“Kalûbelâ’dan Beri Müslümandılar!” diyor Yahyâ Kemal!
…
Ne kadar öndesin be Üstâdım!
Yahyâ Kemal’i “meyhane şarkılarının güftekârı” diye yutturdular/yuttuk ya, bize ne etseler müstehaktır! Elindeki en yektâ değerleri sıra malı sanacak derecede baygın gafletlerdeki bir toplum neyi nasıl anlar, hangi ateşlerle yanar, yanar da da uyanır!?..
*
Bu kapılar, minberler, kilim ve halılarımızın dokusuna sinmiş damgalar, mihrablar, beşikler, mezar taşları…
Saymaya başladığımız takdirde, hayat alanlarımıza nüfûzunu fark ettiğimiz takdirde; derde devâ sayılışından sevinçlerimizin fonundaki tereddütsüz varlığını gördükçe…
Bunlara çok dikkatle bakmak gerekiyor.
Bu bir DİL olmasın!
Töre geleneğinin kullandığı bir ifade biçimi, bir “dil” bu! Tâcından, tahtından, otağının kapısından, ocağının alınlığına, çorabına; sarayın her bir elemanına dukunuşundan mâbedinin planına, kubbesine; saat kulesinden çadır mimarisine… kadar şu yaygınlığın sebebini hiç düşünmeyecek miyiz?
Belki “hikmet” bâbında değerlendirmek, bunları da “okunacak kutlu metinler”e dahil bellemek gerek…
Hattâ bizim bu “belki”lerimiz bile artık geleneğimizin aslî mesajını perdeler oldu!
*
Maalesef bizim sanat tarihçi, sosyolog ve antropologlarımızın bunlara bakışına tam bir oryantalist sığlığı hakim.
Mustafa Aksoy dostumuzu istisna tutarsak, ulemâmız şu ana “damga”nın bir “TÜREYİŞ SIRRI”, KÖK TENGRİ’nin “DÂİMÎ DOĞMAKLIK HÂLİi”ne rümuz oluşuna akıl (belki gönül demeli) erdiremiyorlar.
Üstelik aynı hikmetli geometriyi İslamî dönemde çok daha mükemmelleştirerek ve yayarak kullanışımızın anlamına nüfuz edecek feraset nerede!
Nerde “TÖRE’Yİ TERK ETMEDEN MÜSLÜMAN OLUŞ”taki yüksek idrakin farkına varacak, taassuptan paçasını kurtarmış din adamı?
Çevresini bu hikmetli rümuzlarla çeviren Töreli(Türk), o “Tanrı ahlâkı”yla kendisinin de bağlı olması gerektiğini unutmaktan tir tir titriyordu! O titreyişi muhafaza ederken yeryüzünde ondan habersiz kelebek kanat çırpmıyordu…
Bu sırlı dünyayı 17. YYdan bu yana tedricen terk ettik, uzaklaştık, unuttuk…
Artık Tevhid ibâdeti için inşâ ettiğimiz mâbedlerimize “Teslis”in gotik-rokoko-arabesk desenleri gelip kuruldu, muhayyel kıvrımlı mermer süslemelerle o “beka sırrı damgalar”ı değiştik.
Yaaa!
Ya şimdi, o hassasiyet titreyişi ne oldu?
Gene titriyoruz tabii…
“TÖRELİ” oluşumuzu unutalı beri, bu defâ âdetâ bir başka âlemde, ruh sefâletiyle, gözlerimiz düşman âlemin pırıltılarıyla kamaşmış olarak titreşmekteyiz…
Küfürle mücadeleye yüreğimiz yetmediğinden birbirimizin gırtlağındayız!
Bu ebediyyet damgalarıyla çepeçevre, beka sırrını haykıran tasarımları dört bir yanımızdan eksik etmezken hem…
Demek uyanış/diriliş/durmadan doğuş sırrı, bir totemci gibi bu alâmetlerin putlaştırılmasında değil; o sırrın rûhumuzda yeniden uyanışında bulunacak…
Kendimizi yeniden anlamaktan başka yol kalmadı!
