Resim: Fatih Sultan Mehmet. Eser, Sinan Bey veya Bursalı Şiblizade Ahmed’e atfedilmiştir. Resimde, Fatih Sultan Mehmet, elinde gül koklarken betimlenmiştir.
Suzan ÇATALOLUK
Aziz Dostlar,
Şu anda Sevgili Türkiye’mizde gelişen hadiseleri ve siyasilerin gerek yaptıklarını gerekse söylediklerini, memleketimizde olanları birkaç zaman evvel duysak, görsek “rüya görüyoruz. Hayır! Rüya değil, bu bir karabasan” derdik.
Osmanlı’nın şair Padişahlarından III. Mustafa da aynı şekilde döneminden şikâyet etmiş bir şiirinde. Diyor ki:
“Yıkılubdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devleti çarh-ı denî verdi kamu mübtezele
Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezen hep hezele
İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem-yezel’e“
Devleti idare etmeni çok zorlaştığını, dürüst ve bilgili devlet adamı bulunmadığını, işin Allah’a kaldığını anlatan Sultan III. Mustafa nereye elini uzatsa dökülmekte olduğunu görmektedir: Osmanlının ünlü Yeniçeri Ocağı askerlik yapma yerine ticaret ile uğraşmaktadır; İstanbul’da kahvehaneler başta olmak üzere esnaf faaliyeti bunların elindedir. Üstelik önüne gelen artık yeniçeri olmakta, rüşvet ve adam kayırma artık had safhadadır.
Netice: 1774 yılında Rus Savaşı yenilgisi ve vahim bir anlaşma olan Küçük Kaynarca…
Ve… Sultan derin bir kederle kalp krizi, ardından da felç geçirerek 57 yaşında vefat ediyor…
Tarih… Özellikle Türk Tarihinde, Türk Tarihinin yaklaşık 600 senelik Osmanlı döneminde neler neler yok ki:
Zaferler, yükseliş, ilim ve sanatta büyük atılım, ardından duraklama, gevşeme, sonra yenilgiler, ilimden ve sanattan kopma, gerileme, lüks, şatafat içinde geçen dönemler, dehşet verici isyanlar, rüşvetler, adam kayırmalar, kadınların saltanatları ve çöküş, bitiş…
Bir misal: Hürrem Sultan’ın Sarı Selim’inin oğlu III. Murat’ın kaynaklara göre tam 130 çocuğu oluyor, kimi büyük kimi birkaç aylık. Bunlardan otuzu kız. Bazı cariyeler de hamile III. Murat’ın oğlu III. Mehmet tahta çıktığında.
III. Mehmet Tahta çıkar çıkmaz “nizam-ı âlem” adına hepsini boğduruyor! İstanbul’da feryâd ü figân günlerce sürüyor. Kimi küçücük kimi orta boy kimi irice bir sürü tabut gözyaşları içinde toprağa emanet ediliyor…
III. Mehmet ahirete göçünce Oğlu I. Ahmet “ister babam olsun ister sultan, katilin cenaze namazını kılmam” deyip kederini açıkça ifade ediyor; ardından da “nizam-ı âlem” ilkesini kaldırıyor, büyük kardeş kuralını getiriyor…
Başka bir misal: Edirne Vakası: Padişah II. Mustafa’nın feraseti ve liyakati bırakıp kendine yakın bulduklarına idareyi teslim etmesi ve imparatorluğu kendi malı sanması, Devleti emanet ettiği, görev verdiği adamlarının akıl, ilim ve adaletten uzaklaşması…
İşte tam da bu tarife uygun bir şekilde olan oluyor her şey; Sultan II. Mustafa’nın saltanatının sonunu getiriyor…
Sebepler mi? Bakalım, görelim:
Zenta ve Karlofça felaketleri: Ordunun başında büyük umutlarla sefere çıkan padişah II. Mustafa kendinden çok emin olsa gerekir…
Ama… Teknik olarak artık “küffarın ordusundan” geri olan ordusu Zenta’da, Tisza Köprüsünde tuzağa düşer, gözünün önünde otuz bin askeri şehit olur; büyük bir bozguna uğrar ve 1699’da Karlofça Antlaşmasının imzalanması ile ağır bir psikolojik çöküş yaşar.
Sonra… Acı gerçekleri gözden geçirip devletini ve ordusunu bilimsel metotlarla yeniden toparlaması gerekirken her şeyi terk eder; Devlet idaresini Şeyhülislam Feyzullah Efendi’ye bırakıp Edirne’deki sarayına gider. Dünyadan elini eteğini çeker, hat, beste ve tasavvufi şiirlere verir kendini.
Bir misal: ünlü “Yessir Lena” ilahisi:
llâhu Rabbî lâyezâl
Yâ Vâhid ü yâ Zü’l-Celâl
Ey pâdişâh-ı bî-zevâl
Yessir lenâ hayra’l-umûr
Vakt-i seherde dâdımız
Arşa çıkar feryâdımız
Cürm ü hatâ mu’tâdımız
Yessir lenâ hayra’l-umûr
Senden irişmezse amân
Olur kamu işler yamân
Yâ sâhib-i kevn ü mekân
Yessir lenâ hayra’l-umûr
Ama…
Aziz Dostlar,
Ama Hocası Şeyhülislam Feyzullah Efendi haktan, adaletten ayrılıp, gerçekleri ve uzak ufukları görmezden gelir; bilimsel gelişmelere dudak büküp kendi bildiğini okuyup olmadık işler yapınca halkta büyük bir memnuniyetsizlik başlar!
Neler mi yapar?
Mesela: Padişah II. Mustafa’nın özellikle Edirne’de yaşamasını sağlar, böylece halkın ve devlet görevlilerinin padişaha ulaşmasını engellemiş olur;
Kendi akrabalarını, yakın adamlarını hiç hakketmedikleri halde yüksek devlet ve ilmiye görevlerine tayin eder;
Genç yaştaki oğullarına önemli kadılıklar, büyük gelirler (arpalıklar) verir;
Rüşvet ve iltimas düzenini kurar, devlet kadrolarını liyakate bakmadan adaletsizce doldurur;
Kendisine muhalif olan devlet ve ilim adamlarını korkutup sindirir, vazifelerine son verir;
İstanbul’dan sorunlarını iletmek için Edirne’ye giden halk heyetlerini yolda yakalatıp zindanlara atar…
Sonunda olan olur: 1703’de halk ve askerler büyük bir isyan başlatır.
Tarihe Edirne Vakası olarak kaydedilen bu vahim hadiseler bütününde Sultan II. Mustafa tahttan uzaklaştırılır, taht artık kardeşi III. Ahmet’indir.
Aziz Dostlar,
Padişah III. Ahmet ile işler düzelir mi?
Elbette hayır! Gömleğin ilk düğmesi yanlış bağlanmıştır yine. Nasıl mı?
Ruslarla yapılan ve Azak Kalesinin geri alınmasıyla sonuçlanan 1711 Prut Zaferi, 1718’de Venediklilerden Mora’nın geri alınması elbette başarıdır.
Ama ardından Petervaradin’de ağır bir yenilgi, Belgrad ve Sırbistan’ın kuzeyinin kaybı ile neticelenen Pasarofça anlaşması…
Ve… bilimsel gelişmeleri takip ile çağdaş teknolojiyi yakalayıp tedbir almak yerine “vur patlasın, çal oynasın” devrine dönüş: Lale Devri…
Bu defa Damat Nevşehirli İbrahim Paşa başroldedir!
Bu ünlü Paşa Kağıthane’deki ünlü Sadabad Kasrını yaptırınca diğerleri de hemen yerlerini alır; İstanbul kasırlar, köşkler şehrine döner!
Başta Nedim olmak üzere şairler bu kasırların muhteşem lale ve gül ile çeşit be çeşit çiçeklerle süslü bahçelerinde en güzel şiirlerini söylerler, bestekârlar en güzel bestelerini icra ederler, hanendeler, sazendeler avazlarını sabahlara kadar göklere salarlar.
Delikanlılara da şiirler yazan Nedim-i Şeyda’nın şiirleri bir neşe rüzgârı gibi dilden dile dolaşmakta olup zengin ve gösteriş içindeki mutlu azınlığa neşe saçmaktadır:
“Erişti nevbahar eyyamı açıldı gül-i gülşen
Çerağan vakdi geldi lâlezârın dîdesi rûşen
Çemenler döndü rûy-i yâre reng-i lâle-vü gülden
Çerağan vakdi geldi lâlezârın dîdesi rûşen
Açıldı dilberin ruhsârı gibi lâleler, güller
Yakışdı zülf-ü hûban veş zemine saçlı sümbüller
Nevâ-saz olmada bin şevk ile aşufte bülbüller
Çerağan vakdi geldi lâlezârın dîdesi rûşen”
Ama…”Zevk u Sefa gaflettir” diyen uyarılar başlar… Sınır boylarında askerler şehit düşmekte, halk kıtlık ve açlık çekmekte, ama İstanbul’da canlı kaplumbağaların sırtına mum dikip sabaha kadar eğlenilmekte, hayvanlara dahi zulmedilmektedir…
Bu halin “büyük bir gaflet ve günah” olduğunu söyleyen din adamları saray tarafından taşraya sürülmektedir!
Aziz Dostlar,
Yine rüşvet çarkı dönmekte, yine ağır vergiler, yine deli bir israf devam etmekte, kaynak için konan yeni vergiler halkı perişan etmekte, başı bozuk yeniçeriler savaşa gitmek yerine ticarete devam edip haraç dahil olmak üzere her türlü suçu işlemektedir. Halk ve esnaf perişandır yine.
Dönemin şairlerinde Koca Râgıp Paşa şiirinde şöyle anlatır o zamanları:
“Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş ihâmı tezyîd eyler,
İşret gecesi mülk-ü devleti satmak hüner oldu”
Kahvelerde, toplantılarda halk ve saz şairleri de derler ki:
“Siz Sadabad’da eğlenirken güle oynaya,
Kulak tıkadınız feryada, ağlayan fukaraya.
Altın varaklı saraylar başınıza yıkılır,
Bir gün gelir o mumlar tersine yakılır!”
Ve… Kaderin çarkları işler, tarih tekerrür eyler; Patrona Halil adlı bir eski denizci, başı bozuk bir yeniçeri, Beyazıt Hamamının tellağı 28 Eylül 1730 günü isyanı başlatır;
Bu öyle bir isyandır ki o güzelim kasırların, yalıların, köşklerin 120’si talan edilip yakılır;
Yapay cennetlerin neredeyse tamamı büyük bir nefretle yok edilir;
Günlerce yakılan, yanan, yağmalanan güzelim İstanbul yine acıların en büyüğünü yaşamaktadır!
Neticede Nevşehirli damadını koruyamaz III. Ahmet, ağlayarak kızının kocasını şakilere teslim eder, tahtından da feragat eder…
Sadrazam İbrahim Paşa’nın cesedi sokaklarda ağır hakaretlerle sürüklenir!
Aziz Dostlar,
Neden acılar tekerrür etmiştir?
Çünkü doğru yoldan sapılmıştır.
Nedir doğru yol:
Sorunun cevabı için İmam Maturidi’ye bakalım mı?
Övündüğümüz, İtikatta bağlı olduğumuz Türk Bilgesi İmam Maturidi’ye göre:
İşi ehline vermek adaletin şiarıdır. Yönetim kademelerine getirilecek kişilerde önemli olan o şahsın işe uygunluğudur, bilgisidir, yeteneğidir;
Bir yöneticinin koltuğunda oturmasının meşru olması halka adaletle hükmetmesi şartına bağlıdır. Eğer bir yönetici zulüm ederse -ki bunun pek çok yolu vardır- adalet ortadan kalkar. Adaletin kalkması meşruiyeti de giderek yok eder;
Hukukun Üstünlüğü tartışılmaz bir kuraldır. Yönetici (halife veya sultan) hukukun üstünde bulunmayıp, içindedir;
İktidar emanetini adaletle ve vefa ile korumak mecburiyetindedir emanet edilen. İktidarın ve elbette bu yalan dünyanın gelip geçici, gerçek iktidar sahibinin Yüce Allah olduğunu bilerek hükmedenin kendisine geçici bir süre için verilen devlet ve iktidar emanetini vefa ve sadakat ile koruyup kullanması en önemli şartlardandır…
Ve… En temel ilkelerden biri: Susan değil, sorgulayan halkın varlığıdır…
İşte bu şaşmaz ilkeleri çiğnemeleri yüzündendir ki III. Ahmet de aynı kaderi yaşamış, tahtından olmuştur.
Aziz Dostlar,
İnsan düşünmeden edemiyor: Zavallı kaplumbağalar sırtlarına yapıştırılmış, yanan mumlarla büyük acılar çekerek o taraf bu tarafa koşuştururken şair Nedim’in nazlı dilberleri ile süslü civanlarının hiç mi kılı kıpırdamadı?
Ya Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yüreği hiç acımadı mı sınırlarda askerleri şehit olurken?
Neyse….
Sosyolojinin kurucusu sayılan İbni Haldun bu tabloya baksa ne derdi acaba: Asabiyet bağının yok olduğu, yozlaşmanın had safhada bulunduğu Lale Devrinin Osmanlı’nın bitişe doğru hızla gittiği bir dönemdir, derdi herhalde!
Aziz Dostlar,
Çok kederlendik değil mi?
Haydi başa dönelim, şiirlerden bir demet okuyalım:
Osmanlı’nın kurucu önderi Kayı boyunun muhteşem başbuğu Osman Gazi bir şiirinde oğlu Orhan’a şu nasihatte bulunuyor:
“Adaletle cihana hükmedip, şad eyle kalpleri,
Zulmetme kimseye, adaletin her an ayan olsun.”
Ya Fatih Sultan Mehmet ne diyor:
“Sevdün ol dilberi söz eslemedün vây gönül
Eyledün kendözüni âleme rüsvây gönül”
“Sana cevr eylemede kılmaz o pervây gönül
Cevre sabr eyleyemezsin nideyin hây gönül”
“Gönül eyvây gönül vây gönül eyvây gönül”
Ve…
Fatih Sultan Mehmet Hanın gül tutan minyatürü…
Günümüze de dönelim: Aziz Dost, Sevgili Kardeşim Mehmet Ali Kalkan Beyden de harika bir şiir:
“Sarı Saltuk mu, Küpeli Hafız mı, Dede Korkut mu,
Kumral Abdal mı bilinmez belki de hepsinin, bey olanlara, bey olacaklara söyledikleridir…
Kılıç iyi, kalem iyi,
Birisini silmek olmaz.
Bey Kayı’nın gözbebeği,
Başkasını bilmek olmaz.
Dinlemezsen ağıt olur,
Dinler isen öğüt olur,
Bey Kürşat’ça yiğit olur,
Gök ekini yolmak olmaz.
……
Hem döğüş bil hem toyunu,
Elbet bozar zor oyunu,
İllaki Oğuz soyunu,
Dilim dilim dilmek olmaz.
Bey her zora göğüs gere,
Yüz yüzü, göz gözü göre,
Bu ki Ötüken’den töre,
Su görende dalmak olmaz.
………….
Olmasın milletin üzgün,
Kutlu ülkü senin yazgın,
Sal atları dolu dizgin,
Boşa kılıç çalmak olmaz.
Gökte uçar Huma Kuşu,
Kutlu Dağ’da Yada Taşı,
Devlet ki Oğuz’un işi,
Devamlıdır, bölmek olmaz.
……..
Çokça çalış misal arı,
Ekmeyince çıkmaz darı,
Ağlar iken başkaları,
Bey olana gülmek olmaz.
Kılıç ya kında durmalı,
-İlla yakında durmalı-
Ya vurdu mu tam vurmalı,
Bey gönüle taht kurmalı,
Bu dünyada kalmak olmaz.
Hayra karşı geliniz Efendim…
