Aryanlar

 

Prof.Dr. Mustafa ERGÜN

GİRİŞ

Ari ırk, 19. yüzyılın sonlarında Proto-Hint-Avrupa mirasına sahip insanları ırksal gruplarla tanımlamak için ortaya çıkmış ve artık kullanılmayan bir tarihsel bir kavramıdır. Antropolojik, tarihi ve arkeolojik kanıtlar bu kavramın geçerliliğini desteklememektedir. Kavram, Proto-Hint-Avrupa dilini ilk konuşanların insanlığın üstün bir örneğinin belirgin ataları olduğu ve günümüze kadar onların soyundan gelenlerin Sami ve Hamitik ırklarının yanı sıra Kafkas ırkının bir alt ırkını ya da kendine özgü başka bir ırkı oluşturduğu düşüncesinden türemiştir.

Ariler hakkında bilgilere Vedalar ve Hititler’in eski başkenti olan Boğazköy’de ortaya çıkarılan çivi yazısı tabletlerden ulaşılmıştır. İlk vatanlarının neresi olduğu bilinmeyen Ariler (Batı tarafından yazılan tarihe göre) uzun boylu, kalkık burunlu ve beyaz ırka mensup savaşçı bir milletti. Dravidler ile savaşıp onları yenen Ariler Dravidler’i güneye sürerek kuzeyde kendi dil ve kültür birliklerini kurup kendi yasalarını kabul ettirdiler. Atı evcilleştiren sığır sürülerine çobanlık eden ve karasabanı kullanmayı bilen Ariler yeni ele geçirdikleri topraklarda çoban hayatını devam ettirse de yerleşik hayata geçmekle birlikte çanak çömlek yapımını, kumaş dokumayı ve marangozluğu öğrenmişlerdir. Ariler Sanskritçe dilini geliştirdi. Savaşarak esir ettikleri Dravidler ile aralarına set çeken Ariler kast sistemini geliştirdi.

On dokuzuncu yüzyıllarında Avrupa’da kendi uygarlığını temel alarak üstünlük sağlamak amacıyla kendi uygarlığının kökenlerini araştırmaya başlamışlardır. Ari ırk kuramının kurucularından Fransız aristokratı Kont Arthur de Gobineau’ya (1816–1882) göre Arilerin anavatanı Soğdanya (Özbekistan) ve Orta Asya tüm uygarlığın beşiği olduğunun söylemiştir. Zamanla bu görüş benimsenerek Aryanların anayurdunun Orta Asya ve Bakterya (Modern Kuzey Afganistan) civarında olduğu kabulü yaygınlık kazanmıştır. Lorenzo Burge da “Pre-Glacial Man and The Aryan Race” (1887) adlı eserinde Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıktığını ve burada büyük bir uygarlık yarattıklarını iddia etmiştir. Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne uygarlığı yaymışlardır. Alman hukukçu Rudolp von Jhering de “The Evolution of the Aryan” adlı eserinde Aryan anavatanını Orta Asya/Bakterya olarak kabul etmiştir. Aryan kuramcılarına göre Ariler bütün diğer halklardan üstün, sakin ve sağlam karakterli, sürekli çabalayan, düşünsel açıdan parlak, uzun boylu, açık tenli sarışın bir ırktılar. Orta Asya’dan dünyaya yayılan Arilerin diğer halkları kolayca yönetimleri altına almaları bu şekilde açıklanmıştır.

Avrupa dillerini kullanan Hindistan’dan Batı Avrupa’ya kadar olan bölgede yaşayan halkların çoğunu ortak bir ırk kabul eden kavramdır. Ari ırk teorisine göre Avrupalı olan bu kavim tarih çağlarının başında Hindistan’ı istila etmiş ve bugün Hindistan’daki kast sistemi ve yerel din bu istila sonucu ortaya çıkmıştır. Ancak 2009 yılında sonuçlanan ve Harvard, MIT gibi ABD’nin önde gelen üniversiteleri tarafından yürütülen ortak bir genetik araştırma sonucunda bu sosyal gruplar arasında genetik büyük farklar saptamanın imkânsız olduğu, dolayısıyla da kast sisteminin böyle bir istilanın ürünü olmadığı anlaşılmıştır.

Ari ırk teorisi siyasi boyutta ilk defa Hindistan’ın İngilizler tarafından işgali sırasında desteklenmiştir. İngilizler işgali haklı çıkarmak için Hindistan’ın zaten eskiden Avrupalı bir kavim olan Ariler tarafından istila edildiği yönündeki bu iddiaları savunmuştur. Siyasi anlamda aryosofi, Almanya’da Adolf Hitler döneminde zirveye ulaşmıştır. Daha sonra Almanya’sının çöküşüyle bu akım büyük ölçüde zarar görmüştür ancak dünyada bir kısım ırkçı gruplar tarafından hâlen desteklenmektedir.

Irk olgusu yalnızca filoloji ya da antropoloji açısından ele almak; kültürel gruplar arasında çanak, çömlekler, araçlar, silahlar ve etnik ya da dilsel gruplardan yola çıkarak belli bağlar tanımlamak bazen yanıltıcı olabilir (Childe, 1926). Bu yanılgılardan kaçınmak için Gordon Childe, arkeolojik bulguları, tarihsel bütünlüğü ve gelişimi içinde algılayıp yorumlamıştır. Neolitik ve Şehircilik Devrimi kuramlarını arkeoloji dünyasına kazandırmış; insanların toplayıcılık ve avcılıktan yerleşik düzene geçiş sürecini açıklayan model olan Tatlısu-vaha kuramını savunmuştur. EX ORIENT LUX (Işık Doğudan Gelir) olarak bilinen söylemiyle de Batı Avrupa ve Avrupa uygarlığının köklerinin Yakındoğu’dan Batıya doğru göç ettiğini ileri sürmüştür. Aryanlar her yerde gerçek ilerlemenin kurucuları olarak ortaya çıkıyorlar ve Avrupa’daki yayılmaları bu bölgenin tarihinde Afrika ve Pasifik’ten uzaklaşmaya başladığı anı işaret etmektedir (Childe, 1926).

ARİLERİN ANAYURDU (HAZAR-TURAN)     

Son Buzul çağı süresince (120 ile 12 bin yıl öncesi), dünyadaki sular genel olarak 40-45°N enlemlerinin kuzeyinde -kutup bölgelerinde- tutulmaktaydı. Ayrıca 30-35°N enlemlerinin güneyinden ekvatora kadar olan bölge yağış olmamasından dolayı (buzul çağları, dünyamızda kurak çağlardır) çok kurak ve çöllerle kaplıdır. Buzul çağlarında yaşama uygun bölgeler ekvator civarında dar bir alanda ve genel olarak 35-40°N enlemleri arasındaki kuşakta var olabilmektedir. Buzul çağı sırasında, Güney Hazar Denizi yaşam koşullarının en uygun olduğu bir bölgede yer almaktadır (Ergün, 2021). Son Buzul Maksimumu (LGM) zamanında (20 bin yıl öncesi), Avrasya’nın büyük bölümü 40-45°K enlemlerinden sonrası buzul katmanları ile kaplanmıştı. Bunun yanında 30-35°K enlemlerinin güneyinde ise genel olarak hiçbir bitki örtüsü olmayan sert Kurak/Yarı Kurak iklim koşulları vardı (Şekil 1).

Canlı türlerin buzul çağı süreçlerinde yaşamlarını devam ettirebilmek için Ilıman Kuşaklara (30-35°K Enlemleri)  kaymışlardır. Bu arada bu türlerin bir kısmı yeni yaşam ortamlarında kalmışlardır. Bu nedenle Anadolu ve Ceyhun’da bazı kuzeyli ve hem de güneyli türler mevcuttur. Bu bölgelerde (pek çoğu endemik olan) çok fazla bitki türü bulunmaktadır.

Hazar-Turan bölgesi 200 milyon yıl önce alanda Tetis Okyanusu yer alıyordu. Güneyde oluşan dağlar Tetis Okyanusu’nu küçültmüş ve Alp-Himalaya sıradağlarını oluşturmuştur. Bu durumda Ceyhun Irmağı Hazar Denizi’ne doğru akmaya başlamıştır. Irmağın taşıdığı kumlar çöl alanında birikmeye başlamıştır. Tecen ve Murgap ırmakları Ceyhun ile birleşerek kum birikimini hızlandırmıştır. İklimin kuraklaşması ile bu kumul alanı üzerinde Karakum Çölü’nü oluşturmuştur. Kızılkum Çölü yaklaşık olarak 300 bin km² yüz ölçümüyle dünyanın en büyük çölleri arasında yer alır. Orta Asya’nın iki büyük ırmağı (Seyhun ve Ceyhun) arasında yer alan Kızılkum Çölü, Aral Denizi’nin güneyindedir.

Şekil 1. Buzul Çağında İklim Yaşam Kuşakları

Şekil 2. Hazar Denizi-Ceyhun (TURAN) Uygarlık Bölgesi.

Hazar Denizi ve Turan havzası dünyanın en büyük kıta içi kapalı havzasıdır.  Hazar ekosistemi, dünya okyanuslarına ait deniz seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine has su seviyesi değişimlerine sahip kapalı bir havzadır. Batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Kazakistan ve Tanrı Dağları, doğusunda Pamirler ve güneyinde ise Kopet Dağları ve Hindukuş Dağları bulunmaktadır. Hazar Denizi’nin doğusunda Türkmenistan yer almaktadır. Türkmenistan topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar (Şekil 2).

UYGARLIKTA SUYUN ÖNEMİ

Uygarlığın oluşmasında uygun iklim koşullarına ve daha da önemlisi suyun varlığına gereksinim vardır:

YAŞAM SUDUR VESU İSE DÜNYA’NIN MİMARIDIR…

Demek ki, su yaşamın kaynağı olduğu gibi günümüz yeryüzü şeklinin oluşmasında en önemli etmendir. Yerküremiz son 400 bin yılda dört defa buzul çağına girmiş ve çıkmıştır. Her buzul çağında su kütlesi kutuplardaki buzullarda tutulduğu için deniz seviyesi en aşağı 120/130 m düşmüştür. Tüm dünyada, Son Buzul Maksimumu (SBM) (20 bin yıl önce)  zamanında iklimler daha soğuk ve hemen hemen her yerde daha kuruydu. Güney Avustralya ve Sahil gibi uç koşullar hüküm sürdüğü yerler hariç, yağış Avrupa ve Amerika’nın buzullaşmış yerlerinde olduğu gibi hemen hemen aynı derecede bitki örtüsü, günümüze göre % 90 kadar azalmıştı. Bu devirde Dünyadaki insan nüfusunun 5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Dünya’nın çöllerinin çoğunluğu Son Buzul Maksimumu zamanında Turan, Kuzey İran-Afganistan ve İç Anadolu -Konya ovası- hariç genişlemiştir.

Şekil 3. Avrasya buzul tabakaları, buzul önü göller ve Sibirya’dan Akdeniz’e yön değiştiren ırmak (Grosswald, 1980). Dünyanın en uzun ırmağı ve İlk Uygarlık alanı.

Bu çekilme kıta üzerindeki temel su dengesi sonucu oluşmuştur. Arktik Okyanusa tatlı su akımını azaltmış, Aral, Hazar, Karadeniz ve Baltık Denizi’ne tatlı su akımını aşırı bir şekilde arttırmıştır. Bunun sonucu olarak, yön değiştiren ırmakların tortul toplanma alanı olan Aral ve Hazar Denizleri (bu arada Türkçe ’de “Aral Denizi”; “Adalar Denizi” demektir) üzerinden Doğu Sibirya’da başlayıp Akdeniz’de sona eren dünyanın en uzun ırmağı oluşmuştur (Şekil 3).

Hazar bölgesi taşkınlar, Aral Denizi kuzeyindeki Buzul gölü barajının aniden yıkılmasıyla (bir meteor çarpması olduğu tahmin edilmektedir) suların ani olarak Hazar-Aral çukur alanını (-150 metrelerde olduğu tahmin ediliyor) doldurmuştur. Ani olarak bu kapalı ortamda su seviyesini +50 metrelere çıkarmıştır. Türkmenistan ve Azerbaycan’ın geniş alanları su altında kalmıştır. Bu taşkın olayları (Günümüzden 17 ila 10 bin yıl önce) kıyısal düzlükler (denizel yükselimler), ırmak vadilerine (aşırı arası taşkınlar), ırmak boşalım alanları (buzul gölleri; termokarst) ve yamaçlarda üzerine izlerini bırakmıştır. Bu Khavalyan Yükselimi olarak bilinmektedir (Şekil 4). Her biri 2000 yıl süren ırmak vadilerinde tanımlanan üç büyük aşırı taşkın dalgalarını içeren ve gruplandırılan 10 salınım (her birisi 500-600 yıl süreli) taşkın tarihi olarak tanımlamıştır.

Şekil 4. Hazar baseninde geç buzul taşkınları (Chepalyga, 2007’den uyarlanmıştır). Notlar: Khvalyan Yükselimi (15000 yıl önce; Nuh Tufanı); Buzul-Çağı Sonu; 12000 yıl öncesi): Deniz-seviyesi 5-6000 yıl önce erişilmiştir.

Dünya denizlerinde Buzul Çağı ve hemen sonrasında deniz seviyeleri -120/130 metrelerde idi ve son 12 bin yılda buzulların erimesi sonucunda azar azar sürekli yükseliyordu. Bu nedenle insanlar okyanus kıyılarında yerleşmek istememişlerdir. Bu durum 5-6 bin yıl dünyanın ani ısınmayla birlikte su seviyeleri hızla yükselmiştir. Bu süreçte ise deltalar oluşmuştur. Deltalar olduktan sonra Uygarlıkta sıçrama olurken, deniz kıyılarında da denizcilik gelişmeye başlamıştır. Onun için iç denizlerde (Hazar ve Aral) ise su seviyesi son 15 bin yıldır sürekli düşmekte, fakat her 500-600 yılda bir Hazar Denizi’nde inip çıkmaktadır (Chapalyga, 2007).

Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar Denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye (günümüzde 371.000 km2) ve eğer Aral-Sarıkamış havzası da eklendiğinde 1,1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Karadeniz-Hazar Taşkınlarını yansıtan jeolojik, litolojik, paleontolojik ve jeomorfolojik bulguları Chepalyga (2007) tartışmıştır.

Buzul Çağının sona ermesinden hemen sonra erken uygarlıkların Hazar Denizi çevresinde oluştuğu açık bir şekilde görülmektedir. Buzul çağında Dünya’nın yaşanabilecek yaklaşık 35-40°N enlemleri arasındaki kuşakta yer alan bu bölge uygarlık tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Buzul çağında dar bir alana sıkışan canlı varlığı bu beşikten etrafına dağılmıştır. Çok özel bir su kütlesi olan Hazar Denizi su seviye değişimleri ile insanlık tarihinde çok büyük izler bırakmıştır (Ergün, 2021). Yaşama uygun fakat zor koşullar, insanlık uygarlık tarihinde önemli yer tutmaktadır. İklim değişimlerine karşı en duyarlı ekosistemlerin birisi de kıta içi ve kapalı iç denizlerdir. Bu sularda gözlenen iklim değişiminin gidişleri açık okyanuslarda gözlenenlerden daha karmaşıktır.

NUH TUFANI NEDİR? .

Önce çivi yazılı metinlerde okunan TUFAN söylentisi daha sonra da din kitaplarına geçmiştir. TUFAN olayının nerede olduğu veya olabileceği hakkında birçok varsayım yapılmıştır. Fakat bulgular, din kitaplarında yazılanların eski Sümer Gılgamış Destanı’nda verildiğine benzer şekilde olduğu saptanmıştır. Bu arada Hazar Denizi’ne komşu tüm Türk halklarının hepsinde taşkın ile ilgili halk destanları mevcuttur (Çığ, 2008). Zaten bu şekilde ani bir yükselim ancak ve ancak Hazar-Aral gibi bir kapalı havzada olabilir.

Neyman (2007) tüm olasılıkları tartıştıktan sonra yalnız Hazar Denizinin kutsal kitaplarda bahsedilen tüm koşullara en uygun yer olduğunu kanıtlamıştır. Doğudan kalkan Nuh’un Gemisi batıya doğru gelerek dağlara yaslanmıştır demiştir. Cennet Bahçesinin ise Hazar Denizinin derinliklerinde bulunduğu düşünülmektedir. 15 bin yıl önce oluşan “Hazar Taşkınları” sırasında Hazar Denizi su seviyesi -150 metrelerde idi. Buzul Çağında bu çukur alanlar (35°-40°K enlemleri arası) Dünya’da en uygun yaşam alanlarıydı.

Hazar Denizi’ni çevreleyen Türk halklarının her birinde Tufan ile ilgili mitler vardır. Bunlardan en akla yatkın olanı Kazak Tufan Efsanesidir (Çığ, 2008). Turan ovasında yerleşen TÜRÜ-İLKLER (belki de TÜRK sözcüğü kökeni olabilir mi?) mutlu yaşarken, insanoğlunun bazıları işledikleri günahlar yüzünden buraları su basıyor. Nuh Peygamber, Aral Denizi’nin doğusundaki Kemi Salgan (Gemi yapım yeri) denilen yerde gemisini yaptırmış ve halkın arasında kendisine inananlar ve hayvanlardan birer çift almıştır. Kemi Salgan’dan Turan Denizi’nin yükselmesiyle hareket ederek Aral Denizi üzerinden hareketle, Hazar Denizi üzerinden batıdaki yüksek bir dağa yanaşmışlardır bu Tevrat’a göre Ağrı Dağı (Ararat) veya Kuran’a göre Cudi Dağıdır (Arapça yüksek yer). Hazar Denizi’nin her iki yakasında da Türk dünyasında Tufanı izleri vardır. Azerbaycan Gobustan’daki (14 milyon yıl öncesi) kaya oymasında yaklaşık 20 kürekçinin bulunduğu sazlık tekne resmi ise bu bölgedeki denizciliğin varlığını işaret etmektedir. Ağrı Dağına yakın Azerbaycan’a ait Özerk Nahcivan Cumhuriyeti’nin adı olan NAHCİVAN (İLK ÇIKAN) demektir (Şekil 5). İran Azerbaycan’daki URMU bu bölgede göl kenarında en eski bir yerleşim yeridir (UR Türkçe’de şehir demektir. Aynen Urfa’da “Nuh’un şehri” olduğu gibi).

Şekil 5. Hazar Denizi havzası Nuh Tufanı ile ilişkili yerler (Ağrı Dağı, Nahcivan ve Kemi-salgan) ve önemli tarihi yerler (Urmu, Gobustan ve Anau).

Nick Brooks; Uygarlık, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Nuh Tufanı insanoğlunun gördüğü en büyük felakettir. Bu bölgeden dünyaya yayılırken insanlar yeni gittikleri yerlere götürmüşlerdir. Bu arada Toynbee (1947) şu görüşü ileri sürülmüştür; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu”. İşte Hazar havzasındaki felaket boyutlarındaki su baskını uygarlığın gelişmesinin işaret fişeği olmuştur. Bu bölgede Toplayıcı-Avcı düzeyinden daha ileri bir uygarlık yüzeyinde idiler.

TURAN UYGARLIĞI

ANAU bölgesi bu gölün güney kanadında yer almaktadır. Amerikan arkeolog Raphael Pumpelly (1837-1923) Türkmenistan’da Aşgabat yakınlarındaki ANAU (ANEV) ve Mari (Merv)’de kazılar yapmıştır (Pumpelly, 1908). ANAU’nın adı güneş tanrısı ile ilişkilidir. AN hem burada ve hem de Sümerce de güneş demektir. MÖ 9 binlere giden bu yapılaşmayı bulmuştur. Tahıl yetiştirmeciliği ve koyun ile keçi evcilleştirmelerinin yapıldığını ortaya koymuştur. Anau’nun temsil ettiği Neolitik kültürün bu kadar eski olması ve bu kültürün daha eski bir kültürün devamı bulunması, Orta Asya Neolitik kültürünün çok eski bir zamanda ve her halde milattan önce 20.000’den çok önce başlamış olmasını gerektirmektedir. Anau uygarlığının başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yamaçlardır. Pumpelly buradaki arkeolojik malzeme ile insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleri ile ilgili olarak “VAHA, TATLI GÖL (OASIS)” adlı kuramını ortaya atmıştır. Buzul Çağı sonunda (12 bin yıl önce) meydana gelen kurak iklim kuşağında yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşi hayvanlar ve bitkilerle birlikte büyük tatlı su kaynakları etrafında toplanmış olduklarını ileri sürmüştür.  Pumpelly, bu çalışmaları yaptığı 1910’lardan sonra Rusya’nın komünist rejimi altına girmesiyle tüm bu çalışmalar sona ermiştir. Bu bölgenin yeniden ele alınıp değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Dünya siyasetinde değişimler gerçek tarihin bazen gizlenmesine neden olmaktadır (Şekil 6).

Şekil 6. Turan-Horasan Bölgesi (Horasan sözcüğün anlamı: Güneşin doğduğu yer). (Anau ve Gonur Tepe Ören Yerleri)

Begymrat Gerey (2003) “Bölgenin 15-20 bin yıl öncesi coğrafyası (paleocoğrafya), günümüzden çok farklı idi. Bölgede yaşamış olan insanların, tarih öncesi çağlar ile tarihi çağlarda geçirmiş oldukları yaşam koşullarını anlayabilmek için bölgenin günümüze kadar geçirmiş olduğu paleocoğrafik evrimini bilmek gerekir.” demiştir. Turan Ovası’nda tarih öncesi çağlarda yaşamış ve ileri bir uygarlık düzeyine erişmiş insan topluluklarının varlığı hakkında bazı kalıntılar mevcut ise de bilimsel nitelikli herhangi bir veri, ayrıntılı bir arkeolojik çalışma henüz mevcut değildir. Ancak yerkürenin bereketli altın kuşağı içinde bulunan, insan ve diğer canlı türleri için en uygun paleocoğrafik koşullara sahip olan bu yörenin, gelişmiş insan topluluklarının yaşamış olduğu bir arazi parçası olarak kalmış olmasını da akıl ve mantık kabul etmektedir (Gerey, 2003).

Orta Asya’nın bu ilk uygarlığının temelini atan insanlar buzul çağında bu bölgede kapalı bir halde kalarak uygarlıkta ilerlemelerde bulunmuşlardır. İran yaylasının ve Kafkasya bölgesinin buzlarla örtülü olması, Aral-Hazar denizinin kutup buzullarının güney cephesini çevirdikleri bu devirde Turan’daki halk, harici bir engellemeye maruz kalmaksızın kendi kendilerine oluşum devirlerini geçirmişlerdir. Bu oluşum devrinin birçok kademeleri olduğu şüphesizdir. Bu kademelerden biri insanın taş balta, taş ok ucu kullandığı zamana kadar olan devir, diğeri de ev inşasından en eski Anau uygarlığına kadar olan devirdir. Anau’nun temsil ettiği Neolitik kültürün bu kadar eski olması bu kültürün daha eski bir kültürün devamı bulunması, Orta Asya Neolitik kültürünün daha eski bir zamanda ve her halde MÖ 20.000’den çok önce başlamış olmasını gerektirmektedir.

Buzul devrinin sonlarında Orta Asya’da sıcak bir iklimin başlaması, Turan halkının uygarlık yolundaki seyrini kamçılamıştır. Aral-Hazar iç denizleri etrafı adeta bir İç Asya Akdenizi kıyıları halini almış, bu şartların gereği olarak bu bölgeler o zamanki dünyanın en ileri şartlarını toplayan bir bölge olmuş, iklimin ılımanlığı, gıdanın bolluğu buralardaki insanların çok fazla üreyip çoğalmalarını ve hızla ilerlemelerini sağlamıştır.

Fakat daha sonraları şiddetlenmiş olan kuruma olayı bu mutlu hayatı güçleştirmeye başlamıştır. Doğanın yavaş yavaş kısırlaşması, insanlara gıdalarını kendi zekâlarının yardımıyla suni olarak yetiştirmeye zorlamıştır. Orta Asya halkını erkenden ziraata ve hayvanları ehlileştirmeye yönelten etken işte bu durum olmuştur. Aynı etken daha sonraları, bir takım tecrübeleri izleyip suni sulama yollarını da bulduracaktı. Zorluklar uygarlığın oluşmasında çok önemli bir etmendir.

Orta Asya’nın kurumasının ilerlemesi, geçen zamanla birçok yerlerin çoraklaşması, üzerinde yaşanılabilen birçok ovaları çölleştirmiş, bu da bu ilk uygarlığın daha geniş bir sahaya yayılmasına sebep olmuştur. Yani önceden uygun alanlarda yoğun bir halde yaşayan bu ilk kültür temsilcileri, yavaşça olan kuruma neticesinde iskân kabiliyetini kaybeden bu alanları terk ederek yaşamaya daha elverişli alanlara dağılmışlardır.

Özetlenirse:

*  Orta Asya’da buğday tarımına milattan 8000 yıl önce (yani kuzey kurganının kuruluşundan önce) başlanmış olmasına ve hayvanların, ehlileştirilmesinin MÖ 6800-8000 tarihleri arasında yapılmış bulunmasına göre Orta Asya’da ziraat ve çiftçilik hayatı erkenden başlamıştır.

*   Çok erkenden toprağa bağlanmış olan insanlar, kuraklığın artması sonucunda, hayvanların ehlileştirilmesinden önce, biri vahalara sığınan çiftçi halk, diğeri ötede beride dolaşmaya başlayan avcı halk olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.

Fakat yüzyılların geçmesiyle gitgide artan kuraklık sonucunda iklimin sürekli olarak kötüleşmesi, çiftçi halkı da yeni baştan çölleşmeye başlayan vahalarını terk ederek başka yerlere göçmeye zorlamış olduğu gibi göçebeleri de artık çölleşen steplerden yarı kurak alanlara çekilmeye ve buralardan yayılmaya sürüklemiştir. Bununla birlikte bu göçebe halkın da MÖ 4000’lerde vaha halkından hayvan ve bitki yetiştirme usulünü almış oldukları tahmin edilmektedir.

Göçler devrinde göçebelerin göçleri başlıca Avrasya stepleri üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden olmuştur. Vaha halkının göçleri ise güney-doğuda Hong-Kong, güneyde İndüs, batıda ise Fırat, Dicle ve Kızılırmak boylarına doğru olmuştur.

İngiliz çevre uzmanı Nick Brooks, uygarlığın 6 bin yıl önce felaket boyutlarında bir iklim değişikliği sonucu kazara doğduğunu ileri sürdü. Bu bölge insanı birinci yerleşim yerleri olan göl kenarında ve ikinci yerleşim yerleri olan deltalarda edinmiş oldukları deneyimlerden de yararlanarak buralardaki üçüncü yerleşim yerlerini bir büyük köy veya küçük kasaba şeklinde daha toplu ve daha büyük ölçekte yapmışlardır. Tarımsal faaliyetlerinde sığırın ve eşeğin gücünden büyük ölçüde yararlanmışlardır.

Bu süreçte iki-hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesini ehilleştiren bu bölge insanı taşıma işlerini kolaylaştırmışlardır. Ayrıca da, Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak büyük bir taşıma ve ulaştırma imkânına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerleşim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin. Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşerileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir…

“HAZAR” sözcüğü Türkçe’de yerleşik olmaktır ve göçebeliğin zıttıdır. Arapça ’ya da büyük bir olasılıkla “HADARI: Tarım” olarak geçmiştir (Z/D değişimi). Günümüz Türkçe ‘sinde “HAZAR” (Yerleşik) ve “SEFER” (hareketli) sözcüklerinin derin anlamları vardır. Hazar Denizi’nin her 5/600 bir inip çıkması da bu coğrafyanın insanlarını yerlerinden etmiştir. İskitler (İleri gidenler), Kıpçaklar (Kıpçık; yerinde duramayan) ve Kazak (Kaçaklar demektir; bu sözcük aslında 12/13’üncü yüzyıllarda Rusların bu bölge insanını baskılaması sonucudur.). Aynı zamanda “HAZAR” sözcüğü tüm Türk dünyasında Hazar Denizi’nin de adı olarak kullanılmaktadır.

Hazar-Turan bölgesi ayrıca, türlerin hem miktarı hem de kalitesi açısından olağanüstü bir evcil bitki ve hayvan varlığına sahiptir. Evcil hayvanlardaki Hazar-Turan avantajı özellikle dikkat çekicidir. Bu bölgedeki halklar keçiler, koyunlar, domuzlar, atlar ve sığırlarla kutsanmıştır (diğerleri arasında); özellikle, ikinci iki hayvan ağır işçilik için kullanılabildiler. Demirin ilk bu bölgede elde edilmesi sonucu Pulluk yapımı üretimi arttırmıştır. Aslında, şimdiye kadar sadece on dört büyük hayvan türü (yani 50 kg’ı aşan hayvanlar) evcilleştirilmiştir ve bunlardan sadece biri Avrasya dışındaki bir bölgeye özgüdür: lama, Güney Amerika’da. Bu bölgede yük taşımada kullanılan Çift-Hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesinin evcilleştirilmesi, çok önemlidir.

Eski Tetis Okyanusu temeli olan yapının üzerinde oluşan Alp-Himalaya kuşağı maden cevherleri açısından çok zengindir. Harran’ın kuzeyi Bitlis Büklüm Kuşağı ve batıya Toroslara ve doğuya Zağros Dağlarına ve Pamirlere uzanan bölgeler çok önemli metalojenik bölgelerdir (Bakır, Kurşun, Çinko, Kalay ve Demir). Garner (2021) Tunç Çağı’nda kalay üretiminin Afganistan’ın kuzeyinde yapıldığının arkeolojik kanıtlarını ortaya koymuştur. Günümüzde Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan olarak bilinen bölgede Tunç Çağında Zerafşan vadisinin güneyindeki Hisar Dağlarından Pamir ve Tanrı Dağlarına kadar dağ uzantılarında önemli maden ocakları vardır. Önemli maden yatakları güneydoğuya doğru Kırgızistan, Atasu Dağları (orta Kazakistan), ve Kalba Narim Massif ve Altay Dağları (doğu Kazakistan)’ya doğru yer almaktadırlar. Bu bölgelerde bazıları Tunç Çağı işletmeleri olduğu anlaşılan birçok maden ocakları vardır. Zerafşan vadisinin güneyinde Buhara ile Semerkant arasında çok sayıda kalay işletme ocakları vardır. İskitlerin altın elbiselerinin kökeni buradan gelmektedir (Şekil 7). Ayrıca Demir madeni çıkarılması ve işlenmesi ilk defa bu bölgede yapılmıştır. Başka etmenlerle beraber bu bölgede ileri bir uygarlık yaratılmıştı (Lyonnet ve Dubova, 2021).

Şekil 7. Orta Asya’da farklı madencilik ve metalürji merkezlerini gösteren harita, özellikle Zerafşan vadisi (Garner, 2021). I: Kızılkum çölü; II: Soğdanya; III: Hisar Dağı; IV: Badakşan bölgesi; V: Afganistan; VI: Fergana; VII: Şaş-Ilak bölgesi; VIII: Çatal Dağ; IX: Talas; X: Balkaş bölgesi; XI: Kuzey Betpak-dala; XII: Dzhezkazgan bölgesi; XIII: Karaganda-Karlinsk bölgesi; XIV: Bajaul bölgesi; XV: Kuzey Kazakistan (Kokshetau); XVI: Doğu Kazakistan (Kalba-Narim); XVII: Batı Kazakistan (Güney-Urallar); XVIII: Güneydoğu Urallar bölgesi (harita: https:// maps- for- free.com/ alınmıştır).

Tunç çağının temel ön koşulu eritmenin geliştirilmesiydi (cevherden metal çıkarma işlemi). Yeterli miktarda metal eritildikten sonra, çekiçlenebilir veya istenilen bir şekle dökülebilir (eritilebilir ve bir kalıba dökülebilir). Eritme teknolojisi ilk olarak Güneybatı Asya’da ortaya çıktı. Eritilen ilk metal bakırdı. Oldukça yumuşak bir metal olan bakır, alet ve silahların yapımı için yeterli değildir. Ancak sonunda, bakırı kalayla karıştırarak çok daha sert bir metal elde edildiği keşfedildi: tunç (Bazen kalay yerine başka elemanlar kullanılırdı).

Altay halkının yaşamını değiştiren madencilikle ilgili olabilir. Eski bir destan bu olayı, Altay halkına Gök Tanrı’yı anlatan ve onlara demir cevherini işlemeyi öğreten Gezer Han öyküsüne bağlar. Yeni Tanrı ve yeni element ilişkisi aşikârdır. Altaylının bilincinde onlar her zaman tek ve ayrılmaz bir bütün olarak kalmıştır. Demiri boşuna “göksel metal”, “göklerin armağanı” olarak adlandırmıyorlardı. Göklerde birçok değerli maden yataklarının sahibi Tanrı, insanlara cevheri eritip, demir elde etme yeteneği bağışladı. Altay halkı da ona ibadet etmeye başladı. Felsefe bu anlayış zemininde bina oldu, toplumla birlikte gelişip bir dünya görüşü doğurdu ve zamanla olgunlaşıp yeni yaşamın ahlaki temel değerlerini oluşturarak din haline geldi.

Yeryüzünde demir madenini eriten yoktu. Yapamadılar. Demir cevherin içinden çıkıyordu ve bu çok fazla yakıt tüketimi gerektiren zahmetli bir işti. Altaylılar demiri eritmeyi öğrendiler! Onlara Gök Tanrı’nın armağanıydı yeni yaşam tarzı. Sonsuz mavi göğün Tanrı’sı ve ona ibadet geleneği buradan şekillendi. Örneğin en yüce varlık için yapılan bir şenlik, toplum liderinin getirdiği örse çekiç vurularak başlardı. Bu da çan çalma âdetinin başlangıcıdır. Çan yani “kolokol” (kalık kol) Türkçe karşılığı ise “göklere dua” (Adji, 2019).

İnanca yerleşen çan sesinin, adil insanların ruhunda doğmaması elbette olanaksızdı. Sadece işitme yeteneği olmayanlar onu duymazdı, ama onlar da bu sesi hissederlerdi. “Demirin ruhu” Türk kavmini ayrıcalıklı yaptı. Bu iddia tamamen yerindedir. Gerçekten de Altay dünyanın en kaliteli ve bol demir cevherine sahipti ve onlara silahı, “maharetli ellerinde özgürlük ve zafer aracına dönüşecek olan metali verdi” diye yazıyor tarihçiler ve metalürji uzmanları. İşte demir, tevhit inancıyla ayrılmaz bir bütün olarak Büyük Kavimler Göçü’ne eşlik etti; onun alameti, düşünce yapısı, sesi oldu.

Kuzey Hindistan ve İran’da milattan önceki yıllarda başlayan kültürel değişim, Avrasya topraklarını da sulayan, getirdiği yeni uygarlıkla oralara da hayat veren insan nehrinin kaynağının, “metal biliminin geliştiği Altay bölgesi” olması gerektiğini doğrulamaktadır. Çünkü Altay insanlığın en eski çağlarında, dünyanın onun başarılarıyla tanışacağı, nedeni esrarengiz bir sır olan “bilim ve teknoloji devrimi” yaşadı. Gerçi Altaylılar sadece madenciliği bulmadılar; çelik dizgin ve üzengili eyer sayesinde ata bindiler, atlı (at arabasıyla) taşıma düzenlediler, toprağı sürmek için pulluk ve yeni silahlar, zırhlar yaptılar.

Altaylılar demire dayalı daha pek çok buluşlar ortaya çıkardılar. Arpa ve darıdan zengin ürünler aldılar, rahat konutlar inşa ettiler ve bunları yükselen kültürün diğer nimetleri takip etti. Ve refah… Kadim Altay’ın bereketi ve cömertliği unutulmadan halkın hafızasında kaldı, destanlarda asırlarca anlatıldı.

Son 15 bin yıl için Hazar Denizi bölgesindeki önemli olaylar: 15 bin yıl öncesi Khvalyan Yükselimi; 12 bin yıl öncesi buzul çağının sonu; 5-6 bin yıl öncesi günümüze yakın uygun değer deniz seviyesine ulaşım ve deltaların oluşmasına neden olmuştur. Dünya uygarlıkları aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

(a)  Buzul çağından sonra: Harran (10.000 MÖ, GD Türkiye); Anau (8-9.000 MÖ, Türkmenistan): Konya (7.000 MÖ. Orta Anadolu); Filistin (7,000 BC); Mehrgarh (7.000 MÖ; Belücistan, Pakistan)

(b)  Deltaların oluşmasından sonra: Mezopotamya (4.000 MÖ); Mısır (3.500 MÖ); Harappa (3.300 BC, Pakistan); Troya (4.000 MÖ, KB Türkiye); Mohenjo-daro (3.300 MÖ, Güney Pakistan)

Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir. Buzul çağında Toros Dağları buzdan bir duvar örmüşler ve kuzeyinde Anadolu ve tüm Avrupa’da aşırı buzul koşulları canlı yaşamına uygun yerler değildi (Şekil 8).

Şekil 8. Turan’dan uygarlığın dağılış yolları.

Belücistan’daki Mehrgarh (MÖ 7.000), Harappa (Kuzey Penjab; MÖ 3.300) ve Mohando-jero (Sind bölgesi, Pakistan; MÖ 2.500) uygarlık merkezleri oluşmuştur. Bunlardan daha eski olanı Mehgarh Pakistan, Doğu İran ve Afganistan arasındaki dağlık bölgedir. Bu uygarlık Anau (Türkmenistan; MÖ 8-9.000) uygarlığından daha sonra oluşmuştur. Buzul çağı sonrasında dağ eteklerindeki sulak alanıdır (VAHA KURAMI). Diğer ikisi (Harappa ve Mohendo-jaro) daha yeni ve İndüs deltaları oluştuktan sonradır.

Turan bölgesinde iklim değiştikçe Hindukuş Dağlarını aşarak İndüs vadisine inmişlerdir. Önce Belücistan’ın kuzeyinde Mehrgarh (MÖ 7 binler)’ta uygarlık oluşturmuşlardır. Daha sonra da İndüs üzerinde Harappa (MÖ 5300)’ta uygarlık gelişmiştir. İndüs’ün güneyinde ise delta uygarlığı olarak Mohenjo-daro (MÖ 2500)’da uygarlık gelişmiştir.

Batıda ise, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur (Childe, 1926). Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır (Şekil 9).

Şekil 9. Uygarlığın Hazar-Turan bölgesinden yayılımı.

Buradan da şu anlaşılmaktadır, daha önce 35º-40°K enlemlerindeki uygarlıklar, deltalar oluştuktan sonra, daha güneye 30º-45°K enlemlerine kaymıştır. Burada MISIR uygarlığı bir istisna teşkil etmektedir. Çünkü Nil Irmağı güneyden kuzeye doğrudur. Nil ekvatordaki tropik yağışlardan beslenmektedir. MISIR Uygarlığı daha gençtir (MÖ 3500) ve Hazar bölgesinden etkilendiği söylenmektedir (Petri 1924).

Orta Doğu’da buzul çağı sonunda iklimin beklenmedik bir şekilde değişmesiyle, geniş alanların bitki ve hayvanların yaşamları için uygun hale gelmiş olması nedeniyle yiyecek sıkıntısı çekilmemiştir.  Bu süreçte, Avrupa ve Asya’da tundra ile kaplı alanlar devamlı ormanlık (Balkan) doğal görünümü ile kaplanmıştır. Bu süreçte, kış yağmurları Toros ve Zağros Dağlarının kesişmesinde yer alan Harran bölgesinde artmıştır. Fırat ve Dicle ırmaklarının su miktarları kuzeyde yer alan Doğu Anadolu buzul örtüsünün erimesiyle (zaten Bingöl adı bu bölgede su kaynağı pınarlarının çok olması nedeniyle verilmiştir) fazlalaşmıştır. Buna göre de, zengin bir bitki örtüsü Harran’da oluşmuştur.

Bu bölge dünyanın ilk uygarlıklarından Harran’da gelişmesi için çok önemlidir, çünkü: (a) Uygun iklim (35º-40°K enlemleri arası); (b) Zengin su kaynakları (Fırat ve Dicle); (c) Kuzeyi zengin maden sahası (Dersim; bakır kapısı); (d) Çakmaktaşı (volkanik kayaç). Onun için, dünyada uygarlık Harran civarında güneydoğu Türkiye’de erken başlamıştır. Bu uygarlığın temelinde ise buğday ve diğer tahılların tarımının bu bölgede 12 bin yıl önce başlamış olmasıdır. Buğdayın anayurdu Türkiye’dir. Buradan iç Anadolu’ya 10 bin yıl önce ve Trakya’ya 8 bin yıl önce ulaşmıştır.

DİL-DİN KONUSU VE HİNT-AVRUPA KAVRAMI

Dünyanın gerçek tarihi Sümerlerin yazıyı bulmaları (3.500 MÖ) ile başlamaktadır. Onun için, bundan önceki tüm süreç ÖNTARİH (PREHISTORY) olarak bilinir. Arkeolojinin ilk günlerinde, eski yerleşim yerleri ve mezarlarda yapılan kazılar tarihi belgelerde şu anda bilinenleri göstermek amacıyla kullanılmıştır (Renfrew, 2008). “Ön Tarih” kavramı on dokuzuncu yüzyılda bilimsel düşüncedeki hızlı gelişim ile ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi jeolojideki gelişmeydi. Günümüzde devam eden olguların geçmiş değişimleri açıklayan, Hutton, Lyell ve Prestwich’in jeolojisinin altında yatan ilkeler ile yaşayan dünya ve gelişmeleri bağlayan Darwin’in “Doğal Seçim Yoluyla Türlerin Kaynağı” üzerine yeni kapılar açmıştır. Açıklamanın görüntüsündeki tekdüzelik ilkesi, Hutton ve Lyell tarafından yerkürenin jeolojik tabakalamasında olduğu gibi şimdi yaşayan dünyaya da uygulanabilinir.

Evrensel uygulamada en güçlünün ayakta kaldığı yaşam formlarının doğal seçimi olarak adlandırılan biyolojik mekanizmasının Darwin’in önermesi, aynı zamanda insan türlerine de bu mekanizmanın uygulamasını sağlamıştır. Bu fikirlerde, bizim kendi türümüz olan Homo sapiens’ın doğmasının yollarını ve işlevlerini belgeleyen antropologlara ve arkeologlara davetiye çıkarmıştır.

Childe (1936)’ın yazdığı “İnsanın Kendisini Yapması” (Man Makes Himself) arkeolojik verilerin ortaya çıkardığı tarihin yeni düşünce biçimine yol açmıştır. Neolitik devrimde bu gibi ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini ehlîleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır.

Gordon Childe (1926): “İnsanoğlunun yabanıllıktan uygarlığa doğru gelişim onun belli duyguların üstesinden gelmesine olanak sağlayan soyut düşüncesinin ilerlemesi ve oradan düzenli evren oluşturması ile ilgidir.” Demektedir. Dil bilimci H.G. Wells: “Dil düşüncenin bir âletidir” demektedir. Dil çalışmaları tarihin ve insanoğlunun zekâsının gelişmesini anlamakta anahtar rolü oynamaktadır. Bu yolla biz geçmişin bilinmeyenlerine daha iyi ulaşabiliriz ve insanoğlunun zihinsel akılcı kodlarını ve şifrelerini doğru olarak çözebiliriz. Dillerin dar bir alandan geniş bir çevreye yayılmasında tarım da önemli bir yer tutmaktadır. Çıkan ilk insan uygarlığına ait dilin, bu bölgenin de köken dilini oluşturmuş olması gerekir. Dillerin yayılmasında tarımın yayılmasının önemli bir yer tutmakta olduğu hususu göz önüne alındığında, tüm bu bölgenin köken dilinin Sümerce olduğunu kabul edebiliriz.

Aynı şekilde, Doğu Hazar Denizi bölgesinde uygarlığın başladığı yer olan Anau’da buğday tarımı ve hayvan evcilleştirmelerinin en aşağı 10-11 bin yıl önce başladığı vurgulanmıştır. Uygarlık buradan Mehrgarh bölgesine 9 bin yıl önce ulaşmış ve buradan da Penjab bölgesindeki Harappa’ya 5.300 yıl önce ulaşmıştır. Kuzey Hindistan Bölgesi’nin dili olan Sanskritçenin kökeninde Hazar bölgesi olduğu savı vardır (Şekil 10).

Şekil 10. Sümer, Sanskrit, Dravid ve Sami ana dil gruplarının dağılımı.

Sümerler dünyada ilk çivi yazısını MÖ 3.500’lerde bulanlardır ve gerçek anlamda yazılı tarih onlarla başlamıştır. Sümerce’nin dil grubu tam olarak hiçbir yere konmamıştır. Baştan Turani (Ural-Altay) olarak tanımlanmış, fakat daha sonra üstü örtülmüştür (Çiğ, 2013; Gerey, 2003). Sümerce kesin olarak bitişken bir dildir ve kökünü koruyarak ön ve arka ekler alabilir. Birçok bakımdan hem İndo-Avrupa ve hem de Sami dillerine benzemez. Fakat yapı olarak Türkçe’ye çok benzemektedir. Gerey (2003)’in yaptığı çalışmalarda Türkçe ile Sümerce arasında 400’den fazla ortak sözcük vardır.

“ARA” sözcüğü hem Sümerce’de ve hem de Türkçe’de aynı anlamda “SAF, ARI” olmaktadır. Sami ırkından gelen Akadların etkisi altında kalmasına rağmen, Sümerce takip eden tüm dilleri etkilemiştir. Hem de Azerbaycan’ın eski adı “ARAN” (daha önce ARYAN sözcüğünün kökü olduğu belirtilmiştir) ve hem de Ağrı Dağı (ARARAT)’nın yanından geçen “ARAS” (ARA SU) Irmağı sözcüklerinde “ARA” sözcüğü vardır.

Oldukça ileri seviyeye ulaşmış Sümer uygarlığına karşın, onları takip eden Akad, Babil ve Asur devletlerinde uygarlık fazla ilerlememiştir (Childe, 1926). Hatta bazı konularda geriye bile gitmiştir. Akad, Babil ve Asur alfabeleri Sümer alfabesinin çivi yazısından türemiştir. Aynı zamanda Mısır hiyogrifleri, belki de ondan etkilenerek, daha sonra gündeme gelmiştir. Kelime olarak yazının ifadesi tamamen Sümer çivi yazısı etkisi nedeniyledir. Mezopotamya’da dil evrişerek Aramca (Süryanice) olmuştur ve bu bölgede kurulan Asur ve Pers imparatorluklarının da resmi dili olmuştur. Yunan ve Yahudi alfabeleri, çivi yazısını geliştiren Finikelilerden alınmıştır. Latin ve Kiril alfabeleri çok daha sonra gündeme gelmiştir.

Tarihçiler Sanskritçeyi ilk konuşanların Hindistan, Hazar Denizi ve Ortadoğu’ya kadar yayılan çok geniş bir topluluk olduğunu öne sürer; bazıları da bu dilin hiçbir zaman dini ve ilmi çevre sınırlarını aşıp, halk tarafından kullanılmadığını iddia etmektedirler. Kuzeybatıdan gelen en aşağı 3.500 yıllık bir Aryan dilidir. Bu dil Hintlilerin edebiyat dilidir. Ayrıca Hinduizm, Budizm ve Jainizmin felsefi/edebi ve dini kitaplarının dilidir. Eski Hindistan’ın birçok diyalekti için Sanskritçe bir “lingua franca” olarak kalmıştır. Buradan da Sanskritçe ve Sümerce arasındaki bağı algılayabiliriz. Bu bağlamda bu iki ayrı dünyayı birleştiren köprü Hazar’dır. Sanskritçe ve Türkçe arasında birçok ortak sözcük vardır.

Şekil 11. Türk dilinin dağıldığı coğrafya (Değişik renkler Türkçelerin diyalektleridir).

”Türk” aslında bir ırk değil de üst tanımlamadır. Yani büyük bir aileyi kapsayan koca bir şemsiyedir (Şekil 11). Türk adı altında iki ana grup bulunur; biri Oğuz, diğeri Kıpçak. Kıpçak Türkleri: Kazak, Özbek, Kırgız dediğimiz doğu Türkleridir. Kıpçaklar, Seyhun, İdil ve Don arasında, Kafkas ve Kırım dağlarında, Hazar’ın Kuzey düzlüğü ile bugünkü Kazakistan’ın orta ve kuzeybatı kısmında yaşayıp, pek çok Türk kavmi ile karışmışlardır. Oğuz Türkleri ise Orta Asya’nın Turan bölgesinden çıkmadır. Turan, Orta Asya’da, Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında kalan tarihi bölgedir. Bugün bu bölge Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan arasında bölünmüştür. Ayrıca Macarca ve Fince’nin dil yapısı bakımdan Türkçe ile benzerliği vardır. Macarca ile Sümercenin de benzerliği vardır. Bu durumda Turan Uygarlığının Mısır, Sümer ve İndüs uygarlıklarını etkilediği ve onlardan çok önce oluştuğu bağlamından düşünmekte yarar vardır.

Türkçe’de kendisine en yakın varlıkların sözcükleri “A” harfi ile başlaması önemlidir. “Ön Türkçe” hem Sümerce’nin hem de Sanskritçe’nin kök dilidir.

Yuhanna İncili şöyle başlar: ÖNCE SÖZ VARDI. Demek ki insanlığı oluşumunda “SÖZ” önemli bir yer tutar. İnsanoğlu kendine en yakınları “A” sesinin arkasına sessizler ekleyerek tanımlar (Tablo 1). Bu bağlamda alfabenin neden “A” harfi ile başladığının nedeni olmalıdır.

Bu bağlamda Kâzım Mirşan (1919-2016; Doğu Türkistan), inşaat mühendisi ve Türk tarihi, özellikle ön Türkler ile ilgili araştırmaları ile tanınan bir araştırmacıdır. Kazım Mirşan’ın Haluk Tarcan (1924-2020) ile birlikte savundukları tezin, Mustafa Kemal Atatürk’ün teşvikleri ile 1930 yıllarında oluşturulan Güneş Dil Teorisi’ni ve Türk Tarih Tezi’ni destekleyen tarafları bulunmaktadır. Türk Tarihi’nin MÖ 16,000’li yıllara dayandığını savunur. Tüm dünya alfabelilerinin kökeni Türk alfabesidir. Daha önce tanımlanan Alfabenin neden “A” harfi ile başladığı savı bu duruma en iyi örnektir.

Prof.Dr. David Cuthell (Institute of Turkish Studies; Executive Director) şunu demektedir:

“Birçok yabancı dil bilirim. Bunlar arasında Türkçe öyle farklı bir dildir ki, yüz yüksek matematik profesörü bir araya gelerek Türkçeyi yaratmışlar sanki… Bir kökten bir düzine sözcük üretiliyor. Ses uyumuna göre anlam değişiyor. Türkçe öyle bir dildir ki, başlı başına duygu, düşünce, mantık ve felsefe dilidir.”

Türkçe ile çok daha az sözcük kullanarak kendini ifade edebilirsin.

“Sanskritçe” “İndo-Avrupa Aryan Irkı” kuramının ve bununla ilişkili dil ailesinin başlangıç noktası olduğu söylenmektedir. Bazı batılı düşün adamları Sanskritçenin en aşağı 4 bin yıl öncelerine gitmekte olduğunu ileri sürmüşlerdir. Günümüzde bu dil Hindistan’da birçok dilin doğmasına neden olmuş olmasına karşın, ortadan kalkmış ölü bir dildir. Batılıların bu kuramına göre, Yunanca ve Latin dilleri (tüm Avrupa dilleri) uygarlığın temelidir. Bu nedenle, bunun dışında kalan tüm diğer dilleri (başta Arap-Sami ve Turani diller) “barbarik” uygarlıklar olarak tanımlamışlardır.

Fransız oryantalist ve Türkolog Jean-Paul Roux’a göre:

Dünyada en çok yayılan ve gittikleri bölgelerdeki yerli halklarla en çok karışan millet Türkler’dir. Türklerle ilgili olarak kabul edilebilecek tek tanım dilbilimsel olandır. Türk; Türk diliyle konuşandır; İnsanlık tarihinde baştan beri var olan bu millet; kendine özgü yasaları, ayırt edici özellikleri olan canlı bir organizma, çok çeşitli ögelerden oluşmuş; ancak matematiksel bir bütün oluşturmuş ve kesin ve net tanımla Türk adını almış, aynı kültürden olan, aynı dili konuşan insan topluluğudur.”

Aynı şekilde Murad Adji (2019) der ki;

Avrupa dilleri içinden, ortaçağda yaygın şekilde “tek tanrılı”, yani “Hanif” anlamında kullanılan bir tek “Tyurk-Türk” sözcüğü öne çıkıyordu. Sözcük, etnik bir anlam taşımaktan çok dini çağrışım taşıyordu. Sonradan eski anlamını tamamen kaybetmiş bir şekilde “Turok-Türk”, yani “Türkiye’de yaşayan Türkler” şeklinde değiştirdiler. Yeni sözcük eski derin anlamı vermez, çünkü kavram sınırlanmıştır. Türkler -yeni şeklinde söylenirse- Türk dünyasının sonsuz okyanusunda bir zerre olarak anlaşılır.

Buradaki “HANİF” sözcüğü “GÖK TENGRİ” inancında olan yani Hz. İbrahim inancından olan demektir. Gök Tanrı inancı hem Zerdüştlük ve hem de Hint dinlerinin etkilemiştir. Tengri, Türk dili konuşan halkları tek bir bütün olarak birleştiren terim haline gelmiş olan yaratıcının adıydı (Adji, 2019). Zamanla, diğer halkların Türklerle olan ilişkileri Taoculuk, Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın yaratılmasına veya yenilenmesine yol açtı. Bu hipoteze göre, eski Türk dili bu dinlerin temsilcileri arasında bir iletişim aracıydı ve kutsaldı. Biz Türkler, yani “semavi ruhla dolu insanlar” olarak bu dünyaya gönderdiği için Tanrı’ya şükrediyoruz. Sema (gök) derken “Büyük Mavi Gökyüzü” yani Tengri kastedilmektedir. Semavi ruhla dolu insanlar: “Türkler” sözcüğü yakın geçmişte bu anlama geliyordu. Bu da bilinen “HANEFLİK” olgusudur. Yani putlara değil “YARATICI”ya inanmak demektir. Tengri inancında insanlar GÜNEŞE dönük olarak dua ederlerdi. Zerdüştlerde aynı şeyi yaptılar daha sonra Hristiyanlar da bunu takip ettiler. Yahudiler belki de önce böyle yaptılar daha sonra bunu Kudüs’e çevirdiler. Ayrıca Müslümanlar önce doğuya dönerek dua ettiler ve zamanla Mekke’ye değiştirdiler.

Doğu ile Batı arasındaki şu bağlantı çok önemlidir:

DOĞUDA:     BRAHMAN (BRAHİMİNİ) (EŞİ: SERAİVATİ)

BATIDA:       ABRAHAM (İBRAHİM) (EŞİ: SERA)

Bu sözcüğün kökeninde yer alan “ABA” (Şimdi Türkçe’de ABLA fakat aslında bu Kutsal Kadın) demektir. “ABRAHAM” ise (ABA RAHMAN yani Kutsal Kadının Çocuğu) anlamındadır. Ayrıca diğer dikkat çekici konu ise eşlerinin adları olan SERA ve SERAİVATİ adlarının benzer olmasıdır. Bu da batıdaki “Semavi” ve doğudaki “Brahmanizm’in temelidir.

Sancak Altay’da eskiden beri vardı. Her kabile “tuğ” denilen bir alamete sahipti. Gerçekten kadim Altay geleneğine göre bayrakta ailenin ruhu yaşar. Bu yüzden Türklerde bayrağın eğik tutulması ayıp, onu yere düşürmek ise büyük saygısızlık sayılırdı. Sancaklarında Gök Tanrı’ya inançlarının simgesi olan dört kollu, eşit boylu haç parlıyordu. GAMALI HAÇ-SVASTİKA: Ari ırkın-Aryanizm’in sembolü olarak görüldüğünden, Alman Nazi Partisi tarafından sembol olarak seçilen, esasen Asya kaynaklı olup Orta Asya Turan uygarlığından Hintlilere geçen ve kayıp Mu kıtası hakkındaki ender kaynaklardan biri olan naacal tabletlerinde de yer alan, Sanskritçe’de “mutlu yaşam” anlamına gelen tamgadır (Adji, 2019)… Evet, Svastika bir tamgadır. Hem de proto-Türk menşeili bir tamgadır… Bu gamalı haç hem Sümer ve hem de Anadolu’da bulunmuştur (Troya başta).

Bu arada, Sümerler kendilerini KARABAŞLI halk olarak tanımlamışlardır. KARA Türkçede “ASİL” demektir. Yani biz asil halkız demişlerdir. Konya bölgesinde KARAMAN adlı bir şehir vardır ve bu sözcüğün kökeninde de (Ben asil) anlamı vardır. Bu bölgenin halkı Karamanlı olarak bilinir ve Osmanlı tarafından yok edilmeye çalışılmıştır. Karamanlılar Türkçe konuşmalarına karşın Ortodoks olmalarından dolayı istememeleri nedeniyle Birinci Dünya Savaşından sonraki karşılıklı değişim sonucunda Yunanistan’a gitmişlerdir. Bilindiği üzere Yunanistan’ın Karamanlis soyadlı bir başbakanı olmuştur.

Avrupa’da yüzyıllardan beri tarihe yansımış, onların gerçek geçmişleriyle ilgili bir fikir vermeyen “resmi” söylentiler bulunmaktadır. Kuşaklar boyunca insanların aklına “Batı Batı’dır, Doğu da Doğu” şeklinde çok tartışmalı bir anlayış sokulmuştur. Bu anlayışla çokyüzlü dünyayı ikiye bölmeye çalışmışlardır. Uygarlığın kaynakları antik Grek eserlerine, Roma hukukuna, Hıristiyanlık öğretisine indirgenip, bunun dışında kalanlar ise “barbar”, “cahil”, “vahşi” olarak gösterilmiştir. Acaba bu doğru mu? (Ajdi, 2021). Bu bağlamda bize ezberletilmiş bilgilerin dışına çıkmak zorundayız.

İnsanlık tarihini inceleyenler, 20. yüzyılın başlarına kadar uygarlıkların başlangıcı olarak Eski Grek Uygarlığını göstermekteydiler. Bu arada Mısır’da hiyograliflerin okunması bu uygarlığın Grek Uygarlığında daha önce olduğu ortaya çıktı. İngiltere’nin Hint Yarımadasını ele geçirdikten sonra bu yörenin inançları ve dillerini aydınlatmışlardır. Buradan da Hint-Avrupa uygarlığı diye bir kavram ortaya atmışlardır. Sümer ve Babil tabletlerinin düzenlenerek edilerek okunmaya başlamasıyla gözler Mezopotamya’ya çevrilmiştir.

Türkleri gelişmiş batı dünyasında ayrı tutması nedeniyle Troya, dünyanın en tanınmış katmanlı sit merkezi olmasına rağmen, diğer kültürlerden ayrı olarak algılandı (Zangger ve Mutlu, 2016).  100 yıl önceki bu ihmal yüzünden, dünyada Batı Anadolu kadar keşif potansiyeline sahip başka hiçbir yer yoktur. Bütün bu süre boyunca önemli bir kültür tamamen gizli kalmıştır. Ancak Luvilerin belleği Yunanistan, Anadolu ve Mısır’daki birçok belgede muhafaza edilmiştir. Günümüzde sistematik olarak araştırılması gereken yüzlerce arkeolojik sit merkezi söz konusudur.

Hititler tarafından “Işık Halkı” olarak adlandırılan Luviler Batı Avrupa’nın gelişiminde kilit rol oynamıştır. Grek felsefesi, şiiri ve bilimi Luvilerin kültür mirası üzerinde yükselmiştir. Batı Avrupalılar bin yıl boyunca kökenlerini seçkin bir Luvi şehri olan Troya’nın kraliyet ailesine dayandırmaya çalışmıştır. Aralarında Roma, Paris ve Londra’nın da olduğu yüzlerce Avrupa şehri inşa edilirken Troya’nın örnek alındığı iddia edilmiştir. Troya’yla ilgili her şey konusunda duyulan bu coşku ve heyecan, Osmanlıların Konstantinopolis’i fethetmesiyle (1453), hatta Viyana’yı kuşatmasıyla (1683) tamamıyla ortadan kayboldu. O tarihlerden itibaren Orta Avrupa’nın entelektüel seçkinleri Troya’lıların soyundan geldiklerine inanmaktan vazgeçip kendilerine yeni tarihsel modeller aramaya başladılar. Antik Grek ve Roma kültürlerinin seçilmesinin nedeni, muhtemelen bu kültürlerin Doğu Akdeniz çevresindeki büyük bölgelere hâkim olmuş olmalarıydı. Grekçe bilmeyenler aniden Barbar sayılmaya başlandı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan sonra, ırksal önyargılara dayanan böyle değerlendirmeler tasvip edilmemeye başlandı.

Ancak bu tür düşüncelerin bilinçaltında var olmaya devam ettiği ve Anadolu uygarlıkları konusundaki araştırmaların gecikmesine neden olduğu anlaşılmaktadır. Bunun neticesinde oluşan bilgi deformasyonu ve eksiklikleri yavaş yavaş kapanmaktadır. Ancak Akdeniz’in erken kültürleri konusundaki bilgi haritamız, halen büyük bir boşluk içerir, o da Batı Anadolu’nun Geç Bronz Çağı’dır (MÖ 1800-1200).

Günümüze kadar süregelen Aryan (Hint-Avrupa) tezinin esası, Batılılar tarafından tek taraflı geliştirilmiş Batı ırkçılığına dayanan bir tezdir. Bu tezin hedefi, Batılı (Mordik) kavimlerin dünya üzerinde emperyalist emellere bilimsel bir kılıfı geçirerek zemin hazırlama amacı yatmaktadır (Batur, 2005). Anglo-Sakson Emperyalizm’in atağa geçtiği 17’nci yüzyıl göz önüne alındığında son derece önem kazanır. Ancak tartışmasız kabul gören Batılı tarih tezinin günümüzde yavaş olsa da sorgulanmaya başlanması ve yeni araştırmaların gün yüzüne çıkması, Batı’nın yalanlarını ortaya koyarken dönüşü olmayan bir kimlik bulmamıza yol açıyor. Bu yol bugüne kadar aldatılan Doğu Dünyasının kişilik kazanma yoludur.

Diğer bütün milletler antik çağlardan beri bugünkü coğrafyalarında yaşamışlardır. Bilinen tarihi çağlarda, Avrupa’da Almanlar, Anglo-saksonlar, Vikingler, Galyalılar, Latinler, İspanyollar, Slavlar, Yunanlılar; Asya’da Hintliler ve Çinlilerİ Orta Doğu’da Farslar, Gürcüler, Araplar, İbraniler, Mısırlılar hep kendi coğrafyaları içinde veya yakınında yaşamışlardır. Sadece Türkler bu kuralın dışında kalmışlar, yalnız onlar bu hususta bir “aykırılık” göstermişlerdir. Düşünürlerimizin çoğunluğu, Anadolu’nun üstünde Selçuklularda çok önce kurulmuş uygarlıkların bizden başkaları tarafından kuruldukları inancından doğan aşağılık duygusu altında ezilmekten kurtulamamışlardır. İşte bu eziklik, önce de belirtildiği gibi Türk insanın son yıllarda “muassır uygarlık seviyesine” ulaşmasında en büyük engeli oluşturmuştur. Atatürk’ün bize açtığı yoldan gitmektense İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın telkinleriyle batının politikaları peşinde sürüklenmeye başlamamızdır.

Nurihan Fettah (Başkordostan; doğum: 1928) şu tezi ileri sürer: Türklerin ata yurdunun Ural-Altay etekleri olduğu öteden beri kesin bir hipotez olarak kabul edilir ve bu konu hiç tartışmaya açılmaz. Buna karşılık kendilerini haksız yere Ari (üstün) ırk olarak gören batılıların ataları ise tarihin derinliklerinde dünyanın pek çok yerinde dolaşabiliyorlar. Kimileri Ari göçleriyle batıdan gelen kafilelerin Milattan üç beş bin yıl önce Kafkaslara, Orta Asyaya, Himalayalara yerleştiklerini, fakat Orta Asyada nereden çıktığı belli olmayan Türkler tarafından asimile ve imha edildikleri, dolayısıyla buraların aslında batılıların ata yurdu sayıldığını ileri sürer ve buna inanırlar. Türklerin ata yurdunun Ural-Altay etekleri olduğu doğrudur elbette; ama bu, tarihin belli bir diliminden sonrası için geçerlidir. Ya ondan öncesi? Tanrı dünya yaratıldığından beri Türkleri buraya eliyle mi koydu? Neden başka halklar orada burada geziniyorlar da, Türkler Ural-Altay etekleri arasına sıkıştırılıyor? Türklerin ön atalarının tarihin derinliklerinde Anadolu’da, Roma’da, Girit’de, Mısır’da ve hatta Habeşistanda yaşamadıklarını kim iddia ve ispat edebilir? Ruslar, Türkistanı, İngilizler Hindistanı işgal ve istila ederken, bunun bir istila olmadığını, aksine ata yurtlarına çıkıp geldiklerini, bir insanın ata yurduna geri dönüp gelmesinin anormal bir tarafı bulunmadığını ileri sürmüşlerdi. O halde bizim de Anadolu’yu fethimiz bir istila değil, ata yurdumuza çıkıp gelişimizdir.

Türklerin tarihin derinliklerindeki ata yurdunun neresi olduğu konusu, Batılı akademisyenler tarafından özellikle tartışmaya açılmaz ve Ural-Altay etekleri Türk ata yurdu olarak kabul edilir. Nuh Tufanı olayında belirtilen görüşler doğrultusunda şunu kolaylıkla belirtebiliriz: Biz Ural-Altay’dan gelmedik fakat Ural-Altay’a gittik. Bu da ancak, Tanrının dünya yaratıldığından beri sanki Türkleri eliyle Ural-Altay eteklerine koymuş gibi gösterilerek, bu halkın gittiği her yerde “işgalci” sayılmasını sağlama amacına yöneliktir. Nitekim Batı dünyası şu anda Türkleri Anadolu’da işgalci bir halk olarak görmekte ve ata yurdumuza dönüp gitmemiz gerektiği görüşünü ileri sürmektedir.

Esasen ilk ata yurdun Ural-Altay etekleri olması da o kadar önemli değildir. Milattan binlerce yıl önce Asya’dan Anadolu ve çevresine göçler yaşanmış ve atalarımızın bir kolu buralarda hayat sürmüşse, bunun ikna edici delillerle ispat edilmesi çok daha önemlidir. Peki bu ispat edilirse ne faydası olur? K. Mirşan’ın dediği gibi ‘sadece atalarımızın geçmişi ve tarihimizle övünmeye’ değil, tarihte atalarımıza ait topraklara yüzlerce yıl sonra tekrar çıkıp geldiğimiz iddiasının verdiği haklılığa önce kendimizi inandırmamıza yarar. Biraz sonra üzerinde detaylı duracağımız Ari göçleri meselesinde de göreceğimiz gibi, Ruslar Türkistan’ı istila ettiklerinde, bu teze dayanarak “bunun bir işgal sayılamayacağını; buraların bir zamanlar Ari yurdu olduğunu, dolayısıyla torunun dedesinin yurduna geri çıkıp gelmesinin anormal bir tarafı bulunmadığını” iddia etmişlerdi. Biz, bu hakkı, onların bulduğu yerden buluyoruz!

Murat Adji (2019) bu konuda şöyle demektedir:

“Aryan”, “arjan”, “arçın” gibi Altay’da tütsülemede kullanılan çalı ve ardıç isimleri eski Türkçede arı (temizlenmek, arınmak) anlamı verirler. Buna göre “arıg” sözcüğü “temiz, kirlenmemiş, ahlakça kusursuz, soylu, terbiyeli, masum, hakikatli, yalan söylemeyen, sadık, mukaddes, aziz” anlamlarını da taşımaktadır. “Arya” kavramının Vedalar’da ve Avesta’da bu anlamlarıyla mükemmel bir uyum içinde olduğunu görüyoruz.

Bu coğrafyada yaşayan insanlar kendi uygarlığına, geçmişine (Turan) ve Anadolu’nun yalnız geçiş yolu üzerinde bir köprü olmayıp bizzat kendisi UYGARLIĞIN beşiğidir. 35-40°K enlemleri kalan coğrafik kuşak insanoğlunun ilk uygarlığını yarattığı bölgedir. Son yıllardaki tarihi karmaşıklığı yumağında bu bölge hakkında objektif düşünceler üretilememiştir. Tüm dini, ırksal ve milliyetçilik akımlarından soyutlanmış bir biçimde bazı bilgilerin yeniden yorumlanması ve açıklanması gerekmektedir. Biz kendi geçmişimizi başkalarından değil, geçmişimize sahip çıkarak bütünleşik bir anlayışla (DİL-TARİH-COĞRAFYA) olgunları ile birlikte ele almalıyız. Değişmez olan Tarih; Coğrafyanın yazdığı tarihtir.

SON SÖZ

Araştırmalarımız bize göstermiştir ki, batılılar “Biz ne söylersek, neyi iddia edersek ve bilim diye neyi ortaya koyarsak, ancak onlar doğrudur ve bilimseldir. Bizim iddialarımız kesinlikle sorgulanamaz” düşüncesini, gelişmemiş ülke aydınlarına, yüzyıllardır öylesine telkin etmişlerdir. Türkiye’de ki bilim insanlarının pek çoğu, “Batı onaylamıyor kabul etmiyor, hatta batılılar bize gülerler… diyerek, Türklüğün lehine olan ancak Batılı bilim çevrelerince onaylanmayan bilimsel gerçekleri dile getirmekten çekinmekte ya da görmezlikten gelmektedirler.” Diğer bir ifadeyle gerçekleri ortaya koymaktan çekinmişlerdir. Aydınlarımız, yüzyıllardan buyana kendilerine yapılan bu tür telkinlerin etkisinde kaldıklarından ve/ veya kolay yolu seçerek, antik Türk Tarihini toptan reddetmektedirler. Bir başka ifadeyle batı, kendi iddia ve çıkarlarının aleyhine olan tarihi gerçekleri neden onaylasın? Diyerek sorgulama gereğini bile duymamaktadırlar.

Türkler pek farkında değil ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadır. Tarihtan Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir şey kalmaz.

FRITZ NEUMARK (ALMAN EKONOMİST; 1900-1991)

Oysa tüm bilim dallarında olduğu gibi, antik tarih kaynaklarının da tarafsız ve önyargısız olarak araştırıp, incelenmesi gerekmektedir. Çünkü gün ışığına çıkarılan bilimsel bilgi ve bulgular mevcut antik tarihin Türkler aleyhine saptırıldığını ortaya koymaktadır. Batılıların, yüzyıllardır Türkler aleyhine geliştirmiş oldukları düşünce ve tutumları, onların antik tarih ve yazımında da fazlasıyla yansımıştır. Çünkü Türklerin antik tarihini ortaya koymak ve miras haklarını Türklere teslim şöyle dursun, Türk adını, ya da ilişkilendirilebilecek diğer adların kullanılmamasına ve bazı durumlarda bu adların ustaca gizlenmesine özellikle dikkat edilmiştir. Aslında bu yanlı çalışmaları yapanlar açısından bakıldığında, bu davranışlar gayet doğaldır. Çünkü Türklerin tarihini ortaya koymak ve miras haklarını Türklere teslim etmek, batılıların çıkarlarına ters düşmektedir. Diğer yandan Türkleri ilgilendiren tarihi ortaya çıkarmak onların görevi değildir. Büyük Atatürk’ün büyük bir öngörü ile Türkler’in Anadolu’ya binlerce yıl önce geldiği tezi ve Sümerler’in ve Hitit’lerin Türk olma olasılığının araştırılmasını istemişti. Bundan önce Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunu kurulmasını sağlamıştır. Ayrıca Türkiye İş Bankası hisselerinden elde edilecek geliri bu kurumlara bağışlamıştır. Bunları düşünerek 1936 yılında Ankara Üniversitesi’nde “DİL, TARİH VE COĞRAFYA FAKÜLTESİ”ni kurmuştur. Çünkü tüm bu olguların bütünleşik bir anlayışla ele alınmasını istemiştir. Yaşadığımız coğrafya (Alplerden-Altaylara) bizim kaderimizdir. Bu kader bizim için çok değerli bir hazinedir. Bu hazineye anlamak ve korumak bizim tarihi sorumluluğumuzdur.

Bu coğrafyada yaşayan insanlar kendi uygarlığına, geçmişine (Turan) ve Anadolu’nun yalnız geçiş yolu üzerinde bir köprü olmayıp bizzat kendisi UYGARLIĞIN beşiğidir. 35-40° enlemleri kalan coğrafik kuşak insanoğlunun ilk uygarlığını yarattığı bölgedir. Son yıllardaki tarihi karmaşıklığı yumağında bu bölge hakkında objektif düşünceler üretilememiştir. Tüm dini, ırksal ve milliyetçilik akımlarından soyutlanmış bir biçimde bazı bilgilerin yeniden yorumlanması ve açıklanması gerekmektedir. Biz kendi geçmişimizi başkalarından değil, geçmişimize sahip çıkarak bütünleşik bir anlayışla (DİL-TARİH-COĞRAFYA) olgunları ile birlikte ele almalıyız. Değişmez olan Tarih, Coğrafyanın yazdığı tarihtir.

Kapanış sözü olarak da;

Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cür’et gösteren adamlar olmalıyız.

Mustafa Kemal ATATÜRK

 

KAYNAKÇA

Adji, M., 2019, Türklerin Saklı Tarihi (Rusça aslından çeviren: Varol Tümer), Görev Kitap ve Yayıncılık Ticaret Limited Şirketi, İstanbul.

Batur, A., 2005, Tarihte Aryan ve Turan Tartışması, Turan Dergisi, Sayı 2.

Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.).The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. pp. 118−148.

Çığ, M.İ., 2008, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, ; Kaynak Yayinlari (Istanbul, Turkey); pp168.

Çığ, M.İ., 2013, Sümerler Türklerin bir koludur; Sümer-Türk bağları, Kaynak Yayınları No: 654; İstanbul.

Childe, G., 1926. The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber.

Ergün, M., 2021, Paleogeography of Caspian Sea, Water Level Fluctuations, and Consequences on the Environment and Civilization, M. Öztürk • V. Altay • R. Efe (Editors) Biodiversity, Conservation and Sustainability in Asia Volume 1: Prospects and Challenges in West Asia and Caucasus, 615-638.

Garner, J., 2021, Metal sources (Tin and copper) and the BMAC, in: Lyonnet, B. and Dubova, N.A.(eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York.

Lyonnet, B. and Dubova, N.A.(eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York.

Neyman, G., 2007, Where Was the Flood of Noah? Old Earth Creation Science.

Petrie, Sir William Flinders, 1924, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December).

Pumpelly, R., 1908, Exploration in Turkistan: Expedition 1904, Carniege Institution of Washington.

Renfrew, C., 2008, Prehistory: The Making of the Human Mind, Weidenfield&Nicolson, UK

Sarianidi, V. I., 1995, Soviet excavations in Bactria: The bronze age. In G. Ligabue, & S. B. Salvatori (Eds.), An ancient oasis civilization from the sands of Afghanistan. Venice: Erizzo.

***

Prof.Dr. Mustafa ERGÜN

1948 yılında, Kula-Manisa’da doğan Mustafa Ergün, Salihli Lisesi’nden 1966 yılında mezun olmuştur. Yükseköğrenimini MTA adına İngiltere’de; Jeolojiden lisansını Bristol Üniversitesi’nden 1971 yılında, yüksek lisansını (Jeofizik) 1973 yılında Leeds Üniversitesi’nden ve doktorasını ise Leicester Üniversitesi’nden 1977 yılında yapmıştır. MTA’da 1980 yılına kadar çalışmıştır. 1980 yılında Ege Üniversitesi Yerbilimleri Fakültesi Jeofizik Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak öğretim üyeliğine başlamıştır. 1983 yılından 1999 yılına kadar Deniz Bilimleri ve Teknoloji Enstitüsü’nde 2547 sayılı YÖK yasasına göre 13/b4 maddesi uyarınca görev yapmıştır. Bu arada INOC’un kuruluşunda bulunmuş ve 1999 yılına kadar Bilim Danışmanı olarak görev yapmıştır. Mühendislik Fakültesinde Anabilim Dalı ve Bölüm Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 2000-2003 yılları arasında da D.E.Ü. Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü görevini yürütmüştür. Eylül 2003’te erken emekliliğini isteyip bir yıl Yaşar Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığı görevi yapmıştır. Kasım 2014’te INOC İdari Müdür olarak görev almış ve bunu da 2020 yılında sonlandırmıştır.

Mustafa Ergün’ün çalışma alanları: yerbilimleri araştırmaları (tektonik ve uygulamalı jeofizik), deniz araştırmaları ve uluslararası deniz ilişkileri politikaları konularında uzmanlaşmıştır. Kendisi birçok NATO ARW, ESF, UNESCO/IOC, ICSEM, TÜBİTAK ve EC projelerinde görev almış veya yönetmiştir. Kendisinin ulusal ve uluslararası 60’den fazla yayını, sayısız bildirisi ile yedi kitabı bulunmaktadır (Son 10 yılın çalışmaları hariç). Son yıllarda Hazar Denizi ile ilgili çalışmalar üzerinde yoğunlaşmıştır. “HAZAR DENİZİ – TUFAN VE DÜNYA UYGARLIĞINA ETKİLERİ” ve “BATI ANADOLU DELTALARI VE UYGARLIĞA KATKILARI” konusundaki iki kitabı, Nisan 2022 ayında Kırmızılar Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

Yazar
Mustafa ERGÜN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen