Modernliğin Kurucu Düşünürü İbn Haldun (2023)

Şehir üzerine yazdığım makaleler ve kitaplar sonunda beni göçer-evli toplum sistemlerinde hakan veya yabguların yerleşim merkezlerinin “şehir” olarak tanımlanması fikrine taşımıştı. Bu yaklaşım Türkiye’deki “şehir” algısının tamamen karşıtı bir “şehir fikri” getiriyordu.

Eski metinlerimde “kent” ile “şehir” birbirinden farklılaştırılmakta ise de “göçer-evli” toplumun bir “medeniyet türü” olduğu düşüncesine varmış değildim. İlk metinlerimde medeniyeti uygarlığın karşısında konumluyor, “salih Müslüman toplum”u da “medeniyet durumunda yaşayan toplum” olarak niteliyordum. Hatta “Medeniyet: Müslüman Toplumsallığın İnşası” (2014) kitabım bu anlayışı kitap başlığına dahi taşımaktaydı. Zaman içinde “medeniyet” kavramını “fazıl toplum” karşılığı olarak kullanmaya başladım ve Fârâbî’ye atıflarımı artırdım. Fakat yine tatmin olamıyordum. Zira 2015’ten itibaren eski Türklerin tarihini ve antropolojisini incelemeye yönelmiş ve düşünce dünyamda “devrimler yapmaya” başlamıştım. İbn Haldun kitabımda yer alan metinlerimle beraber “göçer-evli uygarlık” toplumsallıklarının da “medeniyet” kavramı ile tanımlanabileceği düşüncesi yönelişimi belirledi. İbn Haldun, aydınlar nezdinde çok büyük dokunulmazlığa sahip bir “kutsal adam” sayıldığı için pek çok sosyolog metinlerime menfi tepkiler veriyordu. Farklı mecralarda İbn Haldun’un düşünceleri hakkında şu retorikle konuşup yazıyordum:

“İbn Haldun, Hz. Peygamber’in Medine’yi nesep asabiyeti ile inşa ettiğini ifade ediyor. Bu görüşünü İslâmcıların eleştirmesi gerekirdi. Zira, Medine’nin kan asabiyetiyle inşa edildiği görüşü iki bakımdan hatalı: 1) Yesrib halkı Hz. Peygamber’i davet ediyor. Akabe beyatlarında bunun şartları görüşülüyor. Yani, Yesrib’in Medine’ye dönüşmesinde Hz. Peygamber kan asabiyetine dayanmış değil; 2) Eğer İbn Haldun’un ifade ettiği üzere devletler kan asabiyeti ile inşa edilmişse ve bu bir sosyolojik yasa ise, İslâmcıların Türkiye’nin Türkler tarafından kurulmasına itiraz etmemesi gerekir. Oysa İslâmcılık Mehmet Âkif’ten beri milliyetçiliğe neredeyse ‘küfür’ ithamında bulunuyor.”

Bu ifadelerim karşısında “İslâm Sosyolojisi” çalışan ve İbn Haldun’u Batı sosyolojisine karşı “yerli sosyoloji”nin kurucu babası sayan bir akademisyen şu itirazı yaptı:

“İbn Haldun’u gelişigüzel kullanıyorsun. İbn Haldun İslâm tarihinin sosyolojik yorumunu yapıyor. Din faktörü yanında asabiyet faktörünün de önemli olduğunu söylüyor. Bu bağlamı dikkate almadan İbn Haldun’un görüşlerini kullanmanız tahriften başka bir şey değil.”

İbn Haldun’a karşı geliştirdiğim argümanlar mezkûr sosyolog ve aydınların düşüncelerime yönelik indirgeyici ve aşağılayıcı ifadelerine maruz kalmıştı. Oysa mesele edindiğim husus, Türk düşüncesinde İbn Halduncu olmayan bir paradigmayı ortaya koyarak akademinin tarih çalışmalarının yatağını değiştirmekti. Pek çok tarihçi Selçuklu ve Osmanlı devletlerini asabiyet kuramına göre açıklamaktaydı. Kurama göre belli bir asabiyet, diğer asabiyetleri dize getirip devlet kurmaktaydı. Devlet kurulduktan sonra hükümdar kendisini iktidara taşıyan “kan asabiyeti”ni tasfiye ediyor ve İslâm dinini araçsallaştırarak “bağlılık asabiyeti”ni devlet cihazının merkezine yerleştiriyordu. Selçuklularda “gulam”, Osmanlılarda “yeniçeri” adıyla ortaya çıkan “hassa ordusu” (özel muhafız ordusu) İbn Haldun’un asabiyet teorisinin tecessümü sayılmalıydı. Zamanla devlet israf, yolsuzluk, adam kayırma, ağır vergiler nedeniyle çürümeye uğruyor ve devlet yıkılıyordu. İbn Halduncu akademisyenler Mukaddime’deki bu tarih felsefesi ile Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın kuruluş, yükseliş ve çöküş sürecini açıklayan bir şema kullanıyordu. Benim bu paradigmaya bazı yönlerden itirazım vardı: 1) Ahlâk Felsefesi Açısından: İbn Haldun’un tezi öncelikle Kur’an kıssalarıyla bağdaşmıyordu. Hz. Yusuf kendi kardeşlerinin ihaneti ile muhatap olmuştu. Kuyuya atıldıktan sonra Mısır’a köle olarak satılmış, vezirin karısının şehvetine karşılık vermediği için zindana atılmıştı. Hz. Yusuf’un Mısır’daki iktidarı İbn Haldun’un “asabiyet” kavramıyla değil, Farâbî’nin temellendirdiği “fazıl toplum” kavramıyla açıklanabilirdi. Hz. Peygamber de Medine’de asabiyet savaşları ile iktidar olmamış, Yesrib halkının onu “el-Emin” olarak tanıyıp beldelerine çağırması ile “Hâkem” kabul edilmişti. 2) Türk Göçebeliğinin Arap Göçebeliğinden Farklılığı Açısından: İbn Haldun ziraat ve hayvancılıkla uğraşan bütün halkları “bedâvet” kavramı altında ele almakta ve bu toplumların zarurî ihtiyaçları (yeme, içme, barınma, giyinme) karşılamaya odaklandıklarını, dolayısıyla zanaat, sanayi, ticaret ile uğraşamadıklarını ifade etmekteydi. Oysa Türkler çok eski zamanlardan beri hem at ve koyun çobanlığı ile uğraşmakta hem de maden işlemekte, demirden ok uçları/kılıç/silah imal etmekte, demir çemberli ahşap tekerlekli arabalar yapmakta, halı dokumakta, para tedavül etmekte, hatta senetle ticaret yapmaktaydı. İbn Haldun’un Türkler hakkındaki gözlemleri eksik olduğuna göre bedevî-hadarî ayrımına dayalı sosyolojik etütleri de hatalı idi. 3) Hz. Peygamber’in Medine Şehri, Hadarî Umran Kapsamında Değildi: İbn Haldun’a göre bedevîler mülkü elde edince (devleti kurunca) artık bedeviliği karakterize eden yaşama biçiminde kalamaz ve hadarî umranın gerektiği hayat düzenine geçerdi. İbn Haldun Hz. Peygamber’in Medine’deki iktidarını asabiyet ile açıklamıştı. Fakat bu argüman Medine’nin HZ. Peygamber devrinde hadaret haline gelmediği gerçeğini gözden kaçırmaktaydı. Zira Hz. Peygamber evini taştan ve yüksek katlı (saray) olarak inşa etmemişti. Hz. Ömer dahi kendi hilafetinde sahabelerden evini yükseltenleri ikaz etmiş, evinin üstüne ikinci kat çıkanlardan onları yıkmasını istemişti. Üstelik bu rivayet Mukaddime’de dahi geçmekteydi. 4) Tarih Yasası’nın Toplumların Özgürlüğünü Kısıtlayan Teolojik Bir Kadercilik Olduğu: İbn Haldun’un güçlü asabiyete sahip toplumların bedâvetten hadârete geçeceği ve ardından yozlaşarak çökeceği yolundaki tarih düşüncesi bir anlamıyla kadercilik demekti ve toplumların özgür iradeyle kaderlerini belirlediği düşüncesiyle çelişmekteydi. Eğer toplumlar bir tarih yasasının esiri idiyse, niçin peygamberler gönderiliyordu? Öte yandan Kur’an’da Yunus Peygamber’in gönderildiği kavim, iradesini kullanarak küfürden dönmüştü. O halde kavimlerin yaşamı özgür iradeden mahrum değildi. Toplumların kendi kaderine sahip olması benim açımdan Tonyukuk ile Bilge Kağan arasındaki tartışmayı da açıklamaktaydı. Bilge Kağan’ın Budizm’i kabul etme ve şehirlerde surlar içinde yaşama teklifini, Tonyukuk kabul etmemiş, böyle bir yaşama geçilirse Türklerin savaşçı kimliğini kaybedeceğini ifade etmişti. 5) Toplumsal Yasa Kavramı Tanrı’yı Pasifleştirmekte ve “Makine Doğa” Düşüncesi İmal Etmektedir: İbn Haldun toplum yasalarını “Sünnetullah” kavramı ile açıklamaktaydı. Benim tespitlerim ise Kur’an’ın bu kavramı sadece helâk olmuş kavimlerle ilgili kullandığı, yoksa bütün toplumlara has bir yasanın adı saymadığı yolundaydı. İbn Haldun, toplum yasaları kavramı ile Tanrı’nın toplumlara müdahale etmekte olduğu düşüncesini yok etmekteydi. Toplumlar tıpkı mekanik saat gibi işliyor idiyse, toplumlar niçin yağmur duasına çıkmakta ve Tanrı’dan yardım dilemekteydi. İbn Haldun’un fikirleri benim için Batı modernliğinin öncülerinden Descartes’ı hatırlatıyordu. 6) İbn Haldun’un Pozitivist Paradigması: İbn Haldun’un “insanın deney, gözlem ve düşünce ile bilgiye ulaştığı” yolundaki paradigması kaçınılmaz olarak “Allah kendi kurduğu yasa düzenine dahi müdahil edemeyecektir” vargısına ulaşmaktaydı. Bu ise onun hakkında şu hükmü vermeme yol açmaktaydı: Evrene müdahil olmayan Tanrı inancı nedeniyle İbn Haldun, sekülerdir ve modern Batı düşüncesinin kurucu mütefekkiridir. Ayrıca İbn Haldun Kur’an kıssalarında Allah’ın evrene müdahalesine dair örnekler bakımından cevap veremez duruma düşmüştü. Örneğin Kabil, Habil’i öldürdüğünde cesedin nasıl gömüleceği sorunu ortaya çıkmıştı. Kur’an Allah’ın kargayı göndererek Kabil’e mezar kazmanın öğretildiğini beyan etmekteydi. Süleyman, Belkıs halkından habersizken Allah ona hüdhüd kuşunu göndermiş, bu kavmin putperestliği hakkında bilgi vermişti. Yunus peygamber kavmini terk edip gitmiş, bindiği teknede mürettebat onu denize atmıştı. Bu peygamberi bir balık yutmuştu. Bu hadiseler Allah’ın tarihe ve topluma müdahalesi değil miydi? 7) İklim Teorisi ile Türklere Peygamber Gönderilmediği İddiası: İbn Haldun’un düşüncelerindeki en problemli iddia Allah’ın bütün kavimlere peygamber göndermiş olamayacağı yolundaki coğrafî determinizmiydi. Zira ona göre kuzey halklarına (ki bunlar Türkler oluyor) peygamber gönderilmemişti. Zira İbn Haldun’a göre bütün peygamberler ılıman iklim olan Akdeniz kuşağında ortaya çıkmıştı. Bunun nedeni ise bu kuşakta yaşayan halkların insanlığın en kâmil, en üstün kavimleri olması ve bütün medeniyetlerin bu iklimde kurulmuş bulunmasıydı. Böylece İbn Haldun bir bakıma Sami halklarının sosyolojisini yapmış olmakta, Türkleri “medeniyet dışı vahşi, peygambersiz halk” olarak tanımlamaktaydı.

İbn Haldun’un sosyolojik bakışının etnikçi olduğu sonucuna varmıştım. Onun “umran ilmi” dediği tarihsel sosyolojiyi bertaraf etmem gerektiği düşüncesiyle metinler kaleme almaya başladım. Mukaddime’yi eleştirmek bana başka yazarları da eleştirmek imkânı verecekti. İbn Haldun, Mukaddime’de umran ilmini Fârâbî ve İbn Sina karşıtlığı ile geliştirdiğini ifade etmekteydi. Nurettin Topçu da anti-kentleşme ideoloğu olarak köycülük yaparken Fârâbî’yi ve İbn Sina’yı son derece ağır ifadelerle dışlıyordu. Topçu’nun “Eski Türkler göçebe tüccar ve şaman idi, Anadolu’ya Müslüman Türkmen olarak geldiler ve çiftçi oldular. Milletimiz Anadolu’da varlık buldu” yolundaki ifadeleri ise göçebeliği de yargılıyor ve konar-göçerliği din bakımından aşağılıyordu. Topçu, Selçuklu (Nizamiyye medreseleri) modelini alarak Gazzâlî’yi öne çıkarırken; İbn Haldun da Gazzâlî’nin “Tehafüt” adlı eserinden haberdar olarak Yeni-Platoncu siyaset felsefecilerini eleştirmekteydi. Fârâbî’ye göre, erdemli şehrin kurulması için evrensel kanun ve ilkeleri öğretecek bir peygambere veya filozof hükümdara ihtiyaç vardı. Oğuz Destanı Reşideddin nüshasında Türklerin soyunun Hz. Nuh’tan geldiği, Oğuz Han’ın tıpkı Hz. İsa gibi bebekken konuştuğu, büyüyünce de Hz. Davud gibi dağlarla konuşup Hanif olarak yaşadığı anlatılıyordu. Oğuz Han, iktidar olunca onunla birlikte hareket eden Irqıl peygamberin “saklı şehir” inşa ettiği ifade ediliyordu. Topçu, Gazzalîci modeli benimsemişti. Bu model “Türk terkiptir” fikriyle hareket ederken etnik Türklüğü Müslümanlık içinde asimile etmeyi öneriyordu. Bu yaklaşım İbn Haldun’un “bedeviler mülkü elde edince kan asabiyeti gider, yerine din/bağlılık asabiyeti imal edilmelidir” görüşüyle aynıydı. İbn Haldun’un sosyolojik bakışının soy temelli Türk milletini açıklayamadığını düşünüyordum. Türkler Atlı-Demirci kültürleriyle İbn Haldun’un “bedevilerde zanaatkârlık yoktur” görüşünün temelsizliğini de ortaya koyuyordu. İsmet Özel de “Üç Mesele”de tarih bakışını İbn Halduncu çizgide görüyordu. Mukaddime’yi eleştiren kitabım ona da karşı-tez olabilecekti.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen