Fon Meselesi ve Toplumsal Hafıza

Bu memlekette artık hiçbir şeye “olmaz” diyemiyorum.

Olurrrr, olur…

Bal gibi olur.

Bir fon olur, bir kasa olur, bir ihale olur. Bir sabah başka bir skandalın adı düşer önümüze.

Bir bakarsınız dünün gürültüsü bugünün sessizliğine gömülmüş.

Dün hesabı sorulacağı söylenen unutulmuş, bugün sorgulanması gereken yarına havale edilmiş.

Hafızamızın üzerine basa basa yürüyen bir düzen bu.

Unuttuk.

Kamunun imkânlarıyla büyüyen saltanatı unuttuk.

Makamla servet arasındaki mesafenin nasıl olup da bu kadar kısalabildiğini sormayı unuttuk.

Bir ömür alın teriyle ulaşılması güç hayatların, kamu görevinin çevresinde nasıl kurulabildiğini merak etmeyi bıraktık.

Sonra yeni bir dosya açıldı önümüze.

Şaşırdık.

Neye şaşırıyoruz?

Olurrrr, olur…

Bal gibi olur.

Denetimin sustuğu yerde olur.

Liyakatin kapı dışarı edildiği yerde olur.

Kamu malına “nasıl olsa devletin” diye bakıldığı yerde olur.

Hesap soranın hain, soru soranın düşman ilan edildiği yerde olur.

Bir gün pudrası çıkar karşınıza, bir gün uzak adalardaki hesapların tartışması. Bir gün ihale konuşulur, ertesi gün imar. Bir gün vakıf, bir gün makam aracı, bir gün saray yavrusu odalar, bir gün milyonların arasında kaybolmuş birkaç sıfır…

Adı değişir.

Düzen değişmez.

Çünkü mesele artık tek tek insanların iyi ya da kötü olması değil.

Mesele, gücün denetlenmediği yerde nasıl bir alışkanlığa dönüştüğüdür.

Hırsızın partisi olmaz.

Ama kamu malına el uzatmanın siyaseti, mezhebi, mahallesi de olmaz. Suç varsa suçtur.

İsraf varsa israftır. Kayırma varsa kayırmadır.

Ve bunların hesabını sormak ne bir partiye düşmanlıktır ne de bir başkasına sadakat.

Devlet dediğin şey zaten bunun için vardır:

Güçlüden hesap sormak, güçsüzün hakkını korumak için.

Oysa biz yıllardır başka bir düzen seyrediyoruz.

Birbirini kollayan makamlar…

Birbirine kapı açan çevreler…

Bugün siyasette, yarın bürokraside, ertesi gün başka bir devlet katında karşımıza çıkan aynı ilişkiler ağı…

İsimler değişiyor.

Koltuklar değişiyor.

Cümleler değişiyor.

Ama vatandaşın önündeki soru değişmiyor:

Bu memleketin sahibi kim?

Bir avuç kudretli insan mı?

Yoksa vergisini verirken kimsenin hatırını sormadığı milyonlar mı?

İnsan olanın hayâsı olur.

Kamu görevinin de bir hayâsı olmalı.

Yetimin hakkından makam arabası olmaz.

Emeklinin ekmeğinden itibar olmaz.

Çiftçinin borcundan şatafat olmaz.

Gençlerin geleceğinden yandaş düzeni kurulmaz.

Bir zamanlar bir başbakanın önüne yazar kasa fırlatıldı; memleket yıllarca onu konuştu.

Bugün ise insanların hayatı boyunca yan yana göremeyeceği rakamların havada uçuştuğu iddialar karşısında birkaç gün bağırıp sonra susuyoruz.

İşte asıl felaket burada.

Çünkü kötülüğün en büyük yardımcısı yalnızca kötülüğü yapan değildir.

Ona alışandır.

“Bana dokunmuyor” diyendir.

“Benim çocuk işe girdi” diyendir.

“Benim ihale yürüdü” diyendir.

“Benim maaş yatıyor, gerisine karışmam” diyendir.

Tüyü bitmemiş yetimin hakkından maaşını alıp sonra halka yukarıdan bakanın da kendisine sorması gereken bir soru vardır:

Sen devletin memuru musun, iktidarın kapı kulu mu?

Sadece çocuğu hak etmediği bir kapıdan içeri girdi diye göz yumanlar…

Sadece rahatları bozulmasın diye susanlar…

Dün adalet diye bağırıp bugün adaletsizliğe başını çevirenler…

Dün mafyaya lanet okuyup bugün raconu siyaset zannedenler…

Dün haramdan söz edip bugün kamu malının hesabını sormaktan korkanlar…

Herkes bir gün aynanın karşısında kendi payına düşen soruyla baş başa kalacak.

Çünkü talan yalnızca kasadan para çıkarmak değildir.

Bir ülkenin liyakatini tüketmek de talandır.

Adalet duygusunu öldürmek de talandır.

Gençlerin “burada benim için gelecek yok” deyip bavul hazırlamasına sebep olmak da talandır.

Devleti partiyle, partiyi devletle, sadakati liyakatle karıştırmak da bu ülkenin geleceğinden çalmaktır.

Temahı olanın Allah’ı olmaz der eskiler.

Çünkü tamahın doyduğu bir yer yoktur.

Bugün bir makam ister.

Yarın bir ihale.

Öbür gün bir imtiyaz.

Sonra susacak bir bürokrat, bakmayacak bir denetçi, sormayacak bir gazeteci, görmeyecek bir vatandaş ister.

En sonunda öyle bir düzen kurulur ki kimse kimseye “Bu servet nereden geldi?”, “Bu ihale neden böyle verildi?”, “Bu makam neden ona teslim edildi?”, “Bu para kimin parasıydı?” diye soramaz.

İşte o gün devlet yalnızca kasasından değil, ahlakından da kaybetmeye başlar.

Abdurrahim Karakoç’un dizeleri boşuna insanın zihnine düşmüyor:

“Sen seni kurt sandın milleti koyun…

Vatan viraneye döndü sayende.”

Fakat bu hikâyenin belki de en acı tarafı başka.

Baltayı hep dışarıda aradık.

Oysa baltanın sapı ağaçtandı.

O sap bazen menfaati için susan vatandaştı.

Bazen koltuğunu kaybetmemek için görmeyen bürokrattı.

Bazen birkaç kuruşluk ayrıcalığa vicdanını kiralayan insandı.

Bazen “Bizimkiler yapınca vardır bir hikmeti” diyen taraftardı.

Bir memleketi yalnızca yönetenler çürütmez.

Çürümeye itiraz etmeyenler de o çürümenin sessiz ortağı hâline gelir.

Onun için mesele artık bir parti meselesi değildir.

Bir isim meselesi hiç değildir.

Mesele, çocuklarımıza nasıl bir devlet bırakacağımızdır.

İnsanların kapı kapı torpil aramadığı…

Hak edenin hakkını aldığı…

Bir kamu görevlisinin servetinin hesabını sormanın cesaret sayılmadığı…

İktidardakinin de muhalefettekinin de aynı terazide tartıldığı…

Makamın zenginleşme aracı değil, ağır bir emanet kabul edildiği bir devlet.

Çok şey mi istiyoruz?

Hayır.

Biz mucize istemiyoruz.

Sadece bizim paramızla kurulan sofranın hesabını istiyoruz.

Bizim adımıza kullanılan yetkinin hesabını istiyoruz.

Çocuklarımızın geleceğinden harcanan her kuruşun hesabını istiyoruz.

Ve kim yapmış olursa olsun aynı şeyi söylüyoruz:

Devlet sizin değil.

Para sizin değil.

Makam sizin değil.

Hepsi emanettir.

Emanete ihanet edildiğine dair bir kuşku varsa da bunun cevabı küfürle, tehditle, hamasetle değil; belgeyle, denetimle, bağımsız yargıyla ve milletin önünde açık hesapla verilir.

Çünkü günün sonunda geriye ne makam kalır ne konvoy ne alkışlayan kalabalık.

Geriye yalnızca insanın adı kalır.

Bir de milletin hafızası.

Biz çok unuttuk.

Belki de artık yapmamız gereken en büyük şey şudur:

Hatırlamak; hesap sormak ve doğru kalabilmeyi becermek.

Yazar
Cemal GULAŞ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen