“Donatır gönül burcunu,
Akça sevda güvercini,
Sevenler vurur harcını,
Zaman adlı tokmağınan” demiş bir şiirinde Feyzi Halıcı Ağabey.
“Zaman bir kutsal tabaka” demişti Bahaeddin Karakoç Ağabey de.
Bazı insanlar zamanını güzelleştirir. Onlarla hep ufuklara bakarsın geldiğin yerden.
Dursun Ali Yağcı arkadaşımız öyle bir insandı. Karadeniz yaylalarının güzelliğini taşırdı üzerinde. Görünmeze ışık olurdu halince. Demiş ya Feyzi Halıcı Ağabey;
“Dumanlı olur yüceler,
Geçer bu yoldan niceler,
Güne erişir geceler,
Bir çırayı yakmağınan.”
İşini yapardı Dursun Ali Bey. Yunus Emre’nin;
“Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim” sözünü üzerinde taşıyanlardan biriydi. Bilirdi ki;
“Göğe ersen bir başına,
Değmez damla gözyaşına,
Dönersin mezar taşına,
Gönül evi yıkmağınan.”
Bir gün dağları dolaşıp bizim köye gidelim dedik. Türkmen Baba tepesinde gök delindi sanki. Gök gürültüleri, çakan şimşekler, arabanın kaydığı toprak, çamurlu yollar. Sonra köye geldik. Sayfasında şöyle yazmış 30 Eylül 2020 tarihinde;
“Hem insanız, hem yoldaşız, hem dağız,
Yağmur yoksa, gönül yoksa kurağız,
Neticede ikimiz de toprağız,
Hüvelbaki, Allah Kerim dağlar ey!”
Uzun yıllar Eskişehir’de savcılık yaptı Dursun Ali Bey. Doğduğu Ardeşen’e gitti bir müddet önce. Doğduğu yerleri özlemişti belki. Belki toprak çağırıyordu. Zaman nereye gider bilinmezdi Feyzi Halıcı Ağabey’in dediği gibi;
“Burdaydı daha demincek,
Nereye gitti bu zaman?
Bu kaçıncı erkence’dir,
Nereye gitti bu zaman.”
Rıza Akdemir Ağabey geçmişi hatırlıyordu bir şiirinde, kırk yıl öncesine dönmek istiyordu;
“Bir mucize olsa bir gün aniden,
Kaybolsa saçımı dolduran aklar.
Kırk yıl öncesine dönsem yeniden,
O şehir, o gençlik ve o sokaklar.”
Kırk yıl öncesine dönüyor, kapının ziline uzanıyordu elleri;
“Kapının önünde bir süre kalsam,
Kalbimde heyecan, köpüklü taşkın.
Uzanıp kapının zilini çalsam,
Atılsa boynuma kardeşim şaşkın.”
Babası evlâdını görünce hayretle doğruluyordu divandan;
“Hasretle divandan doğrulsa babam,
Uzansa saçıma doğru elleri.
Toplansa o akşam hısım akrabam,
Yadetsek birlikte geçen günleri.”
Kapıyı mı, evini mi, dağları mı özledi bilinmez, Ardeşen’e döndü Dursun Ali Bey. Belki şöyle dedi Feyzi Halıcı gibi;
“Düş’tü gözümü yaşladı,
Kar beyazlığı başladı,
-Babam namaza durmuyor-
Nereye gitti bu zaman?”
Kitapçıları gezerdi çokça. Eskişehir’de hangi kitapçıda hangi kitap var bilirdi. Bazen de bir poşete koyduğu kitapları getirirdi, ‘bunlar senin işine yarayabilir’ derdi. Bir kısmını da ilgilisine vermem için bırakırdı.
‘Çok düşünürken az konuşabilirsin, fakat çok konuşurken hiç düşünemezsin’ demişler ya, o yüzden gereği kadar konuşurdu.
Birkaç arkadaş aynı yerde oturalım diye hâyal ediyorduk. Birisi de Dursun Ali Bey idi. Perşembe günü bunu hatırlattı bir arkadaş, aklımdan Dursun Ali Bey’i de aramak geçti. Ama kısmet olmadı.
Emanetini doğduğu topraklarda teslim etti Dursun Ali Yağcı arkadaşımız.
Yalnızlığımız böyle böyle büyüyor bizim. Mazi kokulu sandıklar bulduğunu koyuyor içine.
İnşallah Ardeşen’e gitmek nasip olur. Gidilecek yerler de çoğaldı bu sıra zaten.
Bir gelişinde İbrahim Sağır Ağabey de vardı iş yerinde. İbrahim Ağabey’in çok sevdiğim bir şiirini koyalım bugün;
Sessizlik Şehri
Sessizlik şehrine bir dost götürdük,
Ne hatır sordular, ne hâl sordular.
Hânesine husulünce yatırdık,
Ne adres sordular, ne yol sordular.
Bura sakinleri hepsi lâl olmuş,
Kalkmış sen ben farkı,bir emsal olmuş,
Geçmiş hayatları hep masal olmuş,
Ne nakit sordular, ne mal sordular.
Bir küçük tümseğe dönmüş bedenler,
Saklanmış toprağın altına tenler,
Unutmuş düyayı önce gidenler,
Ne asır sordular, ne yıl sordular.
Buraya gelenler atmış dertleri,
Bir uzun sükuta katmış dertleri,
Geride kalana satmış dertleri,
Ne petek sordular, ne bal sordular.
Adları kazınmış hece taşına,
Yatmışlar uyurlar yalnız başına,
Bakmazlar yabanın kurdu, kuşuna,
Ne bülbül sordular, ne çil sordular.
Gece nedir, gündüz nedir bilmezler,
Güneş, sema, yıldız, bedir bilmezler,
Üşümezler, urba, setir bilmezler,
Ne aba sordular, ne çul sordular.
Üstlerinde otlar bitmiş yolmazlar,
Bayram gelir, seyran gelir gülmezler,
Dost ahbabı ziyarete gelmezler,
Ne zambak sordular, ne gül sordular.
Nışanları sade şu taşlarıdır,
Selviler çiçekler sırdaşlarıdır,
Yağmurlar belkide gözyaşlarıdır,
Ne deniz sordular, ne göl sordular.
İbrahim Sağır
“İnsanlar vedalaşırken bu cümle ne güzel yakışır; Sağlık safalık ile” demişti sayfasında bir gün.
‘Dünya arkasını dönmüş gidiyor’ sözü Hz. Ali’nin.
Her birimiz fiziki olarak bir hacim kaplarmışız dünyada. Ama bazılarının giderken bıraktığı boşluk çok büyük olurmuş.
Ondan kalan hep güzel hatıralar, kitap kokusu, tabiat sevgisi, güzellik ve eşi hanımefendinin hediyesi bir güzel eser.
Terazisi son derece hassas bir insandı Dursun Ali Yağcı Bey, mekânı cennet olsun.
Fatihalarla…
Mehmet Ali KALKAN


