Nübüvvet Tarihi Ekseninde Bir Tarih Anlatısı

 

  1. “Hanif Türk” kitabını yayımladıktan sonra (2019) onun kavramsal bakışını tarihe taşıyacak ikinci bir kitap daha kaleme almalıydım: “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022). Bu kitap, “Hanif Türk”ün anlam dünyası bakımından son derece gerekliydi. Zira, “Hanif Türk”, eski Türklerin “şaman” ve “pagan” olmadıklarını ifade etmekte; ama, Türklüğü nübüvvet inancı ile buluşturan bir açıklama modeli geliştirmekten kaçınmaktaydı. Ayrıca o metinde Türk kültür ve mitolojisi ile İslâm inancını nasıl bağdaştırmamız gerektiği sorusuna da cevap vermemiştim. Eski Türkleri nasıl kimliklendireceğimiz hususunu “Nübüvvetçi Tarih Tezi” nazarıyla teorikleştiren bir model sunmayı başka bir çalışmaya ertelemiştim.
  2. Odaklandığım ilk mesele “Nuh Tufanı” oldu. 2015-2021 aralığında görüştüğüm İslâmcılar Tufan hakkında hem çelişkili beyanlarda bulunuyor hem de “insanlık tarihi” ile koşut bir “küresel sel” teorisi sunamıyordu. İslâmcıların çoğuna göre Tufan, küresel değil, lokal düzeyde idi ve M.Ö. 4.000’lere tarihleniyordu. Hatta bir grup İslâmcı yazar Tufan’ın gerçekliğini reddediyor, Kur’an’daki Nuh kıssasını “mecaz ihtiva eden nass” görüyordu. Ben ise bu tufanın M.Ö. 15.000’lerde gerçekleşmiş olabileceğini ve Hz. Âdem’in de M.Ö. 100.000’lerde yaşadığını düşünüyordum. Tufanı “küresel” boyutta bir taşkın olarak tasavvur ettiğim için İslâmcıların Hz. Nuh’a yüklediği misyonu da kabul etmiyordum. “Hz. Nuh, tıpkı Hz. Yusuf gibi o dönemin ileri gelenlerine bütün insanlığı etkileyecek bir afeti haber vermek üzere gönderilmiştir” diyordum. Bu argüman görüştüğüm İslâmcı aydınlar tarafından “Hz. Nuh’un peygamberlik misyonunun zayıflatılması” şeklinde değerlendirilerek reddedildi. Onlar Tufan kıssasını “iman-küfür” savaşı perspektifiyle okuyordu. Nuh, İslâmcı yazarlara göre “Putperest topluma gönderilmiş, bu toplum peygamberi yalanladığı için Allah onları Tufan ile yok etmişti.” Mesajlaştığım kimi Tengrici milliyetçiler ise Tufan anlatısının İsrailî kaynaklardan İslâm kültürüne girdiğini, Kur’an’da Ham/Sam/Yafes’ten bahsedilmediğini, bölgesel taşkınların Mezopotamya halklarının hafızasında “küresel Tufan” şeklinde algılandığını ifade ediyordu. Onlara göre içinde Tufan anlatısı bulunan Oğuz Destanı’nı kaleme alan Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî, Yahudi kökenli İlhanlı veziri olarak Türk-Tatar imparatorluğuna Samî halkların yaşadığı bölgede meşruiyet sağlamak için “Nuh’un oğlu Yafes’ten gelen soy bağı” imal etmekteydi. Tengrici milliyetçilerin argümanlarını ciddiye alamıyordum. Zira onlar Türk halklarının kökenini, Haplogrup R1a, R1b ile ilişkilendiriyor, Afanasyevo/Sintaşta/Andronovo kültürünü oluşturan halkları bu gene mensup sayıyordu. Fakat aynı kişiler Türklerin dış evlilik (exogami) yaptıklarını ve farklı halklara mensup kişilerle evlendiklerini de ifade etmekteydi. Dış evlilik olgusu, Türk halklarının kökeninin tek bir genetik soya dayanmasını imkânsız kılmaktaydı. Türklüğü Yafetik bir soy olarak kabul edebilirdim; fakat bu soy ırkı değil, genetik mozaiği ifade etmekteydi.
  3. Milliyetçilerin, Tengricilerin ve İslâmcıların “Nuh Tufanı” anlatısını ya tamamen reddetmesi yahut onu lokal özellikte veya Mezopotamya (Sami) kültürü kapsamında görmesi karşısında Göbeklitepe kalıntılarını da dikkate alarak başka bir yaklaşım geliştirmeye yöneldim. Muazzez İlmiye Çığ’ın kitaplarında Tufan’ın Sümer mitolojisinde yer aldığı ve Yahudilik/Hristiyanlık/İslâm’ın bu mitolojiyi aldığı iddia ediliyordu. Muazzez İlmiye Çığ, bir bakıma Tufan anlatısının Sami kültürden gelmediğini de ifade etmekteydi. Çünkü Sümerler M.Ö. 4.000-M.Ö. 2.000 aralığında hüküm sürmüştü. Tevrat’ın ne zaman yazıldığı konusu ihtilaflıydı. Kimi kaynaklar M.Ö. 1300’lerde, kimileri ise M.Ö. 850’lerde yazıldığını belirtmekteydi. Tufan’ın Tevrat kaynaklı anlatı olamayacağı zihnimde kesinleşince farklı mitolojilerde Tufan anlatısının bulunup bulunmadığını araştırdım. Aztek/Maya/İnka mitolojilerinde Tufan anlatısı bulunduğu gibi Budist metinlerde de Tufan’dan bahsedilmekteydi. Bulgularımı kitaba (Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi) koydum.
  4. Nuh Tufanı anlatısını jeolojik ve klimatolojik verilere göre dünya genelini kapsayan küresel bir felaket ile ilişkilendirmeye dair kanıtın “Holosen Buzul Erimesi” üzerinden verilebileceğini düşünmeye başladım. Yuval Noah Harari, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” kitabında Buzul Çağı’nın sona ermesinin canlıları yok ettiğini ifade ediyordu. Harari’ye göre “Yaklaşık 18 bin yıl önce son Buzul Çağı yerini küresel ısınma dönemine bırakmıştı.” Buzul erimesi sonucu ortaya çıkan taşkını “Nuh Tufanı” şeklinde okurken Türk mitolojisindeki sembolik verileri de paradigmama uyarlama düşüncesinde idim. Bahaeddin Ögel’in aktardığı mitolojik anlatılara göre dünyanın bütün yüzeyi insanlığın başlangıcında sularla kaplıydı. Kur’an da aynı şeyden bahsediyordu: “Allah her canlıyı sudan yarattı.” (24 Nur 45); “Canlı olan her şeyi sudan yarattık.” (21 Enbiya 30). Tezimi desteklemek için kitabımda bazı akademik makalelere de yer verdim. Bu makalelerde Buzul Dönemi’nde Ege’de deniz seviyesinin (-) 120 metre civarlarında alçaldığı; Marmara Denizi’nin ise Çanakkale Boğazı’ndaki (-) 65 metre eşik derinliğine düştüğü ifade ediliyordu. Buzul Erimesi başlayınca suların yükseldiği; hatta Büyükçekmece Gölü’nün oluşumunun böyle gerçekleştiği jeolojik kanıtlara dayanarak ileri sürülmekteydi. Bir makalede ise taşkınlar nedeniyle Karadeniz ve Hazar denizlerinin bir zamanlar bileşik denizler haline geldiği ifade edilmekteydi. Böylece Tufan’ı, M.Ö. 15.000-20.000’lere kadar geri çekebilmek bakımından akademik verilere de yaslanabilecektim.
  5. Dünya görüşü itibariyle Harari ile aramda köklü ayrılıklar bulunmaktaydı. Hanifliğin Tarihi bağlamında temel bir hareket noktası saydığım Tufan anlatısı için vurgulanması gereklilik arz eden “buzul kronolojisi”nde Harari’nin kitabına atıf yapmak durumunda kaldığıma hâlâ şaşırıyorum. Bu şaşkınlık, Türkiye’de İslâmcı/Türk-İslâmcı/Tengrici aydın muhitlerinin Tufan anlatısına son derece uzak düşünce ikliminde yaşamasından kaynaklanıyordu. Bu şaşkınlıktan kurtulup şu sorunun cevabını aramaya koyuldum: “Nuh’un gemisi nerede karaya çıkmıştı?” Kur’an’a göre Cudi’de; Tevrat’a göre Ararat’ta. Haritada Cudi’nin yerine bakıp meseleyi nasıl yorumlamam gerektiği hakkında düşünürken, Diyarbakır (Körtiktepe), Şanlıurfa (Göbeklitepe) kalıntılarının Cudi (Şırnak-Cizre) ile aynı hizada yer aldığını gördüm. Daha sonra “Ararat” kelimesinin ne anlama geldiği sorgulamasını yaptım. Bir makalede şu ifadeler yer almaktaydı: “Ararat dağları, gemi için belirli bir yeri göstermekten ziyade Urartuların toprakları içinde yer alan dağlar silsilesine işaret etmektedir.” Urartuların M.Ö. 900’de Van Gölü merkez olmak üzere hüküm sürdüğü ve Tevrat’ın da M.Ö. 850’lerde yazıldığı yolundaki bilgilerimi birleştirince geminin Cudi bölgesinde karaya oturduğu fikri artık kesinlik kazanmıştı. Ardından Emine Gürsoy Naskali’nin “tufanın bölgesel olduğu” yolundaki tezleri bertaraf edecek şekilde bunun bir iklim değişikliğinden kaynaklandığına dair görüşüne ulaştım. Naskali, bir şey daha söylüyordu: “Tevrat’ta ‘rrt’ harfleriyle yazılan dağ ve ülke adı (Ararat), genel olarak Torosları da kapsayan dağlık Urartu coğrafyasıyla ilgilidir. Ancak günümüzde bu isim yanlış olarak ‘Ağrı’ ile ilişkilendirilmektedir.” Tufan’ın bölgesel değil, küresel niteliği hakkında epey bilgi toplamıştım. Yalnız değildim. Bilgi kırıntılarını paradigmam için kullanabilecektim.
  6. Tufan anlatısına referans veren bir tarih anlatısının bilimsel temeli bulunmadığını bilmekteydim. Bu hususun önemi yoktu. Sonuç itibariyle Türkler farklı coğrafyalarda Yahudi (Hazar), Ortodoks (Gagavuz), Katolik (Macar), Sünnî (Türkiye), Şiî (Azerbaycan, İran) inanç toplumları halinde yaşamaktaydı. Bu denli farklı iman kültürlerine bağlı halkları ortak bir Ata’ya bağlayarak onları birbirlerine “Millet” aidiyeti içinde bağlayabileceğim gerçeğini görüyordum. Zira farklı toplulukları “millet” kılan değerler/unsurlar dil, coğrafya, ırk, siyasal birlik, tarihî geçmiş, gelecekte beraberlik istenci şeklinde tasnif edilmekteydi. Ayrıca kimi Tengriciler bütün genetik ve biyolojik esaslı bilimsel milliyetçiliklerini temellendirmeye çalışırken, bilimsellikten kopmakta, Türklerin atası olarak Gök Börü ile çiftleşmiş Aşina soyundan bahsetmekteydi. Kimi Tengriciler Gök Börü’nün gerçek anlamda “kurt” (hayvan) sayılamayacağını, onun Sirius gezegeninden inen varlıklarla açıklanabileceğini ifade etmekteydi. Dolayısıyla “bilimsel milliyetçilik” dahi metafizik anlatıya yönelmekteydi. Tufan’ın Türkçü bir perspektifle yeniden yorumlanması, Türklerin Anadolu’nun en eski halkı şeklinde kimliklendirilmesi için stratejik bir hamleydi. Türklüğü “Yafes’in oğlu”ndan ve Anadolu’da M.Ö. 15.000’de başlatmak, Sam’dan türeyen Yahudi ve Arapları Anadolu dışı halklar kılmaktaydı. Çünkü İsrailoğulları da Adnanoğulları da Hz. İbrahim’in torunları idiler ve bunların milliyet oluşumları en erken M.Ö. 2.000’lere tarihlenebilirdi. O halde, “Türkler 1071’de Anadolu’ya girdiler” teziyle hareket eden bütün Milliyetçi/Türkçü-Turancı/Türk-İslâmcı/İslâmcı ekollerin argümanlarını bertaraf eden bir “neo-Anadolucu otokton Türklük” fikri geliştirebilecektim.
  7. Tarih anlatıları “retorik silah” olduğu gibi, “stratejik hamle” şeklinde değerlendirilebilir. Geliştirdiğim “Türk Tarih Tezi”nin gücü, kutsal kitaplarda ve mitolojilerde yer alan Tufan anlatısını bozmadan, saptırmadan, manipüle etmeden ele alıp işlemesinden kaynaklanıyor. Türklerin atasının “Nuh’un oğlu Yafes” ile tanımlanması, Fars ve Yahudi kaynaklarda geçtiğinden kimse “Türkler kendilerine tarih uyduruyor” diyemeyecek durumdadır. Gerek Türk-İslâmcı milliyetçiler gerekse Türkçü-Turancı Milliyetçilik (Nihal Atsız ekolü) 1040/1071 referanslı yaklaşımlarıyla “bilimsel görünen” ama Oğuzcu bir tarih anlatısı (mitoloji) geliştirmiş durumdadır. Her iki ekol de İskitleri, Pelasgları, Etrüskleri, Truvalıları “Türk” saymadığından, Türklerin İç Asya’dan Anadolu’ya göçle geldiği anlatısı imal etmektedir. Mevcut milliyetçi tarih anlatılarının çelişkilerini aşan bir büyük anlatının (grand narrative) Türk Devletleri Teşkilatı halklarını kuşatacak geçmişe uzanması kaçınılmazdı. Türkiye’de tarih ekolleri (Kemalist Tarih Tezi hariç) İskitleri, Etrüskleri Türk saymadığından bilimsellik adı altında bilimden düştü. Yafetik Tarih Tezi, tam da bu noktaya işaret ederek ilmî muhitin temelsizliğini ortaya koyuyor.
Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen