İpek Yolu Kavramı (CONCEPT OF THE SILK ROAD)

Tam boy görmek için tıklayın.

 

CONCEPT OF THE SILK ROAD

 

Mustafa ERGÜN[1]

 

ÖZ

İpek Yolu Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, binlerce yıldan beri bölgede kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. Hazar Taşkınları 15 bin yıl önce oluşmuş ve bu da İnsanlık Tarihine NUH TUFANI olarak yer etmiştir. İnsanlığın ilk uygarlıklarında birisi yaratan olan TURAN bölgesi dünyadaki en büyük kapalı su havzasıdır. Burada gerçekleşen uygarlık için tüm koşullar vardır: 35-40°K enlemleri arası, bol su kaynakları ve maden yatakları açısından zengindir. Ayrıca Turan bölgesi ulaşım için gerekli olan AT ve ÇİFT HÖRGÜÇLÜ BAKTERYAN (TÜRK DEVESİ) yine bu bölgede MÖ 3-4000’li yıllarda evcilleştirilmiştir. Bu olguların bir araya gelmesiyle ileri bir uygarlık gerçekleştirilmiştir. Bir iç havza olan bu bölgede önce kuzeydeki bu bölge daha sonra Pamirler ve Altay Dağlarından (karalardaki en büyük buzul kütleri vardır) Seyhun ve Ceyhun ırmaklarınca beslenmektedir. Kuzeyden gelen suyun azalmasıyla, Hazar Denizi su seviyesi 15000 yıl önce +50m’den -28m olmuştur. Dolayısıyla bu durum bölgede göçlere neden olmuş ve göçler başlamıştır. Aryanlarda tüm dünyaya buradan yayılmışlardır. İşte be göçler, evcilleştirilen at ve develer yoluyla yapılmıştır. Sümer yazıtlarında bu bölge maden (kalay ve demir) ve değerli taşlar (Firuze “Turkuaz” ve Lacivert taş “Lapis lazuli”) getirildiği belirtilmektedir. Orta Asya bölgeleri ile her zaman bağlantılar var olmuştur. Örneğin; Hindistan, Çin ve Ortadoğu arasında en eski zamanlardan beri, en az Tunç Çağı’ndan beri bağlantılar vardı. Bu tarihi bağlantıyı batılıların tanımladığı yalnızca ipek ticaretine bağlayarak değersizleştirmemek gerek. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan bu bağlantı uygarlığın gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir yer tutmuştur.

ANAHTAR KELİMELER: Uygarlık kuşakları, At ve Deve, Madenler, Kıymetli taşlar, Hazar taşkınları

 

ABSTRACT

Beyond being a trade route connecting Asia to Europe, the Silk Road has carried the traces of cultures, religions, and races in the region for thousands of years, offering extraordinary historical and cultural richness. The Caspian Floods occurred 15,000 years ago, and this is recorded in human history as the Flood of Noah. The Turan region, which created one of the first civilizations of humanity, is the largest closed water basin in the world. All the conditions for civilization to flourish here exist: the area between 35-40°N latitudes is rich in abundant water resources and mineral deposits. Furthermore, the horse and the double-humped Bactrian (Turkic camel), necessary for transportation, were domesticated in this region between 3000-4000 BC. The combination of these factors led to the development of an advanced civilization. This inland basin region is initially nourished by the Ceyhun and Seyhun rivers, originating from the northern region, and later from the Pamir and Altai Mountains (which contain the largest glacial masses on land). With the decrease in water flow from the north, the Caspian Sea’s water level dropped from +50m to -28m 15,000 years ago. This situation caused migrations in the region, and the Aryans spread throughout the world from here. These migrations were carried out through the domestication of horses and camels. Sumerian inscriptions indicate that minerals (tin and iron) and precious stones (turquoise and lapis lazuli) were brought from this region. Connections with Central Asian regions have always existed. For example, there have been connections between India, China, and the Middle East since the earliest times, at least since the Bronze Age. This historical connection should not be devalued by reducing it solely to the silk trade, as Westerners have done. This connection, which holds a very important place in human history, played a significant role in the development and spread of civilization.

KEYWORDS: Belts of civilization, Horse and Camel, Metals, Precious stones, Caspian floods

 

GİRİŞ

Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipek, porselen, kâğıt, baharat ve değeli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkân sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır (Şekil 1). İpek Yolu Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, binlerce yıldan beri bölgede yaşayan kültürleri, dinleri, ırklarında izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. Bu yolun merkezinde Hazar-Aral ile Ceyhun-Seyhun ırmakları önemli merkezi bir işlevi vardır. Duyanın en büyük kapalı havzası olan bu bölgenin ne kadar önemli olduğu ve Hazar Taşkınları (Nuh Tufanı) ile dünyanın ilk uygarlıkları olduğu olgusu bağlamında ele alınacaktır.

Şekil 1. İpek Yolu.

İlginçtir, “İpek Yolu” adı eski değil, onu Alman coğrafyacı Ferdinand von Richthofen 1877’de “Seidenstraße” (İpek Yolu) olarak ortaya attı; bu terimi Çin’in coğrafyası ve jeolojisi üzerine beş ciltlik eserinde kullandı. Yani yolu kullanan tüccarlar onu hiçbir zaman bu adla anmadı. Bu ayrıntı önemlidir, çünkü “İpek Yolu” aslında modern bir kavramdır ve geçmişi anlamak için sonradan verilmiş bir addır. Gerçekte tek bir hat değil, dallı budaklı, değişken bir yollar ağıydı: çöl kervan yolları, dağ geçitleri ve deniz rotaları. Adın tek bir üründen “İPEKTEN” gelmesi tesadüf değil. İpek hafif, değerli ve uzak mesafelere taşımaya değerdi; bu devasa ağın simgesi ve itici gücü oldu. İpek yola adını verdi ama yol yalnızca ipek taşımadı. Kervanlar yün, pamuk, boyalar, baharat ve ham madde de getirdi: İran’dan hurma, safran ve fıstık; Hindistan’dan sandal ağacı; Mısır’dan cam; batıya ise ipek brokar, lake eşya ve porselen gitti. Giyim açısından en önemli mübadele teknik ve üsluptu: dokuma yöntemleri, boyama sırları ve desen gelenekleri halktan halka geçti. İran, Soğd ve Çin motifleri birbirine karıştı; bu mübadele tüm Avrasya boyunca giyim estetiğini şekillendirdi. Böylece İpek Yolu sadece ticaret değil, dünyanın ilk büyük moda değişimiydi. Bir bölgede doğan desen ya da kumaş, binlerce kilometre uzakta yeni bir giyim geleneğinin parçası oluyordu.

Coğrafi konumu nedeniyle, eski çağlardan beri doğu ile batı arasında bir köprü işlevi gören Anadolu, İpek Yolunu en önemli kavşak noktalarından biri olmuştur. Orta Çağ’da, İpek Yolları Çin’den başlayıp Orta Asya’da birden fazla güzergâhı izleyerek ve Anadolu’yu geçerek Trakya üzerinden Avrupa’ya uzanmıştır. Ayrıca, Ege kıyılarında Efes ve Milet, Karadeniz’de Trabzon ve Sinop, Akdeniz’de Alanya ve Antalya gibi önemli limanları kullanarak deniz yolu ile de Avrupa’ya ulaşmıştır. İpek Yolu sonsuz değildi. 1453’ten itibaren Osmanlı İmparatorluğu kara yolları üzerinde denetim için rekabete girdi, aynı zamanda Avrupalılar deniz rotaları aramaya başladı ve bu, Büyük Coğrafi Keşifler dönemini açtı. Deniz yolları kara kervanlarından daha ucuz ve güvenli oldu: tek bir gemi yüzlerce devenin yükünü taşıyabiliyordu. Ticaret giderek okyanuslara kaydı ve eski kara İpek Yolu ekonomik önemini yitirdi. Ama yol tamamen yok olmadı ve kültürel ve tekstil mirası kaldı. İpekçilik artık tüm dünyaya yayılmıştı, giyim gelenekleri ise yüzyıllarca taşınan mübadelenin izlerini sakladı.

Gordon Childe, “EX ORIENT LUX” (Işık Doğudan Gelir) olarak bilinen söylemiyle de Batı ve Avrupa uygarlığının köklerinin Yakındoğu’dan Batıya doğru göç ettiği savını ileri sürmüştür. Günümüzde yalnız Batıya değil Doğuya (Hint Yarımadası ve Çin) ve Güneye (Mısır ve Afrika) doğru Turan-Aran-Harran civarından gitmiştir. Turan Bölgesi araştırmaları (Lyonnet ve Dubova, 2021) uygarlığın kaynağının Harran ile sınırlı olmadığını göstermekte, Hazar-Ceyhun havzasının daha ayrıntılı incelenmesini salık vermektedir (Sariadini, 1995). Burada da bu doğu-batı bağlantısını önemi ve nedenleri üzerine bazı bilgiler verilecektir. Başta coğrafyası ve iklimi üzerine bilgiler verilecektir. Buzul Çağı sonlarına doğru uygarlık neden bu bölgede sıçrama yaptığı ortaya konacaktır. Bu sıçramada günümüzden 15 bin yıl önce oluşan Hazar Denizi Su Taşkınları (Tufan) olayının önemi belirtilecektir. Yaratılan uygarlığın Dünya’ya nasıl ve hangi yollarla yapıldığı olguları üzerinde tezler üretilecektir (At ve Çift Hörgüçlü Deve).

UYGARLIĞIN GELİŞİMİ

Yaşam için su çok önemlidir. Onun için, tatlı suyun elde edilmesi uygarlığın yaratılması ve sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazlarındandır. Buzul çağında suyun çoğunluğu kutuplarda ve yüksek dağlarda tutulmuştur. Buzul çağında su seviyesi 120/130 m günümüz seviyesinin daha altında idi. Buzul çağında yeryüzündeki yaşam sınırlanmış bir alan içinde var olmuştur. Günümüzde 20 bin yıl önceki Son Buzul Maksimumu zamanında tüm Dünyadaki insan nüfusu yalnızca 5 milyon civarında idi (Amerika ve Avustralya’da insan yoktu). Buzul Çağı sırasında yaşam için en uygun yerler olan Hazar bölgesiydi.

Hazar-Aral Havzası Dünyanın en büyük kıta içi kapalı havzasıdır. Kıta içi havzaların su seviye değişimleri açık okyanuslardaki benzemez. Daha hızlı bir şekilde inip-çıkarlar. Önce çivi yazılı metinlerde okunan TUFAN söylentisi daha sonra da din kitaplarına geçmiştir. TUFAN olayının nerede olduğu veya olabileceği hakkında birçok varsayım yapılmıştır. Fakat bulgular, din kitaplarında yazılanların eski Sümer Gılgamış Destanı’nda verildiğine benzer şekilde olduğu saptanmıştır. Kur’an’da Tufan olayına fazla yer verilmez. Zaten bu şekilde ani bir yükselim ancak ve ancak Hazar-Aral gibi bir kapalı havzada olabilir. Fessenden (1924); Nature dergisinde bu Hazar Taşkının şu makalesi ile açıklamıştır “The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus”.  Profesör Fessenden, Kafkasya’da arkeolojik araştırmaların acil gerekliliğinin ateşli bir savunucusudur. O, Kafkasya’nın insanlığın beşiği olduğunu; erken dönem kayıtlarında bahsedilen Tufanın orada gerçekleştiğini ve insan ırklarının farklılaşmasından sonra oradan dağıldığını savunmaktadır (Ergün, 2024).

Şekil 2. Hazar denizi’nin15 bin yıl öncesi TAŞKINLARI (-150m’den +50m) ve günümüze değişimi (Dolukhanov ve diğ. 2000) (NUH TUFANI). Hazar Denizi üç katına çıkmıştır  (70 bin km2’den 1100 km2’ye)

Hazar Taşkınları öncesi derin Hazar Denizi çukurunda ve yamaçlarında yaşayan insanlar (Son Buzul Maksimumu zamanda tüm Dünya’daki insan sayısı 5 milyon civarında idi. Toplayıcı-Avcı seviyesinde idiler ve küçük guruplar halinde yaşıyorlardı.  Bu süreçte ne Amerika ve ne de Avusturalya’da insan yoktu. Hazar Taşkınları (Chepalyga, 2007) ile bu çukurda su seviyesi bir anda -150 metreden +50 metreye çıkması ile tüm yaşam ortamını kaybetmişlerdir (Şekil 2). Daha önce Avcı-Toplayıcı olarak Hazar Denizi çukur ve yamaçlarında yaşayan insan korkuyla yüksek yerlere kaçmışlardır. Bu insanlar buzullarla kaplı Elburz Dağlarını aşamayacaklarından Hazar’ın doğusu ve batısına doğru kaçmışlardır. Doğuya doğru kaçanlar Tanrı Dağlarını kurtuluş varlıkları olarak görmüşlerdir.

Doğuya kaçanlar Anau uygarlığı yaratmışlardır. Bu bölge, birçok dağ akarsuları (Ceyhun ve Seyhun) düzlüklere eriştiği yerlerdedir. Pumpelly, 1908) Türkmenistan’da araştırma yaparken “VAHA, TATLI SU GÖLÜ; OASIS, FRESH WATER LAKE), kuramını ortaya koymuştur. Bu görüşü izleyen Childe (1969)’da insanoğlunun ilk yaşam alanlarının bu tatlı su kenarları olduğunu ileri sürmüştür.

Batıya doğru kaçanlar ise Aras Irmağı boyunca Ağrı Dağına (kutsal dağ) doğru ilerlemişlerdir. Zaten Azerbaycan’daki “NAHCİVAN” anlamı “İLK ÇIKAN” demektir. Bu insanlar daha sonra güneydeki uygun yerleşim yeri olan “URMU GÖLÜ” bölgesine yerleşmişlerdir (Ergün, 2026). Azerbaycan’ın en eski adı ARAN olarak bilinmektedir. Anlamı da iyi-yaşanabilinir ülke demektedir. Günümüzde bile bu bölge İran’ın en önemli tarım alanıdır. Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU kenti ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. MU sözcüğü (belki de Türkçe’deki UMU) Sümerce ’de CENNET demektir. Kayıp Kıta Mu, Büyük Okyanus’ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülen, hakkında birçok kişinin araştırma yaptığı efsanevi kıtadır. Mu kıtası veya kısaca Mu, ilk olarak 19. yüzyılda yaşamış yazar ve gezgin Augustus Le Plongeon tarafından Büyük Okyanus‘ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülmüş, günümüzde bilim çevrelerinde sözde bilimsel bir iddia olduğu kabul gören efsanevi kıtadır (Churchward, 1926). Kutsal kitaplarda anlatılan insanoğlunun Cennetten kovulma hikâyesinin kaynağıdır. Bu bilgiler ışığında, biz uygarlığın aşamalarını Hazar Denizi çevresinden başlayarak Aras Irmağını takip ederek ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşılmıştır ve ilk uygarlığını 15 bin yıl önce oluşturmuştur. Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk önemli uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran ovasına doğru geldiğidir. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi sonucunda deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmasından sonradır (Ergün, 2023).  Su uygarlığın olmazsa olmazıdır. Yerküre ’de yüksek dağlar ve platolar su kaynaklarının oluşmasında çok önemlidir. Buzul Çağı sürecinde ve deltalar oluşuncaya kadar yeryüzünde kullanabilinir topraklar çok azdı. Bunlarda kireçtaşlarının oluşturduğu polyeler (ovalar)’dir. Kireçtaşlarındaki çatlaklar ve suyun işleviyle oluşan ovalar ilk yaşam alanları olmuştur. Harran’da Karacadağ civarında 12.200 yıl önce üretimi başlayan buğday 10.200 yıl önce Konya (İç Anadolu)’ya ulaşmıştır. Daha sonra 8.200 yıl önce Trakya’ya ulaşmıştır. Arap bloğunu hızla kuzeye itilmesi sonucu Bitlis Büklüm kuşağı oluşmaktadır. Harran bölgesi Arap levhasının önündeki kireçtaşı platformudur. Bu bölgede Orta Geç Eosen-Oligosen yaşlı kireçtaşları hem taşocağı olarak işletilmiş, hem de sıcaktan ve hem de soğuktan korunma sağlanan habitat görevi yapmıştır.

Hazar’ın doğusunda ve batısında oluşan bu uygarlıklar belki de iletişimlerini deniz üzerinden yapmışlardır Gobustan çizimler; 14 bin yıl önce). Aslında Hazar Taşkınlar iki önemli olguya neden olmuştur: (i) Uygarlık; (ii) Denizcilik. Aral Denizi’nin Türkçe’deki adı “ADALAR DENİZİ” demektir. Taşkınlar sonrası ayrı ayrı adalar düşen insanlar su üzerinde hareket etmeyi ve ulaşımı sağlamışlardır. Dünya denizciliği göllerde ve büyük akarsularda başladığı savına göre bir iç denizler olan Hazar ve Aral Denizleri ve bunları besleyen Ceyhun ve Seyhun Irmaklarında denizciliğin (dolayısıyla da balıkçılığın) ilk başladığı yerler olmalıdır (Ergün, 2024). Daha sonra bu bölgeler arasındaki iletişim At ve Deve ile sağlanmıştır.

Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Nick Brooks; Uygarlık, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer. Kentleşme ve Uygarlık iç içe geçmiş kavramlardır.

Daha önce yalnızca Toplayıcı-Avcı küçük gruplar olarak yaşayan bu insanlar bir arada yaşamak zorunda kalmışlardır. İnsanoğlu bu nedenle ilk önce kendini evcilleştirmiştir. 1936 yılında, Childe (1936)’ın yazdığı “İnsanın Kendisini Yapması(Man Makes Himself) arkeolojik verilerin ortaya çıkardığı tarihin yeni düşünce biçimine yol açmıştır. İnsanlar Avcı-Toplayıcı olarak küçük gruplar halinde yaşarken daha çok güçlünün etken olduğu varlıklardı. Fakat dar bile alana sıkışmaları nedeniyle doğal saldırganlıklarını bırakıp bir ortak yaşam alanı yaratmak zorundaydılar. İnsanlar hayvanları evcilleştirmeden önce kendini evcilleştirmiştir. Bu zorunluluk ortak bir dil yaratmalarına neden oldu. Dar alana sıkışmalarından dolayı etraflarında artık bol avlanacak hayvan ve toplanacak bitki yoktu. Neolitik devrimde bu gibi ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini evcilleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır.

Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır:

  • Uygun iklim (35º-40° K enlemleri arası);
  • Zengin su kaynakları;
  • Maden yataklarınca zengin olması;
  • Obsidyen (çakmaktaşı) volkanik kayacının bolluğu.

Bu dört önemli etmenin hepsi Anadolu’dan Pamirlere uzanan coğrafyada (Şekil 3) üst üste binmiş durumdadır. Biz iklimi ve paleocoğrafyayı buzul çağı süresince (120 ila 12 bin yıl öncesi) beraberce düşünmeliyiz. Buzul çağlarında bütün suların kutuplarda tutulmasından dolayı deniz seviyeleri yaklaşık 120/130 m aşağılarda bulunmaktaydı ve bu dönemler hemen hemen hiç yağmurun olmadığı kuru zamanlardır. Onun için, dünyanın büyük bölümü, 35/40° enlemlerinden ekvatora kadar yarı tropik kurak-yarı kurak bölgelerdi. Yaşam alanları işte bu 35/40° enlemlerindeki bölgelerde devam etmiştir. Uygarlığın gelişmesi için tüm etmenler (Uygun iklim; Su; Madenler; Çakmaktaşı) bu bölgede üst üste çakışmaktadır.

Şekil 3. Buzul Çağında İklim Yaşam Kuşakları; Platolar; Metalojenik Kuşaklar.

Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalabilmişlerdir. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir. Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Uygarlığın gelişmesindeki temel etmenler şunlardır:

  • Dil;
  • Tarım;
  • Metaller;
  • Ulaşım.

DİL: Bu evcilleştirmenin başında da Dil gelmektedir. Dilin evrimi, sadece biyolojik bir süreç değildir; aynı zamanda kültürel değişimlerin biyolojik yapıyı, biyolojik yapının da kültürel kapasiteyi şekillendirdiği bir ortak evrim hikâyesidir. Doğası gereği saldırgan yapıya sahip olan insanoğlunun ortak yaşama uyması sosyal kuralları ortak dil kullanımıyla olmuştur. Dil yoluyla saldırgan olanlar toplum dışına itilmişlerdir. Gılgamış Destanında Gılgamış’ın arkadaşı Enikudu yarı insan yarı hayvan vahşi bir yaratıktı. Onu evcilleştirme işini bir kadına verdiler. Bu şekilde insanoğlunun evcilleştirme olgusunda kadınlar önemli bir yer tutmaktadır.

İnsanlığı avcı-toplayıcı döngüsünden kurtaran “evcilleştirme” kavramı, insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Aksi takdirde, insanlık avcı-toplayıcı döngüsünden asla kurtulamazdı. İnsanlar, kendilerini evcilleştiren tek canlılardır. Doğalarında var olan saldırganlığı ortadan kaldırmak ve ortak bir yaşam alanı yaratmak için önce kendilerini evcilleştirdiler. Birbirleriyle dil aracılığıyla iletişim kurarak saldırgan bireyleri toplum dışına ittiler. Dil, insanoğlunu diğer türlerden ayıran en belirgin ve karmaşık yeteneklerin başında gelir. Yuhanna İncili şöyle başlar: ÖNCE SÖZ VARDI… Demek ki insanlığı oluşumunda “SÖZ” önemli bir yer tutar. Dil araştırması insan düşünce dizgesinin de anahtarıdır. Biz bu yolla geçmişin gizemlerine daha bir yaklaşabilir, insanın akıl yürütme şifrelerini daha bir çözebiliriz.

“Dil düşüncenin bir âletidir”

H.G. WELLS

Dil gelişimi, ilk uygarlıkların filizlendiği Hazar-Turan bölgesinden başka hiçbir yerde gerçekleşemezdi. Diyelim ki hiç konuşmayı bilmeyen bir insansınız. Ağzınızı açın ve bir ses çıkarmaya çalışın; ilk doğaçlama sesiniz “Aaaa…” olurdu. Alfabenin tüm ünsüzlerini A harfinden önce koyalım ve okuyalım: İlk kelime “AB”. Bu Türkçe’de “SU” anlamına gelir (Ergün 2025). Canlılar için hayati öneme sahiptir. Sümerce’de “ABSU” içilebilir yeraltı suyu anlamına gelir. Sümerler dünyada ilk çivi yazısını MÖ 3.500’lerde bulanlardır ve gerçek anlamda yazılı tarih onlarla başlamıştır. Sümerce’nin dil grubu tam olarak hiçbir yere konmamıştır. Baştan Turani (Ural-Altay) olarak tanımlanmış, fakat daha sonra üstü örtülmüştür (Çiğ, 2013; Gerey, 2003; Tosun ve Yalvaç, 1981; Tuna, 1997). Sümerce kesin olarak eklemli bir dildir ve kökünü koruyarak ön ve arka ekler alabilir. Birçok bakımdan hem İndo-Avrupa ve hem de Sami dillerine benzemez. Fakat yapı olarak Türkçe’ye çok benzemektedir. Gerey (2003)’in yaptığı çalışmalarda Türkçe ile Sümerce arasında 400’den fazla ortak sözcük bulmuştur.

TARIM: Topluluk halinde yaşama en büyük sorun olan beslenme konusunu çözülmesi gerekirdi Bunun için bazı bitkiler ve hayvanla evcilleştirilmeye başlanmıştır. Hazar ve çevresi (okyanuslarda su seviyesi -130 metrelerde iken +50 metrelerde idi. Bu da biyolojik sermaye açısından en zengin bölgeydi çünkü 35°K enleminin güneyi tamamen hiç yağış almayan kurak çöl iklimindeydi. Neolitik yaşam kentleşmenin en önemli ön koşulu olduğundan, Avrasya dünyanın geri kalanından binlerce yıl önce şehirlerin yükselişini yaşadı. Sonuç olarak, Avrasya, mevcut dört küresel uygarlığı da kapsayacak şekilde dünya uygarlıklarının çoğuna yol açmıştır: Batı, Ortadoğu, Güney Asya ve Doğu Asya. Neolitik devrimde ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini evcilleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır. Evcilleştirilen ilk 10 hayvanın 8 tanesi bu bölgede evcilleştirilmiştir (zaten bir tanesi de Güney Amerika’da; Lama).Neolitik çağ Avrasya’da daha erken elde başlamıştır.

Uygarlığın tetikleyicisi ise BUĞDAY olmuştur. Buğday, taşıdığı hem protein ve hem de karbonhidrat nedeniyle çok önemli bir gıdadır. Beyni geliştiren gıda proteindir. Bu da en fazla buğday ve hayvansal gıdalarda mevcuttur. Türk halkı için buğday çok kutsaldır. Buğday ile ilgili Türkçe’mizde şöyle bir özdeyiş vardır:

Buğday ile koyun, gerisi oyun…

Harran’da 12.200 yıl önce üretimi başlayan buğday 10.200 yıl önce Konya (İç Anadolu)’ya ulaşmıştır. Daha sonra 8.200 yıl önce Trakya’ya ulaşmıştır. Bu dönemde boğazlar henüz su altında kalmamışlardır. Buradan da Batı Avrupa’ya ulaşması 1.000 yıllık bir süre almıştır. Bu arada insanlar Lübnan Dağları ve Zağros Dağları silsilesini takip ederek iklimin de ılımanlaşmasıyla güneye doğru ilerlemişlerdir (Şekil 4). Bu arada belki de bağımsız olarak 9-10.000 yıl önce buğday üretimi Türkmenistan’da başlamıştır.

Şekil 4. Buğday tarımının Ortadoğu’da gelişimi.

İnsanlık tarihinde Neolitik dönem buzul çağının 12 bin yıl önce sona ermesiyle başlamış ve tarımın gelişmesiyle olgunlaşmıştır. Uzakdoğu’da (Çin) uygarlık pirinç üretimi ile 9 bin yıl önce başlamıştır (Harran’dan 3 bin yıl sonra). Amerika’da ise esas üretim mısır ve patates olmuştur ve en fazla 6 bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Pirinç, mısır ve patateste protein az fakat şeker fazladır.

METALLER: Eski Tetis Okyanusu temeli olan yapının üzerinde oluşan Alp-Himalaya kuşağı maden cevherleri açısından çok zengindir (Ergün, 2024). Harran’ın kuzeyi Bitlis Büklüm Kuşağı ve batıya Toroslara ve doğuya Zağros Dağlarına ve Pamirlere uzanan bölgeler çok önemli metalojenik bölgelerdir (Bakır, Kurşun, Çinko, Kalay ve Demir). Tunç çağının temel ön koşulu eritmenin geliştirilmesiydi (cevherden metal çıkarma işlemi). Yeterli miktarda metal eritildikten sonra, çekiçlenebilir veya istenilen bir şekle dökülebilir (eritilebilir ve bir kalıba dökülebilir). Eritme teknolojisi ilk olarak Güneybatı Asya’da ortaya çıktı. Eritilen ilk metal bakırdı.

İnsan uygarlığındaki metal çağları yaklaşık 8000 yıl önce başladı ve bu süre zarfında insanlık bakır, kalay, bronz ve demir gibi malzemeler için metalürji sanatını kullanmayı ve ilerletmeyi öğrendi. Tarihsel olarak, genellikle kronolojik olarak ayrılmış olsa da, dünya üç büyük metal çağı gördü: bakır/kalkolitik çağ, bronz çağı ve demir çağı. Bu metalleri eritme ve şekillendirme sürecinin keşfi, uygarlıkların ilerlemesi üzerinde, öncelikle sırasıyla üç olgu: kültür, ticaret ve fetih yoluyla önemli sonuçlar doğurdu. Toplumsal maddi ilerleme, insanların teknolojik yeniliklerin yardımıyla üretkenliklerini ve verimliliklerini artırma yeteneklerine dayanmaktadır. Tarih boyunca metal, uygarlıkların ilerlemesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Bronz Çağı’ndan Sanayi Devrimi’ne kadar toplumlar, rekabet avantajı elde etmek için metalin gücünden yararlandılar. Bu yazıda, uygarlığın refah ve egemenlik elde etmek için metali nasıl kullandıklarını keşfedeceğiz.

Metalin keşfi, toplumların işleyişinde devrim yarattı. Dayanıklılığı ve çok yönlülüğü ile metal, uygarlıkların gelişmiş araçlar, silahlar ve altyapı geliştirmesine izin veren değerli bir kaynak haline geldi. Yükselen anıtların inşasından karmaşık mücevherlerin yaratılmasına kadar metal, güç ve saygınlık sembolü haline geldi. Uygarlıklar büyüdükçe, metale olan talepleri de arttı. Bu, farklı bölgeler eksik oldukları metalleri elde etmeye çalıştıkları için karmaşık ticaret ağlarının kurulmasına yol açtı. Metal madenciliği, eritme ve dövme yeteneği değerli bir beceri haline geldi ve çok aranan uzman ustaların ortaya çıkmasına neden oldu. Metal sadece bir hayatta kalma aracı değil, aynı zamanda ekonomik büyüme ve kültürel değişim için bir katalizör haline geldi (Ergün, 2024). Metalin eski uygarlıklardaki rolü göz ardı edilemez. İnsanlar metali keşfettiği andan itibaren, toplumlarda devrim yaratan ve onları güç ve etkiye doğru iten bir oyun değiştirici haline geldi. Metalin ilk uygarlıklar tarafından güç kazanmak ve kaderlerini şekillendirmek için nasıl kullanıldığını inceleyelim.

Bakır: İlk Metal

Bakırın keşfi, insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Uygarlıklar tarafından kullanılan ilk metaldi ve dövüle bilirliği ve iletkenliği onu paha biçilmez kılıyordu. Bakır başlangıçta alet ve silah oluşturmak için kullanıldı ve erken uygarlıklara avcılık ve savaşta avantaj sağladı. Üstün araçlar üretme yeteneği ile rakiplerine hükmedebildiler ve egemenliklerini ortaya koyabildiler.

Bronz: Bir Süper Metalin Yükselişi

Bronzun keşfi büyük bir teknolojik sıçramayı beraberinde getirdi. Bakırı kalay ile birleştirerek, medeniyetler daha güçlü ve daha dayanıklı bir metal yaratmayı başardılar. Bronz, zırh, silah ve aletler için tercih edilen metal haline geldi ve medeniyetlere savaşta benzeri görülmemiş bir avantaj sağladı. Bronz eserler üretme yeteneği, bir güç ve etki ölçüsü haline geldi ve bu değerli kaynak etrafında toplanan uzman ustaların ve ticaret ağlarının yükselişine yol açtı. Mezopotamya’da olmadığına göre o devirde Kalay bu bölgeden batıya götürülmüştür. Bakır madeni İran ve kuzeydeki Bingöl Dağlarından elde edilmiştir (Ergün, 2024). Güneybatı Asya’nın Tunç Çağı MÖ 3000-1000 civarıdır. Tarım gibi, tunç teknolojisi de Güneybatı Asya’dan her yöne yayıldı ve Anakara Avrasya’nın (İngiltere’den Çin’e) tüm doğu-batı açıklarını kapsaması yaklaşık bin yıl sürdü. Böylece MÖ 2000 yılında Avrasya’nın büyük bölümü bronz çağına geçiş yapmış oldu. Tunç Çağı Kuzey Afrika’ya da yayılırken, Sahra Çölü tarafından durduruldu.

Demir: İmparatorlukları Şekillendiren Metal

Demir Çağının MÖ 1000 sürecinde Altaylardaki meteor demirini toplayarak başlamıştır. Demirin tanıtılması insanlık tarihinde bir dönüm noktası oldu. Demir sadece bronzdan daha güçlü değil, aynı zamanda daha boldu, bu da onu daha geniş bir medeniyet yelpazesine erişilebilir kıldı. Demirin aletlerde, silahlarda ve altyapıda yaygın kullanımı toplumları dönüştürdü ve onları yeni güç seviyelerine taşıdı. Demir, imparatorlukların genişlemesinde çok önemli bir rol oynadı, yeni bölgeleri fethetmelerini ve rakip medeniyetler üzerinde egemenliklerini kurmalarını sağladı.

ULAŞIM: İnsan yaşadığı yerdeki coğrafi şartlara bağlı olarak hayatını devam ettiren bir varlıktır. Fiziksel gereksinimleri yaşanan coğrafyanın sundukları doğrultusunda karşılanmaktadır. Yani insan doğayla uyumlu yaşamak zorundadır. Ya onun sunduğu koşullara uyum sağlayıp hayatını devam ettirecektir ya da kaybolup gidecektir. Buna göre coğrafi koşullar; sulak alanlar, kurak bölgeler, çöl ve orman dokusunun zengin olduğu bölgelerde kendine özgü yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına, buna sonucunda da insan eliyle yoğrulmuş uygarlıkların doğmasına neden olmaktadır. İnsanlığın geçmişinde at, bugünkü gibi spor amacıyla yetiştirilmiyordu. Tarımda, ulaşımda, iletişimde ve askeri alanlarda her an insanoğlunun en büyük yardımcısıydı. Bu nedenle at evcilleştirildiğinden bu yana inanç dünyasının, efsanelerin, halk yazınının ve kültür tarihinin en önemli temalarından birisi olmuştur. Bu bağlamda bol tatlı suyun olduğu uygun koşullar Hazar-Aral’da kuzeydoğu doğru Sibirya’ya uzanan kuşak atların beslenmesi için yeterli otlara sahipti (Ergün, 2024).

Atın evcilleştirilmesi son yıllarda Kazakistan (Botay) ortaya çıkan bulgulardan MÖ 3500’lü yıllara uzatılmıştır. “Botay” uygarlığı insanlarının büyük yerleşim birimlerinde yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Botay halkı atı hem binek hayvanı olarak kullanmış, hem de eti ve sütü için beslemişlerdir. Bu süreç henüz iletişim, ulaşım ve savaş dönemlerinin başlamasından çok öncedir. Ancak atın evcilleştirilmesi ulaşım, haberleşme ve savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiştir (Outram, 2009). Böylelikle bilinen en eski evcil atların Botay Uygarlığında bulunduğu gözlenmektedir. Yapılan araştırmalarda bölge insanlarının henüz avcı ve toplayıcı iken atlı bir kültür sahibi oldukları görülmektedir. Bölgede neolitik çağdan kalma, Botay Uygarlığından daha önceki yaşam uygarlığı olan Atbasar Uygarlığı’nın son yıllarında atlı uygarlığına geçişin yaşandığı görülmektedir (Zaibert, 2009). Böylelikle atın evcilleştirme sürecinin tarıma dayalı olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. At, bu çatışmada başrolü oynamıştır (Levine, 1999; Levine, 2005). M.Ö. 2000’li yıllardan sonra ise atın dünyanın yapısını değiştiren gücü ortaya çıkmış, Asya’nın bozkırlarından batıya yapılan göçler at sayesinde gerçekleşmiştir. Bu göçebe kültürün batı ile karşılaşması ise çatışmaya neden olmuş, bu da oldukça yıkıcı olmuştur. Kara ulaşımı binlerce yıl boyunca atın sırtında sağlanmıştır. At, sırtında dünyayı taşımakla kalmamış bir bakıma dünyayı küçülterek insanoğlunun avucuna teslim etmiştir. M.Ö. 2000’li yıllardan sonra ise atın dünyanın yapısını değiştiren gücü ortaya çıkmış, Asya’nın bozkırlarından batıya yapılan göçler at sayesinde gerçekleşmiştir. Bu göçebe kültürün batı ile karşılaşması ise çatışmaya neden olmuş, bu da oldukça yıkıcı olmuştur.

Çift hörgüçlü develere Baktreyan (Türk) develeri denir. Bugün gezegende iki tür dolaşıyor: evcilleştirilmiş Baktreyan develeri ve vahşi Bakterya develeri. Ne yazık ki, vahşi Bakteriler nesli tükenme eşiğine geliyor ve aynı zamanda dünyadaki en az çalışılmış hayvanlar arasında yer alıyor. Yakında sert önlemler uygulanmazsa, 20 yıl içinde ortadan kalkabilir. Tersine, evcilleştirilmiş Bakteryan develeri gelişiyor ve milyonlarca nüfusla övünüyor. Tek hörgüçlü develer de bol miktarda bulunur (Hecin develeri). Çift-hörgüçlü develer oldukça uyumludur. Kavurucu sıcaklıklara, soğuk koşullara ve aradaki her şeye dayanabilirler. Evcilleştirilmiş Bakteriler, Asya’nın her yerinde çiftliklerde ve ailelerle yaşıyor. Günümüzde Afganistan ve Türkistan bozkırlarında ve Gobi çölünde yaşayan ve az sayıda kalan çift hörgüçlü vahşi develer M.Ö.2500‘lü yıllardan beri evcilleştirilmeye başlanmıştır. Bir bakteryan soylu deve hiç dinlenmeden 50 km yol gidebilir, 250 kg yük taşıyabilir, susuzluğa, soğuya ve sıcaklığa dayanıklıdır. Develer çöl sıcağında bile kolay kolay terlemezler, deve gübresi çok kuru olduğu için hemen yakıt olarak kullanılabilir.

Bu bağlamda son 15 bin yıldır Hazar Denizi’nin su seviyesinin inip çıkmasıyla burada yaşayan insanlar, her su seviyesi yükseldiğinde göç etmişlerdir. Gidenlerin bir bölümü gittikleri yerlerde kalmışlardır. Daha önce gelenleri de daha ilerilere itmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte, kuzeyli bölgeleri, iklimin ılımanlaşmasıyla yaşanılır hale gelmiş ve oralarda kalmışlardır (Baltık ulusları gibi). Bu durumda kendilerini Turan sayan Fin-Ogur boyları da yaşamaktaydı. Bu boylar; Bulgar, Litvan, Eston, Fin, Leton, Macar olarak Avrupa’ya yayılmış durumdaydı. Aynı kökten gelmiş olmalarına rağmen bu insanlar zaman içinde başkalaşan diller ve yaşam koşullarını kabul etmişlerdir. Türkçe ‘de “HAZAR” ve “SEFER” sözcükleri vardır ve bunların anlamları:

“HAZAR”:    YERLEŞİK (BARIŞTA)

“SEFER”:      HAREKET HALİNDE (SAVAŞTA)

Aynı zamanda “HAZAR” tüm Türk halkları tarafından Hazar Denizi ’ne verilen addır. Bu nedenle, bu denizin adının Dünya’da “HAZAR” olarak bilinmesi gerekmektedir. Demek ki “HAZAR” yerleşilip tarım yapılan yer anlamındadır. Hazar Denizi kuzeyinde kurulan Hazar Hanlığı adı da buradan gelmektedir. Bu insanlar daha önce Hazar kıyılarını terk edip buralara gelen İskitlerin ve Kıpçakların (belki de daha önce terkedenler) yerleşip kalanlarıdır.

UYGARLIK ÇAĞLARI VE YAYILIMI

Gerçekte insanoğlu 7 milyon yıldır bu gezegende var olmuştur. Bu süre boyunca Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Buzul çağlarında, dünyanın büyük bölümleri yaşanamaz ve sert iklim koşullarına sahipti. Kuzey bölgeleri buzul ve tundralar ile kaplıydı. Bunun yanı sıra dünyanın geri kalan bölümü çöllerle kaplıydı, kuru ve soğuk bir iklime sahipti. Çöl ile buzul/tundra sınırı coğrafyanın topoğrafik koşullarına bağlı olarak 35º-40° K enlemleri arasındaydı. Bu kuşak buzul çağlarında yaşama en uygun koşullara sahipti. Ayrıca yaşam, çok bir dar alana sıkışmış olan ekvator kuşağında da vardı. Fakat iklimin hep aynı olması insanlığın uygarlığının gelişmesine fazla bir katkısı olmamıştır.

Buzul Çağının sona ermesinden hemen sonra erken uygarlıkların Hazar Denizi çevresinde oluştuğu açık bir şekilde görülmektedir. Buzul çağında Dünya’nın yaşanabilecek yaklaşık 35-40° enlemleri arasındaki kuşakta yer alan bu bölge uygarlık tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Buzul çağında dar bir alana sıkışan canlı varlığı bu beşikten etrafına dağılmıştır. Çok özel bir su kütlesi olan Hazar Denizi su seviye değişimleri ile insanlık tarihinde çok büyük izler bırakmıştır. Yaşama uygun fakat zor koşullar, insanlık uygarlık tarihinde önemli yer tutmaktadır. İklim değişimlerine karşı en duyarlı ekosistemlerin birisi de kıta içi ve kapalı iç denizlerdir. Bu sularda gözlenen iklim değişiminin gidişleri açık okyanuslarda gözlenenlerden daha karmaşıktır. Buzul çağında yeryüzündeki yaşam sınırlanmış bir alan içinde var olmuştur. Buzul Çağı sonrası uygun yerler olan Harran, Aran ve Turan uygarlıkları oluşmuştur. İklim değişip ısı yükselince buzullar erimeye başlamıştır.

Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir. Buzul çağında Toros Dağları buzdan bir duvar örmüşler ve kuzeyinde Anadolu ve tüm Avrupa’da aşırı buzul koşulları canlı yaşamına uygun yerler değildi. Hazar Taşkınları (15 bin yıl önce) oluşmasıyla Hazar Denizi’nin doğusunda ve batısında Hazar çukurluklarındaki insanları doğuda Anau civarında (Pumpeilly, 1908) ve batıda Urmu civarında ilk insanların biraraya gelerek topluluk oluşturdukları gerçeğidir. Bu uygarlıklar en aşağı 15 bin yıl öncesidir (Şekil 5).

Şekil 5. Dünya Uygarlıkları: URMU (MÖ 13 bin); Anau (MÖ 11 bin); Harran (MÖ 10 bin); Konya (MÖ 8 bin); Troya (MÖ 4 bin); Sümer (MÖ 4 bin); Mısır (MÖ 3 500); İndüs (MÖ 3 300).

Turan bölgesinde iklim değiştikçe Hindukuş Dağlarını aşarak İndüs vadisine inmişlerdir. Önce Belücistan’ın kuzeyinde Mehrgarh (MÖ 7 binler)’ta uygarlık oluşturmuşlardır. Daha sonra da İndüs üzerinde Harappa (MÖ 5300)’ta uygarlık gelişmiştir. İndüs’ün güneyinde ise delta uygarlığı olarak Mohenjo-daro (MÖ 2500)’da uygarlık gelişmiştir. Batıda ise, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya (Güneybatı İran; güney Azerbaycan) ulaşmıştır. Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Göbekli Tepe uygarlığını yaratanlar Urmu ilk beşiğinde olgunlaştıktan sonra Harran’a ulaşmışlardır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluştuktan sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır.

ÇIKARIMLAR

Orta Asya bölgeleri ile her zaman bağlantılar var olmuştur. Örneğin; Çin ile Avrupa arasında en eski zamanlardan beri, en az Tunç Çağı’ndan beri bağlantılar vardı. İlk zamanlarda maden elde etme ve işleme konusunda bilgi alışverişine ve ticari malların değişimine dayanmış olan bu bağlantılar, diplomatik ilişkilerin kurulmasını ve iki kültürün birbirini tanımasını da sağlamıştır. Ancak, arabulucular yolu ile gerçekleştirilmiş olan bu bağlantılar bir süreklilik göstermemiş, uzun süreli kopukluklar yaşanmış, ticaret ve bilgi alışverişinin uzun bir süre gerçekleşmediği dönemler de olmuştur. Tunç Çağını (MÖ 3000’ler) başlatılması Turan Bölgesi ile Batı’da Sümer Uygarlıklarının birleşmesini sağlayan “UYGARLIK YOLU” olarak tanımladığımız güzergâh boyunca olmuştur (Şekil 6). Bunu da olanaklı kılan AT ve ÇİFT HÖRHÜÇLÜ BAKTERYAN (TÜRK) DEVESİ kullanımı ile sağlanmıştır. Metal çağları tüm Dünya’da aynı zamanda gerçekleşmemiştir.

 

Şekil 6. Bakır ile Kalay buluşması ile Firuze ve Lacivert Taşının ulaşımını sağlayan “UYGARLIK YOLU”.

Yapılan araştırmalarda bölge insanlarının henüz avcı ve toplayıcı iken atlı bir kültür sahibi oldukları görülmektedir. Bölgede neolitik çağdan kalma, Botay Uygarlığından daha önceki yaşam uygarlığı olan Atbasar Uygarlığı’nın son yıllarında atlı uygarlığına geçişin yaşandığı görülmektedir (Zaibert, 2009). Böylelikle atın evcilleştirme sürecinin tarıma dayalı olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. At, bu çatışmada başrolü oynamıştır. M.Ö. 2000’li yıllardan sonra ise atın dünyanın yapısını değiştiren gücü ortaya çıkmış, Asya’nın bozkırlarından batıya yapılan göçler at sayesinde gerçekleşmiştir. Bu göçebe kültürün batı ile karşılaşması ise çatışmaya neden olmuş, bu da oldukça yıkıcı olmuştur. At, bu çatışmada başrolü at oynamıştır.

Tarihçi Arnold J. Toynbee (1947) şöyle demiştir: “İnsani amaçlar için, bozkır, kuru olması nedeniyle 15’nci Yüzyıl öncesi (Deniz ulaşımı öncesi) insanlar arası ilişki bakımından tuzlu su denizden daha yüksek iletkenliğe sahip olan bir iç denizdi. Bu susuz denizin suya değmeyen gemileri ve iskelesiz limanları vardı. Bozkırın kalyonları develer, bozkırın kadırgaları atlar ve bozkırın limanları “kervan şehirleriydi”. Bu durumu daha belirgin hale getirmek Toynbee (1947) görüşü göz önüne getirmeliyiz: Timur’un Semerkant’ı ve Çin Seddi’nin kapılarındaki Çin ticarethaneler; MS 1500’den önceki haliyle dünyanın ayrı uygarlıklarını –birbirleriyle olan teması sürdürmelerini sağlayacak ölçüde- birbirine bağlayan egemen hareket araçları okyanusları aşan yelkenli gemiler değil, bozkırları aşan atlardı. Bu dünyada, gördüğünüz gibi, Babür’ün Fergana’sı merkez noktaydı ve Türkler Babür’ün zamanında ulusların merkez ailesiydi.

Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipek, poselen, kâğıt, baharat ve değerli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkân sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır. İpek Yolu Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, binlerce yıldan beri bölgede kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. “UYGARLIK YOLU” olarak tanımladığımız güzergâh 15’nci yüzyıllardan sonra okyanusları aşan deniz yolculukları başladıktan sonra tamamen değişmiştir. Fakat tarihi süreçleri iyi bilmemiz gerekmektedir. Eğer tarihi süreçler içinde algılayamazsak tüm resmi bütünlük içinde göremeyebiliriz. Zaten Batı tarafından yanlış bir şekilde tanıtılan “İPEK YOLU” kavramı tarihi çok belirleyen Doğu-Batı etkileşimini yadsıyan anlayışının sorgulanması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Chepalyga, A.L., 2007). “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Yanko-Hombach, V.; Gilbert, A.S.; Panin, N.; Dolukhanov, P.M. (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settl

Childe, V.G., 1936, Man Makes Himself, The New American Library. Childe, V.G., 1936, Man Makes Himself, The New American Library.

Churchward, J., 1926. Lost Continent of Mu, the Motherland of Man. ABD: Kessinger Publishin

Çığ, M.İ., 2013, Sümerler Türklerin bir koludur; Sümer-Türk bağları, Kaynak Yayınları No: 654; İstanbul

Dolukhanov, P.V., Chepalyga, A.L., Lavretova, N.V., 2010, The Khvalynian transgression and the Caspianbasin, Quaternary International, 225, 152-159.

Ergün, M., 2024, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılılar Yayınevi.

Ergün, M., 2024, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2025, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar Yayınevi.

Ergün, M., 2026, Kayıp Kıta Miti ve URMU Bağlantısı, Kırmızılar Yayınevi.

Fessenden, R. A., 1924, The Deluged Civilization of the Caucasus Isthmus, Nature, volume 114.

Gerey, B., 2003, 5000 years of Sumer-Turkmen connections, Berlin (in Turkish).

Levine, M., 1999,.  Botai and the Origins of Horse Domestication, Journal of Anthropological Archaeology, University of Cambridge, 18, 29–78.

Levine, M., 2005,. Domestication And Early History Of The Horse, The Domestic Horse: The Origins, Development, and Management of its Behaviour, ed. D. S. Mills & S. M. McDonnell, Cambridge University Press, s. 5 – 22.

Outram, A., K. Natalie, A. S., R. B., Sandra, O., Alexei, K., Victor, Z., Nick, T., Richard, P., Evershed 2009). The Earliest Horse Harnessing And Milking, http://www.sciencemag.org, Science6 March 2009: Vol. 323no. 5919pp. 1332-1335DOI:10.1126/science.1168594.

Pumpelly, R., 1908, Exploration in Turkistan: Expedition 1904, Carniege Institution of Washington.

Tosun, M. and Yalvaç, K., 1981, Sumer Dili ve Grameri, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

Toynbee, A.J., 1947, Civilization on Trial, Newyork Oxford University Press.

Tuna, O.N., 1997, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihinin İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu, Ankara.

Zaibert, V. F., 1992,  Atbasarskaya Kultura (Атбасарская Культура). Rossiyskaya Akademiya Nauk, Uralskoe Otdelenilye, Ekaterinburg.

Zaibert, V. F., 2009, Botayskaya Kultura (Ботайская Культура), Kaz-Akparat, Almatı.

———————

[1] Prof.Dr. (E), Mühendislik Fakültesi, Jeofizik Mühendisliği Bölümü Uygulamalı Jeofizik Anabilim Dalı (E) Öğretim Üyesi

Yazar
Mustafa ERGÜN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen