin asker.[143]
Mu-han’ın ordusu, 564 yılında: 100 bin asker.[144]
Ta-po Kağan’ın ordusu 571 yılında: 100 bin asker.[145]
Şa-po-lüe Kağan’ın ordusu 582 yılında: 400 bin okçu.[146]
Ta’t’ou Kağan’ın ordusu 599 yılında: 100 bin asker.[147]
Apo Kağan’ın ordusu: 100 bin atlı.[148]
Şi-pi Kağan’ın ordusu 615 yılında: Birkaç yüz bin atlı.[149]
Şi-pi Kağan’ın ordusu 616 yılında: 20-30 bin asker.[150]
Hie-li Kağan’ın ordusu 622 yılında: 50 bin asker.[151]
Yine 622 yılında Hie-li Kağan’ın ordusu: 150 bin asker.[152]
Hie-li Kağan’ın ordusu 625 yılında: 10 bin asker.[153]
Hie-li Kağan’ın ordusu 626 yılında: 100 bin asker.[154]
Sir bodun’un 627 yılındaki ordusu: Çoğu 200 bin asker (Her at-lının dört atı var).[155]
Göktürkler zamanında Yenisey Kırgızlarının ordusu: 80 bin asker.[156]
Tokuz Oğuz Kağanlığına 808-821 yıllarında isyan eden Kırgız ordusu: 400 bin asker.[157]
Kırgızların Uygur Komutanı Jalomoh ile birlikte 840 yılında Uygur başkentini ele geçirdiği ordu: 100 bin atlı.[158]
Basmılların Karahanlılar’ın merkezine saldıran ordusu: 700 bin asker.[159]
Doğu Göktürk Kağanlığına isyan eden On Ok Ordusu: 100 bin asker.[160]
Yine On Okların ordusu: 300 bin asker.[161]
1402 Ankara Meydan Savaşı’nda çarpışan Yıldırım Beyazıt ve Timur’un ordularının toplamı 1 milyon askerdi.[162]
Eski Çağ ordularıyla karşılaştırdığımız zaman, Hiungnu ve Göktürk orduları, Roma ordularından büyüktür. Heredotos, Darius’un MÖ 6. yüzyıldaki Pers ordusunun 700 bin asker ve 600 gemi olduğunu belirtir.[163]
Asya’daki Hiungnu ve Göktürk ordularının örgütlenmesi, savaş stratejisi ve taktikleri, silahları ve giyimleri, Çin’den Roma ve Bizans’a kadar bütün dünyayı etkilemiştir.[164]
Bu yetenek nereden geliyor?
Büyük ordular örgütlemek, nüfus çokluğuyla başarılan bir iş değildir. Kaldı ki, Orta Asya’daki bozkır göçebelerinin nüfusları büyük değildir. Bozkır halklarının çocuklar ve yaşlılar dışında bütün erkekleriyle savaşa katılmaları, büyük ordular örgütleyebilmek için yeterli değildir.
Büyük askeri güç oluşturmak, yüksek örgütlenme birikimiyle ilgilidir. Yüz binlerce askerin yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzağa taşınabilmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, güvenliği, disiplini, eşgüdümü ancak çok gelişmiş bir örgütlenmeyle mümkündür.[165]
Bu örgütlenme birikiminin temelinde atlı çoban kültürünün geniş alanları denetleme tecrübesi ve dinamizminin olduğunu, Emil Forrer, Menghin, Wilhelm Schmidt ve Wilhelm Koppers gibi halkbilimcileri saptıyorlar.[166]
Asya’daki Türk ve Tatar ordularının büyüklüğü Marx ve Engels’in de dikkatlerini çekmiş ve bunun nedenlerini mektuplarda tartışmışlardır. Marx, bu kadar büyük orduların yüzlerce, hatta bazen binlerce km. uzağa sefer etmesinin meta ekonomisi sayesinde olduğunu belirtir. Bu orduların iaşe ve ihtiyaçlarının geniş bir tüccar kitlesinin faaliyetiyle sağlandığını vurgular.[167]
At yetiştiriciliği ve çoban savaşçılığı, göçebe kültürünün en ileri aşamasıdır ve örgütlenme yeteneği açısından da yerleşik tarımcılıktan çok ileride bir zemin oluşturur.
Savaşta atı ve yüksek at arabasını kullanmak; üzengiyi, eyeri ve pantolonu keşfetmek; süvari birlikleri kurmak; demiri ve madenle-ri işlemek; en sivri okları ve en uzağa atan yayları üretmek; Türklere büyük üstünlük sağlamıştı. Ancak bütün bu keşifler, yüz binle-ri harekete geçiren bir örgütlenme birikimiyle birleşince, Orta ve Kuzey Asya’da karşı konulması zor bir kuvvet ve devlet geleneği oluşmuştur.
Atı çoban kültürüyle kurulan devlet, kaçınılmaz olarak ticaret yolları üzerinde egemenliğe yönelmektedir. Bozkırın gelişmiş dü-zeyde örgütlenmiş dinamiğinin hedefi, kentlerdeki zenginliklerdir ve ticaretin denetimidir. Yine unutulmaması gerekir ki, atlı çoban kültürü, her zaman gelişmiş maden işleyiciliğiyle birlikte olmuştur. Bu olgu da atlı hayvan yetiştiriciliğinin, sıradan bir göçebe hayatı olmadığını gösterir.[168]
Tarihçilerin en önemli vurgularından biri, Türk fetihleri ve göçleri ile ticaret arasındaki bağlantılardır. Roux’nun da saptadığı gibi fetihler ve göçler, kuşkusuz rastgele ve plansız değildi; beyler, komutanlar ve tüccarların bilgi alışverişiyle kararlaştırılıyor ve hazırlanıyordu. Asya yollarına gönderilen kervanların edindikleri eko-nomik, coğrafi ve toplumsal bilgiler değerlendiriliyordu. O nedenle fetihler ve göçler, bilinmeyen topraklara yapılan macera seferleri değildi. Türk seferleri, nereye gittiklerini, nelerle karşılaşacaklarını ve oralarda ne bulacaklarını çok iyi bilen önderlikler tarafından planlanıyor ve yürütülüyordu.[169]
Türk devletlerinin yayılma yönlerini, büyük ticaret yollarına egemenlik tasarımı belirlemektedir. Ticaret yolları, üretim fazlasına, zenginliklere götüren yollardır. İmparatorluk eğilim ve ülküsü bozkırdan çıksa da ticaret yollarına egemenlik ülküsüdür.
Kuşkusuz Orta ve Kuzey Asya’nın büyük hayvan sürüleri üzerinde mülkiyete dayanan ekonomisi aynı zamanda geniş otlaklara da ihtiyaç duyuyordu. Ancak fetih ve göçlerde, bu yönelişin ikincil olduğunu görüyoruz.
Bu olgular, göçlerin ve fetihlerin, hayvancılıktan tarıma ve zanaatlara, kırlardan kentlere, doğal ekonomiden meta ekonomisine doğru bir yol izlediğini göstermektedir. Bu nedenle fetih ve göçlerin bir uygarlaşma atılımı olduğu saptanabilir.
On binlerce tomar belgeler, Uygurların çok gelişmiş bir hukuk sistemine sahip olduklarını, ticaret ve borçlar hukukunun çeşitli akitlerini bildiklerini, bono ve poliçe gibi senetleri kullandıklarını göstermektedir.[170]
Kaldı ki, Orta Asya halklarının ekonomisi, geniş otlaklardaki hayvan yetiştiriciliği yanında madenlerin işlenmesini de içeriyordu. Birçok tarihçi, Türklerin dünyanın en eski maden işleyicileri ve iyi sanatçılar olduğunu saptamaktadır.[171]
MS 552 yılında Türk (Göktürk) devletini kuran Aşina boyunun demirciler olması üzerinde pek durulmaz. Bu çok önemlidir. Göktürk İmparatorluğu’nu kuran önderliğin maden işleyicileri olmaları, aslında imparatorluğun yönünü de ifade etmektedir.
Maden işleyen önderlik, atlı çoban kavimlerin olağanüstü dinamizmini harekete geçirmiş, 20 yıl gibi bir sürede dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuştur. Kuşkusuz bu olağanüstü hız, yalnız savaş yeteneğiyle ilgili değildi. Bozkırın çeşitli etnik kökenlerden gelen kabileleri gönüllü olarak birleşme eğilimindeydiler. Bu gönüllü birleşme, onlara ekonomik çıkar sağlıyordu ve Orta Asya devlet geleneğini besleyen çok önemli bir etkendi.[172]
Bu hususlarda da belirtildiği üzere bozkırın efendileri olan atlı çoban kavimlerine beşiklik ettiği gibi ayrıca uygarlığın esas kaynağı da olan Orta Asya, yani Turan Havzası Hazar Denizi’nin doğusunda yer alır.

Fotoğraf: Turan-Horasan Bölgesi (Horasan sözcüğün anlamı: Güneşin doğduğu yer). (Anau ve Gonur Tepe Ören Yerleri)[173]
Evet, Hazar Denizi’nin doğusunda yer alan Turan-Horasan bölgesinin adı Eski Farsçada hur (güneş) ve âsân (âyân gelen-doğan) kelimelerinden oluşarak güneşin doğduğu yer, güneş ülkesi; doğu bölgesi anlamlarına gelmektedir. Bu adın Sasaniler döneminde ortaya çıkıp yaygınlaştığı görüşü hâkimdir. Horasan coğrafyası göç ve istila yolları üzerinde bulunduğu için tarih boyunca çeşitli kavimlerin ve etnik grupların yaşadığı bir bölge olmuştur. Tarihte birçok gücün egemenliği altına girmiştir. Günümüzde Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tajikistan, Afganistan ve İran’ın doğu illerini kapsamaktadır. Hazar Denizi’nin hemen doğusunda Türkmenistan yer almakta ve topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar. Güneyinde yer alan Kugitang ve Kopet dağları, Pamir, Altay sıradağlarının kollarıdır. Kopet Dağları İran’la olan tabii sınırı da çizer. Ülkenin kuzey doğusunda Küçük (772 m), Büyük Balkan (1880 m) ve Krasnovods (308 m) yaylaları, bulunur. Kugitang Dağlarının en yüksek noktası 3319 metredir. Ülke coğrafi yapısından anlaşıldığı gibi akarsu yönünden fakirdir. Belli başlı akarsuları Hazar Denizi’ne dökülen Atrek, Karakum Çölü’nde kaybolan Tecen ile Murgab ve bir bölümü ülkenin kuzey doğusundan geçen Ceyhun’dur. Orta Asya kavşağı Karakum Çölü ile kaplı olan Türkmenistan, Büyük Taşkın (15 bin yıl önce) Doğu Sibirya’dan başlayıp Aral Denizi üzerinden ve Uzboy kanalı yoluyla Hazar Denizi’ne ulaşan Dünyanın En Uzun Irmağı üzerinde yer almaktadır ve taşkın sırasında tüm bu bölge su seviyesi +50 m yükselmiştir. İpek Yolu bir zamanlar bu çölün üzerinden geçerek, Bereketli Topraklar olarak anılan Merv şehrine ve ışıltılı nehir şehir anlamında Amul’a ulaşırdı. Bu antik şehir adını kuzeybatısından geçen Ceyhun Irmağı’ndan alırdı. Buzul Çağı sona ermeden önceki bu dönemde bu bölgenin paleocoğrafyası yaşam için en uygun koşullara sahipti. Türkmenistan’ın Hazar Denizi kıyısında BALKAN (Dağlık-Ormanlık) adlı bir bölge bulunmaktadır. Avrupa’daki BALKANLAR adının öncüsüdür. Aral Denizi Türkçe ‘de ADALAR DENİZİ demektir. Türkler Ege Denizi’ne ADALAR DENİZİ adını vermişlerdir. ANAU bölgesi bu gölün güney kanadında yer almaktadır.[174]
Amerikan arkeolog Raphael Pumpelly (1837-1923) Türkmenistan’da Aşgabat yakınlarındaki ANAU (ANEV) ve Mari (Merv)’de kazılar yapmıştır.[175] ANAU’nın adı güneş tanrısı ile ilişkilidir. AN hem burada ve hem de Sümerce de güneş demektir. MÖ 9 binlere giden bu yapılaşmayı bulmuştur. Tahıl yetiştirmeciliği ve koyun ile keçi evcilleştirmelerinin yapıldığını ortaya koymuştur. Anau’nun temsil ettiği Neolitik kültürün bu kadar eski olması ve bu kültürün daha eski bir kültürün devamı bulunması, Orta Asya Neolitik kültürünün çok eski bir zamanda ve her halde milattan önce 20.000’den çok önce başlamış olmasını gerektirmektedir. Anau uygarlığının başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yamaçlardır. Pumpelly buradaki arkeolojik malzeme ile insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleri ile ilgili olarak VAHA, TATLI GÖL (OASIS) adlı kuramını ortaya atmıştır. Buzul Çağı sonunda (12 bin yıl önce) meydana gelen kurak iklim kuşağında yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşi hayvanlar ve bitkilerle birlikte büyük tatlı su kaynakları etrafında toplanmış olduklarını ileri sürmüştür. Pumpelly, bu çalışmaları yaptığı 1910’lardan sonra Rusya’nın komünist rejimi altına girmesiyle tüm bu çalışmalar sona ermiştir. Bu bölgenin yeniden ele alınıp değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Dünya siyasetinde değişimler gerçek tarihin bazen gizlenmesine neden olmaktadır.
Raphael Pumpelly yönetimindeki bilimsel kurul Anau’da kazılar yapmıştır. Burada kerpiçten yapılmış evler, el ile işlenmiş boyalı seramikler ile beraber, örme sanatının varlığını gösteren birçok eserler bulunmuştur.
Bu tabakadaki kazı aynı zamanda bu devirlerde Türkistan’da arpa, buğday gibi hububat ziraatının yüksek seviyede gelişmiş olduğunu göstermiştir. Anau Uygarlığını beş tabakaya ayırmışlardır:
Anau I (MÖ 9000-6000)
Anau II (MÖ 6000-5200)
Anau III(MÖ 5200-2200)
Anau IV(MÖ 2200-MS150)
Anau V (MS 370-1850)
At, öküz, koyun, domuz gibi hayvanların ehlileştirilmesi de bu kültür devresinde olmuştur. Bu ilk devirde, çok nadir olmak üzere bakıra da tesadüf olunmuş ise de kurşun ve kalay eseri görülememiştir. Anau II’de bakır eserler ve eşyalar daha çoktur. Fakat bu kültür devresinde kalay mevcuttur. El ile işlenmiş seramik sanatı daha iyi geliştiği gibi nakışlar,
Lapis Lazuli de bu tabakada çok bol şekilde bulunmuştur. Anau I. devrinde mevcut olan hayvanlara bu devirde çoban köpeği de eklenmiştir. Anau II. Kültür devresi kuraklık zamanında bitmiştir. Anau’nun en eski kültürünü yaşatan Anau I daha eski olan bir uygarlığın uzun devirlere ait oluşum eseridir. Anau I ve Anau II’den her ikisinin de şehir hayatını, buğday ve arpa ziraatını bilen daha eski bir medeniyetin mirası oldukları şüphesizdir.
Orta Asya’nın bu ilk uygarlığının temelini atan insanlar buzullar devrinde bu bölgede kapalı bir halde kalarak medeni ilerlemelerde bulunmuşlardır. İran yaylasının ve Kafkasya bölgesinin buzlarla örtülü olması, Aral-Hazar denizinin kutup buzullarının güney cephesini çevirdikleri bu devirde Türkistan’daki halk, harici bir engellemeye maruz kalmaksızın kendi kendilerine oluşum devirlerini geçirmişlerdir. Bu oluşum devrinin birçok kademeleri olduğu şüphesizdir. Bu kademelerden biri insanın taş balta, taş ok ucu kullandığı zamana kadar olan devir, diğeri de ev inşasından en eski Anau medeniyetine kadar olan devirdir. Buzul devrinin sonlarında Orta Asya’da sıcak bir iklimin başlaması, Türkistan halkının uygarlık yolundaki seyrini kamçılamıştır. Aral-Hazar iç denizleri etrafı adeta bir İç Asya Akdenizi kıyıları halini almış, bu şartların gereği olarak bu bölgeler o zamanki dünyanın en ileri şartlarını toplayan bir bölge olmuş, iklimin ılımanlığı, gıdanın bolluğu buralardaki insanların çok fazla üreyip çoğalmalarını ve hızla ilerlemelerini sağlamıştır. Fakat daha sonraları şiddetlenmiş olan kuruma olayı bu mutlu hayatı güçleştirmeye başlamıştır. Doğanın yavaş yavaş kısırlaşması, insanlara gıdalarını kendi zekâlarının yardımıyla suni olarak yetiştirmeye zorlamıştır. Orta Asya halkını erkenden ziraata ve hayvanları ehlileştirmeye yönelten etken işte bu durum olmuştur. Aynı etken daha sonraları, bir takım tecrübeleri izleyip suni sulama yollarını da bulduracaktı. Zorluklar uygarlığın oluşmasında çok önemli bir etmendir. Orta Asya’nın kurumasının ilerlemesi, geçen zamanla birçok yerlerin çoraklaşması, üzerinde yaşanılabilen birçok ovaları çölleştirmiş, bu da bu ilk uygarlığın daha geniş bir sahaya yayılmasına sebep olmuştur. Yani önceden uygun alanlarda yoğun bir halde yaşayan bu ilk kültür temsilcileri, yavaşça olan kuruma neticesinde iskân kabiliyetini kaybeden bu alanları terk ederek yaşamaya daha elverişli alanlara dağılmışlardır.
Özetlenirse:
- Orta Asya’da buğday ziraatına milattan 8000 sene önce (yani kuzey kurganının kuruluşundan önce) başlanmış olmasına ve hayvanların, ehlileştirilmesinin 6800-8000 tarihleri arasında yapılmış bulunmasına göre Orta Asya’da ziraat ve çiftçilik hayatı erkenden başlamış, ilk asıl hayat olmuştur.
- Çok erkenden toprağa bağlanmış olan insanlar, kuraklığın artması sonucunda, hayvanların ehlileştirilmesinden önce, biri vahalara sığınan çiftçi halk, diğeri ötede beride dolaşmaya başlayan avcı halk olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.
Fakat yüzyılların geçmesiyle gitgide artan kuraklık sonucunda iklimin sürekli olarak kötüleşmesi, çiftçi halkı da yeni baştan çölleşmeye başlayan vahalarını terk ederek başka yerlere göçmeye zorlamış olduğu gibi göçebeleri de artık çölleşen steplerden yarı kurak alanlara çekilmeye ve buralardan yayılmaya sürüklemiştir. Bununla birlikte bu göçebe halkın da MÖ 4000’lerde vaha halkından hayvan ve bitki yetiştirme usulünü almış oldukları tahmin edilmektedir. Göçler devrinde göçebelerin göçleri başlıca Avrasya stepleri üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden olmuştur. Vaha halkının göçleri ise güneydoğuda Hong-Kong, güneyde İndüs, batıda ise Fırat, Dicle ve Kızılırmak boylarına doğru olmuştur. Anau’nun temsil ettiği Neolitik kültürün bu kadar eski olması bu kültürün daha eski bir kültürün devamı bulunması, Orta Asya Neolitik kültürünün daha eski bir zamanda ve her halde MÖ 20.000’den çok önce başlamış olmasını gerektirmektedir.[176]
Türkmenistan’da Ana, Altıntepe, Morgmuş gibi yerlerde MÖ 6000-8000 yıllarına tarihlenen, Sümerlilerin zigguratlarına benzer kalıntıları bulunuyor. Bunlardan başka kemikten, taştan, kilden yapılmış keçi, koyun, boğa gibi hayvan figürleri Sümer’deki buluntulara benziyor.
Mezopotamya’da olmamasına rağmen, dağ keçisinin resimlerini yapmışlar. Sümer ülkesinde altın, gümüş ve değerli taşların bulunmamasına rağmen, bunların işlenmesini bilmeleri, geldikleri yerlerde yapıyor olduklarını gösterir. Altıntepe’de bulunan bir taş üzerinde Elam öncesi, ilk Sümer ve Harappa yazılarına ait işaretler bulundu. Bu demektir ki, yazı düşüncesi de ilk olarak Turan bölgesinde ortaya çıkmıştır. Ayrıca Türkmenistan’da bulunan eski su kanallarının benzerlerini Sümerliler de yapmışlardır.[177]
Begymrat Gerey, Bölgenin 15-20 bin yıl öncesi coğrafyası (paleocoğrafya), günümüzden çok farklı idi. Bölgede yaşamış olan insanların, tarih öncesi çağlar ile tarihi çağlarda geçirmiş oldukları yaşam koşullarını anlayabilmek için bölgenin günümüze kadar geçirmiş olduğu paleocoğrafik evrimini bilmek gerekir. demiştir.[178]
Son buzul çağından günümüze günümüzdeki ara buzul dönemine geçişte, çözünen buzulların kenarında birbirleriyle bağlantılı büyük buzul gölleri oluşmuştur. Buzul göllerinden taşan bol miktardaki buzul suları güneye doğru akan Dinyeper, Don, Ural, Tobol, İdil gibi büyük ırmaklarla Karadeniz’i, Hazar Denizi’ni ve Aral Denizi’ni sürekli beslemişlerdir… M.Ö. 12.500 ile 11.500 yılları arasında hüküm süren ve Younger Dryas diye anılan buzul döneminde yağışlar azalmış, biraz geriye çekilmiş olan kuzeydeki buzul kıtasının eteğindeki bir dizi buzul gölünün mevcut suları eskisi gibi güneydeki iç denizlere boşalma yerine, Adriyatik Denizi’ne ve Kuzey Buz Denizine doğru boşalmaya başlamıştır. Böylece Aral, Hazar ve Karadeniz’i besleyen büyük ırmakların suları epeyce azalmış, bir kısmı ise kurumuştur. Bunun sonucu olarak bu üç denizin birbirleriyle olan bağlantıları kesilmiş, her biri kendini besleyen ırmaklarla yetinmeye çalışmıştır. Küçük Buzul Dönemiyle birlikte (M.Ö. 6.200-5.800) bölgede çok şiddetli rüzgârlar esmeye başlamıştır. Yağışlar epeyce düşmüş, ana ırmakların suları azalmış, küçük nehirler kurumuş; göllere boşalan ırmak suları buharlaşarak kaybolan suyu karşılayamaz olmuştur. Durgun sular, akarsulara göre daha çabuk kirlendikleri ve tuzlandıkları için sürekli yağışlar ve büyük akarsular tarafından beslenmezlerse, hayat kaynağı olma özelliğini zamanla kaybederler. Zaten çok sığ olan Aral Gölü de hızla küçülmeye, büzülmeye başlamış: bunun sonucu olarak göldeki çözünmüş tuz yoğunluğu artarak çoraklaşmaya, bir acı göl haline dönüşmeye başlamıştır. Küçük Buzul
Çağı döneminin sona ermesiyle başlayan yağışlı ve ılıman iklim, büyük denizlerden uzak olan Orta Asya’ya fazla bir yağış getirmemiştir. Eriyen kıta buzlarının suları da iç denizlere dökülmez olmuştur. Dolayısıyla sıcaklık arttıkça göllerdeki buharlaşma ve su kaybı çoğalmış ve çölleşme hızlanmıştır. Kuruyan gölün tabanında biriken tuzlu kum ve mil taneleri şiddetli rüzgârların erklisiyle etrafa savrulmaya başlamıştır. Bir zamanların sahil kenarlarındaki verimli topraklar ve yerleşim yerleri kısa denebilecek bir zaman dilimi içinde kum yığınlarıyla örtülmeye başlamıştır. İşte o günlerde başlayan felaket günümüze kadar devam etmiştir. Bazı kitaplarda var olduğu yazılan, bazı kitaplarda uydurma olduğu öne sürülen Orta Asya’daki hayat kaynağı tatlı sulu içdenizlerin varlığı ve sonradan kuruyarak çoraklaştığı, çölleştiği jeolojik bir gerçektir. Henüz yeterince bilinmeyen husus, bu ortamlarda insanoğlunun nasıl bir hayat sürdürmüş olduğudur.[179]
Turan Ovası’nda tarih öncesi çağlarda yaşamış ve ileri bir uygarlık düzeyine erişmiş insan topluluklarının varlığı hakkında bazı kalıntılar mevcut ise de bilimsel nitelikli herhangi bir veri, ayrıntılı bir arkeolojik çalışma henüz mevcut değildir. Ancak yerkürenin bereketli altın kuşağı içinde bulunan, insan ve diğer canlı türleri için en uygun paleocoğrafik koşullara sahip olan bu yörenin, gelişmiş insan topluluklarının yaşamış olduğu bir arazi parçası olarak kalmış olmasını da akıl ve mantık kabul etmektedir.[180]
Tatlı suya ve verimli toprağa sahip en elverişli yerler büyük nehirlerin deltaları olmalıydı. Turan Ovasında kum fırtınasından kaçan bu insanlara (birinci büyük göç) kucak açabilecek 4 önemli nehir ağzı, delta bulunmaktaydı. Bunlar Ceyhun ağzındaki Harezm, Seyhun ırmağı ağzındaki Kızılorda, Hazar Denizi sahilinde eski Ceyhun ırmağı ağzındaki Uzboy ile Utrek bölgeleriydi. İkinci yerleşim yerleri olarak bu bölgelere yerleşen insanların daha kalabalık topluluklar oluşturarak küçük köyler kurmuş olmaları; ilk tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin de bu dönemde başlamış olmasını gerektirir. Kedi, köpek, sığır bu dönemde ehlileştirilmiştir. Arpa, buğday, çavdar yetiştirmek için mevsimlere göre rejim değişikliği gösteren nehirleri, sulama kanalları ve göletlerle ıslah etmeyi ve kontrol altına almayı bu dönemde öğrenmişlerdir. Ancak buzul dönemlerinden uzaklaştıkça havalar daha çok ısınmaya, akarsular azalmaya, kum fırtınaları çölleşmeyi yaygınlaştırmaya, insanların deltalardaki ikinci yerleşim merkezlerini de tehdit etmeye başlamıştır. Kuraklıktan, çölleşmeden ve aşırı sıcaklıktan bunalmaya başlayan bu insanlar için M. Ö. 4000 ve 5000’li yıllarda artık üçüncü yerleşim merkezlerine doğru ikinci büyük göçlerini yapmaları kaçınılmaz olmuştur. Turan Ovası insanları üçüncü yerleşim yerleri olarak güneydeki ve doğudaki yüksek dağların eteklerinde, havası serin ve yağışlı, suları bol ve berrak, toprakları verimli ve çölleşme tehlikesinden uzak, kenarlarında otlakları bol, yaz-kış suları kesilmeyen nehir yataklarının kenarlarında kurmuşlardır. İşte bu devirde bu yöre insanı Mezopotamya ve İndüs vadisine doğru hareket etmişlerdir. İngiliz çevre uzmanı Nick Brooks, uygarlığın 6 bin yıl önce felaket boyutlarında bir iklim değişikliği sonucu kazara doğduğunu ileri sürdü. Bu bölge insanı birinci yerleşim yerleri olan göl kenarında ve ikinci yerleşim yerleri olan deltalarda edinmiş oldukları deneyimlerden de yararlanarak buralardaki üçüncü yerleşim yerlerini bir büyük köy veya küçük kasaba şeklinde daha toplu ve daha büyük ölçekte yapmışlardır. Tarımsal faaliyetlerinde sığırın ve eşeğin gücünden büyük ölçüde yararlanmaktadırlar. Bu süreçte iki-hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesini ehilleştiren bu bölge insanı taşıma işlerini kolaylaştırmışlardır. Ayrıca da, Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak büyük bir taşıma ve ulaştırma imkânına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerleşim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin, Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşerileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir… Ayrıca yaşam için su çok önemlidir. Kuraklaşma ilerledikçe yüksek dağlardaki kar sularını daha verimli olan ova bölgelerine getirme yeteneklerini geliştirmişlerdir.[181]
Elbette ki Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı gibi şehirlerin bu kritik muhitlerde kurulmasından söz etmişken farkına varmamız gereken bir hakikat şudur ki, bu şehirlerin kurulduğu muhitlerin uygarlık için oynadığı rol göz önünde bulundurulduğunda bu muhitlerin üzerine kurulan şehirlerin de uygarlığa katkılar sunması hiç de şaşırtıcı gelmeyecektir.
Zira bu şehirler bir dönem dünyanın en ileri ilim, sanat ve düşünce merkezlerine sahipti (Özellikle Bağdat, Buhara, Semerkant vb.). Özellikle Buhara, Semerkant gibi Türk illerinin taşıdıkları bu vasıflarla İslâm medeniyetine beşiklik etmesi bu bağlamda dikkate değerdir.
Gelgelelim Türklerin İslamlaşmasının geniş kitleler halinde ete kemiğe büründüğü Abbasiler devrinde teşekkül eden Müslüman Türk devletlerinin merkezleri ayni zamanda birer ilim ve medeniyet merkezi olmuşlardır. Samanlılar devrinde Buhara, asrın en büyük ilim merkezi sayılan Bağdat’ı gölgede bırakmıştır. O zamanın en mühim eserleri Buhara’da yazılmıştır. İbn-i Sina gibi beynelmilel ilim alemince tanınan alimler ve filozoflar orada yetişmiştir. Samanilerden Nuh’un tesis ve İbni Sina’nın da istifade etmiş olduğu kütüphane islam dünyasının en mühim bir kütüphanesi idi. Kütüphanede tabii ilimlere dair ayrı bir kısım vardı. Samaniler Devletinin enkazı üzerinde Gazneviler Devleti teessüs edince Gazne, Asya’nın en mühim ilim merkezlerinden biri oldu. Mahmut Gaznevi zamanında Gaznede o devrin eh yüksek akademisi sayılabilecek bir ilim muhiti vücuda geldi. Gaznede zamanın en meşhur türk alimleri ve mütehassısları toplandı. Ebu Reyhani Biruni’nin eserleri ve Firdevsi’nin bütün cihanda tanınmış Şehname’si Gazne sarayında yazıldı. Gazne kütüphanesi en zengin kütüphanelerden biri idi. Gaznelilere, Gurlular halef olduktan sonra ilim ve medeniyet merkezi değişti. Bütün diğer safhalarda olduğu gibi medreseler, kütüphaneler, hastaneler, köprüler, hanlar, hamamlar, camiler gibi umumi müesseselerce de zengin olan bu devirde irfan merkezi Berat oldu. Meşhur Fahrüddin-i Razi Bamyan’dan Herat’a geldiği zaman Gur hükümdarı Giyasüddin ona mahsus bir medrese bina ettirdi. Her taraftan gelen talebe ve alimler burada Razi’nin etrafında toplandılar. Herat’ta pek mühim bir ilim muhiti yaratıldı. Dokuz Oğuz Türklerinden inen ve Mısır’da hâkim olan Tolonoğulları’nın ve Fergana Türklerinden inen ve Fergana Hükümdarlarının unvanını alan Akşit Türklerinin de Abbasi devri medeniyetine tesirleri pek büyük olmuştur.
İslam dünyasının idaresini Abbasi halifelerinin elinden alan ve İslamlığı inhilalden kurtaran Selçukluların İslâm medeniyetine hizmetleri çok büyüktür. Orta Zamanların en mühim darülfünunları bunlar devrinde açılmıştı. Bağdat, Neysabur, Herat, İsfahan ve daha birçok şehirlerde Nizamiye medreseleri namı ile tesis ettikleri darülfünunlarda o devrin en büyük salahiyet sahibi Türk üstatları toplanmıştır. İslam ilim kütüphanesinin en mühim eserlerinden büyük bir kısmı buralarda yazılmıştır. Tanınmış Selçuklu Veziri Nizamülmülk ilim ve fikir hareketleri için hazineden yılda yüz binlerce altın sarf ederdi. Konya Selçukluları da bu ilim ve medeniyet yolunda seleflerinden geri kalmamışlardı. Bunların devrinde Anadolu baştan başa camiler, saraylar, kütüphaneler, medreseler, hastaneler, köprüler, hanlar, bedestenler, çeşmeler ve sair müesseselerle doldu, zenginleşti ve süslendi.
Endülüs tarihi dahi ince bir tetkikten geçirildiği takdirde orada da bütün Avrupa’yı irşat eden yüksek medeniyet kurucularının ve ilim saçan büyük alimlerinin Şarktan giden Türk alimleri ve Türk ırkından, Müslüman olmuş, tıpkı bugünkü Müslüman Türkler gibi Arap isimleri takınmış Berber Hazarlar olduğu kolaylıkla anlaşılır.[182]
Zaten İslamiyet’in zuhûru esnasında yüksek bir seviye ve eski bir medeniyet sahibi olan Türklerin İslamiyet’i kabul ettikten sonra İslamiyet’in teessüs ve inkişafında pek mühim bir amil olmaları tabii idi. Bilaistisna İslam medeniyetinin her şubesinde Türklerin büyük hizmetleri oldu.[183]
Gelgelelim İslamiyet’in en önemli dört kaynağından Allah kelamı olan Kur’an-ı Kerim’le birlikte ilk ikisini teşkil eden Peygamber Efendimiz’in (sas) sözleri yani hadis-i şerifleriyle ilgili en kapsamlı ve en sahih eseri hazırlayan İmam Buhari, Buharalı bir Türk âlimidir. Sahih-i Buhari adlı kıymetli eserini de İslam dünyasını karış karış gezdiği Orta Asya’da kaleme almıştır. Peygamber Efendimiz’in (sas) sözlerinin toplandığı bir eserin nerede ve kimler tarafından yazılması gerektiği üzerinde yeterince düşünüyor muyuz?
Aslında böyle bir eserin Mekke ya da Medine’de yazılması gerektiği, yazan kişinin de o topraklardan olması gerektiği akıllara gelmiyor mu? Neden Orta Asya’dan bir Türk âliminin eseri İslamiyet’i anlamamıza yardımcı olan en önemli eserler-den biri hâline geldi? İmam Buhari’nin Sahih-i Buharisinden sonra aklımıza gelen, İslamiyet’in diğer asli kaynakları arasında bulunan İmam Tirmizi’dir. Anne babası Mervli olan Tirmizi, bugün Özbekistan’ın Tirmiz şehrinin Buğ köyünde doğmuş bir Türk âlimidir. Yine aynı şekilde, Sahih-i Müs-lim’in yazarı İmam Müslim de Horasanlı bir İslam âlimidir. Bu büyük muhaddis, İmam Buhari ile birlikte İmameyn (İki İmam) olarak anılacak kadar hadisle-re våkıf bir zattır. Hicri 261 yılında, Peygamberimiz’in (sas) vefatından 251 sene sonra 57 yaşında vefat etmiş, Nişabur’a defnedilmiştir. Hz. Muhammed’in (sas) vefatından sadece iki asır sonra O’nun (sas) sözlerini herkesten, O’nun (sas) hemşehrilerinden bile daha iyi bilen bu Orta Asya kökenli âlimler nereden çıkmış, onları kim yetiştirmiştir? Bu iş neden ve nasıl Türklere nasip olmuştur? Bu soruların cevaplarının düşünülmesi gerekir.
Ünlü Sünen adlı eserin müellifi Ebu Davud da yine Horasan doğumlu büyük bir âlimdir. 500 bin hadis-i şerif içinde 4.800 hadisi yirmi sene içinde büyük bir titizlikle seçerek, bütün mezheplerin önünde saygı ile hazır ola geçtiği bir eser vermiş, derin bir âlimdir. Hanefilerin itikatta imamı olan İmam Mâtüridi, Semerkand’ın Mâtürid köyünde dünyaya gelmiştir. Onun döneminde İslam dünyasında Abbasiler hüküm sürüyordu, ancak artık zayıflamışlardı. İmam Mâtüridi’nin yetişkinlik döneminde Orta Asya hâkimiyeti Samanoğullarının eline geçmişti. İmam Mâtüridi’nin bu coğrafyada saçtığı ilim ışıkları sadece Orta Asya’yı değil bütün İslam dünyasını aydınlatacaktı.
İslam toplumlarında yaygın diğer bir itikadi mezhep olan Eş’arilik, aklı temel bir bilgi kaynağı olarak gören Mu’tezile mezhebine karşı mücadelesiyle öne çıkmıştır. Akla ifrat-tefrit düzeyinde kıymet veren Mu’tezile fikirleriyle mücadelesin-den dolayı Eş’arilik, Ehl-i Sünnet anlayışı içinde geniş tabanlı sempati elde etmiş bir itikadi mezheptir. Her ne kadar bir-çok âlim itikadi meselelerdeki fikirleriyle İmam Mâtüridi’nin İmam el-Eş’ari’den üstün olduğunu ihsas etmişse de İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin fikirleri çerçevesinde oluşan Eş’ari mezhebi birçok bölgede Mâtüridilikten daha yaygın bir kabule mazhar olmuştur. (İskenderiye Üniversitesi profesörlerinden F. Huleyf, yayına hazırladığı İmam Mâtüridi’nin Kitâbü’t-Tevhid eserinin önsözünde şu cümleleri sarf eder: Matüridi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e yardımcı olma hususunda Eş’ari’ye karşı bir üstünlüğe sahiptir.) Hz. Muhammed’in (sas) vefatından 3 asır sonra yaşayan bu âlim, doğduğu yer ne Mekke ne Medine ne de Hicaz Yarımadası’na ait bir yer değilken, İslam itikadı konusunda bütün Arap dünyasını okutacak bir ilme nasıl sahip olmuştu?
El-Eş’ari Hazretleri, Semerkand’ın Cakerdize Mahallesi’nde, genellikle âlim zatların defnedildiği kabristana defnedilecektir. Rusya’daki komünizm döneminde burası bir Yahu-di mahallesi haline getirilecektir. Mezarların üzerlerine inşa edilen evler ile kabristan işgal edilerek ortadan kaybolacaktır. 2005 yılında yapılan titiz araştırmalar neticesinde kabristan içinde İmam Mâtüridi Hazretleri’nin kabri bulunmuş, üzerine bugünkü türbesi inşa edilmiştir. Bu kazılar sırasında o yüzyıla ait nice Türk-İslam büyüğünün mezar taşı da tespit edilerek bu türbe içinde koruma altına alınmıştır.[184]
Yine o devrin hukuku olan fıkha dair eserlerin birçoğu Türk alimleri tarafından vücuda getirildi. Bugün bile İslâm dünyasının her tarafında eldenele dolaşan Hidaye Merginanlı bir Türk aliminin eseridir. Usul kitaplarının en mühimleri yine Türkler tarafından yazılmıştır. Türkler bilhassa felsefi ve müspet ilimler sahasında vukuf ve ihata göstermişlerdir. Türklerin meşgul olmadığı ilim sahası yoktur. Eski Yunan usulünde ilk coğrafya kitabı yazan Belhli Ebu Zeyit’tir. Hint ulum ve felsefesini İslâm dünyasına ve Avrupa’ya tanıtan Ebu Reyhani Biruni Harezmli bir Türk’tür. İslam dünyasının Aristosu İbn-i Sina Buhara yakınında Afşine kariyesinde doğmuş bir Türktür. İslam dünyasının en büyük filozofu Farabi Türkmen elinde Farap’ta (Faryap) doğmuştur. Memun tarafından ilk defa olarak tesis edilen rasathanenin en yüksek mütehassısı Mervli Halit İbn-i Abdülmelik tir. Bağdattaki Darülhikmenin azaları arasında en mühim sima ve en meşhur riyaziyyatçı Harezmli Musanın oğlu Mehmet de bir Türktür. Bu alim HintYunan usullerini cami olan Zayiçenin mucididir. Araplara kendi dillerinin en mükemmel lügat kitabını hediye eden Cevheri Türk’tür. Farabi’nin Es Siyasetü’l Medeniye adlı eseri iktisadi siyasete dairdir. İslam medeniyetinde bu mevzuya dair ilk yazılan kitap bu eser olduğundan iktisadi siyaset ilmini İslâmlar arasında tesis etmek şerefi de Türklere aittir.[185]
Yine Türkler tarafından ilim ve irfan vadisinde ve muhtelif san’at sahasında yüksek inkişaflar vücuda getirildikçe ilim ve san’at zümreleri çoğaldı. Bu sayede ihtisas ve iş erbabının kendi sahalarında çalışmaları neticesinde İslâm medeniyeti, İslâm san’atkarlığı inkişaf etti.
Hülasa, İslam medeniyeti bütün İslâm kavimlerin müşterek malı olan bir medeniyettir. Bu medeniyetin teessüsünde her milletten ziyade Türklerin hizmetleri olmuştur. Arap olmayan milletler İslamlaştıktan sonra her sahada bir kaynaşma husule geldi. İslamlaşmış olan her kavim, medeniyet sahasına kendi gayret ve kabiliyetini aşıladı. İlim ve fennin her sahasında birçok eserler vücuda getirildi. Arap lisanının taammümü neticesinde, muhtelif milletler arasında bir kültür iştiraki oldu. Ticaret, seyahat, orduların ve milletlerin hareketleri, akidelerin, adetlerin intişarı, İslâm milletlerinin yekdiğerine olan tesirini çoğalttı. İslam alimleri birbiriyle müsabaka ve rekabet edercesine ilim ve fennin her sahasında çalıştılar; İslâm medeniyeti işte bu suretle vücut buldu.[186]
Yani Türkler nasıl her uygarlığa inanılmaz katkılarda bulunduysa İslam Uygarlığı’na da inanılmaz katkılar sunmuşlardır.
Sonuç
Ezcümle Orta Asya’nın, yani Turan Havzası’nın uygarlık tarihindeki yeri, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte yeniden düşünülmesi gereken bir konudur çünkü bu coğrafyanın hem maddi hem de manevi kültür unsurlarının gelişiminde ve yayılmasında oynadığı rol çok önemli bir yere sahiptir. İşte bu gerçekliğe de bu çalışma vesilesiyle vurgu yapılmış olup Orta Asya’nın ve tabii ki Turan Havzası’nın insanlık uygarlığının oluşumundaki rolüne disiplinlerarası veriler ışığında dikkat çekilmeye gayret sarf edilmiştir. Arkeolojik bulgular, paleocoğrafik değişimler ve kültürel unsurlar birlikte ele alındığında, söz konusu coğrafyanın yalnızca göçlerin çıkış noktası değil, aynı zamanda erken yerleşik yaşamın, hayvan evcilleştirmenin ve üretim ilişkilerinin şekillendiği önemli bir merkez olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle atın evcilleştirilmesi, bozkır kültürünün oluşumu ve buna bağlı olarak gelişen hareketlilik, hem ekonomik hem de kültürel etkileşim ağlarının genişlemesinde belirleyici bir rol oynamıştır.
İklim değişiklikleri, su seviyelerindeki dalgalanmalar ve kuraklaşma süreçleri gibi doğal etkenler, Orta Asya toplumlarını sürekli bir adaptasyon ve hareketlilik içine sokmuş; bu durum da bilgi, teknoloji ve inanç sistemlerinin geniş coğrafyalara taşınmasını sağlamıştır. Bu bağlamda Kavimler Göçü yalnızca demografik bir hareket değil, aynı zamanda uygarlık unsurlarının aktarımını mümkün kılan dinamik bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
İşte bütün bu hakikatlere annelik eden Orta Asya, yani Turan havzası en az bu hakikatler kadar uygarlıklara da annelik etmiştir.
Kaynakça:
Agap Dilaçar, Atatürk ve Türkçe, Atatürk ve Türk Dili, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1963
Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, The Earliest Horse Harnessing and Milking. Science, vol. 323, no. 5919, DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, Erişim Tarihi: 09.04.2026
Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu (374-469), Türk Dünyası Ansiklopedisi, 14 Şubat 2025, https://turkdunyasiansiklopedisi.gov.tr/detay/7374/Avrupa-Hun-%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu-, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Ali Maskan, Kavimler Göçü, Her Şey Sil Baştan, Fikir Coğrafyası, https://fikircografyasi.com/makale/kavimler-gocu-her-sey-sil-bastan, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Antalyalı Noel Baba: Yardımseverliğin Sembolü ve Hikayesi, Mustafa Özdoğan Web Sitesi, 30 Temmuz 2024, https://www.drozdogan.com/antalyali-noel-baba-yardimseverligin-sembolu-ve-hikayesi/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Arnold Joseph Toynbee, Civilization on Trial, New York Oxford University Press, 1948; akt: Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Atatürk / Antlaşmalar/ Konferanslar / Londra Konferansı (21 Şubat-12 Mart 1921), Turan İnceler Web Sitesi, 14 Mayıs 2021, https://ata.turaninceler.com.tr/2021/05/ataturk-antlasmalar-konferanslar-londra.html, Erişim Tarihi: 14.04.2026
“Atatürk’ün araştırdığı kayıp kıta bulundu mu?” Hürriyet Gazetesi, 17 Şubat 2017, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/pasifik-okyanusunda-yeni-bir-kita-zelandiya-40368994, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Ayşe Afet İnan, Orta Kurun Tarihine Umumi Bir Bakış, Birinci Türk Tarih Kongresi, Ankara 1932
Ayşe Afet İnan, The Oldest Map of America, Drawn by Piri Reis / En Eski Amerika Haritası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1954
Ayşe Olgun Fırat, Türklerin İslamiyet ile Tanışması, Söylenti Dergisi, 11 Temmuz 2023, https://www.soylentidergi.com/turklerin-islamiyet-ile-tanismasi/, Erişim Tarihi: 08.04.2026
Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş: Türklerde Nesne ve Eşya Kültürü, Cilt 4, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1991
Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Türklerde Giyim Kuşam, Cilt 5, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1991
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ergenekon Destanı bölümü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, c. I
Begymrat Gerey, 5000 years of Sumer-Turkmen connections, Berlin (in Turkish), 2003; akt: Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024
Bertille Lyonnet and Nadezhda Dubova (eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York, 2021; akt: Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Besim Atalay, Hâkimiyeti Milliye, 30 Aralık 1932
Bozkırın Kuyumcuları ve Takılar Üzerindeki İzleri, Hakan Mücevherat Web Sitesi, 26 Ocak 2024, hakanmucevherat.com/blog/icerik/bozkirin-kuyumculari-ve-takilar-uzerindeki-izleri, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Cengiz Özakıncı, Pantolon ceket gömlek Batı icadı değil Türk giyimidir, Gerçek Edebiyat, 20 Eylül 2020, https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/pantolon-ceket-gomlek-bati-icadi-degil-turk-giyimidir/5765, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012
Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999, c. I; akt. Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, Erişim Tarihi: 28.04.2026
Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I; akt. Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, Erişim Tarihi: 28.04.2026
Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Kurtuluş Matbaası, Ankara, 1968
Emel Esin, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası, 1978
Emine Gürsoy Naskali, Kırgız Kültürü Sözlüğü,
Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2004
Eşref Atabey, Nuh’un Gemisi, Heyelan Etkisiyle Oluşmuş Jeolojik Bir Yapı, ResearchGate, Haziran 2025
Fatma Ayhan, Türk Geleneksel Giyim Kültüründe Şalvar, Humanities Sciences (NWSAHS), Cilt 16, Sayı 1, 2021
Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, çev. Aycan Özüpek, Yason Yayıncılık, Ankara, 2016
Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme, çev. Zeynep Eski, Sarmal Kitabevi, İstanbul, 2025
Gönül Üstün ve Yıldız Soneser, Türk Geleneksel Giyim Kültürünün Bir Parçası Olan Şalvarın Türk ve Dünya Modasına Yansımaları, 38. ICANAS (Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi), Koza Yayıncılık, Ankara, 2007
Günay Karaağaç, Türkçe Verintiler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2008
Haluk Tarcan, Ön-Türk Uygarlığı: Resmi Tarihin Dışındaki Bir Araştırma Denemesi, Töre Yayın Grubu, İstanbul, 2003
Herodotos, Herodot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, İstanbul, Aralık 1973
https://maps-for-free.com/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2015
İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ Yayınları, Ankara, 2012
Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, İstanbul, 2024
Jennifer Garner, Metal sources (Tin and copper) and the BMAC, in: Bertille Lyonnet and Nadezhda Dubova (eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York, 2021; akt: Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, çev. Besim Atalay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2021, c.2
Kayrat BELEK, Eski Türklerde At Ve At Kültürü (Dünden Bugüne Kırgız Kültürel Hayatı Örneği), Gazi Türkiyat , Bahar 2015 / Sayı 16
Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi Sözlüğü, Turan Yayınevi, Türkistan, 2003
Kâzım Mirşan, Dinlerin Gelişimi: Erken Türk Dininden Doğan Dinler, MMB Yayınları, Ankara, 1998
László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, çev. Yusuf Gedikli, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006
Lev Nikolayeviç Gumiliev, Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, genişletilmiş 2. basım, İstanbul, 2002
Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005
Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012
Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006
Marsha Levine, Botai and the Origins of Horse Domestication. Journal of Anthropological Archaeology, 1999, c. 18, sayı: 1
Marsha Levine, Domestication and Early History of the Horse. The Domestic Horse: The Origins, Development and Management of Its Behaviour, edited by Daniel Simon Mills and Sue Mary McDonnell, Cambridge University Press, 2005
Marx-Engels, Rezensionen aus der Neuen Rheinischen Zeitung. Politisch-ökonomische Revue, Zweites Heft, Februar 1850
Mehmet Bayrakdar, En Eski Türk Tarihi ve Ur, Su, Mo Adları – Atatürk’ün Yazılmasını Beklediği Türklük Tarihi, Altınordu Yayınları, Ankara, 2025
Mert İnan, Türklerin Ayaz Ata’sı Noel Baba’ya karşı, Milliyet Gazetesi, 31 Aralık 2015, https://www.milliyet.com.tr/gundem/turklerin-ayaz-ata-si-noel-baba-ya-karsi-2172019, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamlasma-sureci/, Erişim Tarihi: 08.04.2026
Mesut Can, Merv’de İslamî İlimlerin Doğuşu (Hicri İlk İki Asır), Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi 3/6 (2016)
Muazzez İlmiye Çığ, Ortadoğu Uygarlık Mirasçıları 2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011
Muazzez İlmiye Çığ’ın Sümerliler Türklerin Bir Koludur Sümer-Türk Kültür Bağları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013
Murad Adji, Avrupa, Türkler, Büyük Bozkır – Kıpçaklar, çev. Zeynep Bağlan Özer, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2016
Murad Adji, Saklanan Türk Tarihi, çev. Varol Tümer, Saklanan Türk Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Mustafa Ergün, Altay Akıllı İnsanı (Homa Sapıens Altaensıs), Kırmızılar, 23 Eylül 2025, https://www.kirmizilar.com/altay-akilli-insani-homa-sapiens-altaensis/, Erişim Tarihi: 09.04.2026
Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, Erişim Tarihi: 09.04.2026
Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, Kırmızılar, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Mustafa Ergün, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar, 26 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/dillerin-dogusu/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Mustafa Ergün, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Mustafa ERGÜN, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024
Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, Erişim Tarihi: 18.03.2026
Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 28. baskı, 2017
Osman ESİN, “Orta Asya Ön Asya ve Anadolu Ekseninde Eski Türklerin Hayatında Önemli Bir Figür: At”, ulakbilge, 2017, Cilt 5, Sayı 14, Volume 5, Issue 14
Pantolon Türk icadı, Hürriyet Gazetesi, 21 Mayıs 2005, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/pantolon-turk-icadi-321036, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Pantolon Türk icadı!, Yeni Şafak Gazetesi, 23 Ağustos 2001, https://www.yenisafak.com/hayat/pantolon-turk-icadi-2458093, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Pîrî Reis Haritası, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Pîrî_Reis_Haritası, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Pîrî Reis, Pîrî Reis Dünya Haritası, 1513, [Harita] Parşömen (Ceylan Derisi) üzerine renkli çizim, 87×63 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Köşkü Koleksiyonu, Envanter No: H. 1824 / R. 1633), İstanbul
Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, Duraklamadan Yıkılışa, çev. Server Tanilli, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2. Baskı: Ocak 2012
Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri II, İstanbul: Berikan Yayınevi, 2011
Sercan Ahincanov, Kıpçaklar Türk Halklarının Katalizör Boyu, çev. Kürşat Yıldırım, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010
Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986
Silvan Güneş, Türk Modernleşmesinin Bin Yıllık Genetiği ve Atatürk’ün Çağdaşlık Vizyonu, Silvan Güneş – Biyografi Yazarı Web Sitesi, 1 Şubat 2026, https://biyografiyazari.com/2026/02/01/turk-modernlesmesinin-bin-yillik-genetigi-ve-ataturkun-cagdaslik-vizyonu/, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Sinan Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları – Parola Nuh, İnkılap Yayınevi, 2017
Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009
Şalvar, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Şalvar, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Şecaattin Zenginoğlu, Bilgi Çağındaki Türk Gençliğinin Yükselen Sesi, Şan Ajans, 1999
Talât Tekin, Tunyukuk Yazıtı, Simurg Yayınları, Ankara 1994
Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024
Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931
Türkiye Cumhuriyeti’nin Temellerini 100 Yıl Öncesinden Atan Yenilikçi Osmanlı Padişahı: II. Mahmud, Onedio, 19 Kasım 2021, https://onedio.com/haber/turkiye-cumhuriyeti-nin-temellerini-100-yil-oncesinden-atan-yenilikci-osmanli-padisahi-ii-mahmud-1018593, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Türk Tarihinin Ana Hatları, haz. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930
Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 26.01.2026
Uğur Utkan, Türkiye’de Şapka İnkılâbının Tarihçesi, Manisa Son Haber, 25 Eylül 2025, https://www.manisasonhaber.com/turkiye-de-sapka-inkilbinin-tarihcesi-makale,1227.html, Erişim Tarihi: 13.04.2026
Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026
Viktor Fedorovich Zaibert, Atbasarskaya Kultura (Атбасарская Культура), Rossiyskaya Akademiya Nauk, Uralskoe Otdeleniye, Ekaterinburg, 1992
Viktor Fedorovich Zaibert, Botayskaya Kultura (Ботайская Культура). Kaz-Akparat, 2009
Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20
Yaşar Çoruhlu, Erken Devir Türk Sanatı: İç Asya’da Türk Sanatının Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2007
Zeki Velidi TOGAN”, Türkistan Tarihi, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981
Zeki Velidi TOGAN”, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946
[1] TÜRK DEVESİ
[2] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[3] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 60
[4] Geniş bilgi için bkz. Wilhelm Koppers. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, c. V, sayı 20, Ekim 1941, sf. 48 (Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 48) vd. Yine bkz. Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019, “Yeryüzü Hükümdarlığının ideolojisi Tengri” başlıklı bölüme bkz.
[5] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 62
[6] bkz. Murad Adji, Saklanan Türk Tarihi, çev. Varol Tümer, Saklanan Türk Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
[7] Mustafa Ergün, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 13.04.2026
[8] Murad Adji, Saklanan Türk Tarihi, çev. Varol Tümer, Saklanan Türk Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 32
[9] Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, “The Earliest Horse Harnessing and Milking.” Science, vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335. DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 09.04.2026
[10] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 09.04.2026
[11] Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, “The Earliest Horse Harnessing and Milking.” Science, vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335. DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 09.04.2026
[12] Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, “The Earliest Horse Harnessing and Milking.” Science, vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335. DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 09.04.2026
[13] Viktor Fedorovich Zaibert, Atbasarskaya Kultura (Атбасарская Культура), Rossiyskaya Akademiya Nauk, Uralskoe Otdeleniye, Ekaterinburg, 1992
[14] Viktor Fedorovich Zaibert, Botayskaya Kultura (Ботайская Культура). Kaz-Akparat, 2009
[15] Marsha Levine, “Botai and the Origins of Horse Domestication.” Journal of Anthropological Archaeology, 1999, c. 18, sayı 1, sf. 29-78; Marsha Levine, “Domestication and Early History of the Horse.” The Domestic Horse: The Origins, Development and Management of Its Behaviour, edited by Daniel Simon Mills and Sue Mary McDonnell, Cambridge University Press, 2005, sf. 5-22
[16] Marsha Levine, “Botai and the Origins of Horse Domestication.” Journal of Anthropological Archaeology, 1999, c. 18, sayı 1, sf. 29-78; Marsha Levine, “Domestication and Early History of the Horse.” The Domestic Horse: The Origins, Development and Management of Its Behaviour, edited by Daniel Simon Mills and Sue Mary McDonnell, Cambridge University Press, 2005, sf. 5-22
[17] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[18] Mustafa ERGÜN, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 102
[19] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[20] Mustafa Ergün, Altay Akıllı İnsanı (Homa Sapıens Altaensıs), Kırmızılar, 23 Eylül 2025, https://www.kirmizilar.com/altay-akilli-insani-homa-sapiens-altaensis/, erişim tarihi: 09.04.2026
[21] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[22] karalardaki en büyük buzul kütleleri vardır.
[23] kalay ve demir
[24] Firuze “Turkuaz” ve Lacivert taş “Lapis lazuli”
[25] deniz seviyesi -125/130 metrelerde
[26] 35º-40° K enlemleri arası
[27] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[28] Arnold Joseph Toynbee, Civilization on Trial, New York Oxford University Press, 1948; akt: Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[29] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026
[30] Eşref Atabey, Nuh’un Gemisi, Heyelan Etkisiyle Oluşmuş Jeolojik Bir Yapı, ResearchGate, Haziran 2025, sf. 5
[31] Şecaattin Zenginoğlu, Bilgi Çağındaki Türk Gençliğinin Yükselen Sesi”, Şan Ajans, 1999, sf. 84; bu konu ile ilgili detaylar için bkz. Sinan Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları – Parola Nuh, İnkılap Yayınevi, 2017
[32] günümüzde 371,000 km2
[33] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, Kırmızılar, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[34] Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 13.04.2026
[35] Jennifer Garner, Metal sources (Tin and copper) and the BMAC, in: Bertille Lyonnet and Nadezhda Dubova (eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York, 2021; akt: Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 13.04.2026
[36] Bertille Lyonnet and Nadezhda Dubova (eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York, 2021; akt: Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 13.04.2026
[37] Jennifer Garner, Metal sources (Tin and copper) and the BMAC, in: Bertille Lyonnet and Nadezhda Dubova (eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York, 2021; akt: Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 13.04.2026
[38] harita için bkz. https://maps-for-free.com/, erişim tarihi: 13.04.2026
[39] Bertille Lyonnet and Nadezhda Dubova (eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York, 2021; akt: Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 13.04.2026
[40] Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 13.04.2026
[41] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 69
[42] Murad Adji, a.g.e., sf. 32
[43] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 97-103
[44] Ali Maskan, Kavimler Göçü, Her Şey Sil Baştan, Fikir Coğrafyası, https://fikircografyasi.com/makale/kavimler-gocu-her-sey-sil-bastan, erişim tarihi: 13.04.2026
[45] Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu (374-469), Türk Dünyası Ansiklopedisi, 14 Şubat 2025, https://turkdunyasiansiklopedisi.gov.tr/detay/7374/Avrupa-Hun-%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu-, erişim tarihi: 13.04.2026
[46] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, sf. 166
[47] Türk Tarihinin Ana Hatları, haz. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf 185-190
[48] Agap Dilaçar, “Atatürk ve Türkçe”, Atatürk ve Türk Dili, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1963, sf. 51
[49] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 13.04.2026
[50] Bozkırın Kuyumcuları ve Takılar Üzerindeki İzleri, Hakan Mücevherat Web Sitesi, 26 Ocak 2024, hakanmucevherat.com/blog/icerik/bozkirin-kuyumculari-ve-takilar-uzerindeki-izleri, erişim tarihi: 13.04.2026
[51] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, “Ergenekon Destanı” bölümü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, c. I, sf. 62, 63
[52] Detaylar için bkz. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş: Türklerde Nesne ve Eşya Kültürü, Cilt 4, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1991, sf. 12-18; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2015, sf. 54-56; Emel Esin, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası, 1978, sf. 22-25; Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri II, İstanbul: Berikan Yayınevi, 2011, sf. 45; Yaşar Çoruhlu, Erken Devir Türk Sanatı: İç Asya’da Türk Sanatının Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2007, sf. 34-36
[53] Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I, sf. 243 vd., Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999, c. I, sf. 322; akt. Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, erişim tarihi: 28.04.2026
[54] Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I, sf. 243 vd; akt. Uğur Utkan, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 15.02.2026
[55] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 27.01.2026
[56] Mesut Can, “Merv’de İslamî İlimlerin Doğuşu (Hicri İlk İki Asır)”, Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi 3/6 (2016), sf. 400, 403
[57] Ayşe Olgun Fırat, Türklerin İslamiyet ile Tanışması, Söylenti Dergisi, 11 Temmuz 2023, https://www.soylentidergi.com/turklerin-islamiyet-ile-tanismasi/, erişim tarihi: 08.04.2026
[58] Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamlasma-sureci/, erişim tarihi: 08.04.2026
[59] Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamlasma-sureci/, erişim tarihi: 08.04.2026
[60] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 26.01.2026
[61] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 63
[62] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 13.04.2026
[63] Ayşe Afet İnan, “Orta Kurun Tarihine Umumi Bir Bakış”, Birinci Türk Tarih Kongresi, Ankara 1932, sf. 40
[64] Muazzez İlmiye Çığ-Sümerliler Türklerin Bir Koludur, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ağustos 2022, sf. 94
[65] Jean Paul Raux, Türklerin Tarihi, Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Dergah Yayınları, İstanbul, 2024, sf. 52
[66] Muazzez İlmiye Çığ-Sümerliler Türklerin Bir Koludur, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ağustos 2022, sf. 94
[67] Muazzez İlmiye Çığ, Ortadoğu Uygarlık Mirasçıları 2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, sf. 80-110; Haluk Tarcan, Ön-Türk Uygarlığı: Resmi Tarihin Dışındaki Bir Araştırma Denemesi, Töre Yayın Grubu, İstanbul, 2003, sf. 145-160; Kâzım Mirşan, Dinlerin Gelişimi: Erken Türk Dininden Doğan Dinler, MMB Yayınları, Ankara, 1998
[68] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 28
[69] Murad Adji, a.g.e., sf. 28
[70] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
[71] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
[72] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
[73] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
[74] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
[75] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
[76] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
[77] Murad Adji, “Avrupa, Türkler, Büyük Bozkır – Kıpçaklar”, çev. Zeynep Bağlan Özer, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2016, “Bozkır Kültürü ve Ağaç İnancı”, sf. 60-90; “Kavimler Göçü ve Avrupa ile Temas”, sf. 140-180 ve “Tengricilik ile Hristiyanlığın Kıyaslandığı Bölüm”, sf. 210-260
[78] Antalyalı Noel Baba: Yardımseverliğin Sembolü ve Hikayesi, Mustafa Özdoğan Web Sitesi, 30 Temmuz 2024, https://www.drozdogan.com/antalyali-noel-baba-yardimseverligin-sembolu-ve-hikayesi/, erişim tarihi: 13.04.2026
[79] Mustafa Ergün, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 13.04.2026
[80] Mert İnan, Türklerin Ayaz Ata’sı Noel Baba’ya karşı, Milliyet Gazetesi, 31 Aralık 2015, https://www.milliyet.com.tr/gundem/turklerin-ayaz-ata-si-noel-baba-ya-karsi-2172019, erişim tarihi: 13.04.2026
[81] Uğur Utkan, Türkiye’de Şapka İnkılâbının Tarihçesi, Manisa Son Haber, 25 Eylül 2025, https://www.manisasonhaber.com/turkiye-de-sapka-inkilbinin-tarihcesi-makale,1227.html, erişim tarihi: 13.04.2026
[82] Türkiye Cumhuriyeti’nin Temellerini 100 Yıl Öncesinden Atan Yenilikçi Osmanlı Padişahı: II. Mahmud, Onedio, 19 Kasım 2021, https://onedio.com/haber/turkiye-cumhuriyeti-nin-temellerini-100-yil-oncesinden-atan-yenilikci-osmanli-padisahi-ii-mahmud-1018593, erişim tarihi: 13.04.2026
[83] Uğur Utkan, Türkiye’de Şapka İnkılâbının Tarihçesi, Manisa Son Haber, 25 Eylül 2025, https://www.manisasonhaber.com/turkiye-de-sapka-inkilbinin-tarihcesi-makale,1227.html, erişim tarihi: 13.04.2026
[84] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017, 28. baskı, sf. 169-212
[85] Robert Mantran, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, Duraklamadan Yıkılışa, çev. Server Tanilli, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2. Baskı: Ocak 2012, sf. 49-51
[86] Robert Mantran, a.g.e., sf. 53, 54
[87] Cengiz Özakıncı, Pantolon ceket gömlek Batı icadı değil Türk giyimidir, Gerçek Edebiyat, 20 Eylül 2020, https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/pantolon-ceket-gomlek-bati-icadi-degil-turk-giyimidir/5765, erişim tarihi: 13.04.2026
[88] Pantolon Türk icadı!, Yeni Şafak Gazetesi, 23 Ağustos 2001, https://www.yenisafak.com/hayat/pantolon-turk-icadi-2458093, erişim tarihi: 13.04.2026
[89] Pantolon Türk icadı, Hürriyet Gazetesi, 21 Mayıs 2005, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/pantolon-turk-icadi-321036, erişim tarihi: 13.04.2026
[90] Silvan Güneş, Türk Modernleşmesinin Bin Yıllık Genetiği ve Atatürk’ün Çağdaşlık Vizyonu, Silvan Güneş – Biyografi Yazarı Web Sitesi, 1 Şubat 2026, https://biyografiyazari.com/2026/02/01/turk-modernlesmesinin-bin-yillik-genetigi-ve-ataturkun-cagdaslik-vizyonu/, erişim tarihi: 13.04.2026
[91] Atatürk / Antlaşmalar/ Konferanslar / Londra Konferansı (21 Şubat-12 Mart 1921), Turan İnceler Web Sitesi, 14 Mayıs 2021, https://ata.turaninceler.com.tr/2021/05/ataturk-antlasmalar-konferanslar-londra.html, erişim tarihi: 14.04.2026
[92] Bkz. Şalvar, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Şalvar, erişim tarihi: 13.04.2026
[93] Kayrat BELEK, ESKİ TÜRKLERDE AT VE AT KÜLTÜRÜ (Dünden Bugüne Kırgız Kültürel Hayatı Örneği), Gazi Türkiyat , Bahar 2015 / Sayı 16 : sf. 111 – 128
[94] Bkz. Gönül Üstün ve Yıldız Soneser, “Türk Geleneksel Giyim Kültürünün Bir Parçası Olan Şalvarın Türk ve Dünya Modasına Yansımaları”, 38. ICANAS (Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi), Koza Yayıncılık, Ankara, 2007, sf. 1045-1060; Fatma Ayhan, “Türk Geleneksel Giyim Kültüründe Şalvar”, Humanities Sciences (NWSAHS), Cilt 16, Sayı 1, 2021, sf. 59-70; Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş V: Türklerde Giyim Kuşam, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1991, sf. 101-105; Emine Gürsoy Naskali, Kırgız Kültürü Sözlüğü, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2004; Zeki Velidi Togan, Türkistan Tarihi, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981
[95] Osman ESİN, Orta Asya Ön Asya ve Anadolu Ekseninde Eski Türklerin Hayatında Önemli Bir Figür: At, ulakbilge, 2017, Cilt 5, Sayı 14, Volume 5, Issue 14
[96] Bu konuda bkz. László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, çev. Yusuf Gedikli, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, sf. 62
[97] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 13.04.2026
[98] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 13.04.2026
[99] Mustafa Ergün, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar, 26 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/dillerin-dogusu/, erişim tarihi: 13.04.2026
[100] Muazzez İlmiye Çığ, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 168
[101] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 13.04.2026
[102] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[103] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[104] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[105] Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, sf. 147
[106] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005, sf. 107
[107] Kazak Türkçesi sözcükler için bkz. Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi Sözlüğü, Turan Yayınevi, Türkistan, 2003, s.383 vd.
[108] Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s.147
[109] Kaare Grønbech, a.g.e., s.147
[110] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[111] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 75
[112] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, genişletilmiş 2. basım, İstanbul, 2002, s.83 vd.
[113] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 75
[114] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005
[115] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[116] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[117] Besim Atalay, Hâkimiyeti Milliye, 30 Aralık 1932, s.3.
[118] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[119] Günay Karaağaç, Türkçe Verintiler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2008, s.876.
[120] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 77
[121] Bkz. Kaare Grønbech, Komanisches Wörterbuch ve Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s. 147; İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ Yayınları, Ankara, 2012, s.168
[122] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 77
[123] Ur sözcüğünün ulu, kale, yüksek yer anlamına geldiğini belirten Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Kurtuluş Matbaası, Ankara, 1968, s.54 vd, 106 vd, 113 vd.
[124] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.11 vd, 469.
[125] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 78, 79
[126] Güneybatı İran; güney Azerbaycan
[127] Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926
[128] Mustafa ERGÜN, Uygarlık Yolu, 13 Ekim 2024, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 03.04.2026
[129] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Ocak 2024, Eskişehir, sf. 70, 71
[130] Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009, sf. 120–160
[131] Detaylar için bkz. Mehmet Bayrakdar, En Eski Türk Tarihi ve Ur, Su, Mo Adları – Atatürk’ün Yazılmasını Beklediği Türklük Tarihi, Altınordu Yayınları, Ankara, 2025
[132] Atatürk’ün araştırdığı kayıp kıta bulundu MU?, Hürriyet Gazetesi, 17 Şubat 2017, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/pasifik-okyanusunda-yeni-bir-kita-zelandiya-40368994, erişim tarihi: 13.04.2026
[133] Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009, sf. 10, 11
[134] Pîrî Reis Haritası, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Pîrî_Reis_Haritası, erişim tarihi: 13.04.2026
[135] Pîrî Reis, Pîrî Reis Dünya Haritası, 1513, [Harita] Parşömen (Ceylan Derisi) üzerine renkli çizim, 87×63 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Köşkü Koleksiyonu, Envanter No: H. 1824 / R. 1633), İstanbul; harita üzerindeki o meşhur Osmanlıca denizcilik ve keşif notları için bkz. Afet İnan, The Oldest Map of America, Drawn by Piri Reis / En Eski Amerika Haritası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1954
[136] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Ocak 2024, Eskişehir, sf. 70, 71
[137] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 79
[138] Çin Yıllıklarında belirtilen bu sayıyı Gumiliev “biraz abartılı” buluyor. Bkz. Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, 2002, s.95.
[139] Çin Yıllıklarından aktaran Bicurin’e gönderme yapan Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, 2002, s. 105.
[140] Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006, s.20; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 79
[141] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.25.
[142] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.33, dipnot 121. Çin Yıllıkları, Türk generalinin 200’binden çok askerini Heng Çov’dan yola çıkararak üç kol halinde Kuzel Tsi’ye sürdüğünü yazıyor.
[143] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.580
[144] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[145] Çin Hanedan Yıllıkları, Çin’in Ta-po Kağan’ın ordusundan korktuğunu yazıyor. Bkz, Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.64
[146] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.67 ve s.559-569.
[147] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.67 ve s.559-569.
[148] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.73
[149] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.103.
[150] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[151] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[152] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[153] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[154] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[155] Sir bodunun 627 yılında Doğu Türklerini yendiklerini, bu sırada çoğu atlı 200 bin kişilik güçlü orduları bulunduğunu, her atlının dört atı olduğunu, 630 yılında Doğu Türk hakanlığının yıkılmasından sonra 648 yılında Uygurlara ve Çin’e yenildiklerini, Türk-Sir ittifakının bunun üzerine İlteriş Kağan tarafından kurulduğunu yazan Sercan Ahincanov, Kıpçaklar Türk Halklarının Katalizör Boyu, çev. Kürşat Yıldırım, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010, s.54 vd
[156] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.136 vd
[157] Zeki Velidi Togan, a.g.e., s.136 vd
[158] Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006, s.37; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 81
[159] Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, c.2, s.312, c.3, s.356. Basmillar, 700 bin askerlik ordularına rağmen yeniliyorlar.
[160] Tunyukuk Yazıtı’nın Batı yüzünde “Yarış ovasında toplanan On Ok ordusunun 100 bin asker olduğu” belirtiliyor. Bkz. Talât Tekin, Tunyukuk Yazıtı, Simurg Yayınları, Ankara 1994, s.16.
[161] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.133
[162] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.331.
[163] Herodotos, Herodot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, İstanbul, Aralık 1973, s.334.
[164] Bu konuda bkz. László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.62.
[165] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 82
[166] Bkz. Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 481
[167] Friedrich Engels: “Ludwig Feuerbach und der Ausgang der klassischen deuts-chen Philosophie”; Marx-Engels, Rezensionen aus der “Neuen Rheinischen Zeitung. Politisch-ökonomische Revue”, Zweites Heft, Februar 1850; Friedrich Engels, Dialektik der Natur, Einleitung; Friedrich Engels: “Die Entwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissenschaft”, in: Karl Marx/Friedrich Engels – Werke. (Karl) Dietz Verlag, Berlin. Band 19, 4. Auflage 1973, un-veränderter Nachdruck der 1. Auflage 1962, Berlin/DDR. sf. 189-201. Ayrıca Marx ile Engels arasındaki mektuplaşmalar.; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 82, 83
[168] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 83
[169] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.15 vd, 126.
[170] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 84
[171] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.47 vd.
[172] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 84
[173] Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 09.04.2026
[174] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 71-73
[175] Raphael Pumpelly, Explorations in Turkestan, Expedition of 1904: Prehistoric Civilizations of Anau, Origins, Growth, and Influence of Environment, 1908; Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 73
[176] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 73-76
[177] Muazzez İlmiye Çığ’ın Sümerliler Türklerin Bir Koludur Sümer-Türk Kültür Bağları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, sf. 15
[178] Begymrat Gerey, 5000 years of Sumer-Turkmen connections, Berlin (in Turkish), 2003; akt: Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 77
[179] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 77, 78
[180] Begymrat Gerey, 5000 years of Sumer-Turkmen connections, Berlin (in Turkish), 2003; akt: Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 78
[181] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 79, 80
[182] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 164, 165
[183] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163
[184] Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024, sf. 16-20
[185] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163, 164
[186] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 166, 167
