Bir kaç gündür telefonumda sosyal medyamda Babacan önüme düşüyor.
Bu öne çıkarılma ile ilgili yorum ve kanaatlerim aşağıda.
Öncelikle, Mehmet Şimşek’in ekonomi politikalarının toplumda ciddi tepki topladığı bir dönemde, uluslararası finans çevrelerinde Ali Babacan’ın yeniden “umut” ve “kurtarıcı” olarak öne çıkarıldığını görüyorum.
Ama hafızamızı bu kadar kolay mı kaybettik?
Ali Babacan gökten zembille inmedi.
AK Parti’nin kurucu kadrosunda yer aldı.
Yıllarca ekonomi yönetiminde görev yaptı; dışişleri bakanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerini üstlendi. Kemal Derviş döneminde oluşturulan ekonomik çerçevenin devam ettiği yıllarda görev yaptı.
Siyasete girişinde Abdullah Gül’ün önemli rolü olduğunu kendisi de defalarca anlattı. Bugün dahi Gül’ün siyasi birikiminden yararlanılması gerektiğini söylüyor.
Peki Abdullah Gül kimdi?
AK Parti’nin kurucu kadrosunda yer alan, başbakanlık, dışişleri bakanlığı ve cumhurbaşkanlığı yapan önemli bir siyasi aktördü.
Fethullah Gülen yapılanmasıyla siyaset arasındaki ilişkiler, AK Parti iktidarının ilk yıllarında Türkiye’nin en çok tartışılan konularından biri oldu.
Abdullah Gül hakkında da bu ilişkiler bağlamında çeşitli iddialar gündeme geldi; Gül ise kendisine yöneltilen yakınlık iddialarını reddetti.
Ancak o dönemde devlet kurumları, siyaset ve cemaat yapılanmaları arasındaki ilişkilerin yeterince denetlenmemesi, Türkiye’nin yakın tarihinde ağır sonuçlar doğurdu.
Bir de millî bayramlar meselesi var.
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı döneminde, millî bayram törenleri ve resepsiyonlarına katılımı konusunda kamuoyunda çeşitli tartışmalar yaşandı. Özellikle 30 Ağustos 2012’de törenlere katılmaması ve resepsiyonun iptal edilmesi uzun süre gündemde kaldı.
Bu tartışmalar, Cumhurbaşkanlığı makamının millî bayramlara yaklaşımı konusunda farklı değerlendirmelere yol açtı.
Şimdi bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi Babacan’ı “yeni”, “bağımsız”, “temiz”, “teknokrat” ve hatta bir kurtuluş seçeneği olarak önümüze koyan yorumlarla karşılaşıyoruz.
Oysa bir siyasetçinin geçmişini değerlendirirken yalnızca üslubuna ve kişisel imajına değil, görev yaptığı dönemlerdeki kararlarına ve sonuçlarına da bakmak gerekir.
Babacan da bu siyasi ve ekonomik dönemin içinden çıktı.
Gül de bu dönemin merkezindeki aktörlerden biriydi.
Mehmet Şimşek ise farklı dönemlerde benzer biçimde uluslararası yatırımcı güvenini ve makroekonomik istikrarı önceleyen ekonomi anlayışının temsilcisi oldu.
Ancak bu üç ismin görev yaptığı dönemler ve uyguladığı politikalar aynı değildi.
Ali Babacan’ın ekonomi yönetiminde bulunduğu 2000’li yıllarda, enflasyonun düşürülmesi, kamu maliyesinin toparlanması ve Avrupa Birliği perspektifinin güçlendirilmesi öne çıktı.
Bununla birlikte, büyümenin önemli ölçüde dış kaynak girişine, kredi genişlemesine ve ithalata dayalı hâle gelmesi; üretim yapısındaki kırılganlıkların yeterince giderilememesi de o dönemin temel eleştirileri arasında yer aldı.
Abdullah Gül’ün başbakanlık ve dışişleri bakanlığı dönemlerinde ise Avrupa Birliği ile müzakereler, ekonomik reformlar ve dış yatırımın artırılması öncelikli başlıklardı. Bu politikalar Türkiye’ye önemli miktarda sermaye girişi sağladı; ancak ekonominin dış finansmana bağımlılığını azaltacak kalıcı bir üretim ve teknoloji stratejisi oluşturulamadı.
Mehmet Şimşek’in ekonomi yönetiminde ise özellikle enflasyonla mücadele, faiz politikası, bütçe disiplini ve yabancı yatırımcı güveni öne çıkıyor.
Bu yaklaşımın amacı makroekonomik dengeleri yeniden kurmak olabilir; fakat yüksek faiz, vergi artışları ve sıkılaştırıcı politikaların yükü büyük ölçüde ücretlilerin, emeklilerin, küçük işletmelerin ve borçlu vatandaşların üzerine biniyor.
İsimler değişiyor, ekonomi programlarının öncelikleri değişiyor ama vatandaşın karşılaştığı temel sorunlar devam ediyor.
Halka yine kemer sıkmak düşüyor.
Yine yüksek faiz.
Yine borç.
Yine yabancı sermayenin güvenini kazanma telaşı.
Yine “biraz daha sabredin” çağrısı.
Buradaki temel soru şudur: Ekonomik istikrar sağlanırken bu istikrarın maliyeti kim tarafından ödeniyor?
Denize düşen yılana sarılır misali, Şimşek’in politikalarından bunalan topluma şimdi Babacan’ın bir alternatif olarak sunulması, geçmişin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Bir siyasetçiyi “yeni” ve “kurtarıcı” olarak tanımlamadan önce, daha önce görev yaptığı dönemlerdeki ekonomik sonuçlara bakmak gerekir.
Çünkü mesele Babacan’ın güler yüzü, Şimşek’in ciddi bakışı ya da Gül’ün sakin üslubu değildir.
Mesele, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi kaderinin yıllardır benzer politika tercihleri etrafında şekillenmesidir.
Bu millet artık isimlere değil, sicillere bakmalı.
Kim hangi dönemde hangi görevi yaptı?
Kim hangi ekonomik programı savundu?
Kim hangi kararların sorumluluğunu üstlendi?
Kim Türkiye’nin üretim kapasitesini, teknoloji yatırımlarını ve gelir dağılımını güçlendirecek politikaları savundu?
Kim kısa vadeli sermaye girişini, uzun vadeli kalkınmanın önüne koydu?
Kim uygulanan politikaların toplumsal maliyetini açıkça üstlendi?
Bunları sormadan önümüze konulan her “yeni umut”, geçmiş politikaların yeni bir sunumundan ibaret kalabilir.
Şimşek gider, Babacan gelir.
Babacan gider, İmamoğlu gelir.
Ancak ekonomi politikalarının temel yönü değişmezse, yalnızca isimlerin değişmesi vatandaşın sorunlarını çözmez.
Biz uyanmazsak, düzen değişmezse kazanan yine aynı ekonomik çıkar grupları, faturayı ödeyen yine bu millet olur.
