Kayıp Kıta Mu ve Urmu Bağlantısı (THE CONNECTION BETWEEN THE LOST CONTINENT MU AND URMU)

Tam boy görmek için tıklayın.

 

THE CONNECTION BETWEEN THE LOST CONTINENT MU AND URMU

 

Mustafa ERGÜN[1]

 

ÖZ

Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır. Nick Brooks; Uygarlık, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Kayıp Kıta Mu, Büyük Okyanus’ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülen, hakkında birçok kişinin araştırma yaptığı efsanevi kıtadır. Günümüzde de bilim dünyasındaki fikir birliği, Mu kıtasının var olmuş olmasının fiziksel olarak mümkün olmadığı ve iddianın herhangi bir bilimsel dayanağı olmadığı yönündedir. Hazar Denizi alan olarak dünyanın en büyük kıta içi su kütlesidir. Hazar Denizi’nin çevresinin paleocoğrafyasını, iklim değişimleri ile çevresel koşullar nedeniyle özel konumunu iyi anlamalıyız. Tetis Okyanusun kapanmasıyla onun arkasında ve üzerinde yer alan Alp-Himalayan Orojenik kuşak uygarlık tarihi için çok önemlidir. TUFAN olayının insanlık tarihine iki önemli olguyu yaratmıştır: Denizcilik ve Uygarlık. Gerçek ne olursa olsun, Neolitik devrim (HOLOSEN; Son 12 bin yıl)), İnsanların avcı-toplayıcı yaşam tarzlarından vazgeçip yerleştikleri, kentlere dönüşecek köyler ve kasabalar oluşturdukları İnsanlık tarihinde derin bir dönemdi. Azerbaycan’ın en eski adı ARAN olarak bilinmektedir. Anlamı da iyi ve yaşanılacak ülke demektedir. Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU kenti ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. MU sözcüğü Sümerce’de CENNET demektir. Kutsal kitaplarda anlatılan insanoğlunun Cennetten kovulma hikâyesinin kaynağıdır.

Anahtar Sözcükler: Hazar, Nuh Tufanı, Mu, Urmu, Uygarlık

ABSTRACT

Civilization did not emerge as a product of a favorable environment that allowed humanity to choose between life in complex and “urban” societies. On the contrary, what we consider “civilization” today is largely the result of an accidental and unplanned adaptation to catastrophic climate change. The lost continent of Mu is a legendary continent, supposedly located in the Pacific Ocean and believed to have sunk and disappeared 14,000 years ago, and has been the subject of much research. Even today, the consensus in the scientific community is that the existence of Mu is physically impossible and the claim lacks any scientific basis. The Hazar Sea is the largest inland body of water in the world in terms of area. We must understand the paleogeography of the Caspian Sea’s surroundings and its unique position due to climate changes and environmental conditions. The Alpine-Himalayan orogenic belt, located behind and above the Tethys Ocean after its closure, is very important for the history of civilization. The Great Flood created two significant phenomena in human history: seafaring and civilization. Regardless of the truth, the Neolithic revolution (Holocene; the last 12,000 years) was a profound period in human history when people abandoned their hunter-gatherer lifestyles and settled, forming villages and towns that would eventually develop into cities. The oldest known name for Azerbaijan is ARAN, meaning “good and livable land.” The city and lake of URMU are located in the Azerbaijan region of northwestern Iran. It was one of the first settlements for peop

le fleeing the Caspian Sea basin after the rising waters (Noah’s Flood). The word MU means PARADISE in Sumerian. It is the source of the story of humanity’s expulsion from Paradise as described in the holy books.

Keywords: Hazar, Noah’s Flood, Mu, Urmu, Civilization

 

GİRİŞ

İnsan yaşadığı yerdeki coğrafi şartlara bağlı olarak hayatını devam ettiren bir varlıktır. Fiziksel gereksinimleri yaşanan coğrafyanın sundukları doğrultusunda karşılanmaktadır. Yani insan doğayla uyumlu yaşamak zorundadır. Ya onun sunduğu koşullara uyum sağlayıp hayatını devam ettirecektir ya da kaybolup gidecektir. Buna göre coğrafi koşullar; sulak alanlar, kurak bölgeler, çöl ve orman dokusunun zengin olduğu bölgelerde kendine özgü yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına, buna sonucunda da insan eliyle yoğrulmuş uygarlıkların doğmasına neden olmaktadır.

Coğrafik koşullar; sulak alanlar, kurak bölgeler, çöl ve orman dokusunun zengin olduğu bölgelerde kendine özgü yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına, buna sonucunda da insan eliyle yoğrulmuş uygarlıkların doğmasına neden olmaktadır. Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır.

Yerküremiz son dört yüz bin yılda dört Buzul Çağına girmiştir. Sun Buzul Çağı 12-120 bin arasında olmuştur. Dünya sıcaklıkları çoğunlukla 0°C altındadır. Buzul arası çağlar çok kısadır. İşte bu kısa sürelerde insanlar günümüzde olduğu gibi kutup bölgelerinde bile yaşam ortamı bulmuşlardır. Batı, Ortadoğu, Güney Asya ve Doğu Asya. Hazar-Turan bölgesi türlerin hem miktarı hem de kalitesi açısından olağanüstü bir evcil bitki ve hayvan varlığına sahiptir. Bu bağlamda, “kalite” insanlar için yararlılığı ifade eder. İnsan, sadece biyolojik değil; düşünsel, teknolojik ve toplumsal olarak da sürekli evrimleşen bir türdür. Bu evrim, hem doğayla ilişkilerimizi hem de birbirimizle olan bağlarımızı yeniden tanımlar.

Homo sapiens: Modern insan, yaklaşık 300.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Homo neanderthalensis: Avrupa ve Batı Asya’da yaşayan, ölü gömme gibi kültürel pratikleri olan insan türüdür. Bu insanlar son Buzul Çağı öncesi (130-140 bin yıl öncesi) ara buzul döneminde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Fakat aynı insan türleri Altay’da Denisova (Ayı Taşı) Mağarası’nda da bulunmaktadır. Burada bu son buluntu yerinin önemi ve coğrafik koşullarının sürekliliği açısından önemlidir.

Güneş enerjisinin tüm yönlere Güneş’ten eşit olarak aktığı düşünülür. Bu astronomik değişimler Yerkürenin güneş radyasyonunu düzenler ve Yerkürenin iklimindeki uzun-dönemli periyodik değişimler sonuçlanır. Son 400 bin yılda, Dünya dört buzul çağı geçirmiştir (Şekil 1). Son 400 bin yılda dünyamız dört defa buzul çağına girip-çıkmıştır. Buzul arası çağlar çok kısa olmuştur.

Şekil 1. Antarktika Buzulunda son 400,000 yıldan fazla süre içindeki sıcaklık, CO2 ve toz yoğunluğu değişimleri.

 

Kayıp Kıta Mu, Büyük Okyanus’ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülen, hakkında birçok kişinin araştırma yaptığı efsanevi kıtadır. Mu kıtası veya kısaca Mu, ilk olarak 19. yüzyılda yaşamış yazar ve gezgin Augustus Le Plongeon tarafından Büyük Okyanus‘ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülmüş, günümüzde bilim çevrelerinde sözde bilimsel bir iddia olduğu kabul gören efsanevi kıtadır (Şekil 2). Le Plongeon, kıtada Antik Mısır ve Mezoamerika toplumlarının atalarının yaşadığını iddia etmiştir. Kavram daha sonra, kıtanın bir zamanlar Pasifik Okyanus’unda var olmuş olduğunu iddia etmiş James Churchward tarafından popülarize edilmiştir. Mu’nun ve benzer şekilde kayıp bir kıta olduğu iddia edilmiş Lemurya‘nın varlığına dair iddialar, iddianın yaratıcısı Le Plong’un zamanından beri destek görmemiştir. Bir Anglo-Amerikan okültisti olan James Churchward (1851-1936) 1920 yılında Pasifik Okyanusu’nda Mu adında bir batık kara kütlesini bulduğunu iddia ederek Teozoficilere ait batık karaların listesine yeni bir kayıp kıtayı da eklemiş oldu (Churcgward, 1926).

Şekil 2. James Churchward’ın 1927 tarihli hayalî haritası gazete basımından.

Günümüzde de bilim dünyasındaki fikir birliği, Mu kıtasının var olmuş olmasının fiziksel olarak mümkün olmadığı ve iddianın herhangi bir bilimsel dayanağı olmadığı yönündedir. Bu konun bilimsel hususları günümüz Levha Tektoniği bağlamında bir gerçekliliğe oturtulacaktır. Günümüzde de bilim dünyasındaki fikir birliği, Mu kıtasının var olmuş olmasının fiziksel olarak mümkün olmadığı ve iddianın herhangi bir bilimsel dayanağı olmadığı yönündedir. Bu konun bilimsel hususları günümüz Levha Tektoniği bağlamında bir gerçekliliğe oturtulacaktır. Bu bağlamda NUH Tufan’ının Dünya’nın en büyük kıta içi kapalı Hazar-Turan havzasında günümüzden 15 bin yıl önce olmuş olabilir (Chapalyga, 2007 ve Ergün, 2023). Bu kapalı bölgede suları bir anda 200 metreye varan yükselimleri zaten Buzul Çağında bu Hazar-Turan derin çukurunda yaşayan çok az sayıda var olan insanlar için tam bir felaket olmuştur.

Bilindiği gibi Atatürk, 1932’den sonra Türk Tarih Tez’inin kayıp parçasının peşine duştu. Türklerin Orta Asya’dan önceki ilk yurtlarını arıyordu. Bu amaçla 1934 yılında Tahsin Bey’i Meksika Büyükelçiliği’ne atadı. Tahsin Bey’in gizli görevi Türklerle eski Amerikan halkları arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Tahsin Bey, Meksika’daki araştırmalarının sonucunda şaşırtıcı bir bilgiyle karşılaştı. Bu bilgiye göre Türkler, MO 12.000’lerde bir doğal afet sonunda Pasifik Okyanusu’nda sulara gömülen Kayıp Kıta Mun’dan Orta Asya’ya göç etmiş olabilecekleri tezleri gündeme gelmiştir. Fakat son 60-70 yıldır yerbilimlerinde oluşturulan görüşler tüm bu tezleri çürümüştür.

Nick Brooks; Uygarlık, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer. İşte insanları toplu halde yaşama ve kentleşme, ortak bir dil oluşturma, denizciliğin başlaması ve tatlı suyun bolluğu nedeniyle biyolojik sermaye de ilk evcilleştirmeler (ilk 10 evcil hayvanın 8 tanesi buradadır; Ergün, 2024). Dünya denizciliği göllerde ve büyük akarsularda başladığı savına göre bir iç denizler olan Hazar ve Aral Denizleri ve bunları besleyen Ceyhun ve Seyhun Irmaklarında denizciliğin (dolayısıyla da balıkçılığın) ilk başladığı yerler olmalıdır (2024). Uygarlığın yayılmasında AT ve ÇİFT HÖRGÜÇLÜ (TÜRK) DEVESİ en önemli etmenlerdir (Ergün, 2024).

 

LEVHA TEKTONİĞİ VE TURAN JEOLOJİSİ

Levha tektoniği Dünya’nın litosfer’inin yaklaşık 3,4 milyar yıl öncesinden beri yavaş hareket eden birçok büyük tektonik levha içerdiği düşünülen genel kabul görmüş bilimsel bir kuramdır. Model, 20. yüzyılın ilk on yıllarında geliştirilen kıta kayması kavramına dayanır. Levha tektoniği, 1960’ların ortalarından sonlarına kadar deniz tabanın yayılması doğrulandıktan sonra yer bilimciler tarafından genel olarak kabul edildi. Tektonik plakalar, her biri kendi kabuğuyla kaplı okyanusal litosferden ve daha kalın kıtasal litosferden oluşur. Yakınsak sınırlar boyunca, yitim işlemi veya bir levhanın diğerinin altında hareket etmesi, alttakinin kenarını manto içine taşır; kaybolan malzeme alanı, deniz tabanının yayılmasıyla farklı kenarlar boyunca yeni (okyanus) kabuğun oluşumuyla dengelenir (Şekil 3). Bu şekilde, litosferin toplam geoid yüzey alanı sabit kalır. Levha tektoniğinin bu öngörüsü aynı zamanda taşıma bandı ilkesi olarak da adlandırılır. Daha önceki kuramlar, çürütüldüğünden beri, kademeli büzülme (daralma) veya kademeli yerkürenin genişlemesini önerirdi.

Şekil 3 Sıvı olan Dış Çekirdek’te oluşan konveksiyon akımları ve onları Manto’daki izleri Yeküre’nin kabuğunda Okyanus Ortası Sırtları^nı (yeni kabuk oluşumu) ve Yitim Zonları’nı (Okyanusal kabuk kıtasal kabuğun altına dalması) oluşturmaktadır.

Okyanusal kabuk deniz tabanı yayılma merkezlerinde oluşurken, kıtasal kabuk yay volkanizması ve tektonik süreçler yoluyla mikro levhaların merkezleri ve kıtaların altına dalma döngüsünden çıktıklarında kıtanın parçası olduğu düşünülen okyanus kabuğu parçaları olan ofiyolit dizilerini içerebilir. Okyanusal kabuk da farklı bileşimleri nedeniyle kıtasal kabuktan daha yoğundur. Bu yoğunluk katmanlaşmasının sonucu olarak, okyanus kabuğu genellikle deniz seviyesinin altında yer alırken (örneğin Pasifik Levhasının çoğu gibi), kıtasal kabuk yüzer şekilde deniz seviyesinin üzerinden çıkıntı yapar.

Günümüzden 170 milyon yıl öce tüm kutalar bir arada idi ve PANGEA olarak biliniyordu. İki tarafından Büyük ve Tetis Okyanusları çevreliyordu. Bundan sonra kıtalar ayrışmaya başlamıştır. Sonucu olarakta Tetis Okyanusu kapanmaya başlamıştır (Şekil. 4). Tetis Okyanusu kapanırken onun üzerine Alp-Himalaya kuşağı oluşmuştur. Tetis Okyanusu kalıntıları Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Güney Hazar Denizi’dir. Hazar Denizi ve Turan havzası Alp-Himalaya kuşağının kuzeyindedir. Bu bölge tüm kıta hareketleri süresince aynı yerinde kalmıştır. Bu nedenle ne Pasifik ne de yeni açılan kıtalar jeolojik olarak var olmamışlardır. Çünkü yoğunluğu daha az olan kıta kabuğu daha yüksek yoğunluğa sahip okyanusal kabuğun içine dalamaz. Bunda yüz yıl önce uydurula bu kayıp kıta hikâyelerinin hiçbir bilimsel temel yoktur.

 

Şekil 4. Pangea’nın parçalanması Alp-Himalayan kuşağını oluşması ve Turan Bölgesi. Turan Bölgesi tüm evrim zamanında yerinde kalmıştır.

Doğu Akdeniz ve Ortadoğu, son 170 milyon yıldır Pangea’nın (tüm kıtalar bir arada) parçalanması ve Tetis Okyanusu’nun kapanması sonucu Tetis Okyanusu’nun güney kanadını oluşturmaktadır. Bu kuşak Girit ve Kıbrıs yayları, Doğu Anadolu Fay Zonu, Bitlis Büklüm Zonu ve Zağros Dağlarını içermektedir. Tetis Okyanusunun kuzey sınırı Hazar Denizi ve Karadeniz olup İtalya’daki Po vadisine kadar uzanmaktadır (Kuzey Anadolu Dağları, Kafkaslar ve Elburz Dağları). Bu iki zon arasında Balkan, Anadolu ve İran platoları ise kapanan Tetis Okyanusunun kalıntıları üzerinde yer almaktadırlar (Şekil 5). Ortadoğu ve Orta Asya’nın aktif tektoniği, genel olarak güneyde Afrika, Arap ve Hint levhalarının kuzeye ilerlemesi ve Avrasya levhasının sıkıştırması sonucu gelişmiştir. Hızlı olarak kuzeye doğru ilerleyen Arap levhası, Karadenizi oluşturan okyanusal litosfer tarafından durdurulur ve Anadolu levhasını batıya doğru yönlendirir.

Anadolu/İran Platoları orojenik kuşak oluşumu çok az incelenmişlerdir, benzerleri olan Tibet, Altiplano ve Colorado platolarına göre daha az araştırılmış ve belgelenmiştir. Güney Hazar havzasındaki tektonik yapılar Arap levhasının kuzeye doğru hareketi, İran bloğunun güneydoğuya doğru hareketi ve Türkiye bloğunun batı/güneybatıya hareketi tarafından denetlenmektedir. Bu havza büklüm, şeyl-diyapir ve kayma kırık zonlarına ayrılmaktadır. Yapılar, Güney Hazar baseninin batısında kuzeybatı-güneydoğu uzanımlı ve doğu kısmında ise kuzey-güney’den kuzeydoğu-güneybatı yönelimlidirler. İran platosu daha doğudaki Hint anakarasının hızla kuzeye hareketi sonucu sonlandırılır. Daha doğudaki ise Hint anakarası hızlı bir şekilde Avrasya anakarası ile çarpışır. Bunun neticesinde de Himalayalar ve Pamir Dağları yükseltileri meydana gelirler, Pamir Dağlarının batısında ise Hindukuş Dağları ve Tanrı Dağları arasındaki çöküntü alanı Hazar ve Aral Denizleridir. Ceyhun Irmağı’nın su kaynakları işte bu üç dağdır: Hindukuş Dağları, Tanrı Dağları ve Pamir Dağları.

Şekil 5. Basitleştirilmiş topoğrafik/batimetrik Ortadoğu haritası. Kısaltmalar: Kuzey Anadolu Fayı (NAF), Doğu Anadolu Fayı (EAF), Ölü Deniz Fayı (DSF), Mosha fayı (MF), Pembak-Sevan-Sunik fayı (PSSF), Tebriz fayı (TF), Chalderan fayı (CF), Korinth Körfezi (Cor), Mora (Pe), Ege (Aeg), Küçük Kafkas (LC), Kıbrıs dalması (Cyp), Karliova Üçlü çakışım (KT), Sinai (Sin), Hazar Denizi (Cas), Temel Kafkas Bindirmesi (MCT), Doğu Afrika rifti (EAR), Kopet Dag (Kop), Apşeron Yarımadası (AP), Alborz Dağları (Al). (Reilenger v.diğ., 2006). (SRTM30 PLUS; http://topex.ucsd.edu/WWW_html/ srtm30_plus.html)

Bu kuşak doğuya doğru Himalayalara ulaşmaktadır. Tetis Okyanusunun kuzey sınırı Hazar Denizi ve Karadeniz olup, İtalya’daki Po vadisine kadar uzanmaktadır (Kuzey Anadolu Dağları, Kafkaslar ve Elburz Dağları). Avrasya’nın güney kanadı boyunca yeni kıtasal parçaların eklenmesiyle dağ sıraları oluşmakta ve aynı zamanda Tetis parçacıklarının alta dalmasıyla, karalar üzerinde volkanizma ve ada yayları ile beraber kıta kenarı havzaları meydana gelmektedir. Bu iki zon arasında Balkan, Anadolu ve İran platoları ise kapanan Tetis Okyanusunun kalıntıları üzerinde yer almaktadırlar. Güney Hazar Denizi’ne ait okyanusal litosferin varlığı İran platosunu Elburz ve Zağros dağları arasında güneydoğuya doğru yönlendirir. Ceyhun Irmağı Güney Hazar çöküntüsünün devamıdır. Bu bölge son 170 milyon yıllık evriminde yerinde sabit olarak kalmıştır.

Bu arada daha doğuda ise Hint Levhası Avrasya levhası ile çarpışır. Çarpışma zonunda Himalayalar (Dünyanın en yüksek sıradağları) oluşur. Pamirler (Tanrının Ayağı) bu çarpışmanın düğüm yeridir. Batısında Hazar-Ceyhun çöküntüsü ve doğusunda ise Tarım Havzası yer alır. Pamirler; Tanrı Dağları, Hindukuş Dağları ve Karakurum-Himalaya platolarının düğüm yeridir. Dünya’da karalar üzerindeki en büyük buzul kütlesine sahiptirler.

HAZAR-TURAN COĞRAFYASI VE SU DİNAMİĞİ

Hazar Denizi alan olarak dünyanın en büyük kıta içi su kütlesidir (Şekil 6). Değişik kesimlerce dünyanın en büyük gölü olarak tanımlansa da aslında tam anlamıyla bir denizdir. Alanı 371,000 km2 (Karaboğaz Gölü hariç) ve hacmi de 78,200 km3’dir. Dünya okyanusları ile bağlantısı olmayan (Endorhemik) kapalı bir havzadır. Kuzeydoğusu Kazakistan, kuzeybatısı Rusya, batısı Azerbaycan, güneyi İran ve doğusu da Türkmenistan tarafından çevrelenmektedir. Hazar Denizi, Kafkas Dağları’nın doğusunda, Elburz Dağları’nın kuzeyi ve çok geniş Türkmenistan bozkırlarının batısındadır. Hazar Denizi’nin eski yerleşik halkları tarafından tuzlu oluşu (1.2% veya 12 g/l; okyanusların tuzluluğunun üçte biri kadar) ve uçsuz bucaksız oluşu bağlamında okyanus olarak algılamışlardır.

Şekil 6. Hazar Denizi ve çevresinin coğrafyası.

Hazar Denizi’nin doğusunda Türkmenistan yer almaktadır. Türkmenistan topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar. Karakum Çölü Türkmenistan‘da 350,000 km2 bir alan kaplar. Biruni, 10. yüzyılda çölün eskiden deniz olduğunu ileri sürmüştür. Günümüz bilim adamları çölün kumlarının güneyde bulunan dağlardan akarsular tarafından taşındığını ileri sürülmüşlerdir. Bu konu Hazar Denizi su seviye değişimlerinde incelenecektir; MS 1000’li yıllarda Hazar Denizi aniden yükselmiş bunun kuzeydeki Hazar Hanlığı üzerinde çok olumsuz etkileri olmuştur. Başkentleri İtil su altında kalmıştır.

Bu taşkınlar Aral Denizi kuzeyindeki Buzul gölü barajının aniden yıkılmasıyla (bir meteor çarpması olduğu tahmin edilmektedir) suların ani olarak Hazar-Aral çukur alanını (-150 metrelerde olduğu tahmin ediliyor) doldurmuştur. Ani olarak bu kapalı ortamda su seviyesini +50 metrelere çıkarmıştır (Şekil 7). Türkmenistan ve Azerbaycan’ın geniş alanları su altında kalmıştır. Ayrıca bu bölge hidrokarbonca zengindir ve buzul çağlarında buz gazı denen Gaz hidratça zengindir. Suların yükselmesiyle bu gazlar çözülür.

Şekil 7. Hazar baseninde geç buzul taşkınları (Chepalyga, 2007’den uyarlanmıştır). Notlar: Khvalyan Yükselimi (15000 yıl önce); Buzul-Çağı Sonu (12000 yıl öncesi): Deniz-seviyesi 5-6000 yıl önce erişilmiştir.

Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar Denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye (günümüzde 371.000 km2) ve eğer Aral-Sarıkamış havzası da eklendiğinde 1,1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Karadeniz-Hazar Taşkınlarını yansıtan jeolojik, litolojik, paleontolojik ve jeomorfolojik bulguları Chepalyga (2007) tartışmıştır. Bu taşkın olayları (Günümüzden 17 ila 10 bin yıl önce) kıyısal düzlükler (denizel yükselimler), ırmak vadilerine (aşırı arası taşkınlar), ırmak boşalım alanları (buzul gölleri; termokarst) ve yamaçlarda üzerine izlerini bırakmıştır. Bu Khavalyan Yükselimi olarak bilinmektedir (Şekil 8).

Şekil 8. Hazar denizi’nin15 bin yıl öncesi TAŞKINLARI (-150m’den +50m) ve günümüze değişimi (Dolukhanov ve diğ. 2000) (NUH TUFANI).

 

NUH TUFANI VE UYGARLIĞIN İLK ADIMLARI

Hazar Denizi, Yerküre ’de en büyük iç sudur. Güneyinde İran’daki Elburz Dağları, batıda ise Kafkas Dağları yer almaktadır. Doğusunda Türkmenistan’ın Karakum Çölü vardır. Kuzeyinde ise Rusya ve Kazakistan’a ait düzlük ve platoları yer alır. Tuzluluğu % 1,3 (okyanusların üçte biri) olan bir göl veya başlı başına bir denizdir. Bilimsel çalışmalara göre 11 milyon yıl öncesine kadar Azak Denizi, Karadeniz ve Marmara Denizi üzerinden dünya okyanuslarına bağlanıyordu (Ergün, 2001).

Son Buzul Maksimumu (LGM)’na göre Taşkının o devir insanlarını daha fazla etkilediğini göstermektedir. Bu olay kültürleri yok etmemiş, öte yandan dönemsel ve tekrarlayan çevresel değişimler belki de denizciliğin başlaması gibi üretken ekonomilere neden olmuş ve aynı zamanda da atın evcilleştirilmesine yol açmıştır. Deniz seviyesindeki bu gibi ani değişimler o devrin insan toplulukları üzerinde aşırı baskılar yapmış olmalıdır ve su baskınları kültürel bellekte Büyük Taşkın (Tufan) olarak kalmıştır. Avrasya taşkın olayları belki de eski Ön-Aryanların hafızalarında tutulmuş ve eski yazıtlarında yer almıştır. Aynı zamanda eski Mezopotamya yerleşimcileri de bunlara yer vermiş ve kutsal kitaplara geçen Tufan hikâyesi doğmuştur. Bu taşkınlar Aral Denizi kuzeyindeki Buzul gölü barajının aniden yıkılmasıyla (bir meteor çarpması olduğu tahmin edilmektedir) suların ani olarak Hazar-Aral çukur alanını (-150 metrelerde olduğu tahmin ediliyor) doldurmuştur. Ani olarak bu kapalı ortamda su seviyesini +50 metrelere çıkarmıştır. Türkmenistan ve Azerbaycan’ın geniş alanları su altında kalmıştır. Ayrıca bu bölge hidrokarbonca zengindir ve buzul çağlarında buz gazı denen Gaz hidratça zengindir. Suların yükselmesiyle bu gazlar çözülür.

Önce çivi yazılı metinlerde okunan TUFAN söylentisi daha sonra da din kitaplarına geçmiştir. TUFAN olayının nerede olduğu veya olabileceği hakkında birçok varsayım yapılmıştır. Fakat bulgular, din kitaplarında yazılanların eski Sümer Gılgamış Destanı’nda verildiğine benzer şekilde olduğu saptanmıştır. Kur’an’da Tufan olayına fazla yer verilmez. Nuh’un gemisinin ulaştığı Ağrı Dağı değil Cudi Dağı’dır (Cudi aslında Arapça ’da Yüksek Yer demektir) ve yalnızca Nuh’un ailesini kapsamıştır. Zaten bu şekilde ani bir yükselim ancak ve ancak Hazar-Aral gibi bir kapalı havzada olabilir.

Neyman (2007) tüm olasılıkları tartıştıktan sonra yalnız Hazar Denizinin kutsal kitaplarda bahsedilen tüm koşullara en uygun yer olduğunu kanıtlamıştır. Doğudan kalkan Nuh’un Gemisi batıya doğru gelerek dağlara yaslanmıştır demiştir. Cennet Bahçesinin ise Hazar Denizinin derinliklerinde bulunduğu düşünülmektedir. 15 bin yıl önce oluşan “Hazar Taşkınları” sırasında Hazar Denizi su seviyesi -150 metrelerde idi. Buzul Çağında bu çukur alanlar (35°-40°enlemleri arası) Dünya’da en uygun yaşam alanlarıydı.

Şekil 9. Hazar Denizi havzası, Nuh Tufanı ile ilişkili yerlere (Ağrı Dağı, Nahçıvan ve Kemi-salgan) ve önemli tarihi yerlere (Gobustan ve Anau) ev sahipliği yapmaktadır.

Bu arada Hazar Denizi’ne komşu tüm Türk halklarının hepsinde taşkın ile ilgili halk destanları mevcuttur (Çığ, 2008). Bunlardan en akla yatkın olanı Kazak Tufan Efsanesidir (Çığ, 2008). Turan ovasında yerleşen TÜRÜ-İLKLER (belki de TÜRK sözcüğü kökeni olabilir mi?) mutlu yaşarken, insanoğlunun bazıları işledikleri günahlar yüzünden buraları su basıyor. Buna göre Nuh, Aral Denizi’nin doğusundaki Kemi Salgan (Gemi yapım yeri) denilen yerde gemisini yaptırarak halkın arasında kendisine inananlar ve hayvanlardan birer çift alıp, Kemi Salgan’dan denizin yükselmesiyle hareket ederek Aral Denizi ve Hazar Denizi üzerinden batıdaki yüksek bir dağa yanaşmışlardır. Bu Tevrat’a göre Ağrı Dağı (Ararat) veya Kuran’a göre Cudi Dağıdır (Cudi Arapça yüksek yer demek). Hazar Denizi’nin her iki yakasında da Türk dünyasında Tufanı izleri vardır. Azerbaycan Gobustan’daki (14 milyon yıl öncesi) kaya oymasında yaklaşık 20 kürekçinin bulunduğu sazlık tekne resmi ise bu bölgedeki denizciliğin varlığını işaret etmektedir. Ağrı Dağına yakın Azerbaycan’a ait Özerk Nahcivan Cumhuriyeti’nin adı olan NAHCİVAN (İLK ÇIKAN) demektir (Şekil 9).

Ağrı Dağının doğusunda NAHCİVAN adlı bir şehir vardır. Bu adın anlamı “İLK ÇIKAN” demektir. Nuh sözcüğü Arapça veya İbranice değildir ve “İLK” anlamına gelmektedir. Azerbaycan Türkleri için çok önemli bir yerdir ve kutsaldır. Dini kitaplarda belirtilen Nuh’un gemisinin Ağrı Dağı’na çıktığı olgusu önemlidir. Tevrat Nuh’un gemisinin Ağrı (Ararat) Dağı’na çıktığını söylemektedir. Ağrı dağı kutsal kitaplarda ismi geçen dağlardan bir tanesidir. Volkanik bir koni oluşturan Ağrı Dağı, bu yöredeki (Türkiye’nin en yüksek dağı; yüksekliği 5.137 m) çok belirgin bir coğrafi yapıdır. Ağrı dağı volkanik bir dağ olup zirvesi kar ve buzul ile kaplıdır ve bu buzul sınırı günümüzde 4300 m’dedir. Fakat bu sınır Pleistosen ’de 3600 m’de idi. Ayrıca zirvesinde bulunan buzul ülkemizdeki en büyük buzul olma özelliğini elinde bulundurmaktadır.

Son 400 bin yılda dünyamız dört defa buzul çağına girip-çıkmıştır. Buzul arası çağlar çok kısa olmuştur. Daha önceki buzul ve buzul arası çağlarda görülmeyen ve bundan 15 bin yıl önce Hazar-Aral kapalı havzasının kuzeydeki buzul kütlesine çok büyük bir meteorun çarpması sonucu Hazar Taşkınları (Tufan) dünya uygarlığını değiştirmiştir. Yoksa daha önceki buzul çağlarında olduğu gibi hiçbir uygarlık yaratmamış olacaklardı.

Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalabilmişlerdir. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir. Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Hazar Denizi’nin çevresinin paleocoğrafyasını, iklim değişimleri ile çevresel koşullar nedeniyle özel konumunu iyi anlamalıyız. Tetis Okyanusun kapanmasıyla onun arkasında ve üzerinde yer alan Alp-Himalayan Orojenik kuşak uygarlık tarihi için çok önemlidir. Kuzeyde Karadeniz ve Güney Hazar Denizi eski Tetis Okyanusu kalıntılarıdır. Dolayısıyla İtalya’daki Po Ovasından Pamirlere kadar bir çöküntü alanları oluştururlar. İşte bu çöküntü kuzeydeki buzul sularını toplamaktaydı. Böyle bir coğrafya tüm Dünya’da başka hiçbir yerde bulunmuyordu.

Ari ırk kuramının kurucularından Fransız aristokratı Kont Arthur de Gobineau’ya (1816–1882) göre Arilerin anavatanı Soğdanya (Özbekistan) ve Orta Asya tüm uygarlığın beşiği. Zamanla bu görüş benimsenerek Aryanların anayurdunun Orta Asya ve Bakterya (Hazar-Turan) civarında olduğu kabulü yaygınlık kazanmıştır. Lorenzo Burge’da “Pre-Glacial Man and The Aryan Race (1887) adlı eserinde Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıktığını ve burada büyük bir uygarlık yarattıklarını iddia etmiştir (Şekil 10). Bu Uygarlığı yaratan insanlar Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Alman hukukçu Rudolp von Jhering de “The Evolution of the Aryan” adlı eserinde Aryan anavatanını Orta Asya/Baktrerya (Hazar-Turan) olarak kabul etmiştir. Aryan kuramcılarına göre Ariler bütün diğer halklardan üstün, sakin ve sağlam karakterli, sürekli çabalayan, düşünsel açıdan parlak, uzun boylu, açık tenli sarışın bir ırktılar. Orta Asya’dan dünyaya yayılan Arilerin diğer halkları kolayca yönetimleri altına almaları bu şekilde açıklanmıştır. Ari sözcüğü Türkçe ve Sümerce Ara (İyi, saf) sözcüğünden türemedir.

Şekil 10. Turan’dan uygarlığın dağılış yolları.

Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıkmış ve burada büyük bir uygarlık yaratmışlardır. Bu Uygarlığı yaratan insanlar Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Bu bölgede Dünya’ya yayılan insanlar belleklerinde bu felaketin (TUFAN) anılarını taşımışlardır. Buzul Çağı’nın sona ermeye başlamasıyla aryanlar Orta Asya’dan Uygarlığı (BİLGİ) yaymışlardır (Şekil 11). BİLGİ insanın doğasıyla eşdeğer bir kavramdır. Bilgi yok olmaz fakat bir yerde doğanın yarattığı nedenlerle gerilerken buradan göç eden insanlar onu yeni gittikleri yerlere taşırlar. Gittikleri yerin yaşam biçimleri ve inançları ile yoğrularak yeni inanç düzenleri ve yaşam biçimleri oluştururlar.

Şekil 11. Uygarlığın Turan bölgesinden yayılımı.

Dünya’da Aryanları yayılımı:

  • Hindidistan’da Kast Sistemi;
  • Sümerlerde Karabaşlı Halk (Asil Başlı);
  • Anadolu’da Karamanlar (Ben Asil)
  • Batı Anadolu’da (Luviler; Işık Halkı);
  • Avrupa’da Almanlar (Ben Yüce).

Son 15 bin yıl için Hazar Denizi bölgesindeki önemli olaylar: 15 bin yıl öncesi Khvalyan Yükselimi; 12 bin yıl öncesi buzul çağının sonu (Holosen Başlangıcı); 5-6 bin yıl öncesi günümüze yakın uygun değer deniz seviyesine ulaşım ve deltaların oluşmasına neden olmuştur (Şekil 12). Dünya uygarlıkları aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

  • Buzul çağından sonra: Harran (10.000 MÖ, GD Türkiye); Anau (8-9.000 MÖ, Türkmenistan): Konya (7.000 MÖ. Orta Anadolu); Filistin (7,000 BC); Mehrgarh (7.000 MÖ; Belücistan, Pakistan)
  • Deltaların oluşmasından sonra: Mezopotamya (4.000 MÖ); Mısır (3.500 MÖ); Harappa (3.300 BC, Pakistan); Troya (4.000 MÖ, KB Türkiye); Mohenjo-daro (3.300 MÖ, Güney Pakistan)

Şekil 12. Dünya deniz seviyeleri ve uygarlık kuşakları.

Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir. Buzul çağında Toros Dağları buzdan bir duvar örmüşler ve kuzeyinde Anadolu ve tüm Avrupa’da aşırı buzul koşulları canlı yaşamına uygun yerler değildi.

Orta Doğu’da buzul çağı sonunda iklimin beklenmedik bir şekilde değişmesiyle, geniş alanların bitki ve hayvanların yaşamları için uygun hale gelmiş olması nedeniyle yiyecek sıkıntısı çekilmemiştir.  Bu süreçte, Avrupa ve Asya’da tundra ile kaplı alanlar devamlı ormanlık (Balkan) doğal görünümü ile kaplanmıştır. Bu süreçte, kış yağmurları Toros ve Zağros Dağlarının kesişmesinde yer alan Harran bölgesinde artmıştır. Fırat ve Dicle ırmaklarının su miktarları kuzeyde yer alan Doğu Anadolu buzul örtüsünün erimesiyle (zaten Bingöl adı bu bölgede su kaynağı pınarlarının çok olması nedeniyle verilmiştir) fazlalaşmıştır. Buna göre de, zengin bir bitki örtüsü Harran’da oluşmuştur.

Batıda ise, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur (Childe, 1926). Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır (Ergün, 2025).

Şekil 13. Avrasya’nın genel genel görünümü ve Buzul Çağı sonrası (HARRAN; ARAN; TURAN) ve daha sonra Delta (MISIR; SÜMER; İNDÜS) uygarlıkları.

Buradan da şu anlaşılmaktadır, daha önce 35º-40°K enlemlerindeki uygarlıklar, deltalar oluştuktan sonra, daha güneye 30ºK enlemlerine kaymıştır (Şekil 13). Burada MISIR uygarlığı bir istisna teşkil etmektedir. Çünkü Nil Irmağı güneyden kuzeye doğrudur. Nil ekvatordaki tropik yağışlardan beslenmektedir. MISIR Uygarlığı daha gençtir (MÖ 3500) ve Hazar bölgesinden etkilendiği söylenmektedir (Petri 1920’ler). SARI IRMAK Uygarlığı doğuda kendiliğinden oluşmuştur. Uygarlık SARI IRMAK bölgesinde daha geç başlamıştır.

URMU KAVRAMI

Kutsal kitaplarda adı geçen Cennete akan dört ırmak büyük bir olasılıkla kapalı bir havza olan Hazar-Aral Denizlerine akmaktadır (Şekil 14). Bu bağlamda Cennete akan dört ırmak Hazar ve Aral Denizlerine boşalan ARAS, İDİL (VOLGA), CEYHUN ve SEYHUN Irmakları olmaktadır. Orta Asya’nın bu ilk UYGARLIĞIN temelini atan insanlar buzul devrinde bu bölgede kapalı bir halde kalarak ilerlemelerde bulunmuşlardır. İran yaylasının ve Kafkasya bölgesinin buzlarla örtülüydü. Aral-Hazar denizi kutup buzullarının güney cephesini oluşturmaktadır. Bu bölge, dış bir engellemeye maruz kalmaksızın kendi kendilerine oluşum devirlerini geçirmişlerdir. Buzul Çağı sırasında ve hemen sonrasında Aral ve Hazar Denizleri kuzeyindeki Buzul Gölleri boşalımlarından beslenmişlerdir. Kuzeyden gelen bu sular azaldığında Ceyhun havzasının doğusundaki Pamirler (Karalar üzerindeki en büyük buzul kütlesi) su kaynakları olmuştur (Parlak, 2005).

Şekil 14. Dinî kitaplarda cennete akan dört ırmak şunlardır: Ceyhun; Seyhuni; İdil; Aras.

TUFAN olayının insanlık tarihine iki önemli olguyu yaratmıştır:

  1. Denizcilik;
  2. Uygarlık.

Gerçek ne olursa olsun, Neolitik devrim (HOLOSEN; Son 12 bin yıl)), İnsanların avcı-toplayıcı yaşam tarzlarından vazgeçip yerleştikleri, kentlere dönüşecek köyler ve kasabalar oluşturdukları İnsanlık tarihinde derin bir dönemdi.

Kentleşme ve Uygarlık iç içe geçmiş kavramlardır. Neolitik devrimde ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini ehlîleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır. Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır.

Azerbaycan’ın en eski adı ARAN olarak bilinmektedir. Anlamı da iyi-yaşanabilinir ülke demektedir. Günümüzde bile bu bölge İran’ın en önemli tarım alanıdır. Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU kenti ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. MU sözcüğü Sümerce’de CENNET demektir. Kutsal kitaplarda anlatılan insanoğlunun Cennetten kovulma hikâyesinin kaynağıdır. Bu bilgiler ışığında, biz uygarlığın aşamalarını Hazar Denizi çevresinden başlayarak Aras Irmağını takip ederek ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşıldığını, buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran ovasına doğru geldiğidir. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi sonucunda deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmasından sonradır (Ergün, 2023).

Nuh Tufanı anlatımında adı geçen ZEYTİN ağacı güneybatı Hazar bölgesinde de yetişmektedir. Buzul çağı öncesi Akdeniz çevresinin büyük bölümü çöl ikliminde ve su yoktu. Nuh Tufanında zeytin dalı ile dönen kuş hikâyesi bu bölge için de geçerlidir. Güney Azerbaycan ve İran’ın Reşt bölgesinde de zeytin yetişmektedir. Sümer dilinde zeytin “ZIRDUM”dur. Günümüz Türkçesinde ise Zeytun’dan Zeytin’e evrişmiştir.

AŞURE pişirme ve dağıtma geleneğinin aslı ise Nuh Peygamber’e dayanır. Nuh Peygamber’in gemisinin karaya çıktığı gün, yanında bulunan her çeşit tahıl ve bitkiden yaptığı şükür tatlısının hatırasını günümüzde aşure geleneğiyle devam ettirmekteyiz. Burada AŞ sözcüğü Sümerce ‘de ve günümüz Türkçe ‘sinde de yemek demektir. Aşure sözcüğünde AŞ ve hem de UR (topluluk) bir aradadır. Tufanın yarattığı çok kaotik ortam da beraber yaşayabilme ve paylaşma duygusunu geliştirmiştir. Bu arada Türkiye’de Aleviler olarak adlandırılan inanç topluluğunca “MUM SÖNDÜ” duası vardır. Burada ışıklar aniden söndürülür ve belirli süre sonra da tekrar yakılır. Bunun da kökenin Hazar taşkını sırasında suyun yükselmesinin yanı sıra bu kapalı ortamda uzun süre kapkaranlık bir dünya oluşmuştur. Bunun nedeni hidrokarbonca zengin bu bölgede tundra alanlarında tutulan metan gazı (gazhidrat; metan buzu) suyun yükselmesi ile aniden atmosfere karışmış ve güneş ışığının girişini engellemiştir. Bu ayinle ilgili büyük bir olasılıkla insanların tufan sırasında yaşadıkları korkuyu tekrar hatırlamak için binlerce yıldır sürdürülen bir olgudur.

SÖZCÜKLERİN UYGARLIK İLE OLUŞUMU

İnsanoğlunu Toplayıcı-Avcı sarmalında kurtaran “evcilleştirme” kavramı insanlık tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Yoksa insanoğlu Toplayıcı-Avcı sarmalından çıkamayacaktı. İnsan ise kendi kendini evcilleşen tek yaratıktır. Doğal yapımızda var olan saldırganlığı ortadan kaldırmak ve ortak yaşam alanı yaratmak için kendi kendini evcilleştirmiştir. Saldırgan bireyleri dil yoluyla birbirleriyle iletişim kurarak elemişlerdir. Dil gelişimi de ilk uygarlıkların filizlendiği Hazar-Turan bölgesi dışından başka bir yerde olamaz (Ergün ve Yanık, 2026).

Dil araştırması tarihin de, insan düşünce dizgesinin de anahtarıdır. Biz bu yolla geçmişin gizemlerine daha bir yaklaşabilir, insanın akıl yürütme şifrelerini daha bir çözebiliriz. Merak güdümüz dışında başat amacımız da bundan başka bir şey değildir (Ergün, 2025).

“Dil düşüncenin bir âletidir”

H.G. WELLS

Güneş, öteden beri insanoğlunun ilgisini çekmiştir. İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biri, belki de birincisi güneştir. İnsanın güneşe olan ilgisi ve ona yüklediği anlam binlerce yıl boyunca devam etmiştir; çünkü güneş can verendir, var edendir; büyütendir, güneş hayat kaynağıdır, ilktir, başlangıçtır. İşte bu nedenle Atatürk de otuzlu yıllarda Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarken bu gerçeği dikkate almış ve güneşi gören ilk insanın hayretini ifade etmek için önce “A”, “Ağ” seslerini çıkardığını ileri sürmüştür. İnsana en yakın varlıkları ifade eden sözcükler “A” harfi ile başlamaktadır: AN; AY; AB; ANA; ATA; ABA; AGA. Türkçede ve Sümerce’de Güneş “AN” olarak özdeştir. Ayrıca Sümer Tanrıçası adı “AY-ANA”dır (IANNA). Güneş, ilk olarak MU’da simgesel bir anlam kazanmıştır.

Diyelim ki hiç konuşma bilmeyen insansınız. Ağzınızı açın ve ses çıkarmayı deneyin; doğaçlama ilk ses olarak Aaaa… dersiniz! A harfinin önüne abc’deki tüm sessiz harfleri koyup okuyalım: İlk sözcük “AB”dır. Bu da Türkçe’de “SU” demektir (Ergün 2025). Canlıların olmazsa olmazıdır. Sümerce’de “ABSU” içilebilir yeraltı suyu demektir.

Kök sözcüklere başka kök sözcük veya ekler eklemlemek yeni sözcükler üretme esnekliği yaratır. Böylece, bir tek sözcükle birçok konuyu anlatma olanağı doğar. Bu EKLEMLİ dilin özelliğidir. Sümercede bir EKLEMLİ dildir. 1880’lü yıllardan itibaren Sümer yazısının ve dilinin çözülmesine yönelik çalışmalar başlamıştır. 1869’da Jule Opert, bu dile Sümerce adını verdi. Ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dilleriyle akraba olduğunu söyledi. 1887’de Francoise Leonerment’ta bu dili Ural-Altay dil grubuna koydu. Joseph Halevy ise bu görüşlere tamamıyla karşı çıkarak, bu dili Sami Akatların özel amaçla uydurdukları dil olarak tanımladı. Bu görüş günümüze kadar geçerliliğini korumuştur (Çiğ, 2013). Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halindedir. Onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dili Türkçe gibi, fiil bakımından çok zengin ve ses uyumludur. Erkek, dişi ayrımı yoktur. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor. Türkçe’de çok daha az sözcük kullanarak bir düşünce ifade edilebilir. Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb.) sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Yine matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

Oldukça ileri seviyeye ulaşmış Sümer uygarlığına karşın, onları takip eden Akad, Babil ve Asur devletlerinde uygarlık fazla ilerlememiştir. Hatta bazı konularda geriye bile gitmiştir. Akad, Babil ve Asur alfabeleri Sümer alfabesinin çivi yazısından türemiştir. Aynı zamanda Mısır hiyogrifleri, belki de ondan etkilenerek, daha sonra gündeme gelmiştir. Kelime olarak yazının ifadesi tamamen Sümer çivi yazısı etkisi nedeniyledir. Mezopotamya’da dil evrişerek Aramca (Süryanice) olmuştur ve bu bölgede kurulan Asur ve Pers imparatorluklarının da resmi dili olmuştur. Yunan ve Yahudi alfabeleri çivi yazısını geliştiren Finikelilerden alınmıştır. Latin ve Kiril alfabeleri çok daha sonra gündeme gelmiştir.

“R” sessizini seslilerin arkasına eklediğimizde şu sözcükleri elde ederiz:

RARERIRİRORÖRURÜR

Burada üretilen sözcükler toplanma ve bir araya gelme ile ilgili kavramlardır. “ÜR” sözcüğünde ÜREMEK sözcüğü çıkmıştır. “ÖR” sözcüğünden ÖRMEK sözcüğü çıkmıştır. UR/OR (bazı dillerde “AR” olarak alınmıştır) kökünden Türkçe’de türetilen sözcükler: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; Urbay; Urban; gibi). Bu bağlamda basit bir sözcük ile konuya açıklık getirebiliriz. Or/Ur, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanır. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir. “UR” sözcüğü Türkçe’de bir araya gelerek topluluk oluşturmak, ayrıca “KENT” demektir. Örneğin doğudan batıya: Urumçi, Urmu, Ur, Uruk ve Urfa bilinen kentlerdir. “UR” sözcüğü Batı dillerindeki URBAN sözcüğünün kökenidir. “UR” sözcüğü Türkçe’ye de sığmamış, Urban olarak Latince üzerinden neredeyse bütün dünya dillerine yayılmıştır (Perinçek, 2010): Ege’nin batısına geçerek Atina’nın Plato öncesi UR ATİNA’dır. Bu sözcük Roma’ya geçerek URBIS olmuştur. Batı dillerindeki URBAN sözcüğünün kökenidir. Ab urbe condita (anno urbis conditae; kısaca anlamı “Kentin (Roma) kuruluşundan bu yana olan” Latince bir deyiştir ki burada şehrin kuruluşu MÖ 753’tür. Bunun yanında Sümer UR kentinin kuruluşu günümüzden 6 bin yıl öncelerine gider. Ur kökünün hendekten kaleye ve kente uzanan macerası, uygarlaşma sürecinin dildeki izlerini gösteriyor. Yalnız Türkçede değil, diğer dillerde de kent sözcüğü ile uygarlık sözcüğünün aynı kökten (UR) gelmesi anlamlıdır.

Şekil 15. “UR/OR” ile üretilmiş kent adlarının coğrafi dağılımı (Ergün, 2026).

 

İLK İNANÇ KAVRAMI

Güneş, öteden beri insanoğlunun ilgisini çekmiştir. İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biri, belki de birincisi güneştir. Tüm dünyada arayış içindeki insanlar gök cisimlerine, aya yıldıza ve özellikle de güneşe tapınmışlar; kendilerini var eden gücü, gök cisimleriyle, parlak yıldızlarla, özellikle de güneşle özdeşleştirmişlerdir. İnsanın güneşe olan ilgisi ve ona yüklediği anlam binlerce yıl boyunca devam etmiştir; çünkü güneş can verendir, var edendir; büyütendir, güneş hayat kaynağıdır, ilktir, başlangıçtır. Mu kaynaklı, güneşin kutsallığı inancı, bugün de Türkler arasında canlılığım korumaktadır. Örneğin, Harput’ta güneş doğarken uyuyan kişinin evinin bereketinin kaçacağına inanılır. R. Araz’a göre: “Bu belki de Hunlardan beri süren güneş doğar doğmaz ona saygı göstererek selam verme geleneğinin bir yansımasıdır ve bu nedenle güneş doğarken uykuda bulunmamak, güneşe duyulan saygının ifadesidir ve bereketin sağlanması için gereklidir.”

Günümüzde bile Türkler arasında canlılığını koruyan bu “güneş kültü”, Hunlara nereden geçmiştir sorusunun yanıtı neden “Mu” olmasın ki? Bilindiği gibi Eski Türklerde güneşe KİN ya da KÜN denirdi. Nitekim Türkçede bugün kullanılan GÜN sözü de buradan gelmiştir (Meydan, 2016). Mu halkı Tanrı’ya o kadar büyük bir saygı duyardı ki, onun adını telaffuz etmekten çekinir, dua ve yakarışlarında ona bir sembol aracılığıyla hitap ederdi. “Ra” diye adlandırılan “Güneş” Tanrı’mn bütün niteliklerini simgeleyen kolektif bir sembol olarak kullanılırdı. Mu’da “Ra” yani “Güneş”, gizli anlamıyla “Nur Saçan” demekti. “Ra” diye adlandırılan güneşin sembolü daireydi. Daire tüm sembollerin en kutsalıydı.

Mu dininin belli başlı özellikleri şunlardır:

  • Tanrı tektir; her şey ondan var olmuştur ve ona dönecektir.
  • Ruh ve beden birbirinden ayrıdır; beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.
  • Ruh mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar. Mükemmelliğe ulaşan ruh Tanrı’ya döner ve onunla birleşir.

Mu dininin belirgin özelliklerinden biri de Tanrı’ya sevgiyle yaklaşma ve Tanrı’yla sevgi arasında özdeşlik kurmaktır.

Anladığım kadarıyla Mu’da “güneş” Tanrı’nın somut sembolüyken, “sevgi” Tanrı’nın soyut sembolüdür. Bu nedenle bir bakıma Mu’da güneşin “somut” sıcaklığıyla, sevginin “soyut” sıcaklığı birbirini tamamlamaktadır. Bu durum, bugünkü dinlerde “madde” ve “ruh” olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani “güneş” maddeyi, sevgi de “ruhu” simgelemektedir. Mu’da ruhun simgesel karşılığı sevgidir. Ve bir gün ruh (sevgi) Yüce Yaradan’a kavuşurak “Yüce sevgiyle” kucaklaşacaktır.

Gamalı Haç (Svastika)’ın dört kolu, dört kozmik gücü (ateş, su, hava, toprak) simgelemektedir (Şekil 16). Yalnız bunlar ayrı ayrı değil de hep birlikte hareket eden tek bir güç oldukları görüşü etmendir (Ergün, 2025). Kimi iddialara göre OZ Damgası, Gamalı Haç, Svastika, adlarıyla anılan bu işaret Ön-Türk göçleriyle Hindistan’a gitmiş, Nazilerin Hint-Cermen ırkı teorilerinin amblemi halinde ortaya çıkmıştır. Bu simge Troya ve Sümerlerde de vardır. Bunu biz Troya’da da görmekteyiz.

Şekil 16. Kırgızista Gamalı Haç sembolü (Saymalıtaş; MÖ 2000).

 

“OZ Damgası”, öbür dünyaya geçerek orada şekil değiştirerek (başkalaşma) yeniden oluşum şeklindeki düşünceyi kapsar. Mevlevi ve Bektaşilerde, insanların grup halinde eksenleri etrafında dönerek “göğe” yükselme inancı yaygındır. Saz şairleri de sazları ile canları “OZ”laştırır. Tanrıya eriştirirler. Bu nedenle saz şairlerine OZ/AN denilmektedir. “OZ”laşma kavramının, ateş kültünden geldiği düşünülmektedir. Bu kavram, güneş kültüne ait kutsama töreninde görülmektedir. Kutsama Töreni de, Tanrı Boğanın boynuzlarıyla güneşe erişilen yeryüzünün iyilik ve bereketini, güneş vasıtasıyla ışık ve enerji halinde yeryüzüne yılan şeklinde ulaşmasını temsil etmektedir. M.Ö. 8 binlere ait kaya resimlerinde gördüğümüz dünya görüşü, gelenek halinde günümüze gelmiştir. “OZ”laşarak Tanrıya ulaşma fikri, Mevlana’ları, Yunus Emre’leri Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi’nin temel felsefesi idi (Parlak, 2005). Türk dünyasının önemli önderlerinde Kazakistan’ın Türkistan kentindedir. Burada hem lacivert taş hem de Firuze (Türk taşı) bezemeleri vardır. Bu taşların koruyucu özellikleri olduğuna inanılır. Ayrıca Türbe duvarlarında Gamalı Haç (Svastika) ÖZ tamgaları vardır (Şekil 17).

Şekil 17. Kazakistan’ın Türkistan kentindeki Hoca Ahmt Yesevi (1093-1166) Türbesi (ve Gamalı Haç ile “Öz” sembolleri.

Her ne kadar inananlar dinin dili konusunda iddialı olsalar da, yine de ulusal dillerini onun üzerinde korudular. Bu noktada Orta Asya’nın (M.S. 11. yüzyıl) Türk filozofu ve düşünürü Ahmet Yesevi’den bahsetmek istiyorum.

DİN BİR TERCİHİDİR,

IRK İSE KADERDİR

“Irk” fikri etnik kökeni değil, doğduğunuz ve yaşadığınız bölgeyi ifade eder. Çünkü iklimin insanlar üzerinde geniş kapsamlı etkileri vardır. Ne yersen osun, nerede yaşarsan osun. Kutup veya çöl bölgelerinde yaşayan insanlar doğal olarak farklı yaşam biçimleri ve kültürler geliştirmişlerdir.

Tengri, Türk dili konuşan halkları tek bir bütün olarak birleştiren terim haline gelmiş olan yaratıcının adıydı (Adji, 2019). Zamanla, diğer halkların Türklerle olan ilişkileri Taoculuk, Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın yaratılmasına veya yenilenmesine yol açtı. Bu hipoteze göre, eski Türk dili bu dinlerin temsilcileri arasında bir iletişim aracıydı ve kutsaldı. Biz Türkler, yani “semavi ruhla dolu insanlar” olarak bu dünyaya gönderdiği için Tanrı’ya şükrediyoruz. Sema (gök) derken “Büyük Mavi Gökyüzü” yani Tengri kastedilmektedir. Semavi ruhla dolu insanlar: “Türkler” sözcüğü yakın geçmişte bu anlama geliyordu. Bu da bilinen “HANEFLİK” olgusudur. Yani putlara değil “YARATICI”ya inanmak demektir. Tengri inancında insanlar GÜNEŞE dönük olarak dua ederlerdi. Zerdüştlerde aynı şeyi yaptılar daha sonra Hristiyanlarda bunu takip ettiler. Yahudiler belki de önce böyle yaptılar daha sonra bunu Kudüs’e çevirdiler. Ayrıca Müslümanlar önce doğuya dönerek dua ettiler ve zamanla Mekke’ye değiştirdiler.

Ayrıca koruyucu özellikleri olduğu inanılan bu iki kayaç yalnız Sümer ve Mısır uygarlıklarınca kullanılmamıştır. Bu bölgenin “HANİF” inancı (putlara değil tek tanrıya inanç) çok derindir. Tanrı olarak “GÖK TENGRİ”ye inanıyorlardı. Koruyucu renk olarak algıladıkları mavi rengi yansıtan taşlarla önemli yapılarını donatmışlardır. Tüm bu coğrafya Turan, Aran ve Anadolu’da da önemli tapınaklarda hem lacivert taş (Lapis Lazuli) hem de firuze (Turkuvaz) kullanılmıştır.

“Bataryan Prensesi olarak adlandırılan doğurganlık tanrıçasının kireçtaşı, klorit ve kilden yapılan heykelciği tarımsal Bronz Çağı’nı yansıtmaktadır. Bunun yanı sıra metal objelerin bolluğu metal işlemeciliğin çok yönlü geleneğini işaret etmektedir (Ergün, 2022). Büyük biçimlendirilmiş elbisesi ve aynı zamanda saçı ile birleşen baş giysisi ile “Baktaryan Prenses” ehlîleştirilmemiş güçleri yatıştırıp düzenleyici rol oynayan orta Asya mitolojisinde bir karakter olup en kıdemli tanrıça olarak somutlaştırmaktadır (Şekil 18).

Şekil 18. MÖ 3 ila 2 bin yılları arasında yapılmış olan Bayan “Baktaryan Prenses” Heykelciği yükseklik: 17,3 cm, genişlik: 16,1 cm); Klorit mineral grubu.

Ceyhun bölgesi Büyük İskender’den sonra Baktarya Devleti (MÖ 200’ler) olarak devam etmiştir. Bu devirde yapılan tabak üzerinde bir aslan tarafından çekilen arabanın üzerinde Kibele (Dağ Tanrıçası) yer almaktadır (Şekil 19). Kibele bilindiği üzere bir Anadolu tanrıçasıdır. Kibele’nin aslı KUBALA’dır. Burada KU: Kutsal; ABA: Kadın (Abla) ve LA: Yavru demektir. Sağ üst köşede Ay ve Yıldız bulunmaktadır. Arka planda bulunan ay-yıldız işareti bizim bayrağımız üzerinde de neden ay-yıldız olduğunu betimlemektedir. Buradaki Ay tanrıçayı, Yıldız ise gök tanrıyı sembolize etmektedir (Ergün, 2022).

Şekil 19. Arka planda ay-yıldız olan ve bir aslan tarafından çekilen araba üzerindeki Kibele’nin kabartması olan tabak (MÖ 200’ler; Büyük İskender’den sonra) Ay Hanım (Baktarya)’da bulunmuştur.

 

AMERİKAN YERLİLERİ KİMDİR?

Türklerin ve Kızılderililerin ataları, Asya’nın kuzey bölgelerinde yaşadıkları ve zamanla farklı coğrafyalara göç ettikleri için benzer genetik mirasa sahip olabilirler (Şekil 20). Özellikle, Kızılderili halklarının atalarının, Bering Boğazı üzerinden Kuzey Amerika’ya göç eden Asyalı halklardan geldiği bilinmektedir. Buzul Çağında kara paçası olan Bering Boğazı bölgesinde beklemişlerdir Deniz seviyesinin yükselmesiyle de Amerika kıtasına geçmişlerdir.  Bu göçler, tarihsel olarak yaklaşık 12.000 yıl öncesine dayanır. Bu dönemde, Orta Asya’nın steplerinde yaşayan bazı halkların, Türklerin atalarıyla da genetik benzerlikler taşıyor olabileceği mümkündür. Bu ilerleyiş sıralarında soğuk ve uygun olmayan iklim koşullarında, yalıtılmış ortamlarında yaşamışlardır. Avrasya bozkırında Neolitik uygarlık dönemleri saptanmıştır. Bu uygarlık dönemlerinden biri de Urallardan Hakasya bozkırlarına kadar yayılmış, en çok da Kazakistan topraklarında anıtlar bırakmış olan Andronovo Uygarlığıdır (Ergün, 2025). Fakat daha kuzeye ve doğuya gittikçe uygarlık ortamından uzaklaşmışlardır.

Şekil 20. Hazar-Turan bölgesinde insanların Amerika’ya ilerleme yolu.

Dilsel açıdan, Türkler ve Kızılderililer arasında yakın bir ilişki olduğu iddiaları da bulunmaktadır. Türk dili, Altay dil ailesine aittir ve bu dil ailesi, özellikle Orta Asya’da geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır. Kızılderili dillerinin ise, farklı dil ailelerine ait olduğu ve birçok yerel dilin birbirinden çok farklı yapılar gösterdiği bilinmektedir. Bununla birlikte, bazı dilbilimciler, Altay dil ailesinin Kuzey Amerika dillerine benzer bazı unsurlar taşıyabileceğini öne sürmüşlerdir. Bu tür benzerliklerin, dilsel gelişim ve göç yolları hakkında yeni tartışmalara yol açtığı söylenebilir. Ancak, günümüzde genetik, dilbilimsel ve kültürel araştırmalar bu tür bağlantıların olup olmadığını daha net bir şekilde anlamaya yardımcı olmaktadır. Kızılderililer ve Türkler arasındaki benzerliklerin ne kadar gerçek olduğu, hem tarihsel hem de bilimsel bakış açılarıyla ele alınmalıdır.

Türkler ve Kızılderililer arasında genetik bir bağ olup olmadığı, genetik araştırmalar ve DNA analizleri ile açıklığa kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bazı benzerliklerin varlığını ortaya koymuş olsa da, bu benzerliklerin sadece yüzeysel olduğu ve çok eski çağlardan kalma göçlerin etkisiyle oluştuğu düşünülmektedir.

Dilin tarihsel gelişimi ve halkların göç yolları göz önünde bulundurulduğunda, bazı araştırmalar bu halkların atalarının aynı coğrafyalardan geldiği ve zamanla farklı dil aileleri geliştirdiği tezini savunmaktadır. Türkler ve Kızılderililer arasındaki olası bir akrabalık, uzun yıllardır çeşitli tartışmalara ve araştırmalara konu olmuştur. Çoğu zaman bu tür konular, halk arasında mitler ve efsanelerle şekillenir. Ancak, günümüzde genetik, dilbilimsel ve kültürel araştırmalar bu tür bağlantıların olup olmadığını daha net bir şekilde anlamaya yardımcı olmaktadır. Kızılderililer ve Türkler arasındaki benzerliklerin ne kadar gerçek olduğu, hem tarihsel hem de bilimsel bakış açılarıyla ele alınmalıdır. Bu makalede, Kızılderililerle Türkler arasındaki olası akrabalık hakkında tartışılan noktalar incelenecek ve çeşitli sorularla bu konuda daha fazla bilgi verilecektir.

Taşkın sularından korkan insanlar Tanrıya ulaşmak için TEPELERİ kutsamışlar ve buralarda tapınaklarını yapmışlardır. Avrasya taşkın olayları belki de eski Ön-Aryanların hafızalarında tutulmuş ve eski yazıtlarında yer almıştır. Aynı zamanda eski Mezopotamya yerleşimcileri de bunlara yer vermiş ve kutsal kitaplara geçen Tufan hikâyesi doğmuştur. Tüm eski yerleşim yerlerinin adı TEPE olarak olarak yer almaları insanların Hazar Taşkınlarında kurtuluş yerleri olarak buraları görmeleridir. Daha sonra oluşan delta uygarlıklarında ise Mezopotamya’da zigguratlar ve Mısır’da ise piramitleri yapmışlardır. Dünya’nın ilk tapınağı ola Kudüs Tapınağı ise aslında bir ziggurattır (Ergün, 2025). Sibirya üzerinden doğuya giden insanlar bu inançlarını ilkel haliyle korumuşlardır.

Atatürk’ün Meksika’ya Aztek uygarlığını incelemek üzere görevlendirdiği Hasan Tahsin Mayatepek, Soyadının Mayatepek olmasının nedeni, MAYA  dilinde tepe sözcüğünün “TEPEK” olmasından ileri gelir. MAYA kültüründeki güneşe tapınma eyleminin ORTA ASYA’daki güneş TAPINMA ile olan ilişkisini incelemiştir. Deniz seviyesindeki bu gibi ani değişimler o devrin insan toplulukları üzerinde aşırı baskılar yapmış olmalıdır ve su baskınları kültürel bellekte Büyük Taşkın (Tufan) olarak kalmıştır. Ayrıca su baskınlarından korunmak için tepelere sığınmışlar ve etrafına hendekler kazmışlardır.  Meksika’da yer alan Çapultepek (Chapultepec) parkın adı ilginçtir. Bu ad. Aztek dilinden gelen ve bölgeye verilen bu ad, “Çekirge Tepesi” anlamındadır. Başta Maya dili olmak üzere, Aztek ve daha birçok yerli dilinde “Tepek”, Türkçe “Tepe” anlamına geliyor. Bu hem ses hem de anlam olarak benzerlik denk gelebilecek bir durum değildir. Kaldı ki yerli dilinde Çekirge anlamına gelen Çapul da Türkçe bir sözcüktür ve “akın, saldırı, yağma” vb. anlamlara gelmektedir. Bu durum bize çekirgelerin toplu olarak yaptığı akınları ve yağmaları akla getirmektedir. Bu benzerlik, yerli dilinde Çekirgeye bir eylem olarak Çapul anlamı ve adı yüklemiş de olabilir. Görüldüğü üzere bunlar, hem ses hem de anlam olarak dilimizde ortak kullandığımız ve “sonradan bulma” değil; “doğanın en temel yapıları olan” dağ (tepe) ve hayvan (çekirge) adı olarak kullanılmış sözcüklerdir (Ergün, 2025).

Bununla birlikte, bu benzerliklerin genetik açıdan ne kadar derin olduğu hala kesin olarak kanıtlanmış değildir. Her iki grubun da farklı coğrafyalarda evrimleşmiş olmaları, genetik farkların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Türklerin Orta Asya’dan gelen ve farklı etnik gruplar ile birleşen bir halk yapısı oluşturdukları, Kızılderililerin ise Kuzey Amerika’nın özgün çevresinde gelişen bir kültür ve genetik yapıya sahip oldukları düşünülmektedir. Türkler ve Kızılderililer arasında dikkat çeken bazı kültürel benzerlikler de bulunmaktadır. Özellikle, her iki halkın göçebe yaşam tarzı, hayvancılıkla uğraşmaları ve doğayla iç içe olmaları benzer özellikler gösterir. Türklerin Orta Asya’daki atlı göçebe yaşamı ve Kızılderililerin Kuzey Amerika’daki göçebe kültürleri arasında bazı paralellikler olduğu söylenebilir.

Örneğin, her iki kültür de atları önemli bir ulaşım aracı ve savaş aracı olarak kullanmışlardır. Atlı savaşçılık, hem Türkler hem de Kızılderililer için hayati bir öneme sahipti. Ayrıca, her iki halk da doğayla güçlü bir bağ kurmuş ve çevrelerine saygı göstererek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu benzerlikler, bazı araştırmacılar tarafından kültürel bağlantıların bir göstergesi olarak yorumlansa da, bu benzerliklerin bağımsız bir şekilde gelişmiş olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Tarihsel efsaneler ve halk hikayeleri, Kızılderililerle Türkler arasındaki akrabalık konusuna dair pek çok iddiada bulunmuştur. Özellikle, bazı halklar, Türklerin ve Kızılderililerin eski zamanlarda birbiriyle temas halinde olduğuna inanırlar. Bu efsaneler genellikle, bu iki halk arasında bir tür köken bağlantısı arar. Ancak, bilimsel veriler, bu tür iddiaların çoğunu çürütmüştür. Türkler ve Kızılderililer arasındaki olası bir akrabalık, uzun yıllardır çeşitli tartışmalara ve araştırmalara konu olmuştur. Çoğu zaman bu tür konular, halk arasında mitler ve efsanelerle şekillenir. Ancak, günümüzde genetik, dilbilimsel ve kültürel araştırmalar bu tür bağlantıların olup olmadığını daha net bir şekilde anlamaya yardımcı olmaktadır. Kızılderililer ve Türkler arasındaki benzerliklerin ne kadar gerçek olduğu, hem tarihsel hem de bilimsel bakış açılarıyla ele alınmalıdır. Bu makalede, Kızılderililerle Türkler arasındaki olası akrabalık hakkında tartışılan noktalar incelenecek ve çeşitli sorularla bu konuda daha fazla bilgi verilecektir.

Sonuç olarak, Kızılderililerle Türkler arasında doğrudan bir genetik veya kültürel akrabalık olduğu konusunda kesin bir kanıt yoktur. Ancak, her iki halkın da benzer göç yollarını takip etmiş olması ve Orta Asya’nın steplerinde yaşayan atalarının izlerinin takip edilmesi, bu iki halk arasında tarihsel olarak bazı ortak noktaların olabileceğini gösteriyor. Bu durum, iki halkın kökenleri hakkında daha fazla araştırma yapılmasını gerektiren bir konu olarak kalmaktadır. Kızılderililer ve Türkler arasındaki benzerlikler, tarihsel ve kültürel bağlamda, insanlık tarihinin karmaşıklığını ve halkların evrimsel yolculuklarını anlamamız için önemli ipuçları sunmaktadır. Bu kadar uzun zaman geçtikten ve etkileşimin olması bu insan grupları başkalaştırmış olmamaları olanaksızdır. Orta Asya insanın Gök Tengri inancı ile Amerikan yerlilerinin Doğa inancı arasında benzerlikler vardır. Hazar bölgesinde olan Nuh Tufanı anlatısı Kızılderililerde vardır.

 

SONSÖZ

Bir Anglo-Amerikan okültisti olan James Churchward (1851-1936) 1920 yılında Pasifik Okyanusu’nda Mu adında bir batık kara kütlesini bulduğunu iddia etmiştir. Bu görüş üzere birçok değişik fikirler ortaya atılmış ve ciddi ciddi tartışılmıştır. Bu konuyu araştırmaya şu ana başlıklar ele alınıp irdelenmiştir:

  • LEVHA TEKTONİĞİ VE TURAN JEOLOJİSİ
  • HAZAR TURAN COĞRAFYASI
  • NUH TUFANI VE UYGARLIĞIN İLK ADIMLARI
  • URMU KAVRAMI
  • SÖZCÜKLERİN UYGARLIK İLE OLUŞUMU
  • İLK İNANÇ KAVRAMI
  • AMERİKAN YERLİLERİ KİMDİR?

 

Levha tektoniği Dünya’nın litosfer’inin yaklaşık 3,4 milyar yıl öncesinden beri yavaş hareket eden birçok büyük tektonik levha içerdiği düşünülen genel kabul görmüş bilimsel bir kuramdır. Levha tektoniği, 1960’ların ortalarından sonlarına kadar deniz tabanın yayılması doğrulandıktan sonra yer bilimciler tarafından genel olarak kabul edilmiştir. Tektonik plakalar, her biri kendi kabuğuyla kaplı okyanusal litosferden ve daha kalın kıtasal litosferden oluşur. Yakınsak sınırlar boyunca, yitim işlemi veya bir levhanın diğerinin altında hareket etmesi, alttakinin kenarını manto içine taşır; kaybolan malzeme alanı, deniz tabanının yayılmasıyla farklı kenarlar boyunca yeni (okyanus) kabuğun oluşumuyla dengelenir. Tektonik plakalar, her biri kendi kabuğuyla kaplı okyanusal litosferden ve daha kalın kıtasal litosferden oluşur. Yakınsak sınırlar boyunca, yitim işlemi veya bir levhanın diğerinin altında hareket etmesi, alttakinin kenarını manto içine taşır; kaybolan malzeme alanı, deniz tabanının yayılmasıyla farklı kenarlar boyunca yeni (okyanus) kabuğun oluşumuyla dengelenir. Bunun anlamı da kıtalar bir anda okyanus tabanına çöküp batmazlar.

Hazar Denizi alan olarak dünyanın en büyük kıta içi su kütlesidir. Değişik kesimlerce dünyanın en büyük gölü olarak tanımlansa da aslında tam anlamıyla bir denizdir. Alanı 371,000 km2 (Karaboğaz Gölü hariç) ve hacmi de 78,200 km3’dir. Dünya okyanusları ile bağlantısı olmayan (Endorhemik) kapalı bir havzadır. Kuzeydoğusu Kazakistan, kuzeybatısı Rusya, batısı Azerbaycan, güneyi İran ve doğusu da Türkmenistan tarafından çevrelenmektedir. Hazar Denizi, Kafkas Dağları’nın doğusunda, Elburz Dağları’nın kuzeyi ve çok geniş Türkmenistan bozkırlarının batısındadır.

Günümüzde 15 bin yıl önce Aral Denizi kuzeyindeki Buzul gölü barajının aniden yıkılmasıyla (bir meteor çarpması olduğu tahmin edilmektedir) suların ani olarak Hazar-Aral çukur alanını (-150 metrelerde olduğu tahmin ediliyor) doldurmuştur. Ani olarak bu kapalı ortamda su seviyesini +50 metrelere çıkarmıştır (Şekil 5). Türkmenistan ve Azerbaycan’ın geniş alanları su altında kalmıştır. Bu beklenmedik su taşkınları Dünya’nın gidişatını geri dönülmeyecek şekilde değiştirmiştir. İnsanoğlu ilk bir araya gelme olgusunu yükselen sularda korunmak amacıyla hendekler kazarak birlikte organize bir şekilde yaşamak zorunda kalmıştır. Türkçede kazma sözü “UR” zaman içine kale ve sonrada kent olmuştur. Bu sözcük Latince ’ye de geçerek “URBAN” (yani kentli, kente ait) olmuştur.

İnsanoğlunu Toplayıcı-Avcı sarmalında kurtaran “evcilleştirme” kavramı insanlık tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Doğal yapımızda var olan saldırganlığı ortadan kaldırmak ve ortak yaşam alanı yaratmak için kendi kendini evcilleştirmiştir. Saldırgan bireyleri dil yoluyla birbirleriyle iletişim kurarak elemişlerdir. Dil gelişimi de ilk uygarlıkların filizlendiği Hazar-Turan bölgesi dışından başka bir yerde olamaz. Dil gelişimi de ilk uygarlıkların filizlendiği Hazar-Turan bölgesi dışından başka bir yerde olamaz (Ergün ve Yanık, 2026). Kök sözcüklere başka kök sözcük veya ekler eklemlemek yeni sözcükler üretme esnekliği yaratır. Böylece, bir tek sözcükle birçok konuyu anlatma olanağı doğar. Bu EKLEMLİ dilin özelliğidir. Sümercede bir EKLEMLİ dildir.

Güneş, öteden beri insanoğlunun ilgisini çekmiştir. İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biri, belki de birincisi güneştir. Tüm dünyada arayış içindeki insanlar gök cisimlerine, aya yıldıza ve özellikle de güneşe tapınmışlar; kendilerini var eden gücü, gök cisimleriyle, parlak yıldızlarla, özellikle de güneşle özdeşleştirmişlerdir. Mu dininin belirgin özelliklerinden biri de Tanrı’ya sevgiyle yaklaşma ve Tanrı’yla sevgi arasında özdeşlik kurmaktır. “OZ Damgası”, öbür dünyaya geçerek orada şekil değiştirerek (başkalaşma) yeniden oluşum şeklindeki düşünceyi kapsar.

Tengri, Türk dili konuşan halkları tek bir bütün olarak birleştiren terim haline gelmiş olan yaratıcının adıydı (Adji, 2019). Zamanla, diğer halkların Türklerle olan ilişkileri Taoculuk, Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın yaratılmasına veya yenilenmesine yol açtı. Tengri inancında insanlar GÜNEŞE dönük olarak dua ederlerdi. Zerdüştlerde aynı şeyi yaptılar daha sonra Hristiyanlarda bunu takip ettiler. Yahudiler belki de önce böyle yaptılar daha sonra bunu Kudüs’e çevirdiler. Ayrıca Müslümanlar önce doğuya dönerek dua ettiler ve zamanla Mekke’ye değiştirdiler.

Amerika kıtasındaki bazı kavramların bulunmasının nedeni Pasifik Okyanusu’nda batan ve “MU UYGARLIĞI” olarak adlandırılan dağılan insanlar nedeniyle değildir. Amerika kıtasında insan varlığı çok yenidir. Buzul çağlarında Amerika kıtasında insan yaşamıyordu. Kızılderili halklarının atalarının, Bering Boğazı üzerinden Kuzey Amerika’ya göç eden Asyalı halklardan geldiği bilinmektedir. Bu göçler, tarihsel olarak yaklaşık 12.000 yıl öncesine dayanır. Buzul Çağında kara paçası olan Bering Boğazı bölgesinde beklemişlerdir Deniz seviyesinin yükselmesiyle de Amerika kıtasına geçmişlerdir. Belki de geldikleri yerlerin hikâyelerini (başta Tufan) ve belirli inançlarını yeni geldikleri yerlere taşımışlardır…

Türklerin kökenini ortaya çıkarmak, Atatürk’ün en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, bu konuya büyük bir duyarlılıkla eğildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türkçülük akımı yandaşları tarafından yapılan çalışmalar derlendi ve Atatürk’ün isteğiyle birçok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda araştırmalar yaptı. Yabancı bilim adamları

Türkiye’ye çağrıldı. 1930 yılında Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgiler ortaya çıkarıldı. Yine de Türklerin nereden geldikleri tam olarak açıklığa kavuşmuş sayılmazdı.

Birçok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda yeni çalışmalara başladı. Yabancı bilim adamları davet edildi. 1930 yılında Türk tarih kurumu kuruldu. Çalışmalar sonucu çok zengin kaynaklara ve bilgilere ulaşıldı. Ancak Türklerin nereden geldiği sorusu hala yanıt bulanamamıştı. Gazinin emriyle Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından cumhuriyetin ilk yıllarına kadar Türklük akımları üzerine yapılan araştırmalar derlendi ve her şey 1930’lu yıllarda Atatürk’ün ileri sürdüğü Türk Tarih Tez’iyle başladı.

“Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzün de Asya, Avrupa, Afrika, Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri yeni tarih belgeleri göstermektedir”.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Türklerin tarihin derinliklerindeki ata yurdunun neresi olduğu konusu, Batılı akademisyenler tarafından özellikle tartışmaya açılmaz ve Ural-Altay etekleri Türk ata yurdu olarak kabul edilir. Nuh Tufanı olayında belirtilen görüşler doğrultusunda şunu kolaylıkla belirtebiliriz: Biz Ural-Altay’dan gelmedik fakat Ural-Altay’a gittik. Bu da ancak, Tanrının dünya yaratıldığından beri sanki Türkleri eliyle Ural-Altay eteklerine koymuş gibi gösterilerek, bu halkın gittiği her yerde “işgalci” sayılmasını sağlama amacına yöneliktir. Nitekim Batı dünyası şu anda Türkleri Anadolu’da işgalci bir halk olarak görmekte ve ata yurdumuza dönüp gitmemiz gerektiği görüşünü ileri sürmektedir.

Günümüze kadar süregelen Aryan (Hint-Avrupa) tezinin esası, Batılılar tarafından tek taraflı geliştirilmiş Batı ırkçılığına dayanan bir tezdir. Bu tezin hedefi, Batılı (Mordik) kavimlerin dünya üzerinde emperyalist emellere bilimsel bir kılıfı geçirerek zemin hazırlama amacı yatmaktadır (Batur, 2005). Anglo-Sakson Emperyalizm’in atağa geçtiği 17’nci yüzyıl göz önüne alındığında son derece önem kazanır. Ancak tartışmasız kabul gören Batılı tarih tezinin günümüzde yavaş olsa da sorgulanmaya başlanması ve yeni araştırmaların gün yüzüne çıkması, Batı’nın yalanlarını ortaya koyarken dönüşü olmayan bir kimlik bulmamıza yol açıyor. Bu yol bugüne kadar aldatılan Doğu Dünyasının kişilik kazanma yoludur.

Diğer bütün milletler antik çağlardan beri bugünkü coğrafyalarında yaşamışlardır. Bilinen tarihi çağlarda, Avrupa’da Almanlar, Anglo-saksonlar, Vikingler, Galyalılar, Latinler, İspanyollar, Slavlar, Yunanlılar; Asya’da Hintliler ve Çinlileri Orta Doğu’da Farslar, Gürcüler, Araplar, İbraniler, Mısırlılar hep kendi coğrafyaları içinde veya yakınında yaşamışlardır. Sadece Türkler bu kuralın dışında kalmışlar, yalnız onlar bu hususta bir “aykırılık” göstermişlerdir. Düşünürlerimizin çoğunluğu, Anadolu’nun üstünde Selçuklularda çok önce kurulmuş uygarlıkların bizden başkaları tarafından kuruldukları inancından doğan aşağılık duygusu altında ezilmekten kurtulamamışlardır. İşte bu eziklik, önce de belirtildiği gibi Türk insanın son yıllarda “muassır uygarlık seviyesine” ulaşmasında en büyük engeli oluşturmuştur. Atatürk’ün bize açtığı yoldan gitmektense İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın telkinleriyle batının politikaları peşinde sürüklenmeye başlamamızdır.

Bu coğrafyada yaşayan insanlar kendi uygarlığına, geçmişine (Turan) ve Anadolu’nun yalnız geçiş yolu üzerinde bir köprü olmayıp bizzat kendisi UYGARLIĞIN beşiğidir. 35-40° enlemleri kalan coğrafik kuşak insanoğlunun ilk uygarlığını yarattığı bölgedir. Son yıllardaki tarihi karmaşıklığı yumağında bu bölge hakkında objektif düşünceler üretilememiştir. Tüm dini, ırksal ve milliyetçilik akımlarından soyutlanmış bir biçimde bazı bilgilerin yeniden yorumlanması ve açıklanması gerekmektedir. Biz kendi geçmişimizi başkalarından değil, geçmişimize sahip çıkarak bütünleşik bir anlayışla (DİL VE TARİH COĞRAFYA FAKÜLTESİ) olgunları ile birlikte ele almalıyız. Değişmez olan Tarih; Coğrafyanın yazdığı tarihtir.

 

KAYNAKLAR

Adji, M., 2019, Türklerin Saklı Tarihi (Rusça aslından çeviren: Varol Tümer), Görev Kitap ve Yayıncılık Ticaret Limited Şirketi, İstanbul.

Batur, A., 2005, Tarihte Aryan ve Turan Tartışması, Turan Dergisi, Sayı 2.

Burge, L., 1887. Pre-Glacial Man and the Aryan Race, published by Lee and Shephard, Boston.

Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. pp. 118−148. ISBN 9781402053023.

Childe, G., 1926. The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber.

Churchward, J., 1926. Lost Continent of Mu, the Motherland of Man. ABD: Kessinger Publishing.

Çığ, M.İ., 2008, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler; Kaynak Yayinlari (Istanbul, Turkey); pp168.

Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspianbasin, Quaternary International, 225, 152-159.

Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspian basin, Quaternary International, 225, 152-159.

Ergün, M., 2021, Paleogeography of Caspian Sea, Water Level Fluctuations, and Consequences on the Environment and Civilization, M.Öztürk • V. Altay • R. Efe (Editors) Biodiversity, Conservation and Sustainability in Asia Volume 1: Prospects and Challenges in West Asia and Caucasus, 615-638.

Ergün, M., 2024, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2025, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2025, Turan’dan Sibirya Üzerinden İnsanlığın Amerika’ya Yürüyüşü, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M. Ve Yanık, F., 2026, Kök Dil Türkçe, Hece Dergisi.

Neyman, G., 2007, Where Was the Flood of Noah?, Old Earth Creation Science.

Parlak, T., 2005, Tufan’dan “Turan Denizi”ne Turan Denizi’nden Günümüze Aral’ın Sırları, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi.

Petrie, Sir William Flinders, 1924, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December).

Tuna, O.N., 1997, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihinin İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk

Pumpelly, R., 1908, Exploration in Turkistan: Expedition 1904, Carniege Institution of Washington.

Toynbee, A.J., 1947, Civilization on Trial, Newyork Oxford University Press.

***

[1] Prof.Dr. (E), Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeofizik Anabilim Dalı (E) Öğretim Üyesi

 

*******************************************************

 

THE CONNECTION BETWEEN THE LOST CONTINENT MU AND URMU

 

Mustafa ERGÜN[i]

 

ABSTRACT

Civilization did not emerge as a product of a favorable environment that allowed humanity to choose between life in complex and “urban” societies. On the contrary, what we consider “civilization” today is largely the result of an accidental and unplanned adaptation to catastrophic climate change. The lost continent of Mu is a legendary continent, supposedly located in the Pacific Ocean and believed to have sunk and disappeared 14,000 years ago, and has been the subject of much research. Even today, the consensus in the scientific community is that the existence of Mu is physically impossible and the claim lacks any scientific basis. The Hazar Sea is the largest inland body of water in the world in terms of area. We must understand the paleogeography of the Caspian Sea’s surroundings and its unique position due to climate changes and environmental conditions. The Alpine-Himalayan orogenic belt, located behind and above the Tethys Ocean after its closure, is very important for the history of civilization. The NOAH’S FLOOD created two significant phenomena in human history: seafaring and civilization. Regardless of the truth, the Neolithic revolution (Holocene; the last 12,000 years) was a profound period in human history when people abandoned their hunter-gatherer lifestyles and settled, forming villages and towns that would eventually develop into cities. The oldest known name for Azerbaijan is ARAN, meaning “good and livable land.” The city and lake of URMU are located in the Azerbaijan region of northwestern Iran. It was one of the first settlements for people fleeing the Caspian Sea basin after the rising waters (Noah’s Flood). The word MU (could be UMU in Turkish) means PARADISE in Sumerian. It is the source of the story of humanity’s expulsion from Paradise as described in the holy books.

KEYWORDS: Hazar, Noah’s Flood, Mu; Urmu, Civilization

 

INTRODUCTION

Humans are beings whose lives depend on the geographical conditions of the place they live. Their physical needs are met according to what the geography offers. In other words, humans must live in harmony with nature. They will either adapt to the conditions it offers and continue their lives, or they will disappear. Accordingly, geographical conditions; wetlands, arid regions, deserts, and areas with rich forest cover lead to the emergence of unique lifestyles, and as a result, to the birth of civilizations shaped by human hands.

Geographical conditions; wetlands, arid regions, deserts, and areas with rich forest cover lead to the emergence of unique lifestyles, and as a result, to the birth of civilizations shaped by human hands. Stages of civilization: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the presence of the following factors together: Suitable climate zones (between 35º-40° N latitudes); Rich water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “Adapt to Changing Conditions and Environment” have survived.

Our planet has experienced four Ice Ages in the last four hundred thousand years. The Sun Ice Age lasted between 12,000 and 120,000 years. World temperatures were mostly below 0°C. Interglacial periods were very short. It was during these short periods that humans found habitats, even in polar regions, as is the case today. Western, Middle Eastern, South Asian, and East Asian regions, including the Caspian-Turan region, possess an extraordinary diversity of domesticated plants and animals, both in quantity and quality. In this context, “quality” refers to usefulness for humans. Humans are a species constantly evolving, not only biologically but also intellectually, technologically, and socially. This evolution redefines both our relationship with nature and our connections with one another (Toynbee, 1947).

Homo sapiens: Modern humans are believed to have emerged in Africa approximately 300,000 years ago. Homo neanderthalensis: A human species that lived in Europe and Western Asia and had cultural practices such as burial. These people survived during the interglacial period before the last Ice Age (130-140 thousand years ago). However, the same human species are also found in the Denisova (Bear Stone) Cave in Altai. This last discovery site is important in terms of its significance and the continuity of its geographical conditions. It is thought that solar energy flows equally from the Sun in all directions. These astronomical changes regulate the Earth’s solar radiation and result in long-term periodic changes in the Earth’s climate. In the last 400,000 years, the Earth has experienced four ice ages (Figure 1). In the last 400,000 years, our world has entered and exited four ice ages. Interglacial periods have been very short.

 

Figure 1. Changes in temperature, CO2, and dust concentration in the Antarctic Ice Sheet over the past 400,000 years or more.

The lost continent of Mu is a legendary continent, claimed to have been located in the Pacific Ocean and to have sunk and disappeared 14,000 years ago, and has been the subject of much research. The continent of Mu, or simply Mu, was first proposed by the 19th-century writer and traveler Augustus Le Plongeon, who suggested it was located in the Pacific Ocean and had sunk and disappeared 14,000 years ago. Today, this claim is accepted as a pseudo-scientific assertion in scientific circles. Le Plongeon claimed that the ancestors of ancient Egyptian and Mesoamerican societies lived on the continent. The concept was later popularized by James Churchward, who claimed that the continent once existed in the Pacific Ocean. Claims of the existence of Mu, and similarly, Lemuria, another alleged lost continent, have not been supported since the time of its originator, Le Plongeon. James Churchward (1851-1936), an Anglo-American occultist, claimed to have discovered a sunken landmass called Mu in the Pacific Ocean in 1920, adding a new lost continent to the list of sunken landmasses attributed to Theosophists (Churchward, 1926).

Figure 2. James Churchward’s 1927 imaginary map, from a newspaper print.

Even today, the consensus in the scientific world is that the existence of the continent of Mu is physically impossible and that the claim has no scientific basis. The scientific aspects of this issue will be grounded in reality within the context of modern Plate Tectonics. In this context, Noah’s Flood may have occurred 15,000 years ago in the Caspian-Turan basin, the largest inland basin in the world (Chapalyga, 2007 and Ergün, 2023). The sudden rise in water levels to 200 meters in this closed region was a complete catastrophe for the very few people already living in this deep Caspian-Turan basin during the Ice Age.

As is known, Atatürk pursued the missing piece of the Turkish History Thesis after 1932. He was searching for the first homeland of the Turks before Central Asia. For this purpose, in 1934, he appointed Tahsin Bey to the Mexican Embassy. Tahsin Bey’s secret mission was to investigate the relationship between the Turks and the ancient American peoples. As a result of his research in Mexico, Tahsin Bey encountered surprising information. According to this information, theories emerged suggesting that the Turks may have migrated to Central Asia from the Lost Continent of Mun, which sank into the Pacific Ocean after a natural disaster around 12,000 BC. However, the views formed in geology over the last 60-70 years have refuted all these theories.

Nick Brooks; Civilization did not arise as a product of a favorable environment that allowed humanity to make choices for life within complex and “urban” societies. On the contrary, what we consider “civilization” today is largely the result of an accidental and unplanned adaptation to catastrophic climate change. Toynbee; He argues that “the fundamental factor playing a role in the development of civilizations is the RESPONSE a society gives to the problems it faces, or rather, the dialectical relationship between the problem that arises and the response given to it.” Thus, the communal living and urbanization of people, the formation of a common language, the beginning of seafaring, and the abundance of fresh water, along with the first domestications (8 of the first 10 domesticated animals are here; Ergün, 2024). According to the argument that world seafaring began in lakes and large rivers, the Caspian and Aral Seas, which are inland seas, and the Amu Darya and Syr Darya rivers that feed them, must be the places where seafaring (and therefore fishing) first began (2024). The HORSE and the DOUBLE-HUMPED (TURKISH) CAMEL are the most important factors in the spread of civilization (Ergün, 2024).

PLATE TECTONICS AND GEOLOGY OF TURAN

Plate tectonics is a generally accepted scientific theory that posits that Earth’s lithosphere contains many large tectonic plates that have been moving slowly for approximately 3.4 billion years. The model is based on the concept of continental drift, developed in the first decades of the 20th century. Plate tectonics became generally accepted by geoscientists after seafloor spreading was confirmed in the mid-to-late 1960s. Tectonic plates consist of oceanic lithosphere and thicker continental lithosphere, each covered by its own crust. Along convergent boundaries, subduction, or the movement of one plate beneath another, drags the edge of the underlying plate into the mantle; the area of ​​lost material is balanced by the formation of new (oceanic) crust along different edges through seafloor spreading (Figure 3). In this way, the total geoid surface area of ​​the lithosphere remains constant. This prediction of plate tectonics is also called the conveyor belt principle. Since previous theories have been disproven, they have suggested either gradual contraction (shrinkage) or gradual expansion of the Earth.

 

Figure 3. Convection currents in the liquid outer core and their traces in the mantle create mid-ocean ridges (new crust formation) and subduction zones (oceanic crust subducting beneath continental crust) in the Earth’s crust.

Oceanic crust forms at seafloor spreading centers, while continental crust can include ophiolite sequences—fragments of oceanic crust considered to be part of a continent—that emerge from subduction cycles beneath microplates and continents through arc volcanism and tectonic processes. Oceanic crust is also denser than continental crust due to its different composition. As a result of this density stratification, oceanic crust generally lies below sea level (such as much of the Pacific Plate), while continental crust floats above sea level.

170 million years ago, all the continents were together and known as Pangea. It was surrounded on two sides by the Pacific and Tethys Oceans. After this, the continents began to separate. As a result, the Tethys Ocean began to close (Figure 4). As the Tethys Ocean closed, the Alpine-Himalayan belt formed over it. The remnants of the Tethys Ocean are the Eastern Mediterranean, the Black Sea, and the Southern Caspian Sea. The Caspian Sea and the Turan basin are north of the Alpine-Himalayan belt. This region remained in the same place throughout all continental movements. Therefore, neither the Pacific Ocean nor the newly discovered continents ever existed geologically. This is because continental crust, which is less dense, cannot subduct into oceanic crust, which is denser. The stories of these lost continents, fabricated a century ago, have no scientific basis whatsoever.

 

Figure 4. The breakup of Pangea led to the formation of the Alpine-Himalayan belt and the Turan region. The Turan region remained in place throughout evolutionary history.

The Eastern Mediterranean and the Middle East have formed the southern flank of the Tethys Ocean for the last 170 million years, resulting from the breakup of Pangea (where all continents were together) and the closure of the Tethys Ocean. This zone includes the Cretan and Cypriot arcs, the East Anatolian Fault Zone, the Bitlis Bend Zone, and the Zagros Mountains. The northern boundary of the Tethys Ocean is the Caspian Sea and the Black Sea, extending to the Po Valley in Italy (Northern Anatolian Mountains, Caucasus Mountains, and Elburz Mountains). Between these two zones, the Balkan, Anatolian, and Iranian plateaus lie on the remnants of the closed Tethys Ocean (Figure 5). The active tectonics of the Middle East and Central Asia have generally developed as a result of the northward advance of the African, Arabian, and Indian plates in the south and the compression of the Eurasian plate. The rapidly northward advance of the Arabian plate is halted by the oceanic lithosphere forming the Black Sea and directs the Anatolian plate westward.

The formation of the orogenic belt in the Anatolian/Iranian Plateaus has been little studied; it is less researched and documented compared to similar plateaus such as Tibet, the Altiplano, and the Colorado Plateau. The tectonic structures in the South Caspian Basin are controlled by the northward movement of the Arabian Plate, the southeastward movement of the Iranian block, and the westward/southwestward movement of the Turkish block. This basin is divided into fold, shale-diapir, and slip fault zones. The structures are oriented northwest-southeast in the west of the South Caspian Basin and northeast-southwest in the east, from north-south. The Iranian Plateau is terminated by the rapid northward movement of the Indian subcontinent further east. Further east, the Indian subcontinent rapidly collides with the Eurasian subcontinent. As a result, the Himalayas and Pamir Mountains are formed, and west of the Pamir Mountains, the depression area between the Hindu Kush Mountains and the Tian Shan Mountains is the Caspian and Aral Seas. The water sources of the Ceyhun River are these three mountains: the Hindu Kush Mountains, the Tian Shan Mountains, and the Pamir Mountains.

 

Figure 5. Simplified topographic/bathymetric map of the Middle East. Abbreviations: North Anatolian Fault (NAF), East Anatolian Fault (EAF), Dead Sea Fault (DSF), Mosha Fault (MF), Pembak-Sevan-Sunik Fault (PSSF), Tabriz Fault (TF), Chalderan Fault (CF), Gulf of Corinth (Cor), Peloponnese (Pe), Aegean Sea (Aeg), Lesser Caucasus (LC), Cyprus Subduction (Cyp), Karliova Triple Overlap (KT), Sinai (Sin), Caspian Sea (Cas), Main Caucasus Thrust (MCT), East African Rift (EAR), Kopetdag (Kop), Absheron Peninsula (AP), Alborz Mountains (Al). (Reilenger et al., 2006). (SRTM30 PLUS; http://topex.ucsd.edu/WWW_html/ srtm30_plus.html)

This zone extends eastward to the Himalayas. The northern boundary of the Tethys Ocean is the Caspian Sea and the Black Sea, extending as far as the Po Valley in Italy (Northern Anatolian Mountains, Caucasus Mountains, and Elburz Mountains). Along the southern flank of Eurasia, the addition of new continental fragments creates mountain ranges, while the subduction of the Tethys particles creates continental margin basins, along with volcanism and island arcs on the landmasses. Between these two zones, the Balkan, Anatolian, and Iranian plateaus lie on the remnants of the closed Tethys Ocean. The presence of oceanic lithosphere from the Southern Caspian Sea directs the Iranian plateau southeastward between the Elburz and Zagros mountains. The Amu Darya River is a continuation of the Southern Caspian depression.

This region has remained stable in place throughout its evolution over the last 170 million years. Meanwhile, further east, the Indian Plate collides with the Eurasian Plate. The Himalayas (the world’s highest mountain range) are formed in this collision zone. The Pamirs (Foot of God) are the focal point of this collision. To their west lies the Caspian-Oxus depression, and to their east is the Tarim Basin. The Pamirs are the confluence of the Tian Shan Mountains, the Hindu Kush Mountains, and the Karakoram-Himalaya Plateau. They possess the largest land-based ice mass in the world.

CASPIAN-TURAN GEOGRAPHY AND WATER DYNAMICS

The Caspian Sea is the world’s largest inland body of water by area (Figure 6). Although it is sometimes described as the world’s largest lake, it is in fact a sea in the truest sense of the word. Its area is 371,000 km² (excluding Lake Karabogaz) and its volume is 78,200 km³. It is an endorhemic (closed) basin with no connection to the world’s oceans. It is bordered by Kazakhstan to the northeast, Russia to the northwest, Azerbaijan to the west, Iran to the south, and Turkmenistan to the east. The Caspian Sea lies east of the Caucasus Mountains, north of the Alborz Mountains, and west of the vast Turkmen steppes. The ancient inhabitants of the Caspian Sea perceived it as an ocean due to its salinity (1.2% or 12 g/l; about one-third the salinity of the oceans) and its vastness.


Figure 6. The geography of the Caspian Sea and its surroundings.

Turkmenistan lies east of the Caspian Sea. Topographically, Turkmenistan is situated in a more low-lying area. The Karakum Desert covers four-fifths of Turkmenistan’s territory, encompassing 350,000 km². Biruni, in the 10th century, suggested that the desert was once a sea. Modern scientists propose that the desert’s sands are transported from the mountains to the south by rivers. This topic will be examined in the context of Caspian Sea level changes; around 1000 AD, the Caspian Sea rose suddenly, having very negative effects on the Khazar Khaganate in the north. Their capital, Itil, was submerged.

These floods were caused by the sudden collapse of the Aral Sea dam (believed to be a meteor impact), which abruptly filled the Caspian-Aral depression (estimated to be at -150 meters). This sudden rise in water level in this enclosed area raised the water level to +50 meters (Figure 7). Large areas of Turkmenistan and Azerbaijan were submerged. Furthermore, this region is rich in hydrocarbons and gas hydrates, known as ice gas, which were present during the ice ages. These gases dissolved as the water level rose.

 

Figure7. Late glacial floods in the Caspian Basin (adapted from Chepalyga, 2007). Notes: Khvalyan Uplift (15,000 years ago); Late Ice Age (12,000 years ago): Sea level was reached 5-6,000 years ago.

 

The Caspian Sea is a very sensitive indicator for paleogeography of the epicenter of floods and related events (sea-level rise, coastal changes, and flooding of coastal plains). The amount of water in this basin increased drastically, and excess water flowed into the Black Sea. During the flood, the Caspian Sea reached approximately one million km² (371,000 km² today), and if the Aral-Sarıkamış basin is included, it reaches 1.1 million km². Chepalyga (2007) discusses the geological, lithological, paleontological, and geomorphological findings reflecting the Black Sea-Caspian Floods. These flood events (17,000 to 10,000 years ago) left their mark on coastal plains (marine uplifts), river valleys (extreme floods), river discharge areas (glacial lakes; thermokarst), and slopes. This is known as the Khavalyan Ascent (Figure 8).

 

Figure 8. Floods of the Caspian Sea 15,000 years ago (-150m to +50m) and its change to the present day (Dolukhanov et al. 2000) (Noah’s Flood).

 

NOAH’S FLOOD AND THE FIRST STEPS OF CIVILIZATION

The Caspian Sea is the largest inland body of water on Earth. It is bordered by the Alborz Mountains in Iran to the south and the Caucasus Mountains to the west. To the east lies the Karakum Desert in Turkmenistan, and to the north are the plains and plateaus of Russia and Kazakhstan. It is a lake, or a sea in its own right, with a salinity of 1.3% (one-third of the oceans). According to scientific studies, until 11 million years ago, the Sea of ​​Azov was connected to the world’s oceans via the Black Sea and the Sea of ​​Marmara (Ergün, 2001).

The Last Glacial Maximum (LGM) indicates that the flood affected the people of that era more significantly. This event did not destroy cultures; on the other hand, periodic and recurring environmental changes may have led to productive economies, such as the beginning of seafaring, and also to the domestication of the horse. Such sudden changes in sea level must have placed extreme pressures on the human communities of that era, and the floods remained in cultural memory as the Great Flood (Tufan). The Eurasian flood events may have been preserved in the memories of the ancient Proto-Aryans and recorded in their ancient inscriptions. Similarly, ancient Mesopotamian settlers also mentioned them, giving rise to the flood story recorded in religious texts. These floods occurred when the dam of the Aral Sea’s northern glacial lake collapsed (believed to be a meteor impact), suddenly filling the Caspian-Aral depression (estimated to be at -150 meters). This sudden rise in water level in this confined space caused vast areas of Turkmenistan and Azerbaijan to be submerged. Furthermore, this region is rich in hydrocarbons and, during the ice ages, rich in gas hydrates, known as ice gas. The rising waters released these gases.

The flood narrative, first read in cuneiform texts, later passed into religious texts. Many hypotheses have been made about where the flood occurred or might have occurred. However, findings have confirmed that what is written in religious texts is similar to what is described in the ancient Sumerian Epic of Gilgamesh. The Quran does not give much space to the Flood event. It states that Noah’s ark reached Mount Cudi (Cudi actually means “High Place” in Arabic), not Mount Ararat, and that it only encompassed Noah’s family. Such a sudden uplift could only occur in a closed basin like the Caspian-Aral Sea. Fessenden (1924) explained this Caspian flood in his article “The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus” in the journal Nature. Professor Fessenden was a fervent advocate of the urgent need for archaeological research in the Caucasus. He argued that the Caucasus was the cradle of humanity; that the Flood mentioned in early records occurred there; and that human races dispersed from there after their diversification. All these views were forgotten after Atatürk established a new Turkish Republic from the Ottoman Empire. Neyman (2007), after discussing all possibilities, proved that only the Caspian Sea is the most suitable location for all the conditions mentioned in the holy books. It is said that Noah’s Ark, which set sail from the east, came westward and rested against the mountains. The Garden of Eden is thought to be located in the depths of the Caspian Sea. During the “Caspian Floods” that occurred 15,000 years ago, the Caspian Sea water level was at -150 meters. During the Ice Age, these depressions (between 35° and 40° latitudes) were the most suitable habitats on Earth.

 

Figure 9. The Caspian Sea basin is home to sites associated with Noah’s Flood (Mount Ararat, Nakhchivan, and Kemi-salgan) and significant historical sites (Gobustan and Anau).

Meanwhile, all Turkic peoples bordering the Caspian Sea have folk epics about floods (Çığ, 2008). The most plausible of these is the Kazakh Flood Legend (Çığ, 2008). While the TURKIC-FIRSTS (perhaps the origin of the word TURK?) settled in the Turan plain and lived happily, some people’s sins caused these lands to be flooded. According to this legend, Noah built his ark in a place called Kemi Salgan (shipbuilding place) east of the Aral Sea, took those who believed in him from among the people and a pair of each animal, and set sail from Kemi Salgan when the sea rose, crossing the Aral Sea and the Caspian Sea to reach a high mountain to the west. According to the Torah, this is Mount Ararat, or according to the Quran, Mount Cudi (Cudi means high place in Arabic). Traces of the Flood can be found on both sides of the Caspian Sea in the Turkic world. The depiction of a reed boat with approximately 20 oarsmen in a rock carving in Gobustan, Azerbaijan (14 million years ago) indicates the existence of seafaring in this region. The name of the Nakhchivan Autonomous Republic, belonging to Azerbaijan and located near Mount Ararat, is NAKHCHIVAN (meaning “first to emerge”) (Figure 9).

There is a city called NAKHCHIVAN east of Mount Ararat. The meaning of this name is “first to emerge.” The word Noah is neither Arabic nor Hebrew and means “first.” It is a very important and sacred place for Azerbaijani Turks. The fact that Noah’s Ark landed on Mount Ararat, as mentioned in religious texts, is significant. The Torah states that Noah’s Ark landed on Mount Ararat. Mount Ararat is one of the mountains mentioned in the holy books. Forming a volcanic cone, Mount Ararat is a very prominent geographical feature in this region (Turkey’s highest mountain; height 5,137 m). Mount Ararat is a volcanic mountain whose summit is covered with snow and glaciers, and this glacial line is currently at 4300 m. However, this line was at 3600 m during the Pleistocene. Furthermore, the glacier on its summit is the largest glacier in our country.

In the last 400,000 years, our world has entered and exited four ice ages. The interglacial periods were very short. The Caspian Floods (or Deluge), which occurred 15,000 years ago as a result of a massive meteor impact on the northern ice mass of the Caspian-Aral closed basin, changed world civilization. Otherwise, as in previous ice ages, no civilization would have been created.

According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “adapt to changing conditions and environment” have survived. During the interglacial periods, humans who had left the equatorial zone were only able to exist in the narrow 35°-40° N latitude zone. Although life continued in the equatorial region during both glacial and interglacial periods, humankind could not create an advanced civilization in these equatorial regions. However, in the extremely difficult living conditions at the border of the Glacial/Tundra and Desert zones, civilization began to develop in suitable areas right at the end of the Ice Age. Harsh climatic conditions make people more creative, and civilization emerges in this way.

We must understand the paleogeography of the Caspian Sea region and its special position due to climate changes and environmental conditions. The Alpine-Himalayan orogenic belt, located behind and above the Tethys Ocean after its closure, is very important for the history of civilization. The Black Sea in the north and the Caspian Sea in the south are remnants of the ancient Tethys Ocean. Therefore, they form a depression area from the Po Valley in Italy to the Pamirs. This depression collected the glacial waters from the north. Such a geography is not found anywhere else in the world.

According to Count Arthur de Gobineau (1816–1882), a French aristocrat and one of the founders of the Aryan race theory, the homeland of the Aryans was Sogdia (Uzbekistan) and Central Asia, the cradle of all civilization. Over time, this view was adopted, and the acceptance that the homeland of the Aryans was in Central Asia and the surrounding Bactria (Caspian-Turan) region became widespread. Lorenzo Burge, in his work “Pre-Glacial Man and The Aryan Race” (1887), claimed that the ancestors of the Aryans emerged in Central Asia around 15,000 BC and created a great civilization there (Figure 10). With the end of the Ice Age, these people who created this civilization spread from Central Asia across the globe, spreading civilization to the rest of the world. The German jurist Rudolf von Jhering, in his work “The Evolution of the Aryan,” also accepted Central Asia/Bacterria (Khazar-Turan) as the homeland of the Aryans. According to Aryan theorists, the Aryans were a superior race to all other peoples, calm and strong in character, constantly striving, intellectually brilliant, tall, fair-skinned, and blond. The ease with which the Aryans, who spread from Central Asia to the world, subjugated other peoples is explained in this way. The word “Aryan” is derived from the Turkish and Sumerian word “Ara” (good, pure).

 

Figure10. Paths of the spread of civilization from Turan.

The ancestors of the Aryans emerged in Central Asia around 15,000 BC and created a great civilization there. As the Ice Age began to end, the Aryans spread civilization from Central Asia across the globe. The people who spread from this region carried the memories of this catastrophe (the Flood) in their minds. With the end of the Ice Age, the Aryans spread civilization (knowledge) from Central Asia (Figure 11). Knowledge is a concept equivalent to human nature. Knowledge does not disappear, but while it declines in one place due to natural causes, people migrating from that place carry it to their new locations. They blend it with the lifestyles and beliefs of their new places, creating new belief systems and ways of life.

 

Figure 11. The spread of civilization from the Turan region.

The spread of Aryans in the world:

  • Caste System in India;
  • Black-Headed People (Noble Headed) in Sumer;
  • Karamans (I Am Noble) in Anatolia;
  • Luvians (People of Light) in Western Anatolia;
  • Germans (I Am Supreme) in Europe.

Significant events in the Caspian Sea region for the last 15,000 years: Khvalian Uplift 15,000 years ago; end of the ice age 12,000 years ago (Beginning of the Holocene); 5-6 thousand years ago, reaching sea level and the formation of deltas (Figure 12). World civilizations can be summarized as follows:

(a) After the Ice Age: Harran (10,000 BC, Southeastern Turkey); Anau (8-9,000 BC, Turkmenistan); Konya (7,000 BC, Central Anatolia); Palestine (7,000 BC); Mehrgarh (7,000 BC; Balochistan, Pakistan)

(b) After the formation of the deltas: Mesopotamia (4,000 BC); Egypt (3,500 BC); Harappa (3,300 BC, Pakistan); Troy (4,000 BC, NW Turkey); Mohenjo-daro (3,300 BC, South Pakistan)

 

Figure 12. World sea levels and civilization zones.

With the end of the Ice Age, these civilizations (until the formation of deltas) emerged around the Caspian Sea, primarily in Harran, Aran, and Turan. It is known that early civilizations were closely associated with the Caspian Sea region during the Ice Age. During the Ice Age, the Taurus Mountains formed a wall of ice, and the extreme glacial conditions in Anatolia and throughout Europe to the north were unsuitable for life. In the Middle East, the unexpected change in climate at the end of the Ice Age meant that large areas became suitable for plant and animal life, thus preventing food shortages. During this period, areas covered by tundra in Europe and Asia were covered with a permanent forested (Balkan) natural appearance. Winter rains increased in the Harran region, located at the intersection of the Taurus and Zagros Mountains. The water volumes of the Euphrates and Tigris rivers increased due to the melting of the Eastern Anatolian glacial cover to the north (the name Bingöl comes from the abundance of springs in this region). Accordingly, a rich vegetation developed in Harran.

To the west, civilization spread from the Caspian Sea region to the land of Aran and Urmu (Southwest Iran; southern Azerbaijan). The origin of the Aryan civilization is most likely this (Childe, 1926). From there, it progressed through the passes in the Taurus and Zagros Mountains, reaching the Harran Plain, where the world’s first civilization (approximately 12,000 years ago) was formed. At the end of the Ice Age, the Harran region had the most favorable climatic conditions and geography. The real leap in world civilization occurred after the rapid melting of glaciers and the rapid rise in sea level in the warmer climate conditions 5-6 thousand years ago, resulting in the formation of deltas. The Sumerian civilization also advanced south and west from Turan, Aran, and Harran towards Mesopotamia. Furthermore, the Harran civilization crossed the Taurus Mountains, first reaching the Konya Plain (8000 BC), and then, advancing westward, established the Trojan civilization on the Aegean coast (4000 BC). From there, the civilization spread westward to Thrace, laying the foundations of European civilization (Ergün, 2025).

 

Figure 13. A general overview of Eurasia and the post-Ice Age (HARRAN; ARAN; TURAN) and later Delta (EGYPT; SUMER; INDUS) civilizations.

This shows that civilizations previously located between 35º-40ºN latitudes shifted further south to 30ºN latitudes after the formation of deltas (Figure 13). The Egyptian civilization is an exception here, because the Nile River flows from south to north. The Nile is fed by tropical rainfall at the equator. The Egyptian civilization is younger (3500 BC) and is said to have been influenced by the Caspian region (Petri, 1920s). The Yellow River civilization formed spontaneously in the east. Civilization began later in the Yellow River region.

THE CONCEPT OF URMU

The four rivers mentioned in the holy books as flowing into Paradise most likely flow into the Caspian-Aral Seas, which are a closed basin (Figure 14). In this context, the four rivers flowing into Paradise are the Aras, Idil (Volga), Ceyhun, and Seyhun Rivers, which empty into the Caspian and Aral Seas. The people who laid the foundation of this first civilization in Central Asia advanced by remaining in a closed region during the Ice Age. The Iranian plateau and the Caucasus region were covered with ice. The Aral-Caspian Sea forms the southern face of the polar ice caps. This region underwent its formation periods on its own, without being subjected to external obstacles. During and immediately after the Ice Age, the Aral and Caspian Seas were fed by the discharges of glacial lakes to the north. When these waters from the north decreased, the Pamirs (the largest glacial mass on land) to the east of the Ceyhun basin became water sources (Parlak, 2005).

 

Figure 14. According to religious texts, the four rivers that flow into paradise are: Ceyhun; Seyhuni; İdil; and Aras.

The Great Flood event created two important phenomena in human history:

  1. Seafaring;
  2. Civilization.

Whatever the truth may be, the Neolithic revolution (HOLOCENE; Last 12,000 years) was a profound period in human history when humans abandoned their hunter-gatherer lifestyles and settled down, forming villages and towns that would eventually become cities. Urbanization and civilization are intertwined concepts. The first sudden change in the Neolithic revolution was humans gaining control over their food supply. Humankind began planting, cultivating, and improving crops by selecting edible grasses, roots, and trees. And in exchange for food, they domesticated and tightly bound certain animal species. Stages of civilization: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the presence of the following factors together: Suitable climate zones (between 35º-40° N latitudes); Rich water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “adapt to changing conditions and the environment” have survived. The oldest known name for Azerbaijan is ARAN, meaning “well-livable country.” Even today, this region is Iran’s most important agricultural area. In northwestern Iran, in the Azerbaijan region, lies the city and lake of URMU. It was one of the first settlements for people fleeing the Caspian Sea basin after the rising waters (Noah’s Flood). The word MU (perhaps UMU in Turkish)

means PARADISE in Sumerian. It is the source of the story of humankind’s expulsion from Paradise as described in the holy books. In light of this information, we can trace the stages of civilization starting from the Caspian Sea, following the Aras River to the land of Aran and Urmu (Southwest Iran; southern Azerbaijan), and from there, progressing through the passes in the Taurus and Zagros Mountains, towards the Harran plain, where the world’s first civilization (approximately 12,000 years ago) was formed. The real leap in world civilization occurred after the rapid melting of glaciers in the hot climate conditions 5-6 thousand years ago, resulting in a rapid rise in sea level and the formation of deltas (Ergün, 2023).

The olive tree, mentioned in the Noah’s Flood narrative, also grows in the southwestern Caspian region. Before the Ice Age, much of the Mediterranean region was a desert with no water. The story of the bird returning with an olive branch in Noah’s Flood is also applicable to this region. Olives also grow in southern Azerbaijan and the Rasht region of Iran. In the Sumerian language, olive is “ZIRDUM”. In modern Turkish, it has evolved from Zeytun to Zeytin.

The tradition of making and distributing AŞURE (a type of sweet pudding) originates from the story of Prophet Noah. On the day his ark landed, he made a thank-you dessert from all the grains and plants he had with him, and we continue this tradition today with the AŞURE custom. The word AŞ means food in both Sumerian and modern Turkish. The word AŞ and UR (community) are combined in the word AŞ. The chaotic environment created by the flood fostered a sense of coexistence and sharing. Meanwhile, in Turkey, the Alevi community has a prayer called “MUM SÖNDÜ” (The Candle Extinguished). In this prayer, the lights are suddenly extinguished and then relit after a certain period. The origin of this is related to the rising waters during the Caspian flood, which created a long period of complete darkness in this enclosed area. This was because methane gas (gas hydrate; methane ice), held in the tundra areas of this hydrocarbon-rich region, suddenly mixed with the atmosphere as the water rose, blocking the entry of sunlight. This ritual is most likely a practice that has been carried out for thousands of years to help people recall the fear they experienced during the flood.

THE FORMATION OF WORDS THROUGH CIVILIZATION

The concept of “domestication,” which rescued humankind from the hunter-gatherer cycle, holds a significant place in human history. Otherwise, humankind would never have been able to escape the hunter-gatherer cycle. Humans are the only creatures that have domesticated themselves. They domesticated themselves to eliminate the aggression inherent in their nature and to create a shared living space. They eliminated aggressive individuals by communicating with each other through language. Language development could not have occurred anywhere other than the Khazar-Turan region, where the first civilizations sprouted (Ergün and Yanık, 2026).

Linguistic research is the key to both history and the human thought system. Through this method, we can get closer to the mysteries of the past and decipher the codes of human reasoning. Beyond our curiosity, this is our primary aim (Ergün, 2025).

“Language is an instrument of thought”

H.G. WELLS

The sun has long fascinated humankind. It is one of the oldest, perhaps the oldest, symbols in human history. Human interest in the sun and the meaning attributed to it has continued for thousands of years; because the sun is the giver of life, the creator, the nurturer, the source of life, the first, the beginning. This is why Atatürk, when proposing the Sun Language Theory in the 1930s, took this fact into account and suggested that the first human to see the sun expressed their astonishment by first uttering the sounds “A” and “Ağ”. Words expressing the closest entities to humans begin with the letter “A”: AN; AY; AB; ANA; ATA; ABA; AGA. In Turkish and Sumerian, the sun is synonymous with “AN”. Furthermore, the name of the Sumerian goddess is “AY-ANA” (IANNA). The sun first acquired a symbolic meaning in Mu.

Let’s say you’re a person who doesn’t know how to speak at all. Open your mouth and try to make a sound; your first improvised sound would be “Aaaa…” Let’s put all the consonants of the alphabet before the letter A and read it: The first word is “AB”. This means “WATER” in Turkish (Ergün 2025). It is essential for living things. In Sumerian, “ABSU” means drinkable groundwater. Language is truly a mirror of nature in the human brain.

Adding other root words or suffixes to root words creates flexibility in producing new words. Thus, it becomes possible to express many concepts with a single word. This is a characteristic of agglutinative language. Sumerian is an agglutinative language. Studies aimed at deciphering the Sumerian writing and language began in the 1880s. In 1869, Jule Opert named this language Sumerian and stated that it was related to Turkish, Finnish, and Hungarian languages. In 1887, Francoise Leonerment placed it in the Ural-Altaic language group. Joseph Halevy, however, completely opposed these views, defining it as a language invented by the Semitic Akkadians for a specific purpose. This view has remained valid to this day (Çiğ, 2013). In Sumerian, as in Turkish, words are in root form. New words are formed by adding suffixes to them. Like Turkish, Sumerian is very rich in verbs and has vowel harmony. There is no distinction between masculine and feminine. As in Turkish, a broad meaning is conveyed with a short expression. In Turkish, a thought can be expressed using far fewer words. For example, the word UMUTVAR (UM+UT+VAR) means: There is hope for victory. You can express a sentence with a single word. The order of the elements that make up sentences (subject, object, predicate, etc.) is also not random. Turkish sentences follow a kind of “crescendo” (a sequence with increasing intensity). All the emphasis is on the predicate (verb) at the end. The importance of the other elements is determined by their proximity/distance to the predicate. The closer they are to the predicate, the greater their importance. Again, to consider it mathematically, it can be assumed that each element that makes up the sentence has a mathematical value consisting of as many digits as the total number of elements.

Historians suggest that the first speakers of Sanskrit were a very large community that spread across India, the Caspian Sea, and the Middle East; some also claim that this language never spread beyond religious and scholarly circles and was never used by the general public. Sanskrit is an ancient Indo-Aryan language. It is an Aryan language that originated in the northwest and is at least 3,500 years old. Prof. Dr. Feridun Celilov (Azerbaijan) (2017) suggested that the ancestral homeland of the Proto-Turkic language (Urmu theory) was Azerbaijan and the surrounding region. He argued that the Turkic language did not originate from the Ural-Altay region, but actually spread from the region between Lake Urmu, the Caspian Sea, and the Persian Gulf to other places (Figure 15).

 

Figure 15. The region inhabited by the Proto-Turks (URMU KURAMI) (Celilov, 2017).

Despite the highly advanced Sumerian civilization, the subsequent Akkadian, Babylonian, and Assyrian states did not progress significantly in terms of civilization, even regressing in some areas. The Akkadian, Babylonian, and Assyrian alphabets are derived from the cuneiform script of the Sumerian alphabet. Similarly, Egyptian hieroglyphs, perhaps influenced by it, emerged later. The very word “writing” is entirely due to the influence of Sumerian cuneiform. In Mesopotamia, the language evolved into Aramaic (Syriac), which became the official language of the Assyrian and Persian empires established in the region. The Greek and Jewish alphabets were derived from the Phoenicians, who further developed cuneiform writing. The Latin and Cyrillic alphabets emerged much later.

When we add the consonant “R” after the vowels, we obtain the following words:

RARERIRİRORÖRURÜR

The words produced here are concepts related to gathering and coming together. The word “ÜR” has given rise to the word “ÜREMEK” (to reproduce). The word “ÖR” has given rise to the word “ÖRMEK” (to knit). Words derived from the root UR/OR (taken as “AR” in some languages) in Turkish: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; ​​Urbay; Urban; etc.). In this context, we can clarify the subject with a simple word. While Or/Ur initially meant moat in our language, over time it acquired the meanings of castle moat, trench, castle, and city. Words related to organization in Turkish come from the root Or/Ur. The word “UR” in Turkish means to form a community by coming together, and also “CITY”. For example, from east to west: Urumqi, Urmu, Ur, Uruk, and Urfa are well-known cities (Figure 16). The word “UR” is the origin of the word URBAN in Western languages. The word “UR” didn’t fit into Turkish either; it spread as Urban through Latin to almost all the world’s languages ​​(Perinçek, 2010): Passing west of the Aegean, the pre-Platonic UR of Athens was ATHENS. This word passed into Rome and became URBIS. It is the origin of the word URBAN in Western languages. Ab urbe condita (anno urbis conditae; briefly meaning “since the founding of the city (Rome),” is a Latin phrase where the city was founded in 753 BC. However, the founding of the Sumerian city of UR goes back 6,000 years. The journey of the root Ur, from moat to fortress and city, shows the traces of the civilization process in language. It is significant that the words city and civilization come from the same root (UR) not only in Turkish but also in other languages.

 

Figure 16. Geographical distribution of city names generated with “UR/OR” (Ergün, 2026).

THE FIRST CONCEPT OF BELIEF

The sun has long fascinated humankind. It is one of the oldest, perhaps the oldest, symbols in human history. Throughout the world, people in search of meaning have worshipped celestial bodies, the moon, stars, and especially the sun; they have identified the power that created them with celestial bodies, bright stars, and particularly the sun. Humanity’s interest in the sun and the meaning it has attributed to it has continued for thousands of years; because the sun is the giver of life, the creator; the nurturer, the source of life, the first, the beginning. The belief in the sacredness of the sun, originating from Mu, remains alive among Turks today. For example, in Harput, it is believed that the blessings of a person’s home will be lost if they sleep at sunrise. According to R. Araz: “This is perhaps a reflection of the tradition, dating back to the Huns, of showing respect and greeting the sun as soon as it rises, and therefore, not being asleep at sunrise is an expression of respect for the sun and is necessary for ensuring prosperity.” Even today, this “sun cult,” which remains alive among Turks, raises the question of where it came from to the Huns. Why shouldn’t the answer be “Mu”? As is known, in ancient Turkic cultures, the sun was called KİN or KÜN. Indeed, the word GÜN (day) used in Turkish today comes from here (Meydan, 2016). The people of Mu held God in such high esteem that they hesitated to pronounce his name, addressing him through a symbol in their prayers and supplications. The “Sun,” called “Ra,” was used as a collective symbol representing all of God’s attributes. In Mu, “Ra,” or “Sun,” secretly meant “Radiant of Light.” The symbol of the sun, called “Ra,” was a circle. The circle was the most sacred of all symbols.

The main characteristics of the Mu religion are:

  • God is one; everything originated from Him and will return to Him.
  • The soul and body are separate; the body dies and decomposes, but the soul does not die.
  • The soul is reborn in different bodies to achieve perfection. The soul that reaches perfection returns to God and unites with Him.

One of the distinctive features of the Mu religion is approaching God with love and establishing an identification between God and love.

As I understand it, in Mu, the “sun” is the concrete symbol of God, while “love” is the abstract symbol of God. Therefore, in a way, in Mu, the “concrete” warmth of the sun and the “abstract” warmth of love complement each other. This situation is reflected in today’s religions as “matter” and “spirit.” That is, the “sun” symbolizes matter, and love symbolizes the “spirit.” In Mu, the symbolic equivalent of the spirit is love. And one day, the spirit (love) will unite with the Supreme Creator and embrace “Supreme Love.”

The four arms of the Swastika symbolize the four cosmic forces (fire, water, air, earth) (Figure 17). The view that these are not separate entities but a single force acting together is a contributing factor (Ergün, 2025). According to some claims, this symbol, known as the OZ symbol, swastika, or hooked cross, traveled to India with the Proto-Turkic migrations and emerged as the emblem of the Nazi Indo-Germanic race theories. This symbol is also found in Troy and Sumer. We see it in Troy as well.

 

Figure 17. Swastika symbol of Kyrgyzstan (Saymolith; 2000 BC).

The “OZ Symbol” encompasses the idea of ​​passing into the afterlife, transforming (transforming) there, and being reborn. Among the Mevlevi and Bektashi orders, the belief in people ascending to “heaven” by rotating around their axes in groups is widespread. Minstrel poets also “OZify” souls with their instruments, bringing them closer to God. Therefore, minstrel poets are called OZ/AN. The concept of “OZification” is thought to originate from the fire cult. This concept is seen in the consecration ceremony belonging to the sun cult. The consecration ceremony represents the earth’s goodness and abundance, reached by the sun with the horns of the Bull, and its arrival on earth in the form of a serpent, as light and energy through the sun. The worldview we see in rock paintings dating back to 8000 BC has come down to us as a tradition. The idea of ​​reaching God by “OZification” was the fundamental philosophy of Ahmet Yesevi, who sent Mevlana and Yunus Emre to Anatolia (Parlak, 2005). Important leaders of the Turkic world are from the city of Turkistan in Kazakhstan. Here, there are decorations made of both lapis lazuli and turquoise (Turkish stone). These stones are believed to have protective properties. In addition, there are Swastika symbols on the walls of the tomb (Figure 18).

 

Figure 18. The Mausoleum of Khoja Ahmed Yesevi (1093-1166) in Turkestan, Kazakhstan (and the Swastika and “Öz” symbols).

Although believers were assertive about the language of their religion, they still preserved their national languages ​​over it. At this point, I would like to mention Ahmet Yesevi, a Turkic philosopher and thinker from Central Asia (11th century AD).

RELIGION IS A CHOICE,

RACE IS FATE

The idea of ​​”race” refers not to ethnic origin, but to the region where you are born and live. Because climate has far-reaching effects on people. You are what you eat, where you live. People living in polar or desert regions have naturally developed different lifestyles and cultures.

Tengri was the name of the creator, a term that united the Turkic-speaking peoples as a single whole (Adji, 2019). Over time, the relations of other peoples with the Turks led to the creation or renewal of Taoism, Buddhism, Zoroastrianism, Judaism, Christianity, and Islam. According to this hypothesis, the ancient Turkic language was a means of communication between representatives of these religions and was sacred. We Turks, that is, “people filled with celestial spirits,” thank God for sending us to this world. When we say “sky,” we mean the “Great Blue Sky,” that is, Tengri. People filled with celestial spirits: the word “Turks” used this meaning in the recent past. This is also the well-known “Hanefi” phenomenon. It means believing in the “CREATOR” rather than idols. In the Tengri faith, people prayed facing the SUN. Zoroastrians did the same, and later Christians followed suit. Jews perhaps did this initially, then turned towards Jerusalem. Muslims also initially prayed facing east, and over time changed it to Mecca.

Furthermore, these two rocks, believed to have protective properties, were not only used by the Sumerian and Egyptian civilizations. The “Hanifi” belief (belief in one God rather than idols) in this region is very deep. They believed in “Gök Tengri” as their God. They adorned their important structures with stones reflecting the blue color, which they perceived as a protective color. Throughout this geography, in Turan, Aran, and Anatolia, both lapis lazuli and turquoise were used in important temples. The figurine of the fertility goddess called the “Baktaryan Princess,” made of limestone, chlorite, and clay, reflects the agricultural Bronze Age.

In addition, the abundance of metal objects indicates the multifaceted tradition of metalworking (Ergün, 2022). With her large, elaborate dress and head covering that also matches her hair, the “Baktaryan Princess” is a character in Central Asian mythology who plays a role in calming and regulating untamed forces, embodying the role of the most senior goddess (Figure 19).

Figure 19. MÖ 3 ila 2 bin yılları arasında yapılmış olan Bayan “Baktaryan Prenses” Heykelciği yükseklik: 17,3 cm, genişlik: 16,1 cm); Klorit mineral grubu.

Ceyhun region continued as the Bactrian Kingdom (200 BC) after Alexander the Great. A plate from this period depicts Cybele (Mountain Goddess) on a chariot pulled by a lion (Figure 20). Cybele, as is known, is an Anatolian goddess. The original form of Cybele is KUBALA. Here, KU means sacred; ABA means woman (older sister); and LA means offspring. A crescent moon and star are located in the upper right corner. The crescent moon and star symbol in the background illustrates why our flag also features a crescent moon and star. Here, the moon symbolizes the goddess, and the star symbolizes the sky god (Ergün, 2022).

 

Figure 20. The plate with a relief of Cybele on a chariot drawn by a lion, with a crescent moon and star in the background (200s BC; after Alexander the Great) was found in Lady Moon (Bactaria).

 

WHO ARE NATIVE AMERICANS?

The ancestors of Turks and Native Americans may share a similar genetic heritage because they lived in the northern regions of Asia and migrated to different geographical areas over time (Figure 21). In particular, it is known that the ancestors of Native American peoples originated from Asian peoples who migrated to North America via the Bering Strait. They waited in the Bering Strait region, which was a landlocked area during the Ice Age. With the rise in sea level, they crossed to the American continent. These migrations date back approximately 12,000 years. During this period, it is possible that some peoples living in the steppes of Central Asia may have shared genetic similarities with the ancestors of Turks. During these migrations, they lived in isolated environments under cold and unsuitable climatic conditions. Neolithic civilization periods have been identified in the Eurasian steppe. One of these civilization periods is the Andronovo Civilization, which spread from the Urals to the Khakassia steppes and left the most monuments in Kazakhstan (Ergün, 2025). However, as they moved further north and east, they became more distant from the civilized environment.

 

Figure 21. The path of human progress towards America in the Caspian-Turan region.

Hasan Tahsin Mayatepek, whom Atatürk commissioned to study the Aztec civilization in Mexico, took the surname Mayatepek because the word for hill in the Mayan language was “TEPEK”. He studied the relationship between sun worship in Mayan culture and sun worship in Central Asia. Such sudden changes in sea level must have put extreme pressure on the human communities of that era, and the floods remained in the cultural memory as the Great Flood (Tufan). They also took refuge in the hills to protect themselves from floods and dug ditches around them. The name of Chapultepec Park in Mexico is interesting. This name, which comes from the Aztec language and was given to the region, means “Locust Hill.” In many indigenous languages, including the Mayan language, “Tepek” means “hill” in Turkish. This similarity in both sound and meaning is not something that could easily be coincidental. Moreover, “Çapul,” which means locust in the indigenous language, is also a Turkish word and means “raid, attack, plunder,” etc. This situation brings to mind the mass raids and plunder carried out by locusts. This similarity may have led the indigenous language to assign the meaning and name “Çapul” (plunder) to the locust as an action. As can be seen, these are words that we commonly use in our language, both in sound and meaning, and are not “later inventions”; These words, used as names for mountains (hills) and animals (grasshoppers), are “the most fundamental structures of nature” (Ergün, 2025).

In conclusion, there is no definitive evidence of a direct genetic or cultural kinship between Native Americans and Turks. However, the fact that both peoples followed similar migration routes and that traces of their ancestors living in the steppes of Central Asia can be followed suggests that there may be some historical commonalities between these two peoples. This remains a subject requiring further research into the origins of the two peoples. The similarities between Native Americans and Turks, in a historical and cultural context, offer important clues for understanding the complexity of human history and the evolutionary journeys of peoples. After such a long period of time and interaction, it is impossible that these human groups have not undergone transformations. There are similarities between the Tengri belief of the Central Asian people and the nature beliefs of Native Americans. The Noah’s Flood narrative, which originated in the Caspian region, exists among Native Americans.

LAST WORDS

James Churchward (1851-1936), an Anglo-American occultist, claimed in 1920 to have discovered a submerged landmass called Mu in the Pacific Ocean. This claim has sparked numerous different opinions and has been seriously debated. The following main topics have been examined in this research:

  • PLATE TECTONICS AND TURAN GEOLOGY
  • CASPIAN-TURAN GEOGRAPHY
  • NOAH’S FLOOD AND THE FIRST STEPS OF CIVILIZATION
  • THE CONCEPT OF URMU
  • THE FORMATION OF WORDS THROUGH CIVILIZATION
  • THE FIRST CONCEPT OF BELIEF
  • WHO ARE THE NATIVE AMERICANS?

Plate tectonics is a generally accepted scientific theory that the Earth’s lithosphere contains many large tectonic plates that have been moving slowly since approximately 3.4 billion years ago. Plate tectonics was generally accepted by geoscientists after seafloor spreading was confirmed in the mid-to-late 1960s. Tectonic plates consist of oceanic lithosphere, each covered with its own crust, and a thicker continental lithosphere. Along convergent boundaries, subduction, or the movement of one plate beneath another, pushes the edge of the underlying plate into the mantle; the area of ​​lost material is balanced by the formation of new (oceanic) crust along different edges through seafloor spreading. Tectonic plates consist of oceanic lithosphere, each covered with its own crust, and a thicker continental lithosphere. Along convergent boundaries, subduction, or the movement of one plate beneath another, pushes the edge of the underlying plate into the mantle; The area of ​​lost material is balanced by the spreading of the seabed and the formation of new (oceanic) crust along different edges. This means that continents do not suddenly sink into the ocean floor.

The Caspian Sea is the world’s largest inland body of water in terms of area. Although it is described by some as the world’s largest lake, it is actually a sea in the truest sense. Its area is 371,000 km2 (excluding Lake Karabogaz) and its volume is 78,200 km3. It is an endorhemic closed basin with no connection to the world’s oceans. It is surrounded by Kazakhstan to the northeast, Russia to the northwest, Azerbaijan to the west, Iran to the south, and Turkmenistan to the east. The Caspian Sea is located east of the Caucasus Mountains, north of the Alborz Mountains, and west of the vast Turkmen steppes.

Today, 15,000 years ago, the sudden collapse of the glacial lake dam north of the Aral Sea (believed to be a meteor impact) caused the waters to suddenly fill the Caspian-Aral depression (estimated to be at -150 meters). This sudden, closed environment raised the water level to +50 meters (Figure 5). Large areas of Turkmenistan and Azerbaijan were submerged. These unexpected floods irrevocably altered the course of the Earth. Humankind, for the first time, had to organize themselves by digging trenches to protect themselves from the rising waters. In Turkish, the word for digging (“kazma”), “UR,” evolved into “kale” (fortress) and then “kent” (city). This word also passed into Latin as “URBAN” (meaning city dweller, belonging to a city).

The concept of “domestication,” which rescued humankind from the hunter-gatherer cycle, holds a significant place in human history. To eliminate the aggression inherent in our nature and create a shared living space, we domesticated ourselves. We eliminated aggressive individuals by communicating with each other through language. Language development could not have occurred anywhere other than the Khazar-Turan region where the first civilizations sprouted (Ergün and Yanık, 2026). Adding other root words or suffixes to root words creates flexibility in producing new words. Thus, the possibility of expressing many subjects with a single word arises.

The sun has long attracted the attention of humankind. One of the oldest symbols in human history, perhaps the oldest, is the sun. Throughout the world, people in search of meaning have worshipped celestial bodies, the moon, stars, and especially the sun; they have identified the power that created them with celestial bodies, bright stars, and especially the sun. One of the distinctive features of the Mu religion is approaching God with love and establishing an identity between God and love. The “OZ Symbol” encompasses the idea of ​​passing into the afterlife and undergoing transformation (metamorphosis) there, thus being reborn.

Tengri was the name of the creator, a term that united the Turkic-speaking peoples as a single whole (Adji, 2019). Over time, the interactions of other peoples with the Turks led to the creation or renewal of Taoism, Buddhism, Zoroastrianism, Judaism, Christianity, and Islam. In the Tengri faith, people prayed facing the SUN. Zoroastrians did the same, and later Christians followed suit. Jews perhaps did this initially, then turned towards Jerusalem. Similarly, Muslims initially prayed facing east, and over time changed it to Mecca.

Amerika kıtasındaki bazı kavramların bulunmasının nedeni Pasifik Okyanusu’nda batan ve “MU It is not due to the dispersed peoples that are called “CIVILIZATION”. Human presence on the American continent is very recent. There were no people living on the American continent during the Ice Ages. It is known that the ancestors of the Native American peoples came from Asian peoples who migrated to North America via the Bering Strait. These migrations date back approximately 12,000 years historically. They waited in the Bering Strait region, which was a landmass during the Ice Age. With the rise in sea level, they crossed to the American continent. Perhaps they carried the stories of their places of origin (especially the Flood) and certain beliefs to their new places.

Uncovering the origins of the Turks was one of Atatürk’s greatest desires. After the first years of the Republic, he approached this subject with great sensitivity. The studies conducted by the supporters of the Turkism movement in the last period of the Ottoman Empire were compiled, and at Atatürk’s request, many scientists and researchers conducted research in this field. Foreign scientists were invited to Turkey. The Turkish Historical Society was established in 1930. Very rich material and information were revealed. Nevertheless, the exact origins of the Turks have not been fully clarified. It didn’t count.

Many scientists and researchers started new studies in this field. Foreign scientists were invited. In 1930, the Turkish Historical Society was established. As a result of the studies, very rich sources and information were obtained. However, the question of where the Turks came from still remained unanswered. By order of Gazi (Atatürk), research on Turkish nationalist movements from the last years of the Ottoman Empire to the first years of the Republic was compiled, and everything began with Atatürk’s Turkish History Thesis in the 1930s.

“Considering both recent and distant history, there is no continent that has not served as a homeland for the Turks. Asia, Europe, and Africa—all parts of the world—have been homelands for Turkish ancestors. New historical documents demonstrate these facts.”Mustafa Kemal ATATÜRK

The question of where the ancestral homeland of the Turks is located in the depths of history is not particularly debated by Western academics, and the foothills of the Ural-Altay region are accepted as the ancestral homeland of the Turks. Following the views expressed regarding the Flood of Noah, we can easily state the following: We did not come from the Ural-Altay, but we went to the Ural-Altay. This is only aimed at portraying the Turks as if God had placed them in the foothills of the Ural-Altay region since the creation of the world, thus ensuring that this people is considered an “invader” wherever they go. Indeed, the Western world currently views the Turks as an invading people in Anatolia and argues that we should return to our ancestral homeland.

The language spoken by the tribes living in Asia had fully developed, both in terms of grammatical rules and objective and sacred concepts, between 15,000 years ago and 3,000 years ago. I think it would be accurate to call this language Proto-Turkic. Because when Proto-Turkic speakers migrated, they spearheaded the formation of many new languages. Aware of this years ago, the Great Leader Atatürk, with great foresight, initiated the necessary steps to research the thesis that Turks arrived in Anatolia thousands of years ago, and for this reason, he put forward the SUN LANGUAGE THEORY. The SUN LANGUAGE THEORY, developed by Atatürk and studied for years, should be re-examined and placed on a solid foundation with current information.

We can also see this generative characteristic of Turkish as its atomic power. What those who claim that the number of words in Turkish is small and try to draw negative conclusions from this do not understand is this “atomic” and “hidden potential” power. Possible content of the image: a text saying, “I know many foreign languages. Among these languages, Turkish is so different that it’s as if a hundred professors of advanced mathematics came together and created Turkish. A dozen words are produced from a single root. The meaning changes according to vowel harmony.”

“Turkish is a language that is, in itself, a language of emotion, thought, logic, and philosophy.”

Prof. David Cuthell

The basis of the Aryan (Indo-European) thesis, which has persisted to this day, is a thesis based on Western racism, unilaterally developed by the West. The aim of this thesis is to prepare the ground for Western (Mordic) peoples by providing a scientific cover for imperialist ambitions on the world (Batur, 2005). It gains extreme importance when considering the 17th century, when Anglo-Saxon imperialism gained momentum. However, the questioning of the undisputedly accepted Western historical thesis, albeit slowly, and the emergence of new research, are leading us to find an irreversible identity while exposing the lies of the West. This path is the way for the Eastern world, which has been deceived until today, to gain its own identity.

All other nations have lived in their present-day geographical areas since ancient times. In known historical periods, in Europe there were Germans, Anglo-Saxons, Vikings, Gauls, Latins, Spaniards, Slavs, and Greeks; In Asia, Indians and Chinese, and in the Middle East, Persians, Georgians, Arabs, Hebrews, and Egyptians, have all lived within or near their own geographical areas. Only the Turks have been an exception to this rule; only they have shown an “exception” in this regard. Most of our thinkers have been unable to escape the inferiority complex stemming from the belief that the civilizations established on Anatolia long before the Seljuks were founded by others. This inferiority complex, as mentioned earlier, has been the greatest obstacle to the Turkish people’s attainment of the “level of contemporary civilization” in recent years. Instead of following the path Atatürk opened for us, we began to be dragged along by the policies of the West, influenced by America after the Second World War.

With the advancement of science, world history is constantly evolving, and with each new piece of information, our perspective on events and phenomena is reinterpreted. Al-Farabi (870-950 AD, Farab, Kazakhstan) says: A person’s destiny is directly linked to what they know. Knowing enables a person to make better choices… The theory of continuous “EVOLUTION” observed in nature is also related to human life, history, and language. However, as with all branches of science, ancient historical sources must be researched and examined impartially and without prejudice. Because the scientific information and findings brought to light reveal that existing ancient history has been distorted. The thoughts and attitudes that Westerners have developed over centuries, prioritizing themselves, are heavily reflected in their ancient history and writings. In fact, from the perspective of those who conduct these biased studies, these behaviors are quite natural. Because revealing the history of other nations and obtaining their inheritance rights is contrary to the interests of Westerners. On the other hand, revealing the history of others is not their task.

The people living in this geography are deeply connected to their own civilization, their past (Turan), and Anatolia is not merely a bridge on a transit route, but the very cradle of CIVILIZATION itself. The geographical zone between 35-40° latitude is the region where humankind created its first civilization. In the tangle of historical complexities of recent years, it has been impossible to produce objective opinions about this region. Some information needs to be reinterpreted and explained in a way that is abstracted from all religious, racial, and nationalist currents. We must approach our own past not from the perspective of others, but by embracing our own history with an integrated understanding (Faculty of Language, History and Geography), considering all its mature aspects. History, which is immutable, is the history written by geography.

WE MUST ALWAYS BE MEN WHO SEEK THE TRUTH AND, AS WE FIND IT AND BECOME CONVINCED OF IT, DARE TO EXPRESS IT.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

REFRENCES

Adji, M., 2019, Türklerin Saklı Tarihi (Rusça aslından çeviren: Varol Tümer), Görev Kitap ve Yayıncılık Ticaret Limited Şirketi, İstanbul.

Batur, A., 2005, Tarihte Aryan ve Turan Tartışması, Turan Dergisi, Sayı 2.

Burge, L., 1887. Pre-Glacial Man and the Aryan Race, published by Lee and Shephard, Boston.

Celilov, F.A., 2017, Prototürk dilinin yarandığı ilkin Atayurdu (Urmu teorisi), Qaynar xaber.

Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. pp. 118−148. ISBN 9781402053023.

Childe, G., 1926. The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber.

Churchward, J., 1926. Lost Continent of Mu, the Motherland of Man. ABD: Kessinger Publishing.

Çığ, M.İ., 2008, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler; Kaynak Yayinlari (Istanbul, Turkey); pp168.

Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspianbasin, Quaternary International, 225, 152-159.

Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspian basin, Quaternary International, 225, 152-159.

Ergün, M., 2021, Paleogeography of Caspian Sea, Water Level Fluctuations, and Consequences on the Environment and Civilization, M.Öztürk • V. Altay • R. Efe (Editors) Biodiversity, Conservation and Sustainability in Asia Volume 1: Prospects and Challenges in West Asia and Caucasus, 615-638.

Ergün, M., 2024, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2025, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2025, Turan’dan Sibirya Üzerinden İnsanlığın Amerika’ya Yürüyüşü, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M. Ve Yanık, F., 2026, Kök Dil Türkçe, Hece Dergisi.

Fessenden, R. A., 1924, The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus, Nature, volume 114.

Neyman, G., 2007, Where Was the Flood of Noah?, Old Earth Creation Science.

Parlak, T., 2005, Tufan’dan “Turan Denizi”ne Turan Denizi’nden Günümüze Aral’ın Sırları, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi.

Petrie, Sir William Flinders, 1924, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December).

Tuna, O.N., 1997, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihinin İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk

Toynbee, A.J., 1947, Civilization on Trial, Newyork Oxford University Press.

***

[i] Prof. Dr., Dokuz Eylül University, Faculty of Engineering, Department of Geophysical Engineering. Retired Lecturer in the Department of Applied Geophysics,

Yazar
Mustafa ERGÜN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen