Uygarlık ve Urmu (CIVILIZATION AND URMU)

 

Mustafa ERGÜN[1]

 

ÖZ

Her canlının yaşamasına elverişli doğal yaşam ortamları (habitatları) vardır. Kendi yaşam ortamında canlılar çoğalırlar, sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürerler. Canlılar, yaşam ortamındaki küçük değişimlere, bir miktar değişerek uyum sağlayabilirler. Ortamdaki büyük değişimler ise o türün azalmasına, yok olmasına veya uyum sağlayabileceği yeni ortamlara göç etmelerine sebep olmaktadır. Dünya’da yaşamın suda başlayarak evrimleşerek günümüze kadar gelmiştir. Evrimleşme biyolojik yaşamın temel koşuludur. Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir.  Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır. Son Buzul Maksimumu (LGM)’nu zamanında Dünya nüfusu yalnızca 5 milyon civarında idi. Bunların büyük bölümü de Hazar Denizi çukurları (-150 metre) ve yamaçlarında yaşıyordu. Çünkü tüm canlı varlığı 35-40° enlemleri arasında sıkışmıştı. Bu enlemleri güneyi hiç canlı yaşamayan çöllerle kaplaydı. Kuzeyi ise canlı yaşamını olanak vermeyen tundra ve buzullarla kaplıydı. Hazar havzası Dünya’nın en büyük kapalı iç havzasıdır. Günümüzden 15 bin yıl önce kuzeydeki buzulları suları ani olarak bu havzayı doldurmuş ve su seviyesi, +50 metreye yükselmiştir. Hazar Taşkınları olarak bu olay insanlık hafızasına “TUFAN” olarak kazınmıştır. Toplayıcı-Avcı olarak yaşayan insan toplulukları Buzul Çağının hala devam ettiği bu süreçte doğu batısına yüksek yerlere doğru Elburz Dağlarının (buzullarla kaplı) doğu ve batı yönlerine kaçmışlardır. Bu felaket insanları topluluk halinde yaşamaya zorlamıştır. Bu yüzden insanlar kendilerini evcilleştirmek zorunda kalmışlardır. Evcilleştirmenin ilk aşaması ortak dil yaratmak olmuştur. Buzul çağının zor koşullarında Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşmıştır. Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Burada UR topluluk, kent demektir. MU ise Sümerce de Cennet demektir. Demek ki kayıp kıta MU kayıp Cennet demektir. Topluluk olarak yaşamak onları doğayı kontrol ederek tarıma ve suyu yönlendirme becerileri vermiştir. Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Turan bölgesinde iklim değiştikçe Hindukuş Dağlarını aşarak İndüs vadisine inmişlerdir. Önce Belücistan’ın kuzeyinde Mehrgarh (MÖ 7 binler)’ta uygarlık oluşturmuşlardır. Daha sonra da İndüs üzerinde Harappa (MÖ 5300)’ta uygarlık gelişmiştir. İndüs’ün güneyinde ise delta uygarlığı olarak Mohenjo-daro (MÖ 2500)’da uygarlık gelişmiştir.

ANAHTAR SÖZCÜKLER: Hazar Taşkınları; Dil; Urmu; Aran: Harran.

CIVILIZATION AND URMU

ABSTRACT

Every living thing has natural habitats suitable for its survival. In their own environment, living things reproduce and live healthy and happy lives. Living things can adapt to small changes in their environment by making some changes themselves. However, large changes in the environment cause the decline, extinction, or migration of that species to new environments where it can adapt. Life on Earth began in water and evolved to the present day. Evolution is a fundamental condition for biological life. With the end of the Ice Age, these civilizations (until the formation of deltas) formed around the Caspian Sea, primarily in Harran, Aran, and Turan. It is known that early civilizations were closely associated with the Caspian Sea region during the Ice Age. Stages of civilization: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the presence of the following factors together: Suitable climate zones (between 35°-40° N latitudes); Rich water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “adapt to changing conditions and the environment” have survived. At the time of the Last Glacial Maximum (LGM), the world’s population was only around 5 million. The majority of them lived in the Caspian Sea basins (-150 meters) and on its slopes. This was because all life was confined between 35-40° latitudes. The south of these latitudes was covered by deserts where no life could survive. The north was covered by tundra and glaciers that did not allow for life. The Caspian basin is the world’s largest closed inland basin. 15,000 years ago, the waters of the glaciers in the north suddenly filled this basin, and the water level rose by +50 meters. This event, known as the Caspian Floods, is etched in human memory as the “Flood.” Human communities, who lived as gatherers and hunters, fled east and west towards higher altitudes in the Elburz Mountains (covered by glaciers) during this period when the Ice Age was still ongoing. This catastrophe forced people to live in communities. Therefore, people had to domesticate themselves. The first stage of domestication was creating a common language. In the harsh conditions of the Ice Age, civilization spread from the Caspian Sea region to the land of Aran and Urmu (Southwest Iran; southern Azerbaijan). From there, advancing through the passes of the Taurus and Zagros Mountains, they reached the Harran Plain, where the world’s first civilization (approximately 12,000 years ago) was formed. Here, UR means community, city. MU means Paradise in Sumerian. Therefore, the lost continent of MU means lost Paradise. Living as a community gave them the skills to control nature, cultivate agriculture, and manage water. The Harran civilization crossed the Taurus Mountains, first reaching the Konya Plain (8000 BC) and then westward, creating the Trojan civilization on the Aegean coast (4000 BC). From there, civilization spread westward to Thrace, laying the foundations of European civilization. The Sumerian civilization also advanced south and west from Turan, Aran, and Harran into Mesopotamia. As the climate changed in the Turan region, they crossed the Hindu Kush Mountains and descended into the Indus Valley. They first established a civilization in Mehrgarh (7th millennium BC) in northern Balochistan. Later, a civilization developed in Harappa (5300 BC) on the Indus River. South of the Indus, a delta civilization developed in Mohenjo-daro (2500 BC).

KEYWORDS: Hazar Floodsı; Language; Urmu; Aran: Harran.

 

GİRİŞ

İnsanlığın uzun geçmişinde birçok uygarlıklar ortaya çıkmış ve bir zaman sonra kaybolmuştur; kuşkusuz bunların tümü geçmişi anlamamız açısında önemlidir. Ancak bunların bazıları günümüze kadar gelen uygarlığın gelişim basamaklarını belirlemiş, yalnızca bulundukları bölgeyi değil, günümüz koşullarının belirlenmesinde sonuçları bakımından küresel boyutta etki yapmıştır. Bu basamakların en belirgin olanları “devrim” ya da “sıçrama noktaları” olarak tanımlıyoruz. Neolitik süreç, yalnızca arkeologların, kültür tarihçilerinin ilgi odağı değildir. Bu süreç doğal çevre koşullarından beslenmeye, teknolojiden yaşam biçimine, insan ve çevre ilişkilerinden inanç sistemine kadar hemen hemen her alanda meydana gelen karmaşık bir ilişkiler bütünü olduğundan tüm sosyal, doğa ve fen bilim dallarının ilgi odağı haline gelmiştir.

Evrenin işleyişini anlatan şu genel kuralı hatırlayalım:

DOĞA SIÇRAMALAR YAPMAZ

Ve şu temel varsayıma göre:

UYGARLIK COĞRAFYA VE İKLİM DEĞİŞİMLERİNE BAĞLIDIR
(MİLANKOVİÇ SÜREÇLERİ)

İnsan yaşadığı yerdeki coğrafi şartlara bağlı olarak hayatını devam ettiren bir varlıktır. Fiziksel gereksinimleri yaşanan coğrafyanın sundukları doğrultusunda karşılanmaktadır. Yani insan doğayla uyumlu yaşamak zorundadır. Ya onun sunduğu koşullara uyum sağlayıp hayatını devam ettirecektir ya da kaybolup gidecektir. Buna göre coğrafi koşullar; sulak alanlar, kurak bölgeler, çöl ve orman dokusunun zengin olduğu bölgelerde kendine özgü yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına, buna sonucunda da insan eliyle yoğrulmuş uygarlıkların doğmasına neden olmaktadır. Uygarlığın başlangıcı insanın önce kendini evcilleştirmesi ile başlamıştır. Bunun ön koşulu da DİL ile olmuştur. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini evcilleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır.

Uygarlığın oluşmasında uygun iklim koşullarına gereksinim vardır ve bunlardan en önemlisi suyun varlığıdır:

YAŞAM SUDUR VE SU İSE DÜNYA’NIN MİMARIDIR

Bilim insanları Dünya’daki hayatın suda başladığını düşünmektedir. Su, moleküler yapısı oldukça basit ve bol bulunan bir madde olmasına rağmen belirli koşullarda diğer bileşiklerden oldukça farklı davranışlar sergiler. Örneğin katı (buz) hâldeki su sıvı hâldeki suyun üzerinde yüzer. Dünya’daki hemen hemen tüm diğer bileşiklerde ise katı faz sıvı fazdan yoğundur ve katı fazdaki bileşik batar. Suyun bu özelliğinin bazı avantajları vardır. Örneğin soğuk bir bölgede göl yüzeyini kaplayan buz tabakası yalıtıcı görevi görür ve dipteki hayatı korur. Buzun çökmesi durumunda canlılar şiddetli soğuğa maruz kalacağından hayatlarını devam ettirmeleri imkânsız hâle gelecektir. Demek ki, su yaşamın kaynağı olduğu gibi günümüz yeryüzü şeklinin oluşmasında en önemli etmendir. Yaşam Dünya atmosferindeki ve kabuğundaki suyun çoğu tuzlu deniz suyundan gelirken, tatlı su toplamın yaklaşık %1’ini oluşturur. Onun için, tatlı suyun tedariki uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliği olmazsa olmazlardandır. Tarımla beraber su kaynaklarına erişmek ve yaralanmak önemli bir amaç haline gelmiştir.

Coğrafik koşullar; sulak alanlar, kurak bölgeler, çöl ve orman dokusunun zengin olduğu bölgelerde kendine özgü yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına, buna sonucunda da insan eliyle yoğrulmuş uygarlıkların doğmasına neden olmaktadır (Şekil 1). Uygarlığın aşamaları: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır.

Şekil 1. Ortadoğu ve Avrasya bölgelerinin şematik gösterimi. 40°K enlemleri kuzeyi çok soğuk buzul kaplamış bölgeleridir. 35º K enlemlerinden ekvatoral kuşaklarına kadar olan bölge hemen hemen hiç yağış almayan kurak çöl koşullarındadır. Yaşam koşullarına uygun (doğal olarak jeomorfolojik koşullarında etkisini unutmamak gerekir) alan 35-40°K enlemleri arasıdır.

Yerküremiz son dört yüz bin yılda dört Buzul Çağına girmiştir. Sun Buzul Çağı 12-120 bin arasında olmuştur. Dünya sıcaklıkları çoğunlukla 0°C altındadır. Buzul arası çağlar çok kısadır. İşte bu kısa sürelerde insanlar günümüzde olduğu gibi kutup bölgelerinde bile yaşam ortamı bulmuşlardır. Batı, Ortadoğu, Güney Asya ve Doğu Asya. Hazar-Turan bölgesi türlerin hem miktarı hem de kalitesi açısından olağanüstü bir evcil bitki ve hayvan varlığına sahiptir. Bu bağlamda, “kalite” insanlar için yararlılığı ifade eder. İnsan, sadece biyolojik değil; düşünsel, teknolojik ve toplumsal olarak da sürekli evrimleşen bir türdür. Bu evrim, hem doğayla ilişkilerimizi hem de birbirimizle olan bağlarımızı yeniden tanımlar (Toynbee, 1947).

MÖ 10.900-10.800 civarına tarihlendirilen GENÇ DRYAS dönemi jeolojik Pleistosen devirle şimdi yaşadığımız Holosen arasındaki sınırı oluşturur. Bu dönemde ayrıca Buzul Çağında kuzey yarımkürenin büyük kısmını kaplayan buzullar yeniden hızla yayılmaya başladı, çünkü Genç Dryas, yaklaşık MÖ 10.900’den itibaren 1300 yıl dünyayı saran ve MÖ 9.600-9.500 civarında, yani Göbekli Tepe’nin ilk yapılarının inşa edildiği dönemde aniden sona eren bir buzul çağıdır. Bununla ilgili birçok görüşler oluşmuştur. Büyük bir olasılıkla Dünyamızı çarpan büyük bir meteor akıl almaz patlamalara, Genç Dryas döneminin başlamasına birçok hayvan varlığı ve bitki varlığının yok olmasına neden oldu. Yaşam yalnızca dar bir kuşakta (yaklaşık 35-40° enlemleri arasında) sıkıştı (Şekil 1).

Neyman (2007) tüm olasılıkları tartıştıktan sonra yalnız Hazar Denizi kutsal kitaplarda bahsedilen tanımlamaların tüm koşullara en uygun yer olduğunu kanıtlamıştır. Doğudan kalkan Nuh’un Gemisi batıya doğru gelerek dağlara yaslanmıştır demiştir. Cennet Bahçesi ise Hazar Denizinin derinliklerinde bulunduğu düşünülmektedir.

Son Buzul Maksimumu (LGM)’na göre Taşkının o devir insanlarını daha fazla etkilediğini göstermektedir. Bu olay kültürleri yok etmemiş, öte yandan dönemsel ve tekrarlayan çevresel değişimler belki de denizciliğin başlaması gibi üretken ekonomilere neden olmuştur. Deniz seviyesindeki bu gibi ani değişimler o devrin insan toplulukları üzerinde aşırı baskılar yapmış olmalıdır ve su baskınları kültürel bellekte Büyük Taşkın (Tufan) olarak kalmıştır. Avrasya taşkın olayları belki de eski Proto-Aryanların hafızalarında tutulmuş ve eski yazıtlarında yer almıştır. Aynı zamanda eski Mezopotamya yerleşimcileri de bunlara yer vermiş ve kutsal kitaplara geçen Tufan hikâyesi doğmuştur.

Büyük Tufan anlatıları sadece üç büyük dinde değil, Kızılderililer, Çinliler, Hintliler, Avustralyalılar, Sümerler, Akadlar ve Babil kayıtları içeriğinde birçok uygarlığın kayıtlarında büyük bir tufan yaşandığından bahsediyor. Fakat bazılarının bahsettiği tufan eğer Nuh tufanı ise bunların insanlar tarafından yazıya kaydedilmesi hemen olmayıp kuşaktan kuşağa anlatılarak aktarıldıktan sonra olduğu için, tek Tanrılı dinlerle aynı şekilde anlatmalarını beklemek olanaklı değildir. Çünkü sözlü kültürün ve efsane anlatımının yaygın olduğu böyle uygarlıklarda her efsane anlatıcının kendinden bir şeyler katmaması ve insanlara çekici gelmesi için kendi mitlerini ve kahramanlarını ya da kendi pagan Tanrılarını gerçek olaya karıştırmamaları olanaksızdır. Bu yüzden Nuh tufanı da mitolojik anlatılar içinde kaybolacak, benzer bazı noktalar kalsa da gerçekler çoğunlukla değiştirilecektir.

Kayıp Kıta Mu, Büyük Okyanus’ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülen, hakkında birçok kişinin araştırma yaptığı efsanevi kıtadır. Mu kıtası veya kısaca Mu, ilk olarak 19. yüzyılda yaşamış yazar ve gezgin Augustus Le Plongeon tarafından Büyük Okyanus‘ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülmüş, günümüzde bilim çevrelerinde sözde bilimsel bir iddia olduğu kabul gören efsanevi kıtadır (Şekil 2). Le Plongeon, kıtada Antik Mısır ve Mezoamerika toplumlarının atalarının yaşadığını iddia etmiştir. Kavram daha sonra, kıtanın bir zamanlar Pasifik Okyanus’unda var olmuş olduğunu iddia etmiş James Churchward tarafından popülarize edilmiştir. Bir Anglo-Amerikan okültisti olan James Churchward (1851-1936) 1920 yılında Pasifik Okyanusu’nda Mu adında bir batık kara kütlesini bulduğunu iddia ederek Teozoficilere ait batık karaların listesine yeni bir kayıp kıtayı da eklemiş oldu (Churchward, 1926).

Şekil 2. James Churchward’ın 1927 tarihli hayalî haritası gazete basımından.

Günümüzden 170 milyon yıl öce tüm kutalar bir arada idi ve PANGEA olarak biliniyordu. İki tarafından Büyük ve Tetis Okyanusları çevreliyordu. Bundan sonra kıtalar ayrışmaya başlamıştır. Sonucu olarakta Tetis Okyanusu kapanmaya başlamıştır. Tetis Okyanusu kapanırken onun üzerine Alp-Himalaya kuşağı oluşmuştur. Tetis Okyanusu kalıntıları Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Güney Hazar Denizi’dir. Hazar Denizi ve Turan havzası Alp-Himalaya kuşağının kuzeyindedir. Bu bölge tüm kıta hareketleri süresince aynı yerinde kalmıştır. Bu nedenle ne Pasifik ne de yeni açılan kıtalar jeolojik olarak var olmamışlardır. Çünkü yoğunluğu daha az olan kıta kabuğu daha yüksek yoğunluğa sahip okyanusal kabuğun içine dalamaz. Bunda yüz yıl önce uydurula bu kayıp kıta hikâyelerinin hiçbir bilimsel temel yoktur (Ergün, 2026).

Günümüzde de bilim dünyasındaki fikir birliği, Mu kıtasının var olmuş olmasının fiziksel olarak mümkün olmadığı ve iddianın herhangi bir bilimsel dayanağı olmadığı yönündedir. Bu konun bilimsel hususları günümüz Levha Tektoniği bağlamında bir gerçekliliğe oturtulacaktır. Günümüzde de bilim dünyasındaki fikir birliği, Mu kıtasının var olmuş olmasının fiziksel olarak mümkün olmadığı ve iddianın herhangi bir bilimsel dayanağı olmadığı yönündedir. Bu konun bilimsel hususları günümüz Levha Tektoniği bağlamında bir gerçekliliği yoktur. Bu bağlamda NUH Tufan’ının Dünya’nın en büyük kıta içi kapalı Hazar-Turan havzasında günümüzden 15 bin yıl önce olmuş olabilir (Chapalyga, 2007 ve Ergün, 2023). Bu kapalı bölgede suları bir anda 200 metreye varan yükselimleri zaten Buzul Çağında bu Hazar-Turan derin çukurunda yaşayan çok az sayıda var olan insanlar için tam bir felaket olmuştur.

Güneş, öteden beri insanoğlunun ilgisini çekmiştir. İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biri, belki de birincisi güneştir. Tüm dünyada arayış içindeki insanlar gök cisimlerine, aya yıldıza ve özellikle de güneşe tapınmışlar; kendilerini var eden gücü, gök cisimleriyle, parlak yıldızlarla, özellikle de güneşle özdeşleştirmişlerdir. İnsanın güneşe olan ilgisi ve ona yüklediği anlam binlerce yıl boyunca devam etmiştir; çünkü güneş can verendir, var edendir; büyütendir, güneş hayat kaynağıdır, ilktir, başlangıçtır. Mu kaynaklı, güneşin kutsallığı inancı, bugün de Türkler arasında canlılığım korumaktadır. Örneğin, Harput’ta güneş doğarken uyuyan kişinin evinin bereketinin kaçacağına inanılır. R. Araz’a göre: “Bu belki de Hunlardan beri süren güneş doğar doğmaz ona saygı göstererek selam verme geleneğinin bir yansımasıdır ve bu nedenle güneş doğarken uykuda bulunmamak, güneşe duyulan saygının ifadesidir ve bereketin sağlanması için gereklidir.”
Günümüzde bile Türkler arasında canlılığını koruyan bu “güneş kültü”, Hunlara nereden geçmiştir sorusunun yanıtı neden “Mu” olmasın ki? Bilindiği gibi Eski Türklerde güneşe KİN ya da KÜN denirdi. Nitekim Türkçede bugün kullanılan GÜN sözü de buradan gelmiştir (Meydan, 2016). Mu halkı Tanrı’ya o kadar büyük bir saygı duyardı ki, onun adını telaffuz etmekten çekinir, dua ve yakarışlarında ona bir sembol aracılığıyla hitap ederdi. “Ra” diye adlandırılan “Güneş” Tanrı’mn bütün niteliklerini simgeleyen kolektif bir sembol olarak kullanılırdı. Mu’da “Ra” yani “Güneş”, gizli anlamıyla “Nur Saçan” demekti. “Ra” diye adlandırılan güneşin sembolü daireydi. Daire tüm sembollerin en kutsalıydı.

Mu dininin belli başlı özellikleri şunlardır:

  • Tanrı tektir; her şey ondan var olmuştur ve ona dönecektir.
  • Ruh ve beden birbirinden ayrıdır; beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.
  • Ruh mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar. Mükemmelliğe ulaşan ruh Tanrı’ya döner ve onunla birleşir.

Mu dininin belirgin özelliklerinden biri de Tanrı’ya sevgiyle yaklaşma ve Tanrı’yla sevgi arasında özdeşlik kurmaktır.

Anladığım kadarıyla Mu’da “güneş” Tanrı’nın somut sembolüyken, “sevgi” Tanrı’nın soyut sembolüdür. Bu nedenle bir bakıma Mu’da güneşin “somut” sıcaklığıyla, sevginin “soyut” sıcaklığı birbirini tamamlamaktadır. Bu durum, bugünkü dinlerde “madde” ve “ruh” olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani “güneş” maddeyi, sevgi de “ruhu” simgelemektedir. Mu’da ruhun simgesel karşılığı sevgidir. Ve bir gün ruh (sevgi) Yüce Yaradan’a kavuşurak “Yüce sevgiyle” kucaklaşacaktır.

HAZAR-TURAN HAVZASI COĞRAFYASI

Hazar Denizi ve Turan havzası dünyanın en büyük kıta içi kapalı havzasıdır ve su toplama havzasıdır. Hazar ekosistemi, dünya okyanuslarına ait deniz seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine has su seviyesi değişimlerine sahip dünyanın en büyük kapalı bir havzadır. Batısında Kafkas Dağları, kuzeyinde Kazakistan ve Tanrı Dağları, doğusunda Pamirler ve güneyinde ise Elburz Dağları, Kopet Dağları ve Hindukuş Dağları bulunmaktadır (Şekil 3).

Hazar Denizi’nin doğusunda Türkmenistan yer almaktadır. Türkmenistan topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar. Karakum Çölü Türkmenistan‘da 350,000 km2 bir alan kaplar. Biruni, 10. yüzyılda çölün eskiden deniz olduğunu ileri sürmüştür. Günümüz bilim adamları çölün kumlarının güneyde bulunan dağlardan akarsular tarafından taşındığı ileri sürülmüştür. Bu konu Hazar Denizi su seviye değişimlerinde incelenecektir; MS 1000’li yıllarda Hazar Denizi aniden yükselmiş bu da kuzeydeki Hazar Hanlığı üzerinde çok olumsuz etkileri olmuştur. Başkentleri İtil su altında kalmıştır.

Şekil 3. Hazar Denizi’nin çevresinin morfolojisi.

Hazar Kutsal kitaplarda adı geçen Cennete akan dört ırmak büyük bir olasılıkla kapalı bir havza olan Hazar-Aral Denizlerine akmaktadır (Şekil 3). Bu bağlamda Cennete akan dört ırmak Hazar ve Aral Denizlerine boşalan ARAS, İDİL (VOLGA), CEYHUN ve SEYHUN Irmakları olmaktadır. Orta Asya’nın bu ilk UYGARLIĞIN temelini atan insanlar buzul devrinde bu bölgede kapalı bir halde kalarak ilerlemelerde bulunmuşlardır. İran yaylasının ve Kafkasya bölgesinin buzlarla örtülüydü. Aral-Hazar denizi kutup buzullarının güney cephesini oluşturmaktadır. Bu bölge, dış bir engellemeye maruz kalmaksızın kendi kendilerine oluşum devirlerini geçirmişlerdir. Buzul Çağı sırasında ve hemen sonrasında Aral ve Hazar Denizleri kuzeyindeki Buzul Gölleri boşalımlarından beslenmişlerdir. Kuzeyden gelen bu sular azaldığında Ceyhun havzasının doğusundaki Pamirler (Karalar üzerindeki en büyük buzul kütlesi) su kaynakları olmuştur (Parlak, 2005).

NUH TUFANI VE UYGARLIĞIN GELŞİMİNE ETKİLERİ

Önce çivi yazılı metinlerde okunan TUFAN söylentisi daha sonra da din kitaplarına geçmiştir. TUFAN olayının nerede olduğu veya olabileceği hakkında birçok varsayım yapılmıştır. Fakat bulgular, din kitaplarında yazılanların eski Sümer Gılgamış Destanı’nda verildiğine benzer şekilde olduğu saptanmıştır. Kur’an’da Tufan olayına fazla yer verilmez. Nuh’un gemisinin ulaştığı Ağrı Dağı değil Cudi Dağı’dır (Cudi aslında Arapça ’da Yüksek Yer demektir) ve yalnızca Nuh’un ailesini kapsamıştır. Zaten bu şekilde ani bir yükselim ancak ve ancak Hazar-Aral gibi bir kapalı havzada olabilir. Fessenden (1924); Nature dergisinde bu Hazar Taşkının şu makalesi ile açıklamıştır “The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus”.  Profesör Fessenden, Kafkasya’da arkeolojik araştırmaların acil gerekliliğinin ateşli bir savunucusudur. O, Kafkasya’nın insanlığın beşiği olduğunu; erken dönem kayıtlarında bahsedilen Tufanın orada gerçekleştiğini ve insan ırklarının farklılaşmasından sonra oradan dağıldığını savunmaktadır.

Hazar Taşkınları öncesi derin Hazar Denizi çukurunda ve yamaçlarında yaşayan insanlar (Son Buzul Maksimumu zamanda tüm Dünya’daki insan sayısı 5 milyon civarında idi. Toplayıcı-Avcı seviyesinde idiler ve küçük guruplar halinde yaşıyorlardı.  Bu süreçte ne Amerika ve ne de Avusturalya’da insan yoktu. Hazar Taşkınları ile bu çukurda su seviyesi bir anda -150 metreden +50 metreye çıkması ile tüm yaşam ortamını kaybetmişlerdir (Şekil 4). Panik içinde güneydeki Elburz Dağları eteklerinden batıya ve doğuya doğru kaçmışlardır. Doğuya doğru kaçanlar Tanrı Dağlarını kurtuluş varlıkları olarak görmüşlerdir. Batıya doğru kaçanlar ise Aras Irmağı boyunca Ağrı Dağına (kutsal dağ) doğru ilerlemişlerdir.

Şekil 4. Hazar denizi’nin15 bin yıl öncesi TAŞKINLARI (-150m’den +50m) ve günümüze değişimi (Dolukhanov ve diğ. 2000) (NUH TUFANI). Hazar Denizi üç katına çıkmıştır  (70 bin km2’den 1100 km2’ye)

Nick Brooks; Uygarlık, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer. Kentleşme ve Uygarlık iç içe geçmiş kavramlardır. Neolitik devrimde ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini evcilleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır. Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır.

TUFAN olayının insanlık tarihine iki önemli olguyu yaratmıştır:

  1. Uygarlık;
  2. Denizcilik.

Daha önce yalnızca Toplayıcı-Avcı küçük gruplar olarak yaşayan bu insanlar bir arada yaşamak zorunda kalmışlardır. İnsanoğlu bu nedenle ilk önce kendini evcilleştirmiştir. 1936 yılında, Childe (1936)’ın yazdığı “İnsanın Kendisini Yapması(Man Makes Himself) arkeolojik verilerin ortaya çıkardığı tarihin yeni düşünce biçimine yol açmıştır. Neolitik devrimde bu gibi ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini ehlîleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır.

Bu evcilleştirmenin başında da Dil gelmektedir. Dilin evrimi, sadece biyolojik bir süreç değildir; aynı zamanda kültürel değişimlerin biyolojik yapıyı, biyolojik yapının da kültürel kapasiteyi şekillendirdiği bir ortak evrim hikâyesidir. Doğası gereği saldırgan yapıya sahip olan insanoğlunun ortak yaşama uyması sosyal kuralları ortak dil kullanımıyla olmuştur. Dil yoluyla saldırgan olanlar toplum dışına itilmişlerdir. Gılgamış Destanında Gılgamış’ın arkadaşı Enikudu yarı insan yarı hayvan vahşi bir yaratıktı. Onu evcilleştirme işini bir kadına verdiler. Bu şekilde insanoğlunun evcilleştirme olgusunda kadınlar önemli bir yer tutmaktadır.

Buzul Çağının sona ermesinden hemen sonra erken uygarlıkların Hazar Denizi çevresinde oluştuğu açık bir şekilde görülmektedir. Buzul çağında Dünya’nın yaşanabilecek yaklaşık 35-40° enlemleri arasındaki kuşakta yer alan bu bölge uygarlık tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Buzul çağında dar bir alana sıkışan canlı varlığı bu beşikten etrafına dağılmıştır. Çok özel bir su kütlesi olan Hazar Denizi su seviye değişimleri ile insanlık tarihinde çok büyük izler bırakmıştır. Yaşama uygun fakat zor koşullar, insanlık uygarlık tarihinde önemli yer tutmaktadır. İklim değişimlerine karşı en duyarlı ekosistemlerin birisi de kıta içi ve kapalı iç denizlerdir. Bu sularda gözlenen iklim değişiminin gidişleri açık okyanuslarda gözlenenlerden daha karmaşıktır. Yaşam için su çok önemlidir. Onun için, tatlı suyun tedariki uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazlarındandır. Buzul çağında suyun çoğunluğu kutuplarda ve yüksek dağlarda tutulmuştur. Buzul çağında su seviyesi 120/130 m günümüz seviyesinin daha altında idi. Buzul çağında yeryüzündeki yaşam sınırlanmış bir alan içinde var olmuştur. Buzul Çağı sonrası uygun yerler olan Harran, Aran ve Turan uygarlıkları oluşmuştur. İklim değişip ısı yükselince buzullar erimeye başlamıştır.

İnsanlığı avcı-toplayıcı döngüsünden kurtaran “evcilleştirme” kavramı, insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Aksi takdirde, insanlık avcı-toplayıcı döngüsünden asla kurtulamazdı. İnsanlar, kendilerini evcilleştiren tek canlılardır. Doğalarında var olan saldırganlığı ortadan kaldırmak ve ortak bir yaşam alanı yaratmak için önce kendilerini evcilleştirdiler. Birbirleriyle dil aracılığıyla iletişim kurarak saldırgan bireyleri toplum dışına ittiler. Dil, insanoğlunu diğer türlerden ayıran en belirgin ve karmaşık yeteneklerin başında gelir. Yuhanna İncili şöyle başlar: ÖNCE SÖZ VARDI… Demek ki insanlığı oluşumunda “SÖZ” önemli bir yer tutar. Dil araştırması insan düşünce dizgesinin de anahtarıdır. Biz bu yolla geçmişin gizemlerine daha bir yaklaşabilir, insanın akıl yürütme şifrelerini daha bir çözebiliriz.

“Dil düşüncenin bir âletidir”

H.G. WELLS

Dil gelişimi, ilk uygarlıkların filizlendiği Hazar-Turan bölgesinden başka hiçbir yerde gerçekleşemezdi. Diyelim ki hiç konuşmayı bilmeyen bir insansınız. Ağzınızı açın ve bir ses çıkarmaya çalışın; ilk doğaçlama sesiniz “Aaaa…” olurdu. Alfabenin tüm ünsüzlerini A harfinden önce koyalım ve okuyalım: İlk kelime “AB”. Bu Türkçe’de “SU” anlamına gelir (Ergün 2025). Canlılar için hayati öneme sahiptir. Sümerce’de “ABSU” içilebilir yeraltı suyu anlamına gelir.

Günümüzde dünyadaki diller ve dil topluluklarının dağılımı yalnızca toplulukların yeryüzündeki dağılımının basit bir sonucu değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı, diller aile ağacının, Darwin tarafından ileri sürülen dağılımlar ve gelişigüzel mutasyonların basit bir benzeşimi olurdu. Bununla birlikte, belirli bir bölgede konuşulan dil bir diğeri tarafından değiştirildiğinde, dilin değiştirilmesi olgusu çoğunlukla kısmi olarak toplulukların da değişimini kapsar. Dünyanın en büyük dil aileleri, çiftçiliğin yayılmasıyla ilişkili dil değişimi işlevlerinin mevcut coğrafik dağılımlarına borçludurlar. Bu bağlamda uygarlığın tetiğinin çekilmesi tahıl (buğday) tarımı ile ilişkilidir.

Güneş, öteden beri insanoğlunun ilgisini çekmiştir. İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biri, belki de birincisi güneştir. İnsanın güneşe olan ilgisi ve ona yüklediği anlam binlerce yıl boyunca devam etmiştir; çünkü güneş can verendir, var edendir; büyütendir, güneş hayat kaynağıdır, ilktir, başlangıçtır. İşte bu nedenle Atatürk de otuzlu yıllarda Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarken bu gerçeği dikkate almış ve güneşi gören ilk insanın hayretini ifade etmek için önce “A”, “Ağ” seslerini çıkardığını ileri sürmüştür. İnsana en yakın varlıkları ifade eden sözcükler “A” harfi ile başlamaktadır: AN; AY; AB; ANA; ATA; ABA; AGA. Türkçede ve Sümerce’de Güneş “AN” olarak özdeştir. Ayrıca Sümer Tanrıçası adı “AY-ANA”dır (IANNA). Güneş, ilk olarak MU’da simgesel bir anlam kazanmıştır.

Dil gerçekten doğanın insan beynindeki aynasıdır. Kök sözcüklere başka kök sözcük veya ekler eklemlemek yeni sözcükler üretme esnekliği yaratır. Böylece, bir tek sözcükle birçok konuyu anlatma olanağı doğar. Bu EKLEMLİ dilin özelliğidir. Sümercede bir EKLEMLİ dildir. 1880’lü yıllardan itibaren Sümer yazısının ve dilinin çözülmesine yönelik çalışmalar başlamıştır. 1869’da Jule Opert, bu dile Sümerce adını verdi. Ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dilleriyle akraba olduğunu söyledi. 1887’de Francoise Leonerment’ta bu dili Ural-Altay dil grubuna koydu. Joseph Halevy ise bu görüşlere tamamıyla karşı çıkarak, bu dili Sami Akatların özel amaçla uydurdukları dil olarak tanımladı. Bu görüş günümüze kadar geçerliliğini korumuştur (Çiğ, 2013). Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halindedir. Onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dili Türkçe gibi, fiil bakımından çok zengin ve ses uyumludur. Erkek, dişi ayrımı yoktur. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor. Türkçe’de çok daha az sözcük kullanarak bir düşünce ifade edilebilir. Örneğin UMUTVAR (UM+UT+VAR) sözcüğü anlamı: Zafere umut var demektir. Bir cümleyi tek sözcükle ifade edebilirsiniz. Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb.) sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Yine matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

Tarihçiler Sanskritçeyi ilk konuşanların Hindistan, Hazar Denizi ve Ortadoğu’ya kadar yayılan çok geniş bir topluluk olduğunu öne sürer; bazıları da bu dilin hiçbir zaman dini ve ilmi çevre sınırlarını aşıp, halk tarafından kullanılmadığını iddia etmektedirler. Sanskritçe eski bir İndo- Aryan dildir. Kuzeybatıdan gelen en aşağı 3.500 yıllık bir Aryan dilidir. Prof. Dr. Feridun Celilov (Azerbaycan) (2017), Prototürk dilinin Atayurdu (Urmu kuramı)’nun Azerbaycan ve çevreleyen bölge olduğunu ileri sürmüştür. Türk dilinin Ural-Altay’dan gelmediğini, aslında Urmu Gölü- Hazar Denizi-Basra Körfezi arasındaki bölgeden diğer yerlere yayıldığını ileri sürmüştür (Şekil 5).

Şekil 5. Prototürkleri yaşadığı bölge (URMU KURAMI) (Celilov, 2017).

Türklerin tarihin derinliklerindeki ata yurdunun neresi olduğu konusu, Batılı akademisyenler tarafından özellikle tartışmaya açılmaz ve Ural-Altay etekleri Türk ata yurdu olarak kabul edilir. Nuh Tufanı olayında belirtilen görüşler doğrultusunda şunu kolaylıkla belirtebiliriz: Biz Ural-Altay’dan gelmedik fakat Ural-Altay’a gittik. Bu da ancak, Tanrının dünya yaratıldığından beri sanki Türkleri eliyle Ural-Altay eteklerine koymuş gibi gösterilerek, bu halkın gittiği her yerde “işgalci” sayılmasını sağlama amacına yöneliktir. Nitekim Batı dünyası şu anda Türkleri Anadolu’da işgalci bir halk olarak görmekte ve ata yurdumuza dönüp gitmemiz gerektiği görüşünü ileri sürmektedir.

Nurihan Fettah (Başkordostan; doğum: 1928) şu tezi ileri sürer: Türklerin ata yurdunun Ural-Altay etekleri olduğu öteden beri kesin bir hipotez olarak kabul edilir ve bu konu hiç tartışmaya açılmaz. Buna karşılık kendilerini haksız yere Ari (üstün) ırk olarak gören batılıların ataları ise tarihin derinliklerinde dünyanın pek çok yerinde dolaşabiliyorlar. Kimileri Ari göçleriyle batıdan gelen kafilelerin Milattan üç beş bin yıl önce Kafkaslara, Orta Asyaya, Himalayalara yerleştiklerini, fakat Orta Asyada nereden çıktığı belli olmayan Türkler tarafından asimile ve imha edildikleri, dolayısıyla buraların aslında batılıların ata yurdu sayıldığını ileri sürer ve buna inanırlar. Türklerin ata yurdunun Ural-Altay etekleri olduğu doğrudur elbette; ama bu, tarihin belli bir diliminden sonrası için geçerlidir. Ya ondan öncesi? Tanrı dünya yaratıldığından beri Türkleri buraya eliyle mi koydu? Neden başka halklar orada burada geziniyorlar da, Türkler Ural-Altay etekleri arasına sıkıştırılıyor? Türklerin ön atalarının tarihin derinliklerinde Anadolu’da, Roma’da, Girit’de, Mısır’da ve hatta Habeşistan’da yaşamadıklarını kim iddia ve ispat edebilir? Ruslar, Türkistan’ı, İngilizler Hindistan’ı işgal ve istila ederken, bunun bir istila olmadığını, aksine ata yurtlarına çıkıp geldiklerini, bir insanın ata yurduna geri dönüp gelmesinin anormal bir tarafı bulunmadığını ileri sürmüşlerdi. O halde bizim de Anadolu’yu fethimiz bir istila değil, ata yurdumuza çıkıp gelişimizdir.

Sümerler dünyada ilk çivi yazısını MÖ 3.500’lerde bulanlardır ve gerçek anlamda yazılı tarih onlarla başlamıştır. Sümerce’nin dil grubu tam olarak hiçbir yere konmamıştır. Baştan Turani (Ural-Altay) olarak tanımlanmış, fakat daha sonra üstü örtülmüştür (Çiğ, 2013; Gerey, 2003; Tosun ve Yalvaç, 1981; Tuna, 1997). Sümerce kesin olarak bitişken bir dildir ve kökünü koruyarak ön ve arka ekler alabilir. Birçok bakımdan hem İndo-Avrupa ve hem de Sami dillerine benzemez. Fakat yapı olarak Türkçe’ye çok benzemektedir. Gerey (2003)’in yaptığı çalışmalarda Türkçe ile Sümerce arasında 400’den fazla ortak sözcük vardır.

Oldukça ileri seviyeye ulaşmış Sümer uygarlığına karşın, onları takip eden Akad, Babil ve Asur devletlerinde uygarlık fazla ilerlememiştir. Hatta bazı konularda geriye bile gitmiştir. Akad, Babil ve Asur alfabeleri Sümer alfabesinin çivi yazısından türemiştir. Aynı zamanda Mısır hiyogrifleri, belki de ondan etkilenerek, daha sonra gündeme gelmiştir. Kelime olarak yazının ifadesi tamamen Sümer çivi yazısı etkisi nedeniyledir. Mezopotamya’da dil evrişerek Aramca (Süryanice) olmuştur ve bu bölgede kurulan Asur ve Pers imparatorluklarının da resmi dili olmuştur. Yunan ve Yahudi alfabeleri çivi yazısını geliştiren Finikelilerden alınmıştır. Latin ve Kiril alfabeleri çok daha sonra gündeme gelmiştir.

Daha önce Avcı-Toplayıcı olarak küçük gruplar halinde yaşayan insanlar dar alanlara sıkışmak zorunda kalmışlar kendilerini Buzul Çağı ortamından korunmak için yardımlaşmak ve paylaşmak zorunda kalmışlardır. Dar alana sıkışmış topluluklar besin kaynaklarına erişmek için tarıma ve hayvancılığa yönelmek zorunda kalmışlardır. Kendilerini evcilleştirdikten sonra çevrelerindeki bitki ve hayvanları evcilleştirmeye başlamışlardır. Dünya’da evcilleştirilen ilk 10 hayvanın 8’i bu bölgede evcilleştirilmiştir. Yaşam için su çok önemlidir. Onun için, tatlı suyun tedariki uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazlarındandır. Onun için su kaynaklarının kanallar kazarak kullanır hale getirmek gerekir. Bu bölgede suyun yeraltı kanalları (KARİZ: KAR İZİ) yoluyla taşıma olgusu tüm Türkmenistan, Özbekistan, İran, Afganistan ve Doğu Türkistan (Uygur Bölgesi)’da bulunmaktadır (Ergün 2024). Suya ulaşma olgusu insanlığın geliştirdiği İLK MÜHENDİSLİKTİR. Bunun nedenim en büyük gereksinimim olan suya ulaşmak için birçok çözüm yöntemleri geliştirmek zorunda kalmış olmalardır. Bilgi yok olmaz fakat bir yerde doğanın yarattığı nedenlerle gerilerken buradan göç eden insanlar onu yeni gittikleri yerlere taşırlar. Gittikleri yerin yaşam biçimleri ve inançları ile yoğrularak yeni inanç düzenleri ve yaşam biçimleri oluştururlar.

Toplumsal maddi ilerleme, insanların teknolojik yeniliklerin yardımıyla üretkenliklerini ve verimliliklerini artırma yeteneklerine dayanmaktadır. Tarih boyunca metal, uygarlıkların ilerlemesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Bronz Çağı’ndan Sanayi Devrimi’ne kadar toplumlar, rekabet avantajı elde etmek için metalin gücünden yararlandılar. İnsan uygarlığındaki metal çağları yaklaşık 8000 yıl önce başladı ve bu süre zarfında insanlık bakır, kalay, bronz ve demir gibi malzemeler için metalürji sanatını kullanmayı ve ilerletmeyi öğrendi. Tarihsel olarak, genellikle kronolojik olarak ayrılmış olsa da, dünya üç büyük metal çağı gördü: bakır/kalkolitik çağ, bronz çağı ve demir çağı. Bu metalleri eritme ve şekillendirme sürecinin keşfi, uygarlıkların ilerlemesi üzerinde, öncelikle sırasıyla üç olgu: kültür, ticaret ve fetih yoluyla önemli sonuçlar doğurdu.

UR /OR (bazı dillerde “AR” olarak alınmıştır) kökünden Türkçe’de türetilen sözcükler: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; Urbay; Urban; gibi). Bu bağlamda basit bir sözcük ile konuya açıklık getirebiliriz. Or/Ur, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken  kale ve şehir anlamını kazanır. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir. “UR” sözcüğü Türkçe’de bir araya gelerek topluluk oluşturmak, ayrıca “KENT” demektir. Örneğin doğudan batıya: Urumçi, Urmu, Ur, Uruk ve Urfa bilinen kentlerdir. “UR” sözcüğü Batı dillerindeki URBAN sözcüğünün kökenidir. “UR” sözcüğü Türkçe’ye de sığmamış, Urban olarak Latince üzerinden neredeyse bütün dünya dillerine yayılmıştır (Perinçek, 2010): Ege’nin batısına geçerek Atina’nın Plato öncesi UR ATİNA’dır. Bu sözcük Roma’ya geçerek URBIS olmuştur. Batı dillerindeki URBAN sözcüğünün kökenidir. Ab urbe condita (anno urbis conditae; kısaca  anlamı “Kentin (Roma) kuruluşundan bu yana olan” Latince bir deyiştir ki burada şehrin kuruluşu MÖ 753’tür. Bunun yanında Sümer UR kentinin kuruluşu günümüzden 6 bin yıl öncelerine gider. Ur kökünün hendekten kaleye ve kente uzanan macerası, uygarlaşma sürecinin dildeki izlerini gösteriyor.

AŞURE pişirme ve dağıtma geleneğinin aslı ise Nuh Peygamber’e dayanır. Nuh Peygamber’in gemisinin karaya çıktığı gün, yanında bulunan her çeşit tahıl ve bitkiden yaptığı şükür tatlısının hatırasını günümüzde aşure geleneğiyle devam ettirmekteyiz. Burada sözcüğü Sümerce‘de ve günümüz Türkçe‘sinde de yemek demektir ve hem de UR (topluluk) bir aradadır. Tufanın yarattığı çok kaotik ortam da beraber yaşayabilme ve paylaşma duygusunu geliştirmiştir. Aşure geleneği yalnızca Türk toplumunda günümüzde bile canlı olarak yaşatılmaktadır. Bu arada Türkiye’de Aleviler olarak adlandırılan inanç topluluğunca “MUM SÖNDÜ” duası vardır. Burada ışıklar aniden söndürülür ve belirli süre sonra da tekrar yakılır. Bunun da kökenin Hazar taşkını sırasında suyun yükselmesinin yanı sıra bu kapalı ortamda uzun süre kapkaranlık bir dünya oluşmuştur. Bunun nedeni hidrokarbonca zengin bu bölgede tundra alanlarında tutulan metan gazı (gazhidrat; metan buzu) suyun yükselmesi ile aniden atmosfere karışmış ve güneş ışığının girişini engellemiştir. Bu ayinle ilgili büyük bir olasılıkla insanların tufan sırasında yaşadıkları korkuyu tekrar hatırlamak için binlerce yıldır sürdürülen bir olgudur.

Dünya denizciliği göllerde ve büyük akarsularda başladığı savına göre bir iç denizler olan Hazar ve Aral Denizleri ve bunları besleyen Ceyhun ve Seyhun Irmaklarında denizciliğin (dolayısıyla da balıkçılığın) ilk başladığı yerler olmalıdır. Deniz balıklarının kökeni başka olmasına rağmen tüm tatlı su balıklarının adı Türkçedir. Zaten Nuh Tufan’ında gemi yapımı yerinin adı ola KEMİ SALGAN’da bunu işaret etmektedir (Şekil 6). Dünya denizlerinde Buzul Çağı ve hemen sonrasında deniz seviyeleri -120/130 metrelerde idi ve son 12 bin yılda buzulların erimesi sonucunda azar azar sürekli yükseliyordu. Bu nedenle insanlar okyanus kıyılarında yerleşmek istememişlerdir. Adalarıyla ünlü olan Aral Denizi’nde 1000’den fazla irili ufaklı toplam 1 hektar yüzölçümüne sahip adalar yer alır, bugün bu adalar anakarayla birleşmiştir. Aral Denizi Türkçe’de “Adalar Denizi” demektir. 15 bin yıl önce meydana gelen taşkınlarda Hazar Denizi +50 m yükselmiş ve Uzboy kanalı yoluyla Aral Denizi ile birleşmiştir. Bu süreçte ise iç denizlerde (Hazar ve Aral) ise su seviyesi son 15 bin yıldır düşmekte, fakat se seviyeleri her 500-600 yılda bir Hazar Denizi’nde inip çıkmaktadır. Buna rağmen Aral ve Hazar Denizini besleyen Ceyhun ve Seyhun üzerinde deniz ulaşımı devam ede gelmiştir. İskitlerin ileri bir uygarlığa sahip olmaları ve denizcilikte başarılı olmasının arkasındaki neden budur. Çünkü geldikleri yer olan Hazar-Aral havzasıydı.

Şekil 6. Hazar Denizi havzası Nuh Tufanı ile ilişkili yerler (Ağrı Dağı, Nahcivan ve Kemi-salgan) ve önemli tarihi yerler (Gobustan ve Anau).

BATI HAZAR VE URMU KURAMI

Hazar Denizi’nin batısında Kura Irmağı ve ona daha güneyden birleşen Aras Irmağı yer almaktadır. Hazar Taşkınlarından kaçan insanlar için bu güneydeki Aras Irmağı boyu önemli bir kaçış alanı olmuştur. Hazar Denizi’nin güneyindeki Elburz Dağları tamamen Buzul Çağında buzullarla kaplı dik yamaçlar halinde geçit vermez haldeydi. Taşkınlardan kaçan insanlar Aras Irmağı boyunca batıya ve oradan da güneye doğru kaçmışlardır. Hazar Denizi’nden batıya kaçış yolu Azerbaycan üzerindedir. Bu bölge, Ağrı Dağı, Nahcivan, Urmu, Gobustan ve Aras Irmağı gibi tarihi ve mitolojik önemli yerlere sahiptir (Şekil 7). Azerbaycan’ın eski adı ARAN’dır. Bu sözcüğün anlamı sıcak ova veya kışlık alan (iyi ülke) demektir. Bu bölgeye verilen bu ad ARYAN sözcüğünün kökenidir ve zamanla evrişerek İRAN’a dönüşmüştür. Aslında bu bölge halkının da adı olan KENGER sözcüğü önemlidir. Çünkü Sümerler kendi ülkelerine KENGER diyorlardı. Kenger adlı yer adları Türkiye’de, İran’da ve Türkmenistan’da da bulunmaktadır (Çiğ, 2008).

Şekil 7. Batı Hazar Denizi bölgesinde bulunan önemli yerler (Ağrı, Nahcivan, Aras, Urmu ve Gobustan).

Gobustan, Bakü’ye 65 km uzaklıktadır ve en eskisi MÖ 12,000 yılına ait olduğu belirlenen kaya resimleri bulunmaktadır (Şekil 8). Bu resimlerde insan figürlerinin yanı sıra at, öküz, geyik, balık gibi hayvan figürleri, av sahneleri, dini törenler, kullanılan ev aletleri ve şaşırtıcı şekilde gemi resimleri görülmektedir.

Şekil 8. Gobustan yazılı kayaları (Azerbaycan) (14 bin yıl önce).

