Akçura’ya Eleştiri ve Düşüncemin Koordinatları

Türklüğün ya modernleşmeyle ya da Osmanlı-Sünnîliğiyle tanımlanması gerektiği varsayımlarını reddeden bir “Türk Kimliği” inşasına yönelmiştim. Klasik hat iki kutupta sıkışmıştı: Milliyetçiliği ya Türkçü Turancı Milliyetçilik (TTM) fikrini savunan H. Nihal Atsız Osmanlıcılığı belirlemeliydi yahut Türk İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM) ekollerinin aydınları olan Ahmed Arvasi, İbrahim Kafesoğlu, Nurettin Topçu, Osman Yüksel Serdengeçti, Nevzat Kösoğlu, Erol Güngör, Sait Başer, Ş. Teoman Duralı’nın savunduğu Sünnî-Osmanlı füzyon (terkip) milliyetçiliği egemen olmalıydı. Bu iki milliyetçi hat da Resmi Milliyetçilik ile kavgalı ve ona muhalifti. Atsız, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’de kurulduğunu ifade etmişti; (TİTM) ekolleri ise 1923-1950 arası Cumhuriyet yapılanmasının “demokrasiyi ezdiğini” ve “aşırı Batılılaşma” ile Türklüğün İslâmla oluşmuş kimliğini (ve hafızasını) silmeye kalkıştığını iddia ediyordu. Ş. Teoman Duralı, harf inkılabı ile Türkiye Türklerinin “soykırıma uğratıldığı”nı belirterek Cumhuriyet’e karşı büyük bir “hınç retoriği” geliştiriyordu.[1] Ziya Gökalp hem modernleşmeci hem Turancı hem de Türk-İslâmcı bir düşünce bina ederek üç ekole de ilham vermekteydi. Yusuf Akçura ve Attila İlhan ise Avrasyacı düşüncelerine rağmen Resmi Milliyetçilik ile büyük oranda uzlaşmış durumdaydı. Bu Türkçü-Milliyetçi ekoller karşısında Yusuf Akçura’ya yakınlık duyuyordum. Onun düşüncesinde doğan Türkçülüğün kurucu fikriyatını (Osmanlı ümmetçiliğinden kopuşu) sahiplenirken, o fikriyata verilen muhteviyatı (ulusçuluk, dinde reform, demokratik milliyetçilik, Türkiye’nin “millet” kimliğinin Müslümanlıkla tanımlanması, burjuvazi öncülüğünde kalkınma/terakki) sahiplenmeyerek, “negatif lâiklik” ve “negatif özgürlük” kavramını öne çıkarıyordum. Devlet’in halkın dinî ve dünyevî “emniyet alanına” hiçbir şekilde müdahale edilmemesi gerektiğini savunuyordum. Dolayısıyla bu düşünce, Karamanlı Türklerin mübadele ile zorla göç ettirilmesini öncelikle “Türkçülük” ideolojisi bakımından meşru görmemeyi gerektirmekteydi. Hakikatte Karamanlı Türklerin mübadele edilmesi Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesinde ifade ettiği “Türk kimliği” bakımından dahi çelişkiliydi. Ayrıca Lozan ile Türkiye’nin gayrımüslim azınlıkları “vatandaşlık milliyetçiliği” bağlamında “Türk” kabul edilirken, Türkçeden başka bir dil bilmeyen, Türk soyundan gelen Karamanlılar “Yunan” sayılarak gönderilmişti.

Bu meseleyi konuştuğum Milliyetçi aydınlar “Karamanlılar İstiklâl Savaşı’nda Yunan ordusu ile işbirliği yaptıkları için mübadeleyle gönderilmiştir” savunması yapmaktaydı. Oysa bu görüş doğru değildi. İstiklâl Savaşı’nı destekleyen Papa Eftim’in kilisesine bağlı Karamanlı Ortodoks Türkler mübadele ile Yunanistan’a gönderilmişti.[2] Dolayısıyla Cumhuriyet, Türk ahalisini “İslâmlaştırmak” düşüncesi üzerine bina edilmişti. Bu ise Yusuf Akçura’nın kitaplarında ifade ettiği “bütünTürklük” fikriyatıyla çelişmekteydi. “Üç Türkçü Devrimci” kitabımı yazdığım dönemde Cumhuriyet’in Mâtürîdî teolojiyle inşa edildiği yolunda metinler okumuştum. Meryem Çağıl, “Cumhuriyet’in İslâmî Temelleri ve Karşıtları” (2025) kitabını yayımlamıştı. Bir de Gülbeyaz Karakuş’un “Cumhuriyet’in Politik-Teolojisi (Türkiye’de Kurucu İdeolojinin Sivil Din İhdası)” (2018) kitabı bulunmaktaydı. Meryem Çağıl, Cumhuriyet kurucularının İslâm’ın kültürel geleneğini sahiplendiklerini, onun toplumsal boyutunu korumayı düşündüklerini ama onu milliyetçiliğin bir içeriği haline getirmeyi düşündüklerini ileri sürmekteydi. Bu ilk bakışta Yusuf Akçura’nın “İslâm’ı Türklüğe hizmet ettirmek” fikrinin yansıması gibi bir algıya yol açıyordu. Ancak Meryem Çağıl Mâtürîdîliği “Devlet’in teolojik ihtiyacı” bağlamında ele almakta, hatta “Türkçe ezanın halk tarafından onay gördüğünü, ancak Türkçe namazın o kadar benimsenmediğini” iddia ederek olgusal tarihle ters düşmekteydi. Ayrıca Çağıl, “Millet’in teolojik ihtiyacı”nı göz ardı ediyordu. Gülbeyaz Karakuş ise, Cumhuriyet’in “Sivil Din” yahut “Milli Din” imal ettiği ve bunu da Hanefî-Mâtürîdî ekolün İslâmî yorumlarına dayanılarak gerçekleştirildiği tezini savunuyordu. Karakuş, Rousseau’nun “Contrat Social” eserinde “civil din”den bahsedildiğini, kurucu kadronun da bu “Toplumsal Sözleşme” adlı eserden özgürlük, toplum, egemenlik, cumhuriyet, din konularında faydalandığını belirtmekteydi. Çağıl’ın ve Karakuş’un bu argümanlarına karşı “Üç Türkçü Devrimci” kitabıma Mâtürîdîlik tartışmasını almaya mecbur olduğumu gördüm. Negatif Lâiklik kavramının Mâtürîdî’nin “Din” tasavvuru ile benzeşen yönlerini dikkate sunarak Cumhuriyet’in Din üzerinde reform politikalarının Mâtürîdîlik ile ilişkisizliğine işaret ettim. Bir diğer husus da Akçura’nın Atatürk’ü “peygamber” diye nitelemesi ve “lâik devlet” fikrine sahip bulunduğu halde devletin kurucusunu “teolojikleştirme” çelişkisiydi. “Negatif Lâiklik” kavramıyla Cumhuriyet’in kurucu kodlarının analizini yaparken Yusuf Akçura’ya da cevap vermiş ve onun fikriyatının eleştirisini yapmıştım. Yusuf Akçura, benimsediğim mirası temsil etmekteyken, onun metinlerine yönelik eleştirel okumalarım, bu mirasın kendisi de sorunlu/çelişkili idi; Akçura makalem üstü kapalı da olsa bunu itiraf etmeme neden olmuştu. Ayrıca Akçura, Türkçülük’ten Ulusalcılığa kaymıştı. Ulusalcılık ise Türk Dünyası Üst Kimliği önermiyordu. Böylece geliştirdiğim fikriyatın “selefsiz” (öncesiz) bulunduğu kanaatine vardım; sosyal medyada da entelektüel koordinatımı ilan ettim.

 

[1] “Biz soykırıma uğramış bir milletiz! Kültür soykırımına uğradık. Hafızası gitmiş, dolayısıyla burada şaşılacak bir şey yok. Alzheimer olmuş bir milletiz. Geçmiş unutuldu, bitti. Bunun en önemli müsebbibi yazının katlidir.” (erişim link: https://www.fikriyat.com/webtv/felsefe/prof-dr-teoman-durali-biz-soykirima-ugramis-bir-milletiz, 7.12.2021).

[2] “Türk İstiklâl Savaşı sürecinde işgale karşı ve bütün olumsuzluklara rağmen TBMM Hükümetinin yanında yer alarak destek veren Karamanlılara bu mücadelelerinde Papa Eftim önderlik etmiştir. TBMM Hükûmetinin pek başarılı olamadığı propaganda faaliyetlerinde çok önemli ve tarihî bir görev ifa etmişlerdir. Aynı süreçte Osmanlı İmparatorluğu dönemine uzanan talepleri olmasına rağmen kendi Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni kurmayı başarmışlardır. Fakat sonuçta Lozan Konferansı müzakerelerinde hiç beklemedikleri hâlde Papa Eftim ve birkaç Türk Ortodoks aile haricinde hepsi mübadeleye tâbi tutulmuşlardır.” (Atalay Bülent, Karaman Türkleri’nin Meşru Mücadelesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisiyle Münasebetleri (1920-1923), https://www.tuba.gov.tr/files/yayinlar/tarih-serisi/TUBA-978-625-8352-74-0_ch17.pdf, Millî Mücadele’nin Yerel Tarihi 1918-1923, Cilt 12, 2024: 477).

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen