“Medeniyet” kavramını bozkır halklarının töreli toplumsallığını içine alacak şekilde genişletince, “Göçer Evli Uygarlık Tezi ve Yerleşik Uygarlıklar Üzerine” (2024) kitabımın fikri temeli hazırlanmıştı. Yazarlık hayatımın başından beri Doğu-Batı çatışmasına vurgu yapıyor, İslâm’ın bu iki uygarlık yapılanmasından farklı olarak insanlığı “medeniyet durumuna” taşıdığını ifade ediyordum. “İslâm medeniyeti”ni Sadettin Ökten gibi Öz-Biçim ilişkiselliği ile kavramadığımdan “medenî” olanı sadece ahlâk/değer ilkeleriyle yaşayan toplumsallıkla tanımlıyordum. Medeniyet’i Mimar Sinan’ın eserleri ile anlamlandırmamaktaydım. Evrensel ahlâkî ve/veya kutsal değerler hangi dine, ideolojiye ait olursa olsun bir topluluğu örgütler ve onlara bu üst değerle nizam kurarsa, o toplum “medeniyet durumu”nda yaşamaya başlamış demekti. Toplumların medeniyet durumunda yaşamaları teknolojik donanımlarıyla değil, ahlâkî değerlere bağlı yaşayan erdemli fertlerinin yoğunluğuyla ilişkiliydi. Böyle toplumun başka toplumlarla sürekli savaş halinde yaşaması da gerekmemekteydi. Örneğin Zülkarneyn, kendisinden Yecüc-Mecüc halklarının zorbalığına karşı yardım isteyen halkı (Türkleri), dağların ardına yerleştirmiş ve onları tekno-uygarlığın yeryüzünü ifsad eden, ekini ve nesli bozan fıtrat dışı özünden koruyan uygarlık kurmuştu. Anlaşılacağı üzere kavramlaştırdığım “Göçer Evli Uygarlık Tezi”, erken dönem çalışmam olan “Azgelişmişlik Üstünlüktür” (1996) kitabıma yazdığım ikinci şerhti. “Devletin Teknolojisi Halkın Tekniği” (2021) çalışmamın ise birinci şerh olarak değerlendirilebileceği söylenebilecektir. Bu son kitapla (Göçer Evli Uygarlık Tezi) İbn Haldun’un dünya tarihini ve toplumsal felsefeyi “yerleşik toplumlar-göçebe toplumlar” ikilemi üzerinden kavramlaştırmasına itirazımı, bu kez “Bozkır Uygarlığı”na işaret ederek temellendirmekteydim. Baykan Sezer, bozkır toplumlarının bir uygarlık kuramadığını, kurulan uygarlıkların ise sunî tarım sisteminin tesisi ile ilişkilendirilmesi gerektiğini ifade etmekteydi. Sezer’e göre Bozkırlılar Devlet meselesinde Batılılar veya ATÜT toplumları gibi bir “Birlik” inşa edemedikleri için uygarlaşamamışlardı. Ona göre Bozkırlılar, Cengiz, Atilla, Timur gibi hakanlarla Avrasya’da büyük ölçekli imparatorluklar kursa dahi, ölümlerinin ardından bu imparatorluklar parçalanmakta ve göçebe halklar da tarımla yerleşikliğe geçmekteydi. Dolayısıyla yerleşik halklarla göçebeler arasındaki ilişkiler sadece savaş ve yağmadan ibaret kalmaktaydı. Bu ise “uygarlık durumu” oluşturamamaktaydı. Bense “göçer-evli uygarlık” yahut “bozkır uygarlığı” kavramlarıyla Türklerin farlı bir sistem getirdiğini ileri sürmekteydim. Eski Türklerde nesilden nesile aktarılan bir servet birikimine izin verilmemekteydi. Yerleşik yaşamadıkları için gayrımenkul mülkiyetine dayanan zenginlik oluşmuyordu. Dolayısıyla bozkır düşüncesinde uygarlığın kendisi azadlık (hürriyet) müstakillik (bağımsızlık), alplik (erdemlilik) kavramları üzerinde bina edilmişti. “Bozkır Uygarlığı” kavramının hedefi, “ilkel geçmişe dönüşü teorileştirmek” değildi. Tam aksine bu kavramla, Fârâbî’nin “mesken; kıldan, yünden, balçıktan, ahşaptan, yer altında veya mağarada olabilir” şeklindeki tanımına bağlanıyor ve “şehri”, “mahkemeli toplum”, “töreli toplum” sistemleri olarak temellendiriyordum. Böylece Bozkır Uygarlığı’nı, “göçebe toplum” kavramının ihtiva ettiği anlamı aşan, demirci-çoban-asker halk olan Türklerin başarabildiği bir sistem olarak takdim etmeyi amaçlıyordum. Kitabımın temel meselesi, “devlet” konusu idi. Pek çok milliyetçi aydın eski Türklerin “Töre” anlayışının “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ne işlerlik kazandırdığı görüşüne sahipti. Bense Töre’nin bozkır halklarının su, mera, ateş, tuz, demir gibi kaynakları kullanma hakkını düzenleyen ilkeler getirdiği fikrini savunuyordum. Bu ilkelere hükümdarlar dahi müdahale edemezdi. Dolayısıyla Bozkır Uygarlığı’nda temel oluşum devlete doğru değil, Millet’e doğru idi. Millet’i oluşturan halkların “negatif özgürlükleri” bulunmakta ve özgürlüğü sağlayan ilkeler yüzlerce yıl boyunca bu toplumlar için “yasa” sayılmaktaydı. Uygarlık Töreli Toplum ile varlık kazanmakta idi. Türkler Töre’yi bozan devletlerini dahi yıkıyordu. İfade ettiğim görüş, göçer-evli halkların “heterarşik” (yatay) örgütlenmesini de izah etmekteydi. Bu düşünceyi Kur’an kıssaları ile de destekleyebiliyordum. Musa-çoban kızlar kıssasında, büyük sürülere sahip çoban halklar suyu kendi koyunlarına tahsis ettiklerinden, kızların sürüsünün susuzluktan kırılmak üzere olduğu anlatılmaktaydı. Musa (as) kızların sürüsünün suya erişim hakkını savunarak “Töre”yi yeniden diriltmişti. Musa-çöl halkları kıssasında da suya erişim hakkı bakımından benzer bir “paylaştırma” yapılarak “Töre” koyulmuştu. Buna göre Hz. Musa, bir taşa âsâsı ile vurmuş ve on iki kaynaktan su akmaya başlamıştı. Ardından İsrailoğullarını on iki kabileye ayırıp, her kabilenin kendilerine tahsis edilmiş kaynaktan gelen suyu kullanmaları düzeni konulmuştu. Dikkat edilirse Hz. Musa devlet başkanı değildi ve çöl ortamında İsrailoğulları’nın da devleti yoktu. Böylece “Töre”nin “ilahî” kökenli olduğunu ve beşerî akıldan doğmadığını da (Fârâbî hatırlanmalıdır) ifade etmiş durumdayım. Meseleyi Türkler bakımından ele aldığımda Bozkır Uygarlığı’nın temel unsurunun göçebelik değil, töre, at ve demirin buluşturulmasıyla ortaya çıkmış askerî teşkilatlı toplum sistemi olduğuna işaret ediyordum. Kitabımda Bozkır Uygarlığı kavramını nübüvvet tarihi ile de ilişkilendirdim. Temel argümanım nebevî silsilenin “yerleşik uygarlık” sistemleri ile çatıştığı noktasındaydı. Erken Hristiyanlık, kentlerde büyük eziyetlere duçar kaldığından kent dışında topluluk hayatı olarak yaşanmaya başlamış ve kendi kendine yeten bir ekonomik kültür meydana getirmişti. Hz. Peygamber’in de gençliğinde çobanlık yaptığını, Mekke’den Medine’ye hicretinin ise “uygarlıktan kaçış, medeniyete hicret” anlamına geldiğini ifade etmekteydim. Düşünceme göre Hz. Peygamber, İslâm medeniyeti tasavvurunu “uygarlık” tasavvuru olarak ortaya koymayı amaçlasaydı, Roma mimarisinin üstün örneği olan Ayasofya’yı bir ölçüt olarak kabul etmesi ve Mescid-i Nebevî’yi kült bir mimarî eser olarak inşa etmesi gerekirdi. Habil-Kabil kıssasını da bu paradigmayla yorumlamaktaydım. Buna göre çobanlığın temsilcisi Habil ile yerleşik uygarlığın temsilcisi Kabil arasındaki ihtilafta Hz. Âdem “hâkem” olmuş ve “mahkeme” teşkil edilmiş; insanlığa çobanlığın düzeni örnek gösterilmişti. İnsanlık tarihi, halkların gıdaya, suya erişme haklarını muhafaza edenlerle, halkları bu haktan mahrum edenler arasındaki kavga üzerinden okunmalıydı. Bu nedenle Hz. Yusuf’un Mısır’da kurduğu düzeni de Baykan Sezer’in “su boyu ovalarında sunî tarım sistemi ile kurulmuş ATÜT” olarak görmüyordum. Çünkü Hz. Yusuf, bolluk yıllarında stokladığı mahsulü, kıtlık yıllarında bütün insanlığa dağıtmanın yönetimini ortaya koymuştu. Bu bir “gıda potlaç devleti” idi ve Orhun Yazıtları’nda “açları doyurdum, yoksulu giydirdim; az milleti çok eyledim” ifadesiyle ortaya konan “paylaştırma düzeni” idi. Yerleşik uygarlıklar İbn Haldun’un tarih felsefesine göre hareket ediyordu. Başka asabiyetlerin zenginliklerini ele geçiren güçlü kavimler, serveti kentlerde topluyor, zenginliği kendi hevaları için kullanıyordu. Yerleşik toplumların temel ideolojisi “birikimcilik”, temel yapısal düzeni “mülkiyetçilik” iken; Bozkır Uygarlığı, merkeziyetçiliğe, mülkiyetçiliğe, yerleşme ideolojisine bağlanmayı reddetmekte, çevre toplumsallıkların birliği fikrinden beslenmekteydi. “Göçer-evli Uygarlık” efendi-köle imal eden Devlet modeline karşı olup, bürokratik ve despotik organizasyonu düşmemeyi önceleyen “yatay birlik” düşüncesine bağlanıyordu. Bu ise “heterarşi” idi.