Dini kitaplarda belirtilen Nuh’un gemisinin Ağrı Dağı’na çıktığı olgusu önemlidir. Nuh Tufanı denen olay Hazar Denizi’nde olmuştur ki geminin ulaştığı yer Ağrı Dağı olarak belirtilmiştir. Ağrı dağı kutsal kitaplar da ismi geçen dağlardan bir tanesidir. Fakat kutsal kitaplarda geçen ismi şimdiki ismi değil Ararat, Kuh-i Nuh ve Cebel Ül Haris isimleridir. Dağın Türkçe adı olan Ağrı Dağı, dilde Geç Orta Çağ‘dan beri kullanılmaktadır. Dağın Ararat adı, İbranice’de eski çağlarda Van civarında yaşamış Urartular için kullanılmış (İbranice okunuşu ile ”Ararat”) kelimesinin Yunanca varyasyonudur. Volkanik bir koni oluşturan Ağrı Dağı, bu yöredeki (Türkiye’nin en yüksek dağı; yüksekliği 5,137 m) çok belirgin bir coğrafi yapıdır. Ağrı dağı volkanik bir dağ olup zirvesi kar ve buzul ile kaplıdır ve bu buzul sınırı günümüzde 4300 m’dedir. Fakat bu sınır Pliyostesen’de 3600 m’de idi. Ayrıca zirvesinde bulunan buzul ülkemizdeki en büyük buzul olma özelliğini elinde bulundurmaktadır (Şekil 9).

Şekil 9. Ağrı Dağının panoramik görünümü.

Ağrı Dağının doğusunda NAHCİVAN adlı bir şehir vardır. “İlk Çıkan” demektir (Noah ve Nuh sözcüğünün kökeni). Azerbaycan Türkleri için çok önemli bir yerdir. Nahçıvanlıların inanışına göre Nuh’un gemisi Haça Dağı’na oturmuş (Şekil 10). Düz bir araziden yükselen ve üzerinde derin bir yarık bulunan bu dağ, heybetli görüntüsüyle tüm Nahçıvan’dan görünüyor. Bu şehir Aras Irmağı ile Hazar Denizi’ne ulaşmaktadır. Aras Irmağı kuzeydoğu Anadolu platosundan çıkmaktadır. Bu plato Aras’ın yanı sıra Fırat’ın kolları Karasu ve Murat Suyu ve Dicle gibi birçok önemli ırmağın çıkış yeridir. Aras’ın adı aslında ARA-SU (Ara sözcüğü Sümerce‘de saf demektir) olmalıdır.

Şekil 10. Nuh’un gemisinin üzerinden geçtiği dağ olan ve sular çekildikten sonra bu dağa şekline bakılarak Haça dağı adı verilmiş. Haça Azerbaycan Türkçesinde çatal demek.

Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU kenti ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir (Şekil 11).  Bu arada MU sözcüğü ise Churchward (1936)’ın belirttiği üzere kayıp kıtanın adıdır. Burada hem kayıp kıta “MU” sözcüğü ve hem de “UR” sözcüğü beraberce kullanılmaktadır. Urmu Gölü İran’ın en büyük gölüdür, aynı zamanda Dünya’nın en büyük ikinci tuz gölüdür. Göl 5,200 km² yüz ölçümüne sahip ve yüzey yüksekliği 1280 metre olup en derin yeri yaklaşık 16 metredir. K-G uzunluğu 140 km, doğu- batı genişliği 55 km’dir. Göl içinde seviye durumuna göre 80 ile 100’den fazla ada bulunur. Havza büyüklüğü 52.209 km² olan göl, bu alanın sularını toplar. Dışarı akışı olmayan göl kapalı bir havzadır. Göl kuzey-güney yönünde uzanan doğrultu atımlı fayın oluşturduğu tektonik  çukurlukta yer alır. Gölde normal tuzluluk 130-160 gr/lt iken, suların azalması ile birlikte 330 gr/lt düzeyine çıkmıştır. Bu oran deniz tuzluluğunun sekiz katıdır. Göl çevresi Hazar Denizi’nin  ılıman etkisini engelleyen yüksek dağlarla çevrilidir. Deniz etkisine kapalı alanda Karasal iklim  etkilidir. Sıcaklık farkı fazladır. Sıcaklıklar -20 ile 40C arasında değişir. Çoğunluğu ilkbahar (%42) ve kışın(%36) düşen yağış miktarı 327 mm’dir.

Şekil 11. URMU Bölgesinin konumu.

Urmu Gölü Havzası genel olarak yarı kurak iklim şartlarının sürdüğü bir sahada yer almaktadır. Yarı kurak topografya şekilleri özellikle gölün çevresindeki sahalarda net olarak görülebilmektedir. Bunun yanında havzanın geniş olması ve farklı litolojik özellikteki kayaçların varlığı, havzada yarı kurak topografya şekillerinden farklı unsurlarında bulunmasına neden olmuştur (Şekil 12). Nitekim havzamızın batı ve güney bölümü Zağros Dağ silsilesi tarafından sınırlandırılmıştır. Söz konusu sahaların yükseltisi bazı kesimlerde 3000 metreyi aşmaktadır. Bu sahalardaki kalkerli kayaçların varlığı, karstik topografya şekillerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. İran’ın en önemli volkanik dağlarından olan Sehend ve Sebelan Dağları’nın havza sınırına yakın bölgelerde yer almaları ve bunların oluşumlarıyla ilgi volkanik alanların varlığı volkan topografyası açısında havzaya farklı bir özellik kazandırmıştır. Havzadaki yüksek kesimlerde buzul ve buzul çevresi şekilleri de görülebilmektedir. Havzanın tektonik açıdan hareketli bir sahada yer alması jeomorfolojik çeşitliliği arttıran bir başka unsurdur. Vadi şebekelerinin oluşumu ve Pleistosen dönemiyle ilişkisi dikkat çekici bir başka konudur.

 

Şekil 12. Urmu Gölü havzasının (İran) fiziki coğrafyası (Kırçiçek, 2010).

Azerbaycan’ın en eski adı ARAN olarak bilinmektedir. Anlamı da iyi-yaşanabilinir ülke demektedir. Günümüzde bile bu bölge İran’ın en önemli tarım alanıdır. Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU kenti ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. MU sözcüğü (belkide Türkçe’deki UMU) Sümerce’de CENNET demektir. Kutsal kitaplarda anlatılan insanoğlunun Cennetten kovulma hikâyesinin kaynağıdır. Bu bilgiler ışığında, biz uygarlığın aşamalarını Hazar Denizi çevresinden başlayarak Aras Irmağını takip ederek ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşıldığını, buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran ovasına doğru geldiğidir. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi sonucunda deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmasından sonradır (Ergün, 2023).

DOĞU HAZAR BÖLGESİ

Ayrıca yaşam için su çok önemlidir. Kuraklaşma ilerledikçe yüksek dağlardaki kar sularını daha verimli olan ova bölgelerine getirme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Tekrar Tevrat’a geri döndüğümüzde şöyle söyler:

Ve İbrahim başka bir kadın aldı ve onun adı ketuma idi ve ona İmran’ı, Okşan’ı, Metan’ı, İşbank’ı ve Şah’ı doğurdu… Ve onları doğuya doğru, doğu diyarına gönderdi.

(Tekvin 25.1, 2, 6)

Onlara su perisi tılsımını ve suyu idare etme yetisi verdi. Bu bölgede suyun yeraltı kanalları (KARİZ veya KEHRİZ) yoluyla taşıma olgusu tüm Türkmenistan, Özbekistan, İran, Afganistan ve Doğu Türkistan (Uygur Bölgesi)’da bulunmaktadır. Onlara su perisi tılsımını ve suyu idare etme yetisi verdi. Demek ki bu bilgi Tevrat’ın yazıldığı tarihte (yaklaşık MÖ 1500-1600’ler) önceden beri biliniyordu.

Daha önce de belirtildiği gibi:

DOĞUDA:     BRAHMAN (BRAHİMİNİ) (EŞİ: SERAİVATİ)

BATIDA:       ABRAHAM (İBRAHİM) (EŞİ: SERA)

Bu sözcüğün kökeninde yer alan “ABA” (Şimdi Türkçe’de ABLA fakat aslında bu Kutsal Kadın) demektir. Ayrıca bu sözcük Anadolu’ya doğru ise “AMA” olmuştur. “ABRAHAM” ise (ABA RAHMAN yani Kutsal Kadının Çocuğu) anlamındadır. Ayrıca diğer dikkat çekici konu ise eşlerinin adları olan SERA ve SERAİVATİ olarak benzer olmasıdır. Bu da batıdaki “Semavi” ve doğudaki “Brahmanizm’in temelidir.

Hazar Denizi’nin doğusunda Turan-Horasan denilen yer almaktadır (Şekil 13). Horasan adı Eski Farsçada hur (güneş) ve âsân (âyân “gelen-doğan”) kelimelerinden oluşarak“güneşin doğduğu yer, güneş ülkesi; doğu bölgesi” anlamlarına gelmektedir. Bu adın Sasaniler döneminde ortaya çıkıp yaygınlaştığı görüşü hâkimdir. Horasan coğrafyası göç ve istila yolları üzerinde bulunduğu için tarih boyunca çeşitli kavimlerin ve etnik grupların yaşadığı bir bölge olmuştur. Tarihte birçok gücün egemenliği altına girmiştir. Günümüzde Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan ve İran’ın doğu illerini kapsamaktadır.

Hazar Denizi’nin hemen doğusunda Türkmenistan yer almakta ve topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Orta Asya kavşağı Karakum Çölü ile kaplı olan Türkmenistan, Büyük Taşkın (15 bin yıl önce) Doğu Sibirya’dan başlayıp Aral Denizi üzerinden ve Uzboy kanalı yoluyla Hazar Denizi’ne ulaşan Dünyanın En Uzun Irmağı üzerinde yer almaktadır ve taşkın sırasında tüm bu bölge su seviyesi +50 m yükselmiştir. Buzul Çağı sona ermeden önceki bu dönemde bu bölgenin paleocoğrafyası yaşam için en uygun koşullara sahipti. Türkmenistan’ın Hazar Denizi kıyısında BALKAN (Dağlık-Ormanlık) adlı bir bölge bulunmaktadır. Avrupa’daki “BALKANLAR” adının öncüsüdür. Aral Denizi Türkçe ‘de “ADALAR DENİZİ” demektir. Türkler Ege Denizi’ne “ADALAR DENİZİ” adını vermişlerdir.

Şekil 13. Turan-Horasan Bölgesi (Horasan sözcüğün anlamı: Güneşin doğduğu yer). (Anau ve Gonur Tepe Ören Yerleri)

ANAU bölgesi bu gölün güney kanadında yer almaktadır. Amerikan arkeolog Raphael Pumpelly (1837-1923) Türkmenistan’da Aşgabat yakınlarındaki ANAU (ANEV) ve Mari (Merv)’de kazılar yapmıştır (Pumpelly, 1908). ANAU’nın adı güneş tanrısı ile ilişkilidir. AN hem burada ve hem de Sümerce de güneş demektir. MÖ 9 binlere giden bu yapılaşmayı bulmuştur. Tahıl yetiştirmeciliği ve koyun ile keçi evcilleştirmelerinin yapıldığını ortaya koymuştur. Anau’nun temsil ettiği Neolitik kültürün bu kadar eski olması ve bu kültürün daha eski bir kültürün devamı bulunması, Orta Asya Neolitik kültürünün çok eski bir zamanda ve her halde milattan önce 20.000’den çok önce başlamış olmasını gerektirmektedir. Anau uygarlığının başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yamaçlardır. Pumpelly buradaki arkeolojik malzeme ile insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleri ile ilgili olarak “VAHA, TATLI GÖL (OASIS)” adlı kuramını ortaya atmıştır.

Türkmenistan’da Anau, Altıntepe, Morgmuş gibi yerlerde MÖ 6000-8000 yıllarına tarihlenen,  Sümerlilerin zigguratlarına benzer kalıntıları bulunuyor. Bunlardan başka kemikten, taştan, kilden yapılmış keçi, koyun, boğa gibi hayvan figürleri Sümer’deki buluntulara benziyor. Mezopotamya’da olmamasına rağmen, dağ keçisinin resimlerini yapmışlar. Sümer ülkesinde altın, gümüş ve değerli taşların bulunmamasına rağmen, bunların işlenmesini bilmeleri, geldikleri yerlerde yapıyor olduklarını gösterir (Gerey, 2003). Altıntepe’de bulunan bir taş üzerinde Elam öncesi, ilk Sümer ve Harappa yazılarına ait işaretler bulundu. Bu demektir ki, yazı düşüncesi de ilk olarak Turan bölgesinde ortaya çıkmıştır. Ayrıca Türkmenistan’da bulunan eski su kanallarının benzerlerini Sümerliler de yapmışlardır (Çığ, 2013). Bu arada Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra Rus arkeolog Sariadini (1980) bu bölgenin önemli bir uygarlık bölgesi olduğunu göstermiştir.

Buzul Çağındaki paleocoğrafyayı göz önüne aldığımızda Elburz-Köpet-Hindukuş Dağlarının güneyi yaşanmaz halde çöl koşullarındaydı. Yaşam yalnızca Hazar-Turan havzasında olanaklıydı. Hazar Taşkınları olduğunda insanların yaşam alanları çok kısıtlıydı. 200 metrelik su baskınından kurtulan insanlar kuzeye bakan dağ yamaçlarında kurtuluş ümidiyle tepelere doğru yönelmişlerdir. Bölgenin doğusunda buluna dağlara da TANRI DAĞLARI demişlerdir.

TEPE KAVRAMI

Nuh Tufanı ile ilişkili olarak su baskınlarından korunmak için yüksek tepeler ve dağlar Kurtuluş/Sığınma yerleri olmuştur. Tepe bir yeryüzü şeklidir. Zirvesi vardır ve tek başına ya da birkaç küçük yükselti ile bir arada bulunabilir. Yüksekliği 0–500 m arasında değişen doğal coğrafi oluşumlardır. Yükseklikleri 100 ile 300 metre arasında değişen küçük dağlara tepe denir. En küçük tepeler ise tepecik olarak nitelendirilir. Eski metinlerde ”töpe” şeklinde geçen bu kelime, bir yapının en üst ve uç noktası manasında da kullanılır. Bu sözcük İngilizce’deki “Top” sözcüğünün kökeni olabilir (Ergün 2025).

İlk uygarlıkların oluştuğu Turan, Aran ve Harran bölgelerinde tüm eski yerleşimlerin kurulduğu alanların hepsi TEPE adıyla anılmaktadır (Şekil 14). Tüm bu tepelerin Hazar’ın güneyinde Türkmenistan topraklarındadır. Bu tepeler Tahran’ın güneyinde ve batıya doğru da Harran bölgesinde yer almaktadır. Bunlara örnek olarak Altıntepe Türkmenistan’da bulunmaktadır. Aşkabat’ın doğusunda bulunmaktadır. Burada öküz ve manda ile çekilen ilk arabalar bulunmuştur.

Şekil 14. Dünya’nın ilk uygarlıklarının oluştuğu Turan, Aran ve Harran’daki TEPELER (hepsi konmadı).

Tepe Sialk olarak bilinen arkeolojik karmaşık, aralarında yaklaşık yarım kilometre bulunan iki tepe ile A ve B olarak bilinen iki mezarlıktan oluşuyor. Keşfedilmeden önce bile Tepeler, yöre halkı arasında insanların yaklaşmamayı tercih ettiği “lanetli yer” olarak görülüyordu. Sialk Tepesi’nde kuzey ve güney olmak üzere iki kesim ve iki mezarlık bulunmaktadır. Kuzeydeki tepelerde yapılan kazılar, burada yaşayanların yaklaşık 6100 yıl önce burayı terk ettiği 7500 yıl öncesine bir tarihi belgeliyor. Tepe Sialk’ın önemi, 1930’larda başlayan titiz kazılarla ortaya çıkarılan zengin tarih katmanlarında yatmaktadır. Bu keşifler çanak çömlek, aletler (Balta, kemikten nesneler vb.) ve erken mimari kalıntıları da içeresinde olmak üzere bir dizi eseri ortaya çıkardı. En eski yerleşim yeri kuzeydeki tepede tespit edilmiştir ve MÖ. 5. binyılın ilk yarısına aittir. İlkel köylüler olan yerleşimciler, sazlıklardan yapılmış ve çamurla kaplı basit kulübelerde yaşıyorlardı.

Yaklaşık 12.000 yıl önce, Fırat ve Dicle Nehirleri arasında kalan bölgede, insanlık tarihinin en önemli değişimlerinden biri yaşamaktaydı. İnsanoğlu avcı-toplayıcı bir yaşam tarzından, yerleşik hayata, çiftçi-üretici düzene geçmek üzereydi. Binlerce yıl öncesinin avcı toplayıcılarının bu geçiş döneminde, sandığımız gibi alçak gönüllü ve basit bir yaşam tarzıyla yetinmemiş olduklarını, aksine görkemli bir evre yaşadıklarını göstermektedir. Göbekli Tepe’nin etkileyici anıtsal buluntuları yetkin bir taş işçiliğini yansıtan, taş üzerine kabartma tekniğiyle yapılarak aktarılan motiflerin içerik zenginliği ise karmaşık bir düzeye ulaştığını göstermektedir. Bu uygarlığın yaratıcıları URMU Bölgesinde ilk uygarlığı yaratanlardır (MÖ 13-10 binler arası).

Deniz seviyesindeki bu gibi ani değişimler o devrin insan toplulukları üzerinde aşırı baskılar yapmış olmalıdır ve su baskınları kültürel bellekte Büyük Taşkın (Tufan) olarak kalmıştır. Ayrıca su baskınlarından korunmak için tepelere sığınmışlar ve etrafına hendekler kazmışlardır.  Taşkın sularından korkan insanlar Tanrıya ulaşmak için TEPELERİ kutsamışlar ve buralarda tapınaklarını yapmışlardır. Avrasya taşkın olayları belki de eski Ön-Aryanların hafızalarında tutulmuş ve eski yazıtlarında yer almıştır. Aynı zamanda eski Mezopotamya yerleşimcileri de bunlara yer vermiş ve kutsal kitaplara geçen Tufan hikâyesi doğmuştur. Tüm eski yerleşim yerlerinin adı TEPE olarak olarak yer almaları insanların Hazar Taşkınlarında kurtuluş yerleri olarak buraları görmeleridir. Daha sonra oluşan delta uygarlıklarında ise Mezopotamya’da zigguratlar ve Mısır’da ise piramitleri yapmışlardır. Dünya’nın ilk tapınağı ola Kudüs Tapınağı ise aslında bir ziggurattır. Dinler öyle boşluktan doğmamıştır. Taşkınlardan kurtuluş yerleri olarak gördükleri tepeleri kutsayarak bu algıyı günümüzden 5-6 bin deltaların oluşmasıyla güneydeki deltalara kayan uygarlık kendi tepeleri olan ziggurat ve piramitleri deltalarda yapmışlardır.

LAST WORDS

Steven Mithen (2003) iklim değişikleri konusunda aşağıdaki kronolojiyi vermiştir:

  • Buzul çağının sona ermesi: MÖ 12.700-10.800: tüm Dünya’da sıcaklıklar çok aniden düşmüştü. Güneydoğu Anadolu’da Toros ve Zağra dağları güney ile kuzey arasında buz kaplı duvarlar oluşturmuşlardır
  • Younger Drayas: MÖ 10.800-9.600: dünya sıcaklıkları günümüz seviyelerine ulaşmıştır. Buzullar erimeye başlamış ve deniz seviyeleri yükselmiştir.

Doğal olarak Göbekli Tepe’nin bulunması ile dünya tarihi yeniden ele alınmaya başlamıştır (Scmidt, 2012 ve Luckwert, 2015). Son 20-25 yıl içinde arkeolojide, devrim sayılabilecek kadar önemli gelişmeler olmuştur; bunlar görkemli ve güzel buluntularla sınırlı değildir. Düşünce sistemimizde, geçmişe bakış açımızda köklü değişiklikler yapacak kadar önemli olan bu sonuçlar öylesine yenilikler içermektedir ki, bunların tam olarak algılanması ve insanlığın geçmişiyle ilgilenilerek aktarılması için herhalde uzun bir süre gerekecektir. Bilgi akışı, bilgiye bakış açısının değişimi ve bunun düşünce sistemimize olan etkisi, uygarlık tarihiyle ilgilenen herkesi heyecanlandıracak ölçüdedir.

İşte insanları toplu halde yaşama ve kentleşme, ortak bir dil oluşturma, denizciliğin başlaması ve tatlı suyun bolluğu nedeniyle biyolojik sermaye de ilk evcilleştirmeler (ilk 10 evcil hayvanın 8 tanesi buradadır; Ergün, 2024). Dünya denizciliği göllerde ve büyük akarsularda başladığı savına göre bir iç denizler olan Hazar ve Aral Denizleri ve bunları besleyen Ceyhun ve Seyhun Irmaklarında denizciliğin (dolayısıyla da balıkçılığın) ilk başladığı yerler olmalıdır (Ergün, 2024).

Buzul çağında yeryüzündeki yaşam sınırlanmış bir alan içinde var olmuştur (Şekil 15). Buzul Çağı sonrası uygun yerler olan Harran, Aran ve Turan uygarlıkları oluşmuştur. İklim değişip ısı yükselince buzullar erimeye başlamıştır. Dünya ikliminde 5-6 bin yıl önce aşırı ısınma olmuş ve buzullar hızlı olarak çözünmüştür. Buna koşut olarak deniz su seviyeleri hızlı olarak yükselmiş ve Mısır, Mezopotamya ve İndüs Deltaları oluşmaya başlamıştır. Kuzeydeki buzullardan gelen su miktarı azaldıkça (özellikle Turan ovasında), çoraklaşma ve çölleşme başlamıştır. Bunun sonucunda insanlar daha sulak dağ yamaçlarına ve deltalara doğru hareket etmişlerdir. Dolayısıyla Mısır, Mezopotamya ve İndüs deltalarında uygarlıklar gelişmeye başlamıştır.

Şekil 15. Avrasya’nın genel genel görünümü ve Buzul Çağı sonrası (HARRAN; ARAN; TURAN) ve daha sonra Delta (MISIR; SÜMER; İNDÜS) uygarlıkları.

Batıda ise, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur (Childe, 1926). Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Göbekli Tepe’yi yaratanlar 15 bin yıl önceki URMU Uygarlığını yaratanlardır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır.

Son 15 bin yıldır Hazar Denizi’nin su seviyesinin inip çıkmasıyla burada yaşayan insanlar, her su seviyesi yükseldiğinde göç etmişlerdir. Gidenlerin bir bölümü gittikleri yerlerde kalmışlardır. Daha önce gelenleri de daha ilerilere itmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte, kuzeyli bölgeleri, iklimin ılımanlaşmasıyla yaşanılır hale gelmiş ve oralarda kalmışlardır (Baltık ulusları gibi). Bu bölgelerde kendilerini Turan sayan Fin-Ogur boyları da yaşamaktaydı. Bu boylar; Bulgar, Litvan, Eston, Fin, Leton, Macar olarak Avrupa’ya yayılmış durumdaydı. Aynı kökten gelmiş olmalarına rağmen bu insanlar zaman içinde başkalaşan diller ve yaşam koşullarını kabul etmişlerdir. Türkçe ‘de “HAZAR” ve “SEFER” sözcükleri vardır ve bunların anlamları:

“HAZAR”:    YERLEŞİK (BARIŞTA)

“SEFER”:      HAREKET HALİNDE (SAVAŞTA)

Aynı zamanda “HAZAR” tüm Türk halkları tarafından Hazar Denizi ’ne verilen addır. Bu nedenle, bu denizin adının Dünya’da “HAZAR” olarak bilinmesi gerekmektedir. Demek ki “HAZAR” yerleşilip tarım yapılan yer anlamındadır. Hazar Denizi kuzeyinde kurulan Hazar Hanlığı adı da buradan gelmektedir. Bu insanlar daha önce Hazar kıyılarını terk edip buralara gelen İskitlerin ve Kıpçakların (belki de daha önce terekedenler) yerleşip kalanlarıdır.

Demek ki esas olarak Hazar Denizi’nin her yükselimi sonucunda yeni göçler bir öncekileri daha ileri doğru gitmelerine neden olmuştur. Bu arada Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinde iklimin ılımanlaşmaya başlamasıyla kuzeye gidişler artmıştır. Zaten “BALKAN” sözcüğü (Ormanlık-Dağlık demektir) ve “ALP” sözcüğü ise (Yüce-Doruk demektir) ve batıya doğru gidişin işaretleridir. Kuzeybatıda bulunan “BALTIK DENİZİ” ise Türkçe “Balçık-Bataklık” anlamındadır. Bundan 5-6 bin yıl önce hüküm süren çok sıcak iklim döneminde deniz seviyesi hızla yükselmiş ve günümüz seviyesine yaklaşmıştır. Baltık Denizi (aslında sığ bir deniz) oluşmuş ve insanlar ren geyiklerini takip ederek bu bölgelere gelmişlerdir. Zaten şu anki “Finlandiya’nın Fince ’deki adı “SUOMA”dır ve “Su Ülkesi” demektir. Bu bölge binlerce buzul sonu göllerinden oluşmaktadır. İşte batıya doğru giden kavimleri: Finler, diğer Baltık insanları, Macarlar, Bulgarlar olarak sayabiliriz. Doğuya doğru gidenler ise: Kırgızlar, Tajikler, Peştular ve diğerleri. Bunların doğu ve güneye doğru dağlık bölgelere kaçış nedeni hem Hazar Denizi’nin her 500-600 yılda bir inip çıkması ve hem de Ceyhun ve Seyhun delta bölgelerinin kuraklaşması ve çoraklaşmasıdır (Kızıl kum ve Karakum Çölleri). Bu yöreden kaynaklanan tüm halklar aslında Turan halklarıdır. Orta Asya’daki ve Avrupa’daki temel coğrafik yapıların adının da Türkçe olması rastlantı değildir.

Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Hazar civarında ortaya çıkmış ve burada büyük bir uygarlık yaratmışlardır. Bu Uygarlığı yaratan insanlar Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Bu bölgede Dünya’ya yayılan insanlar belleklerinde bu felaketin (TUFAN) anılarını taşımışlardır. Buzul Çağı’nın sona ermeye başlamasıyla aryanlar Orta Asya’dan Uygarlığı (BİLGİ) yaymışlardır. Bilgi insanın doğasıyla eşdeğer bir kavramdır. Bilgi yok olmaz fakat bir yerde doğanın yarattığı nedenlerle gerilerken buradan göç eden insanlar onu yeni gittikleri yerlere taşırlar. Gittikleri yerin yaşam biçimleri ve inançları ile yoğrularak yeni inanç düzenleri ve yaşam biçimleri oluştururlar.

KAYNAKLAR

Celilov, F.A., 2017, Prototürk dilinin yarandığı ilkin Atayurdu (Urmu teorisi), Qaynar xaber.

Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. pp. 118−148. ISBN 9781402053023.

Childe, G., 1926. The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber.

Churchward, J., 1926. Lost Continent of Mu, the Motherland of Man. ABD: Kessinger Publishin

Çığ, M.İ., 2008, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler; Kaynak Yayinlari (Istanbul, Turkey); pp168.

Çığ, M.İ., 2013, Sümerler Türklerin bir koludur; Sümer-Türk bağları, Kaynak Yayınları No: 654; İstanbul

Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspianbasin, Quaternary International, 225, 152-159.

Ergün, M., 2024, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2025, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2026, Kayıp Kıta Miti ve URMU Bağlantısı, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M. ve Yanık, F., 2026, Kök Dil Türkçe, Hece Dergisi.

Fessenden, R. A., 1924, The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus, Nature, volume 114.

Gerey, B., 2003, 5000 years of Sumer-Turkmen connections, Berlin (in Turkis

Kırçiçek, A., 2010, Urmu Gölü havzasının (İran) fiziki coğrafyası, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversştesi, İstanbul.

Luckwert, W.L., 2015, Göbekli Tepe, Alfa Printing, Istanbul (420 pp).

Lyonnet, B. and Dubova, N.A.(eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York

Meydan, S., 2016, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkilap yayınları.

Mithen, S. J. (2003) After the Ice: a global human history, 20,000-5000 BC. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 2004. Weidenfeld & Nicolson, London.

Neyman, G., 2007, Where Was the Flood of Noah?, Old Earth Creation Science.

Parlak, T., 2005, Tufan’dan “Turan Denizi”ne Turan Denizi’nden Günümüze Aral’ın Sırları, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi.

Perinçek, D., 2010, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, Sayı 195.

Petrie, Sir William Flinders, 1924, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December).

Pumpelly, R., 1908, Exploration in Turkistan: Expedition 1904, Carniege Institution of Washington.

Tosun, M. and Yalvaç, K., 1981, Sumer Dili ve Grameri, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Toynbee, A.J., 1947, Civilization on Trial, Newyork Oxford University Press.

Tuna, O.N., 1997, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihinin İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu, Ankara.

[1] Prof.Dr. (E), Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeofizik Anabilim Dalı (E) Öğretim Üyesi

***

CIVILIZATION AND URMU

 

Mustafa ERGÜN[1]

 

ABSTRACT

Every living thing has natural habitats suitable for its survival. In their own environment, living things reproduce and live healthy and happy lives. Living things can adapt to small changes in their environment by making some changes themselves. However, large changes in the environment cause the decline, extinction, or migration of that species to new environments where it can adapt. Life on Earth began in water and evolved to the present day. Evolution is a fundamental condition for biological life. With the end of the Ice Age, these civilizations (until the formation of deltas) formed around the Caspian Sea, primarily in Harran, Aran, and Turan. It is known that early civilizations were closely associated with the Caspian Sea region during the Ice Age. Stages of civilization: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the presence of the following factors together: Suitable climate zones (between 35°-40° N latitudes); Rich water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “adapt to changing conditions and the environment” have survived. At the time of the Last Glacial Maximum (LGM), the world’s population was only around 5 million. The majority of them lived in the Caspian Sea basins (-150 meters) and on its slopes. This was because all life was confined between 35-40° latitudes. The south of these latitudes was covered by deserts where no life could survive. The north was covered by tundra and glaciers that did not allow for life. The Caspian basin is the world’s largest closed inland basin. 15,000 years ago, the waters of the glaciers in the north suddenly filled this basin, and the water level rose by +50 meters. This event, known as the Caspian Floods, is etched in human memory as the “Flood.” Human communities, who lived as gatherers and hunters, fled east and west towards higher altitudes in the Elburz Mountains (covered by glaciers) during this period when the Ice Age was still ongoing. This catastrophe forced people to live in communities. Therefore, people had to domesticate themselves. The first stage of domestication was creating a common language. In the harsh conditions of the Ice Age, civilization spread from the Caspian Sea region to the land of Aran and Urmu (Southwest Iran; southern Azerbaijan). From there, advancing through the passes of the Taurus and Zagros Mountains, they reached the Harran Plain, where the world’s first civilization (approximately 12,000 years ago) was formed. Here, UR means community, city. MU means Paradise in Sumerian. Therefore, the lost continent of MU means lost Paradise. Living as a community gave them the skills to control nature, cultivate agriculture, and manage water. The Harran civilization crossed the Taurus Mountains, first reaching the Konya Plain (8000 BC) and then westward, creating the Trojan civilization on the Aegean coast (4000 BC). From there, civilization spread westward to Thrace, laying the foundations of European civilization. The Sumerian civilization also advanced south and west from Turan, Aran, and Harran into Mesopotamia. As the climate changed in the Turan region, they crossed the Hindu Kush Mountains and descended into the Indus Valley. They first established a civilization in Mehrgarh (7th millennium BC) in northern Balochistan. Later, a civilization developed in Harappa (5300 BC) on the Indus River. South of the Indus, a delta civilization developed in Mohenjo-daro (2500 BC).

KEYWORDS: Hazar Floodsı; Language; Urmu; Aran: Harran.

 

INTRODUCTION

Throughout humanity’s long history, many civilizations have emerged and disappeared; undoubtedly, all of them are important for understanding the past. However, some of them have determined the stages of development of civilization that have continued to this day, influencing not only their regions but also globally in terms of their consequences for shaping present-day conditions. We define the most prominent of these stages as “revolutions” or “turning points.” The Neolithic period is not only the focus of archaeologists and cultural historians. Because this period is a complex whole of relationships that occurred in almost every area, from natural environmental conditions to sustenance, from technology to lifestyle, from human-environment relations to belief systems, it has become the focus of interest for all branches of social, natural, and physical sciences.

Let us recall this general rule that describes the workings of the universe:

NATURE DOES NOT MAKE LEAPS

And this is based on the following basic assumption:

CIVILIZATION IS DEPENDENT ON GEOGRAPHY AND CLIMATE CHANGES.

(MILANKOVIC PROCESSES)

Humans are beings whose lives depend on the geographical conditions of the place they live. Their physical needs are met according to what the geography offers. In other words, humans must live in harmony with nature. They will either adapt to the conditions it offers and continue their lives, or they will disappear. Accordingly, geographical conditions—wetlands, arid regions, deserts, and areas with rich forest cover—give rise to unique lifestyles, resulting in the birth of civilizations shaped by human hands. The beginning of civilization started with humans first domesticating themselves. The prerequisite for this was LANGUAGE. Humankind began planting, cultivating, and improving plants by selecting edible grasses, roots, and trees. And in exchange for food, they domesticated certain animal species and firmly bound them to themselves.

The development of civilization requires suitable climatic conditions, and the most important of these is the availability of water:

LIFE IS WATER, AND WATER IS THE ARCHITECT OF THE WORLD.

Scientists believe that life on Earth began in water. Although water is a relatively simple and abundant substance, it behaves quite differently from other compounds under certain conditions. For example, water in its solid (ice) state floats on water in its liquid state. In almost all other compounds on Earth, the solid phase is denser than the liquid phase, and the compound in the solid phase sinks. This property of water has some advantages. For example, in a cold region, the ice sheet covering the surface of a lake acts as an insulator and protects life at the bottom. If the ice collapses, living organisms will be exposed to severe cold, making it impossible for them to survive. Therefore, water is not only the source of life but also the most important factor in the formation of the Earth’s surface as we know it today. While most of the water in the Earth’s atmosphere and crust comes from salty seawater, freshwater constitutes approximately 1% of the total. Therefore, the supply of freshwater is essential for the creation and sustainability of civilization. Accessing and utilizing water resources has become an important goal with agriculture.

Geographical conditions; Wetlands, arid regions, deserts, and areas with rich forest cover give rise to unique lifestyles, resulting in the emergence of civilizations shaped by human hands (Figure 1). The stages of civilization are: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the presence of the following factors together: Suitable climate zones (between 35º-40° N latitudes); Abundant water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “Adapt to Changing Conditions and Environment” have survived.

Figure 1. Schematic representation of the Middle East and Eurasia regions. The areas north of 40°N latitude are very cold, ice-covered regions. The region from 35°N latitude to the equatorial zone is arid desert with almost no rainfall. The area suitable for life (naturally, the influence of geomorphological conditions should not be forgotten) is between 35-40°N latitude.

Our planet has experienced four Ice Ages in the last four hundred thousand years. The Sun Ice Age lasted between 12,000 and 120,000 years. Global temperatures were mostly below 0°C. Interglacial periods were very short. It was during these short periods that humans found habitats, even in polar regions, as is the case today. Western, Middle Eastern, South Asian, and East Asian regions, including the Caspian-Turan region, possess an extraordinary diversity of domesticated plants and animals, both in quantity and quality. In this context, “quality” refers to usefulness for humans. Humans are a species constantly evolving, not only biologically but also intellectually, technologically, and socially. This evolution redefines both our relationship with nature and our connections with one another (Toynbee, 1947).

The Late Dryas period, dated to around 10,900-10,800 BC, forms the geological boundary between the Pleistocene epoch and the Holocene epoch in which we now live. During this period, the glaciers that covered much of the northern hemisphere during the Ice Age also began to spread rapidly again, because the Late Dryas was an ice age that enveloped the world for 1300 years, starting around 10,900 BC, and ended abruptly around 9,600-9,500 BC, the period when the first structures of Göbekli Tepe were built. Many opinions have been formed about this. Most likely, a large meteor striking our planet caused unimaginable explosions, the beginning of the Late Dryas period, and the extinction of many animal and plant life. Life was confined to only a narrow zone (approximately between 35-40° latitudes) (Figure 1).

After discussing all possibilities, Neyman (2007) proved that only the Caspian Sea is the most suitable place for all the conditions described in the holy books. He stated that Noah’s Ark, which set out from the east, came west and rested against the mountains. The Garden of Eden is thought to be located in the depths of the Caspian Sea.

The Last Glacial Maximum (LGM) indicates that the flood affected the people of that era more significantly. This event did not destroy cultures; on the contrary, periodic and recurring environmental changes may have led to productive economies, perhaps even the beginning of seafaring. Such sudden changes in sea level must have placed extreme pressure on the human communities of that time, and the floods remained in cultural memory as the Great Flood. Eurasian flood events may have been preserved in the memories of ancient Proto-Aryans and recorded in their ancient texts. Similarly, ancient Mesopotamian settlers also recorded them, giving rise to the Flood story found in sacred texts.

The Great Flood narratives are not only found in the three major religions, but also in the records of many civilizations, including Native Americans, Chinese, Indians, Australians, Sumerians, Akkadians, and Babylonians, mentioning a great flood. However, if the flood some refer to is indeed Noah’s flood, it’s not possible to expect it to be described in the same way as monotheistic religions, since it wasn’t immediately written down but passed down through generations by word of mouth. In civilizations where oral culture and legend telling are prevalent, it’s impossible for each storyteller to avoid adding their own elements and incorporating their own myths, heroes, or pagan gods into the real event to appeal to people. Therefore, Noah’s flood will also be lost within mythological narratives, and while some similarities may remain, the facts will mostly be altered.

The lost continent of Mu is a legendary continent, claimed to have been located in the Pacific Ocean and to have sunk and disappeared 14,000 years ago, and has been the subject of much research. The continent of Mu, or simply Mu, was first suggested by the 19th-century writer and traveler Augustus Le Plongeon to be located in the Pacific Ocean and to have sunk and disappeared 14,000 years ago. Today, this is accepted as a pseudo-scientific claim in scientific circles. Le Plongeon claimed that the ancestors of ancient Egyptian and Mesoamerican societies lived on the continent. The concept was later popularized by James Churchward, who claimed that the continent once existed in the Pacific Ocean. An Anglo-American occultist, James Churchward (1851-1936) added a new lost continent to the list of sunken landmasses belonging to Theosophists by claiming to have found a sunken landmass called Mu in the Pacific Ocean in 1920 (Churchward, 1926).

Figure 2. James Churchward’s 1927 imaginary map, from a newspaper print.

170 million years ago, all the continents were together and known as Pangea. It was surrounded on two sides by the Pacific and Tethys Oceans. After this, the continents began to separate. As a result, the Tethys Ocean began to close. As the Tethys Ocean closed, the Alpine-Himalayan belt formed over it. The remnants of the Tethys Ocean are the Eastern Mediterranean, the Black Sea, and the Southern Caspian Sea. The Caspian Sea and the Turan basin are north of the Alpine-Himalayan belt. This region remained in the same place throughout all continental movements. Therefore, neither the Pacific Ocean nor the newly formed continents geologically existed. Because continental crust, which is less dense, cannot subduct into oceanic crust, which is denser. In this respect, these stories of lost continents, fabricated a hundred years ago, have no scientific basis (Ergün, 2026).

Today, the consensus in the scientific world is that the existence of the continent of Mu is physically impossible and that the claim has no scientific basis. The scientific aspects of this issue will be established within the context of current Plate Tectonics. Even today, the consensus in the scientific world is that the existence of the continent of Mu is physically impossible and that the claim has no scientific basis. The scientific aspects of this issue have no reality within the context of current Plate Tectonics. In this context, Noah’s Flood may have occurred 15,000 years ago in the Caspian-Turan basin, the largest inland continental basin on Earth (Chapalyga, 2007 and Ergün, 2023). The sudden rise in water levels to 200 meters in this closed region would have been a complete catastrophe for the very few people already living in this deep Caspian-Turan basin during the Ice Age.

The sun has long fascinated humankind. It is one of the oldest, perhaps the oldest, symbols in human history. Throughout the world, people in search of meaning have worshipped celestial bodies, the moon, stars, and especially the sun; they have identified the power that created them with celestial bodies, bright stars, and particularly the sun. Humanity’s interest in the sun and the meaning it has attributed to it has continued for thousands of years; because the sun is the giver of life, the creator; the nurturer, the source of life, the first, the beginning. The belief in the sacredness of the sun, originating from Mu, remains alive among Turks today. For example, in Harput, it is believed that the blessings of a person’s home will be lost if they sleep at sunrise. According to R. Araz: “This is perhaps a reflection of the tradition, dating back to the Huns, of showing respect and greeting the sun as soon as it rises, and therefore, not being asleep at sunrise is an expression of respect for the sun and is necessary for ensuring prosperity.” Even today, this “sun cult,” which remains alive among Turks, raises the question of where it came from to the Huns. Why shouldn’t the answer be “Mu”? As is known, in ancient Turkic languages, the sun was called KİN or KÜN. Indeed, the word GÜN used in Turkish today comes from here (Meydan, 2016). The people of Mu had such great respect for God that they hesitated to pronounce his name, addressing him through a symbol in their prayers and supplications. The “Sun,” called “Ra,” was used as a collective symbol representing all the attributes of God. In Mu, “Ra,” or “Sun,” secretly meant “Radiant.” The symbol of the sun, called “Ra,” was a circle. The circle was the most sacred of all symbols.

The main characteristics of the Mu religion are as follows:

  • God is one; everything originated from Him and will return to Him.
  • The soul and the body are separate; the body dies and decomposes, but the soul does not die.
  • The soul is reborn in different bodies to attain perfection. Once perfected, the soul returns to God and unites with Him.

One of the distinctive features of the Mu religion is approaching God with love and establishing an identification between God and love.

As I understand it, in Mu, the “sun” is the tangible symbol of God, while “love” is the abstract symbol of God. Therefore, in a way, the “tangible” warmth of the sun and the “abstract” warmth of love complement each other in Mu. This situation is reflected in today’s religions as “matter” and “spirit.” That is, the “sun” symbolizes matter, and love symbolizes the “spirit.” In Mu, the symbolic equivalent of the spirit is love. And one day, the spirit (love) will unite with the Supreme Creator and embrace “Supreme Love.”

GEOGRAPHY OF THE CASPIAN-TURAN BASIN

The Caspian Sea and the Turan basin are the world’s largest inland closed basin and water catchment basin. The Caspian ecosystem is the world’s largest closed basin with its own unique water level changes, independent of sea level changes in the world’s oceans. It is bordered by the Caucasus Mountains to the west, Kazakhstan and the Tian Shan Mountains to the north, the Pamir Mountains to the east, and the Alborz Mountains, Kopet Mountains, and Hindu Kush Mountains to the south (Figure 3).

Turkmenistan is located to the east of the Caspian Sea. Topographically, Turkmenistan is situated on a more depressed terrain. The Karakum Desert covers four-fifths of Turkmenistan’s territory. The Karakum Desert covers an area of ​​350,000 km2 in Turkmenistan. Biruni, in the 10th century, suggested that the desert was once a sea. Modern scientists suggest that the desert sands are transported from the mountains to the south by rivers. This issue will be examined in the context of Caspian Sea water level changes; In the 1000s AD, the Caspian Sea suddenly rose, which had very negative effects on the Khazar Khaganate in the north. Their capital, Itil, was submerged.

Figure 3. Morphology of the Caspian Sea perimeter.

The four rivers mentioned in the holy books as flowing into Paradise most likely flow into the Caspian-Aral Seas, which are a closed basin (Figure 3). In this context, the four rivers flowing into Paradise are the Aras, Idil (Volga), Ceyhun, and Seyhun rivers, which empty into the Caspian and Aral Seas. The people who laid the foundation of this first civilization in Central Asia made progress in this region while remaining in a closed environment during the Ice Age. The Iranian plateau and the Caucasus region were covered with ice. The Aral-Caspian Sea forms the southern face of the polar ice caps. This region underwent its formation periods on its own without being subjected to external obstacles. During and immediately after the Ice Age, the Aral and Caspian Seas were fed by the discharges of glacial lakes to the north. When these waters from the north decreased, the Pamirs (the largest glacial mass on land) to the east of the Ceyhun basin became water sources (Parlak, 2005).

NOAH’S FLOOD AND ITS IMPACT ON THE DEVELOPMENT OF CIVILIZATION

The legend of the Flood, first read in cuneiform texts, later passed into religious books. Many hypotheses have been made about where the Flood occurred or might have occurred. However, findings have determined that what is written in religious books is similar to what is given in the ancient Sumerian Epic of Gilgamesh. The Flood event is not extensively mentioned in the Quran. Noah’s ark reached Mount Cudi (Cudi actually means “High Place” in Arabic), not Mount Ararat, and only encompassed Noah’s family. Such a sudden uplift could only occur in a closed basin like the Caspian-Aral Sea. Fessenden (1924) explained this Caspian flood in his article “The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus” in the journal Nature. Professor Fessenden is a fervent advocate of the urgent need for archaeological research in the Caucasus. He argues that the Caucasus is the cradle of humanity; that the Flood mentioned in early records occurred there; and that human races dispersed from there after their diversification.

Before the Caspian Floods, people lived in the deep Caspian Sea basin and its slopes (at the time of the Last Glacial Maximum, the human population in the world was around 5 million. They were hunter-gatherers and lived in small groups. At this time, there were no people in either America or Australia. With the Caspian Floods, the water level in this basin suddenly rose from -150 meters to +50 meters, destroying their entire habitat (Figure 4). In panic, they fled westward and eastward from the foothills of the Elburz Mountains in the south. Those fleeing eastward saw the Tian Shan Mountains as their source of salvation. Those fleeing westward advanced along the Aras River towards Mount Ararat (the sacred mountain).

Figure 4. The floods of the Caspian Sea 15 thousand years ago (from -150 m to +50 m) and their change until today (Dolukhanov et al., 2000) (NOAH’S FLOOD). The Caspian Sea has tripled in size (from 70,000 km² to 1,100 km²).

Nick Brooks argues that civilization did not arise as a product of a favorable environment that allowed humanity to choose between life in complex and “urban” societies. On the contrary, what we consider “civilization” today is largely the result of an accidental and unplanned adaptation to catastrophic climate change. Toynbee asserts that “the fundamental factor in the development of civilizations is the response a society gives to the problems it faces, or rather, the dialectical relationship between the problem that arises and the response given to it.” Urbanization and civilization are intertwined concepts. The first sudden change in the Neolithic revolution was humanity’s control over its food supply. Humankind began planting, cultivating, and improving land by selecting edible grasses, roots, and trees. And in exchange for food, they domesticated and firmly bound certain animal species. The stages of civilization: Gathering; Hunting; Agriculture. The development of civilization in a region depends on the simultaneous presence of the following factors: Suitable climate zones (between 35°-40° N latitudes); Rich water resources; Agriculture; Metals. According to the “Law of Evolution” in nature, only those with the ability to “Adapt to Changing Conditions and Environment” have survived. The Flood event created two important phenomena in human history:

  1. Civilization;
  2. Seafaring.

These people, who previously lived only in small groups of gatherers and hunters, were forced to live together. For this reason, humankind first domesticated itself. In 1936, Childe’s (1936) “Man Makes Himself” led to a new way of thinking about history revealed by archaeological data. The first such sudden change in the Neolithic revolution was man’s control over his own food supply. Humankind began planting, cultivating, and improving by selecting edible grasses, roots, and trees. And in exchange for food, they domesticated and firmly bound certain animal species.

At the heart of this domestication process is language. The evolution of language is not merely a biological process; it is also a shared evolutionary story where cultural changes shape biological structure, and biological structure shapes cultural capacity. Humankind, inherently aggressive, adapted to communal living through the use of a common language and social rules. Through language, those who were aggressive were ostracized from society. In the Epic of Gilgamesh, Gilgamesh’s companion Enikudu was a wild creature, half-human and half-animal. The task of taming him was given to a woman. In this way, women hold a significant place in the domestication of humankind.

It is clear that early civilizations formed around the Caspian Sea immediately after the end of the Ice Age. Located in the habitable zone between approximately 35-40° latitude during the Ice Age, this region holds a significant place in the history of civilization. Life, confined to a narrow area during the Ice Age, spread from this cradle to its surroundings. The Caspian Sea, a very special body of water, has left a profound mark on human history through its water level changes. Suitable but challenging conditions for life hold a significant place in the history of human civilization. Inland and enclosed seas are among the most sensitive ecosystems to climate change. The trends of climate change observed in these waters are more complex than those observed in open oceans. Water is crucial for life. Therefore, the supply of fresh water is indispensable for the creation and sustainability of civilization. During the Ice Age, most of the water was held in the polar regions and high mountains. Water levels during the Ice Age were 120/130 meters lower than today’s levels. Life on Earth during the Ice Age existed within a limited area. The Harran, Aran, and Turan civilizations emerged in suitable locations after the Ice Age. As the climate changed and temperatures rose, the glaciers began to melt.

The concept of “domestication,” which freed humanity from the hunter-gatherer cycle, holds a significant place in human history. Otherwise, humanity could never have escaped the hunter-gatherer cycle. Humans are the only living beings that have domesticated themselves. To eliminate the aggression inherent in their nature and to create a shared living space, they first domesticated themselves. By communicating with each other through language, they pushed aggressive individuals out of society. Language is one of the most distinctive and complex abilities that distinguishes humankind from other species. The Gospel of John begins: “In the beginning was the Word…” This means that “the Word” plays a significant role in the formation of humanity. Language research is also key to understanding the human thought system. Through this, we can get closer to the mysteries of the past and decipher the codes of human reasoning.

“Language is an instrument of thought”

H.G. WELLS

Language development could not have occurred anywhere other than the Khazar-Turan region, where the first civilizations sprouted. Let’s say you are a person who doesn’t know how to speak at all. Open your mouth and try to make a sound; your first improvised sound would be “Aaaa…”. Let’s put all the consonants of the alphabet before the letter A and read: The first word is “AB”. This means “WATER” in Turkish (Ergün 2025). It is vital for living things. In Sumerian, “ABSU” means potable groundwater.

Today, the distribution of languages ​​and language communities in the world is not simply a result of the distribution of communities on the earth’s surface. If it were, the language family tree would be a simple analogy of the distributions and random mutations proposed by Darwin. However, when a language spoken in a particular region is replaced by another, the phenomenon of language replacement often partially encompasses the replacement of communities as well. The world’s largest language families owe their existence to the current geographic distributions of language change functions associated with the spread of agriculture. In this context, the triggering of civilization is associated with grain (wheat) cultivation.

The sun has long fascinated humankind. It is one of the oldest symbols in human history, perhaps the oldest. Humanity’s interest in the sun and the meaning it attributes to it has continued for thousands of years; because the sun is life-giver, creator; it is nurturing, the source of life, the first, the beginning. This is why Atatürk, when proposing the Sun Language Theory in the 1930s, took this fact into account and suggested that the first human to see the sun expressed their astonishment by first uttering the sounds “A” and “Ağ”. Words expressing the closest beings to humans begin with the letter “A”: AN; AY; AB; ANA; ATA; ABA; AGA. In Turkish and Sumerian, the sun is synonymous with “AN”. Furthermore, the name of the Sumerian goddess is “AY-ANA” (IANNA). The sun first acquired a symbolic meaning in Mu.

Language is truly a mirror of nature in the human brain. Adding other root words or suffixes to root words creates flexibility in producing new words. Thus, it becomes possible to express many concepts with a single word. This is a characteristic of agglutinative language. Sumerian is an agglutinative language. Studies aimed at deciphering the Sumerian writing and language began in the 1880s. In 1869, Jule Opert named this language Sumerian and stated that it was related to Turkish, Finnish, and Hungarian languages. In 1887, Francoise Leonerment placed it in the Ural-Altaic language group. Joseph Halevy, however, completely opposed these views, defining it as a language invented by the Semitic Akkadians for a specific purpose. This view has remained valid to this day (Çiğ, 2013). In Sumerian, as in Turkish, words are in root form. New words are formed by adding suffixes to them. Like Turkish, Sumerian is very rich in verbs and has vowel harmony. There is no distinction between masculine and feminine. As in Turkish, a broad meaning is conveyed with a short expression. In Turkish, a thought can be expressed using far fewer words. For example, the word UMUTVAR (UM+UT+VAR) means: There is hope for victory. You can express a sentence with a single word. The order of the elements that make up sentences (subject, object, predicate, etc.) is also not random. Turkish sentences follow a kind of “crescendo” (a sequence with increasing intensity). All the emphasis is on the predicate (verb) at the end. The importance of the other elements is determined by their proximity/distance to the predicate. The closer they are to the predicate, the greater their importance. Again, to consider it mathematically, it can be assumed that each element that makes up the sentence has a mathematical value consisting of as many digits as the total number of elements.

 Historians suggest that the first speakers of Sanskrit were a very large community that spread to India, the Caspian Sea, and the Middle East; some also claim that this language never went beyond the religious and scientific circles and was never used by the general public. Sanskrit is an ancient Indo-Aryan language. It is an Aryan language from the northwest, at least 3,500 years old. Prof. Dr. Feridun Celilov (Azerbaijan) (2017) suggested that the ancestral homeland of the Proto-Turkic language (Urmu theory) was Azerbaijan and the surrounding region. He argued that the Turkic language did not originate from Ural-Altay, but actually spread from the region between Lake Urmu, the Caspian Sea, and the Persian Gulf to other places (Figure 5).

Figure 5. The region where the Proto-Turks lived (URMU KURAMI) (Celilov, 2017).

The question of where the ancestral homeland of the Turks is, deep within history, is not particularly debated by Western academics, and the foothills of the Ural-Altay region is accepted as the ancestral homeland of the Turks. Following the views expressed regarding the Flood of Noah, we can easily state: We did not come from the Ural-Altay, but we went to the Ural-Altay. This is only aimed at portraying the Turks as if God had placed them in the foothills of the Ural-Altay region since the creation of the world, thus ensuring that this people is considered an “invader” wherever they go. Indeed, the Western world currently views the Turks as an invading people in Anatolia and argues that we should return to our ancestral homeland.

Nurihan Fettah (from Bashkortostan; born 1928) puts forward the thesis that the foothills of the Ural-Altay region are the ancestral homeland of the Turks has long been accepted as a definitive hypothesis and this issue has never been debated. In contrast, the ancestors of Westerners, who unjustly consider themselves the Aryan (superior) race, can be traced back to many parts of the world throughout history. Some argue and believe that Aryan migrations from the west settled in the Caucasus, Central Asia, and the Himalayas three to five thousand years before Christ, but that they were assimilated and annihilated by Turks of unknown origin in Central Asia, and therefore these areas are actually considered the ancestral homeland of Westerners. It is true, of course, that the ancestral homeland of the Turks is the foothills of the Ural-Altay mountains; but this is only valid for a certain period of history. What about before that? Did God place the Turks here with his own hand since the creation of the world? Why are other peoples wandering here and there, while the Turks are confined to the foothills of the Ural-Altay mountains? Who can claim and prove that the ancestors of the Turks did not live in Anatolia, Rome, Crete, Egypt, and even Abyssinia in the depths of history? When the Russians occupied Turkestan and the British occupied India, they argued that this was not an invasion, but rather a return to their ancestral homeland, claiming that there was nothing abnormal about a person returning to their ancestral homeland. Therefore, our conquest of Anatolia is not an invasion, but a return to our ancestral homeland.

The Sumerians were the first in the world to invent cuneiform writing around 3500 BC, and true written history began with them. The Sumerian language group has not been definitively placed anywhere. Initially identified as Turanian (Ural-Altaic), it was later obscured (Çiğ, 2013; Gerey, 2003; Tosun and Yalvaç, 1981; Tuna, 1997). Sumerian is definitely an agglutinative language and can take prefixes and suffixes while preserving its root. In many respects, it does not resemble either Indo-European or Semitic languages. However, structurally, it is very similar to Turkish. According to Gerey (2003), there are more than 400 common words between Turkish and Sumerian.

Despite the highly advanced Sumerian civilization, the Akkadian, Babylonian, and Assyrian states that followed did not progress as far. In fact, they even regressed in some areas. The Akkadian, Babylonian, and Assyrian alphabets are derived from the cuneiform script of the Sumerian alphabet. Similarly, Egyptian hieroglyphs, perhaps influenced by it, emerged later. The word “writing” itself is entirely due to the influence of Sumerian cuneiform. In Mesopotamia, the language evolved into Aramaic (Syriac), which became the official language of the Assyrian and Persian empires established in that region. The Greek and Jewish alphabets were taken from the Phoenicians, who developed cuneiform writing. The Latin and Cyrillic alphabets emerged much later.

Previously living in small groups as hunter-gatherers, humans were forced to squeeze into cramped areas and had to cooperate and share to protect themselves from the Ice Age environment. These confined communities had to turn to agriculture and animal husbandry to access food sources. After domesticating themselves, they began to domesticate the plants and animals around them. Eight of the first ten animals domesticated in the world were domesticated in this region. Water is crucial for life. Therefore, the supply of fresh water is essential for the creation and sustainability of civilization. For this reason, it is necessary to make water resources usable by digging canals. The phenomenon of transporting water through underground canals (kariz: snow tracks) is found throughout Turkmenistan, Uzbekistan, Iran, Afghanistan, and East Turkestan (Uyghur Region) (Ergün 2024). Access to water is the FIRST ENGINEERING developed by humanity. This is because they had to develop many solutions to access water, their greatest need. Knowledge doesn’t disappear, but while it declines in some places due to natural causes, people migrating from those places carry it with them to their new locations. They blend it with the lifestyles and beliefs of their new places, creating new belief systems and ways of life.

Societal material progress is based on people’s ability to increase their productivity and efficiency with the help of technological innovations. Throughout history, metal has played a crucial role in the advancement of civilizations. From the Bronze Age to the Industrial Revolution, societies harnessed the power of metal to gain a competitive advantage. The metal ages in human civilization began approximately 8000 years ago, during which time humanity learned to use and advance the art of metallurgy for materials such as copper, tin, bronze, and iron. Historically, although often separated chronologically, the world has seen three major metal ages: the copper/Chalcolithic age, the Bronze Age, and the Iron Age. The discovery of the process of smelting and shaping these metals had significant consequences for the advancement of civilizations, primarily through three phenomena in order: culture, trade, and conquest.

Words derived from the root UR/OR (taken as “AR” in some languages) in Turkish include: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; ​​Urbay; Urban; etc. In this context, we can clarify the subject with a simple word. While Or/Ur initially meant moat in our language, over time it acquired the meanings of castle moat, trench, castle, and city. Words related to organization in Turkish come from the root Or/Ur. The word “UR” in Turkish means to come together to form a community, and also “CITY”. For example, from east to west: Urumqi, Urmu, Ur, Uruk, and Urfa are well-known cities. The word “UR” is the root of the word URBAN in Western languages. The word “UR” did not fit into Turkish either, and as Urban, it spread through Latin to almost all world languages ​​ (Perinçek, 2010): Passing to the west of the Aegean, the pre-Platonic UR of Athens was ATHENS. This word passed to Rome and became URBIS. It is the origin of the word URBAN in Western languages. Ab urbe condita (anno urbis conditae; briefly meaning “from the founding of the city (Rome),” is a Latin phrase, referring to the city’s founding in 753 BC. However, the founding of the Sumerian city of Ur dates back 6,000 years. The journey of the root Ur, from the moat to the fortress and then to the city, shows the traces of the civilization process in language.

The tradition of making and distributing Ashure (a type of sweet pudding) originates from the Prophet Noah. The Ashure tradition commemorates the day Noah’s ark landed, when he made a thank-you dessert from all kinds of grains and plants he had with him. Here, the word “Aşh” means food in both Sumerian and modern Turkish, and “Ur” means together. The chaotic environment created by the flood fostered a sense of coexistence and sharing. The Ashure tradition is still alive today, even in Turkish society. Incidentally, in Turkey, the Alevi community has a prayer called “Mum Söndü” (the candle extinguishing). Here, the lights are suddenly switched off and then switched back on after a certain period. This tradition stems from the rising waters during the Caspian flood, which created a long period of complete darkness in this enclosed environment. This is because methane gas (gas hydrate; methane ice), held in the tundra areas of this hydrocarbon-rich region, suddenly mixed with the atmosphere as the water rose, blocking the entry of sunlight. This ritual is most likely a practice that has been carried out for thousands of years to remind people of the fear they experienced during the flood.

According to the claim that world seafaring began in lakes and large rivers, the Caspian and Aral Seas, which are inland seas, and the Ceyhun and Seyhun rivers that feed them, must be the places where seafaring (and therefore fishing) first began. Although the origins of sea fish are different, the names of all freshwater fish are Turkish. Indeed, the name of the ship-building site during Noah’s Flood, KEMİ SALGAN, points to this (Figure 6). During and immediately after the Ice Age, sea levels in the world’s oceans were at -120/130 meters, and in the last period… Over 12,000 years, the sea level was steadily rising due to the melting of glaciers. Therefore, people did not want to settle on the ocean coasts. The Aral Sea, famous for its islands, contains more than 1,000 islands of varying sizes, totaling 1 hectare in area; today, these islands are connected to the mainland. The Aral Sea means “Sea of ​​Islands” in Turkish. In floods that occurred 15,000 years ago, the Caspian Sea rose by +50 meters and connected with the Aral Sea via the Uzboy Canal. During this process, the water level in the inland seas (Caspian and Aral) has been decreasing for the last 15,000 years, but the water level in the Caspian Sea rises and falls every 500-600 years. Despite this, maritime transport continued on the Ceyhun and Seyhun rivers, which feed the Aral and Caspian Seas. This is the reason behind the Scythians’ advanced civilization and success in seafaring, because their origin was the Caspian-Aral basin.

Figure 6. The Caspian Sea basin contains sites associated with Noah’s Flood (Mount Ararat, Nakhichevan, and Kemi-salgan) and important historical sites (Gobustan and Anau).

WESTERN KHAZAR AND URMU THEORY

To the west of the Caspian Sea lies the Kura River, and further south, the Aras River, which joins it. This southern Aras River region has been an important escape route for people fleeing the Caspian floods. The Alborz Mountains south of the Caspian Sea were completely impassable during the Ice Age, with steep slopes covered in glaciers. People fleeing the floods escaped westward along the Aras River and then southward. The westward escape route from the Caspian Sea passes through Azerbaijan. This region boasts historically and mythologically significant sites such as Mount Ararat, Nakhchivan, Urmia, Gobustan, and the Aras River (Figure 7). The ancient name of Azerbaijan was ARAN. This word means warm plain or winter area (good country). This name given to the region is the origin of the word ARYAN and evolved over time into IRAN. The word KENGER, which is also the name of the people of this region, is important because the Sumerians called their country KENGER. Place names with the name Kenger can also be found in Turkey, Iran, and Turkmenistan (Çiğ, 2008).

Figure 7. Important locations in the western Caspian Sea region (Agri, Nakhchivan, Aras, Urmia and Gobustan).

Gobustan is located 65 km from Baku and contains rock paintings, the oldest of which are believed to date back to 12,000 BC (Figure 8). These paintings depict human figures as well as animal figures such as horses, oxen, deer, and fish, hunting scenes, religious ceremonies, household tools, and surprisingly, ship images.

Figure 8. Gobustan inscribed rocks (Azerbaijan) (14,000 years ago).

The religious texts state that Noah’s Ark landed on Mount Ararat, which is significant. The event known as Noah’s Flood occurred in the Caspian Sea, and the place where the ark landed is described as Mount Ararat. Mount Ararat is one of the mountains mentioned in the holy books. However, the names mentioned in the holy books are not its current name, but Ararat, Kuh-i Nuh, and Jebel al-Harith. The Turkish name for the mountain, Ağrı Dağı, has been used in the language since the Late Middle Ages. The name Ararat is a Greek variation of the Hebrew word “Ararat,” which was used for the Urartians who lived around Van in ancient times. Mount Ararat, forming a volcanic cone, is a very prominent geographical feature in this region (Turkey’s highest mountain; its height is 5,137 m). Mount Ararat is a volcanic mountain, its summit is covered with snow and glaciers, and this glacial line is currently at 4300 m. However, this limit was at 3600 m in the Pliocene. Furthermore, the glacier at its summit is the largest glacier in our country (Figure 9).

Figure 9. Panoramic view of Mount Ararat.

To the east of Mount Ararat lies a city called Nakhchivan. Its name means “First to Emerge” (the origin of the words Noah and Nuh). It is a very important place for the Azerbaijani Turks. According to the beliefs of the people of Nakhchivan, Noah’s Ark landed on Mount Khacha (Figure 10). This mountain, rising from a flat plain and featuring a deep ravine, is visible from all of Nakhchivan with its imposing appearance. This city is connected to the Caspian Sea by the Aras River. The Aras River originates from the northeastern Anatolian plateau. This plateau is the source of many important rivers besides the Aras, including the Karasu and Murat Rivers, which are tributaries of the Euphrates, and the Tigris. The name Aras should actually be ARA-SU (the word Ara means pure in Sumerian).

Figure 10. The mountain that Noah’s Ark passed over, and which was named Mount Khacha after its shape recede from the waters, is the name Khacha, meaning “fork” in Azerbaijani Turkish.

The city and lake Urmia are located in the Azerbaijan region of northwestern Iran. It was one of the first settlements for people fleeing the Caspian Sea basin after the rising waters (Noah’s Flood) (Figure 11). The word “Mu,” as noted by Churchward (1936), refers to a lost continent. Here, both the lost continent “Mu” and the word “Urmia” are used together. Lake Urmia is the largest lake in Iran and the second largest Salt Lake in the world. The lake covers an area of ​​5,200 km², with a surface elevation of 1,280 meters and a maximum depth of approximately 16 meters. Its north-south length is 140 km, and its east-west width is 55 km. Depending on the water level, there are between 80 and 100 islands within the lake. The lake collects water from a basin of 52,209 km². It is a closed basin with no outflow. The lake is located in a tectonic depression formed by a strike-slip fault extending in a north-south direction. While the normal salinity of the lake is 130-160 g/lt, it has risen to 330 g/lt due to decreasing water levels. This level is eight times the salinity of seawater. The lake is surrounded by high mountains that block the moderating influence of the Caspian Sea. A continental climate prevails in this area, which is closed off from maritime influence. Temperature variations are significant, ranging from -20 to 40°C. The amount of precipitation, which mostly falls in spring (42%) and winter (36%), is 327 mm.

Figure 11. Location of the URMU region.

The Lake Urmia Basin is generally located in an area with semi-arid climatic conditions. Semi-arid topographic features are clearly visible, especially in the areas surrounding the lake. However, the vastness of the basin and the presence of rocks with different lithological characteristics have led to the presence of elements different from the typical semi-arid topographic features (Figure 12). Indeed, the western and southern parts of our basin are bordered by the Zagros Mountains. The elevation of these areas exceeds 3000 meters in some sections. The presence of calcareous rocks in these areas has resulted in the emergence of karst topographic features. The proximity of Mount Sehend and Mount Sebelan, two of Iran’s most important volcanic mountains, to the basin’s border, and the presence of volcanic areas related to their formation, have given the basin a distinct characteristic in terms of volcanic topography. Glacial and periglacial features can also be seen in the higher elevations of the basin. The fact that the basin is located in a tectonically active area is another factor that increases its geomorphological diversity. The formation of valley networks and their relationship to the Pleistocene period is another noteworthy topic.

Figure 12. Physical geography of the Lake Urmia basin (Iran) (Kırçiçek, 2010).

The oldest known name for Azerbaijan is ARAN, meaning “well-livable country.” Even today, this region is Iran’s most important agricultural area. In northwestern Iran, in the Azerbaijan region, lies the city and lake of URMU. It was one of the first settlements for people fleeing the Caspian Sea basin after the rising waters (Noah’s Flood). The word MU (perhaps UMU in Turkish) means PARADISE in Sumerian. It is the source of the story of humanity’s expulsion from Paradise as described in sacred texts. In light of this information, we can trace the stages of civilization from the Caspian Sea, following the Aras River to the land of ARAN and URMU (southwestern Iran; southern Azerbaijan), and from there, progressing through the passes of the Taurus and Zagros Mountains, towards the Harran plain, where the world’s first civilization (approximately 12,000 years ago) was formed. The real leap in world civilization occurred after the rapid melting of glaciers in warm climatic conditions 5-6 thousand years ago, which led to a rapid rise in sea level and the formation of deltas (Ergün, 2023).

EASTERN CASPIAN REGION

Water is also essential for life. As drought progressed, they developed the ability to bring snowmelt from the high mountains to the more fertile plains. Returning to the Torah, it says:

“And Abraham took another woman, and her name was Kethuma, and she bore Imran, Okshan, Methan, Isbank, and Shah… And he sent them eastward to the eastern land.” (Genesis 25:1, 2, 6)

He gave them the water nymph’s talisman and the ability to control water. The phenomenon of transporting water through underground channels (KARIZ or KEHRIZ) is found throughout Turkmenistan, Uzbekistan, Iran, Afghanistan, and East Turkestan (Uyghur Region). He gave them the water nymph’s talisman and the ability to control water. Therefore, this knowledge was already known before the writing of the Torah (approximately 1500-1600 BC):

IN THE EAST: BRAHMAN (WIFE: SERAIVATI)

IN THE WEST: ABRAHAM (WIFE: SERA)

The word originates from “ABA” (now ABLA in Turkish, but originally meaning “Holy Woman”). This word also became “AMA” as it spread towards Anatolia. “ABRAHAM” means “ABA RAHMAN” (the Child of the Holy Woman). Another noteworthy point is the similarity between the names of his wives, SERA and SERAIVATI. This forms the basis of both “Heavenly” in the west and “Brahmanism” in the east.

To the east of the Caspian Sea lies a region called Turan-Khorasan (Figure 13). The name Khorasan is derived from the Old Persian words hur (sun) and âsân (âyân “coming-born”), meaning “the place where the sun rises, the land of the sun”; It means “eastern region”. The prevailing view is that this name emerged and spread during the Sasanian period. Because the Khorasan geography is located on migration and invasion routes, it has been a region inhabited by various tribes and ethnic groups throughout history. It has been under the rule of many powers throughout history. Today, it includes Turkmenistan, Uzbekistan, Kyrgyzstan, Tajikistan, Afghanistan, and the eastern provinces of Iran.

Turkmenistan is located just east of the Caspian Sea and is situated on a more depressed terrain topographically. Covered by the Karakum Desert, Turkmenistan, which is at the crossroads of Central Asia, is located on the World’s Longest River, which started in Eastern Siberia during the Great Flood (15,000 years ago) and reached the Caspian Sea via the Aral Sea and the Uzboy Canal, and during the flood, the water level in this entire region rose by +50 m. In this period before the end of the Ice Age, the paleogeography of this region had the most suitable conditions for life. On the Caspian Sea coast of Turkmenistan, there is a region called BALKAN (Mountainous-Forested). It is located there. It is the predecessor of the name “BALKANS” in Europe. The Aral Sea means “SEA OF ISLANDS” in Turkish. Turks gave the name “SEA OF ISLANDS” to the Aegean Sea.

Figure 13. Turan-Khorasan Region (Khorasan meaning: the place where the sun rises). (Anau and Gonur Tepe Archaeological Sites)

The ANAU region is located on the southern flank of this lake. American archaeologist Raphael Pumpelly (1837-1923) conducted excavations in ANAU (ANEV) and Mari (Merv) near Ashgabat in Turkmenistan (Pumpelly, 1908). The name ANAU is associated with the sun god. AN means sun both here and in Sumerian. He discovered structures dating back to 9000 BC, revealing evidence of grain cultivation and the domestication of sheep and goats. The fact that the Neolithic culture represented by Anau is so ancient, and that it is a continuation of an even older culture, necessitates that the Central Asian Neolithic culture began a very long time ago, certainly well before 20,000 BC. The main locations of the Anau civilization are the slopes where mountain streams meet the plains. Based on the archaeological material found here, Pumpelly put forward his theory of “Oasis, Sweet Lake” regarding the first agricultural activities of humankind.

The ANAU region is located on the southern flank of this lake. In Turkmenistan, at sites like Anau, Altıntepe, and Morgmuş, remnants dating back to 6000-8000 BC, similar to Sumerian ziggurats, have been found. In addition, animal figures made of bone, stone, and clay, depicting goats, sheep, and bulls, resemble those found in Sumer. They even depicted mountain goats, a species not found in Mesopotamia. The fact that they knew how to process gold, silver, and precious stones, even though these were not found in Sumerian lands, suggests they were producing them in their homeland (Gerey, 2003). On a stone found at Altıntepe, markings belonging to pre-Elamite, early Sumerian, and Harappanic writings were discovered. This means that the concept of writing first emerged in the Turan region. Furthermore, the Sumerians also constructed similar ancient water channels to those found in Turkmenistan (Çığ, 2013). Meanwhile, after the collapse of the Soviet Union, the Russian archaeologist Sariadini (1980) demonstrated that this region was an important center of civilization. Considering the paleogeography of the Ice Age, the area south of the Elburz-Köpet-Hindukuş Mountains was uninhabitable, a desert. Life was only possible in the Caspian-Turan basin. When the Caspian floods occurred, people’s living spaces were severely limited. Those who survived the 200-meter-high floods headed north, towards the mountain slopes, hoping for safety. They also called the mountains in the eastern part of the region the Tian Shan Mountains.

TEPE CONCEPT

In relation to the Flood of Noah, high hills and mountains became places of refuge/safety to protect against floods. A hill is a landform. It has a summit and can be found alone or together with several smaller elevations. They are natural geographical formations with heights ranging from 0 to 500 meters. Small mountains with heights ranging from 100 to 300 meters are called hills. The smallest hills are described as hillocks. This word, which appears as “töpe” in old texts, is also used to mean the uppermost and furthest point of a structure. This word may be the origin of the English word “top” (Ergün 2025).

In the Turan, Aran, and Harran regions where the first civilizations were formed, all the areas where ancient settlements were established are referred to as HILLS (Figure 14). All these hills are located in Turkmenistan, south of the Caspian Sea. These hills are located south of Tehran and to the west in the Harran region. As an example, Altıntepe is located in Turkmenistan, east of Ashgabat. The first carts pulled by oxen and buffaloes were found here.

Figure 14. Hills in Turan, Aran and Harran where the world’s first civilizations were formed (not all included).

The archaeological complex known as Sialk Hill consists of two hills, approximately half a kilometer apart, and two cemeteries known as A and B. Even before their discovery, the hills were considered by the locals to be a “cursed place,” one that people preferred to avoid. Sialk Hill has two sections, north and south, and two cemeteries. Excavations on the northern hills document a history dating back 7,500 years, with the inhabitants having abandoned the site approximately 6,100 years ago. The importance of Sialk Hill lies in the rich historical layers revealed by meticulous excavations that began in the 1930s. These discoveries unearthed a range of artifacts, including pottery, tools (axes, bone objects, etc.), and early architectural remains. The oldest settlement has been identified on the northern hill and dates to the first half of the 5th millennium BC. The settlers, who were primitive villagers, lived in simple huts made of reeds and covered with mud.

Approximately 12,000 years ago, the region between the Euphrates and Tigris Rivers was experiencing one of the most significant transformations in human history. Humankind was transitioning from a hunter-gatherer lifestyle to a settled, agricultural-producer system. The findings at Göbekli Tepe show that these hunter-gatherers, during this transition period, did not settle for a humble and simple lifestyle as we might imagine, but rather experienced a magnificent phase. The impressive monumental finds at Göbekli Tepe reflect a skilled stonework, and the richness of the motifs, rendered in relief on stone, demonstrates a complex level of civilization. The creators of this civilization were the first to establish a civilization in the Urmu region (between 13,000 and 10,000 BC).

Such sudden changes in sea level must have placed extreme pressure on the human communities of that era, and the floods remain in cultural memory as the Great Flood. Furthermore, they sought refuge in the hills to protect themselves from the floods and dug trenches around themselves. Fearing floodwaters, people sanctified the hills to reach God and built their temples there. The Eurasian flood events may have been preserved in the memories of the ancient Proto-Aryans and recorded in their ancient inscriptions. Similarly, ancient Mesopotamian settlers also mentioned these events, giving rise to the flood story recorded in sacred texts. The fact that all ancient settlements are named “hill” indicates that people saw these places as havens of salvation from the Caspian floods. Later, in the delta civilizations that formed, ziggurats were built in Mesopotamia and pyramids in Egypt. The Temple of Jerusalem, considered the world’s first temple, was actually a ziggurat. Religions did not arise from a vacuum. By sanctifying the hills they saw as places of salvation from floods, this perception persisted for 5-6 thousand years, and civilizations that shifted to the southern deltas built their own hills—ziggurats and pyramids—there.

LAST WORDS

Steven Mithen (2003) gave the following chronology regarding climate change:

  • End of the Ice Age: 12,700-10,800 BC: Temperatures dropped very suddenly all over the world. In Southeastern Anatolia, the Taurus and Zagora mountains formed ice-covered walls between the south and the north.
  • Younger Drayas: 10,800-9,600 BC: World temperatures reached present-day levels. Glaciers began to melt and sea levels rose.

Naturally, the discovery of Göbekli Tepe has led to a re-examination of world history (Schmidt, 2012 and Luckwert, 2015). In the last 20-25 years, there have been revolutionary developments in archaeology; these are not limited to magnificent and beautiful finds. These results, which are so significant that they will fundamentally change our thought system and our perspective on the past, contain such innovations that it will probably take a long time to fully understand them and to convey them in relation to humanity’s past. The flow of information, the change in our perspective on information, and its impact on our thought system are enough to excite anyone interested in the history of civilization. This includes the collective living and urbanization of people, the creation of a common language, the beginning of seafaring, and the abundance of fresh water leading to the first domestications (8 of the first 10 domesticated animals are found here; Ergün, 2024). According to the argument that world seafaring began in lakes and large rivers, the Caspian and Aral Seas, which are inland seas, and the Ceyhun and Seyhun rivers that feed them, must be the places where seafaring (and therefore fishing) first began (Ergün, 2024).

During the Ice Age, life on Earth existed within a limited area (Figure 15). After the Ice Age, suitable places such as Harran, Aran, and Turan civilizations were formed. As the climate changed and temperatures rose, glaciers began to melt. 5-6 thousand years ago, there was an extreme warming in the world’s climate, and glaciers melted rapidly. In parallel, sea levels rose rapidly, and the Egyptian, Mesopotamian, and Indus Deltas began to form. As the amount of water coming from the glaciers in the north decreased (especially in the Turan plain), desertification and aridification began. As a result, people moved towards the waterier mountain slopes and deltas. Therefore, civilizations began to develop in Egypt, Mesopotamia, and the Indus Deltas.

Figure 15. A general overview of Eurasia and the post-Ice Age (HARRAN; ARAN; TURAN) and later Delta (EGYPT; SUMER; INDUS) civilizations.

In the west, civilization spread from the Caspian Sea region to the land of Aran and Urmu (southwestern Iran; southern Azerbaijan). This is most likely the origin of the Aryan civilization (Childe, 1926). From there, it advanced through the passes of the Taurus and Zagros Mountains, reaching the Harran Plain, where the world’s first civilization (approximately 12,000 years ago) was formed. Those who created Göbekli Tepe are the same people who created the Urmu Civilization 15,000 years ago. At the end of the Ice Age, the Harran region had the most favorable climatic conditions and geography. The real leap in world civilization occurred after the rapid melting of glaciers and the rapid rise in sea level in the warmer climate conditions 5-6 thousand years ago, resulting in the formation of deltas. The Sumerian civilization also advanced south and west from Turan, Aran, and Harran into Mesopotamia. Furthermore, the Harran civilization crossed the Taurus Mountains, first reaching the Konya Plain (8000 BC), and then, advancing westward, established the Trojan civilization on the Aegean coast (4000 BC). From there, civilization spread westward to Thrace, laying the foundations of European civilization.

For the last 15,000 years, the rising and falling water levels of the Caspian Sea have caused the people living there to migrate each time the water level rose. Some of those who migrated remained in their new locations, pushing those who arrived earlier further afield. Naturally, during this process, the northern regions became habitable due to the milder climate, and they remained there (like the Baltic nations). Finno-Ugric tribes, who considered themselves Turanian, also lived in these regions. These tribes, including Bulgars, Lithuanians, Estonians, Finns, Latvians, and Hungarians, spread throughout Europe. Although they originated from the same root, these people adopted changing languages ​​and living conditions over time. In Turkish, there are the words “HAZAR” and “SEFER,” and their meanings are:

“KHAZARS”: SETTLED (IN PEACE)

“EXPEDITION”: ON THE MOVE (IN WAR)

“KHAZAAR” is also the name given to the Caspian Sea by all Turkic peoples. Therefore, the name of this sea should be known as “KHAZAAR” in the world. Thus, “KHAZAAR” means a place where settlement and agriculture are practiced. The name of the Khazar Khanate, established north of the Caspian Sea, also comes from this. These people are the descendants of the Scythians and Kipchaks (or perhaps those who left earlier) who settled here after previously abandoning the Caspian coast. Therefore, essentially, each rise in the Caspian Sea caused new migrations, pushing previous ones further afield. Meanwhile, as the climate in the north of the Caspian and Black Seas began to become milder, migrations northward increased. Indeed, the words “BALKAN” (meaning forested-mountainous) and “ALP” (meaning lofty-peak) are indicators of westward migration. The “BALTIC SEA” in the northwest means “mud-swamp” in Turkish. During a period of extremely hot climate that prevailed 5-6 thousand years ago, sea levels rose rapidly and approached present-day levels. The Baltic Sea (actually a shallow sea) formed, and people came to these regions by following reindeer. The current name of Finland in Finnish is “SUOMA,” meaning “Land of Water.” This region consists of thousands of end-glacial lakes. The tribes that migrated westward include Finns, other Baltic peoples, Hungarians, and Bulgarians. Those that migrated eastward include Kyrgyz, Tajiks, Pashtuns, and others. The reason for their migration to mountainous regions east and south is both the rise and fall of the Caspian Sea every 500-600 years and the drying up and barrenness of the Ceyhun and Seyhun delta regions (Kyzylkum and Karakum Deserts). All the peoples originating from this region are actually Turanian peoples. It is no coincidence that the names of the basic geographical structures in Central Asia and Europe are also Turkish.

The ancestors of the Aryans emerged around the Caspian Sea around 15,000 BC and created a great civilization there. The people who created this civilization also migrated as the Ice Age began to end. The Aryans, spreading from Central Asia across the globe, brought civilization to the world. People who spread from this region carried the memories of this catastrophe (the Flood) in their minds. With the end of the Ice Age, the Aryans spread Civilization (Knowledge) from Central Asia. Knowledge is a concept equivalent to human nature. Knowledge does not disappear, but while it declines in one place due to natural causes, people migrating from that place carry it to their new locations. By blending with the lifestyles and beliefs of their new places, they create new belief systems and ways of life.

REFERENCES

Celilov, F.A., 2017, Prototürk dilinin yarandığı ilkin Atayurdu (Urmu teorisi), Qaynar xaber.

Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer. pp. 118−148. ISBN 9781402053023.

Childe, G., 1926. The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber.

Churchward, J., 1926. Lost Continent of Mu, the Motherland of Man. ABD: Kessinger Publishin

Çığ, M.İ., 2008, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler; Kaynak Yayinlari (Istanbul, Turkey); pp168.

Çığ, M.İ., 2013, Sümerler Türklerin bir koludur; Sümer-Türk bağları, Kaynak Yayınları No: 654; İstanbul

Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspianbasin, Quaternary International, 225, 152-159.

Ergün, M., 2024, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2025, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2026, Kayıp Kıta Miti ve URMU Bağlantısı, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M. ve Yanık, F., 2026, Kök Dil Türkçe, Hece Dergisi.

Fessenden, R. A., 1924, The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus, Nature, volume 114.

Gerey, B., 2003, 5000 years of Sumer-Turkmen connections, Berlin (in Turkis

Kırçiçek, A., 2010, Urmu Gölü havzasının (İran) fiziki coğrafyası, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversştesi, İstanbul.

Luckwert, W.L., 2015, Göbekli Tepe, Alfa Printing, Istanbul (420 pp).

Lyonnet, B. and Dubova, N.A.(eds.), 2021, The World of the Oxus Civilization. Taylor&Francis, London and New York

Meydan, S., 2016, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkilap yayınları.

Mithen, S. J. (2003) After the Ice: a global human history, 20,000-5000 BC. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 2004. Weidenfeld & Nicolson, London.

Neyman, G., 2007, Where Was the Flood of Noah?, Old Earth Creation Science.

Parlak, T., 2005, Tufan’dan “Turan Denizi”ne Turan Denizi’nden Günümüze Aral’ın Sırları, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi.

Perinçek, D., 2010, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, Sayı 195.

Petrie, Sir William Flinders, 1924, The Caucasian Atlantis and Egypt, (Ancient Egypt, December).

Pumpelly, R., 1908, Exploration in Turkistan: Expedition 1904, Carniege Institution of Washington.

Tosun, M. and Yalvaç, K., 1981, Sumer Dili ve Grameri, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Toynbee, A.J., 1947, Civilization on Trial, Newyork Oxford University Press.

Tuna, O.N., 1997, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihinin İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu, Ankara.

***

[1] Prof.Dr. (E), Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeofizik Anabilim Dalı (E) Öğretim Üyesi

Yazar
Mustafa ERGÜN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen