Dil, Mitoloji, Kültürel ve Tarihsel Bellek Üzerinden Altay-Turan Meselesine Bakış

Tam boy görmek için tıklayın.

Uğur UTKAN

Öz

Bu çalışma, Fin-Ugor, Ural, Altay ve Turan kavramlarını tarihsel, dilbilimsel, kültürel ve jeopolitik boyutlarıyla inceleyerek Avrasya coğrafyasında ortaya çıkan ortak tarihsel hafızayı değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, Orta Asya merkezli göç hareketlerinin Türkler başta olmak üzere Fin-Ugor, Ural ve Altay topluluklarının şekillenmesindeki etkisi ele alınmıştır. Özellikle Ural-Altay dil kuramının tarihsel gelişimi, Philip Johann von Strahlenberg, Matthias Castrén ve diğer araştırmacıların çalışmaları çerçevesinde değerlendirilmiş; Türkçe, Macarca, Fince, Moğolca, Korece ve Japonca arasındaki muhtemel dilsel ve kültürel bağlar tartışılmıştır. Bunun yanında İskandinav mitolojisi, Viking sagaları, Odin anlatıları ve Türk mitolojik unsurları arasındaki benzerlikler üzerinden Türkler ile İskandinav halkları arasındaki tarihsel ilişkiler incelenmiştir. Çalışmada ayrıca Türk Devletleri Teşkilatı bağlamında Macaristan, Kore, Japonya ve Moğolistan gibi ülkelerle geliştirilebilecek kültürel ve stratejik iş birliği ihtimalleri üzerinde durulmuştur. Sonuç olarak araştırma, Ural-Altay ve Turan eksenli tarihsel ilişkilerin yalnızca dilbilimsel bir teori olarak değil; göçler, kültür, mitoloji ve jeopolitik etkileşimler üzerinden şekillenmiş geniş bir Avrasya bütünlüğü olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Macar, Fin-Ugor, Ural-Altay, Turan, Türk Dünyası, Göçler, Odin, Vikingler, Avrasya, Mitoloji, Dilbilim

 

Abstract

This study aims to examine the concepts of Finno-Ugric, Ural, Altaic, and Turan from historical, linguistic, cultural, and geopolitical perspectives, while evaluating the shared historical memory that emerged across Eurasia. The research discusses the impact of Central Asian migration movements on the formation of Turkic, Finno-Ugric, Uralic, and Altaic communities. In particular, the historical development of the Ural-Altaic language theory is analyzed through the works of Philip Johann von Strahlenberg, Matthias Castrén, and other scholars, and the possible linguistic and cultural connections between Turkish, Hungarian, Finnish, Mongolian, Korean, and Japanese are examined. In addition, the study investigates the historical relations between Turkic and Scandinavian peoples through similarities found in Scandinavian mythology, Viking sagas, Odin narratives, and Turkic mythological elements. The article also addresses the potential cultural and strategic cooperation opportunities between the Organization of Turkic States and countries such as Hungary, Korea, Japan, and Mongolia. As a result, the study concludes that the historical relations centered around the Ural-Altaic and Turan concepts should be evaluated not merely as a linguistic theory, but as a broader Eurasian continuity shaped by migrations, culture, mythology, and geopolitical interactions.

Keywords: Hungarian, Finno-Ugric, Ural-Altaic, Turan, Turkic World, Migrations, Odin, Vikings, Eurasia, Mythology, Linguistics

Giriş

İnsanlık tarihi boyunca kavimlerin şekillenmesinde, medeniyetlerin yayılmasında ve kültürlerin birbirleriyle temas kurmasında göç hareketleri belirleyici bir rol oynamıştır. Özellikle Orta Asya merkezli göçler, yalnızca Türk tarihinin değil, Avrasya coğrafyasının etnik, kültürel ve dilsel yapısının oluşumunda da derin izler bırakmıştır. Hazar havzası, Ural dağları, Karadeniz’in kuzeyi ve Orta Avrupa’ya kadar uzanan geniş sahada gerçekleşen bu hareketlilik; Türk, Fin-Ugor, Ural ve Altay toplulukları arasında tarih boyunca çeşitli etkileşimlerin meydana gelmesine zemin hazırlamıştır. Böylece dil, kültür, mitoloji, coğrafi adlandırmalar ve toplumsal hafıza üzerinden birbirine temas eden geniş bir Avrasya dünyası ortaya çıkmıştır.

Bu bağlamda Ural-Altay kuramı, yalnızca dilbilimsel bir tartışma konusu değil; aynı zamanda tarih, antropoloji, etnografya ve jeopolitik açısından da dikkat çekici bir inceleme alanıdır. 18. yüzyıldan itibaren Philip Johann von Strahlenberg, Matthias Castrén ve sonraki birçok araştırmacının çalışmalarıyla şekillenen Ural-Altay yaklaşımı; Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca, Korece ve Japonca gibi diller ile Fin-Ugor dilleri arasındaki muhtemel ilişkileri açıklamaya çalışmıştır. Her ne kadar modern dilbilim çevrelerinde bu kuramın bazı yönleri tartışmalı kabul edilse de, özellikle kültürel benzerlikler, ortak mitolojik unsurlar, göç güzergâhları ve yer adları üzerine yapılan araştırmalar; Avrasya halkları arasındaki tarihsel bağların inkâr edilemeyecek ölçüde güçlü olduğunu göstermektedir.

Öte yandan Finler, Macarlar, Estonlar, Bulgarlar, Türkler, Moğollar, Koreliler ve Japonlar gibi farklı toplulukların ortak tarihsel hafızalarında bozkır kültürü, göçebe yaşam tarzı, atlı savaş geleneği, tabiat merkezli inanç unsurları ve benzer dilsel yapılar dikkat çekmektedir. Özellikle Macaristan örneğinde görüldüğü üzere Türk kültürü ile olan tarihî temaslar yalnızca dil alanında değil; devlet teşkilatı, askerî yapı, coğrafi adlandırmalar ve toplumsal gelenekler üzerinde de etkili olmuştur. Hazar Kağanlığı, Hunlar, Avarlar ve diğer bozkır toplulukları aracılığıyla şekillenen bu tarihsel etkileşimler, Avrasya’nın doğusu ile batısı arasında güçlü bir kültürel köprü meydana getirmiştir.

Günümüzde ise bu tarihsel ve kültürel yakınlık, yalnızca akademik çalışmaların konusu olmaktan çıkmış; aynı zamanda jeopolitik ve stratejik tartışmaların da merkezine yerleşmiştir. Türk Devletleri Teşkilatı’nın giderek kurumsallaşması, Macaristan’ın gözlemci üye olarak teşkilatta yer alması ve Japonya ile Kore gibi ülkelerle kültürel yakınlık temelinde yeni iş birliği ihtimallerinin gündeme gelmesi, “Turan”, “Ural-Altay” ve “Avrasya birlikteliği” kavramlarının yeniden değerlendirilmesine olanak sağlamıştır. Bu gelişmeler, tarih boyunca ortak göç yollarını paylaşmış toplulukların gelecekte de ortak kültürel ve stratejik zeminlerde buluşabileceği yönündeki beklentileri artırmaktadır.

Bu çalışma; Fin-Ugor, Ural, Altay ve Turan kavramlarını tarihsel, dilbilimsel ve kültürel perspektiften inceleyerek söz konusu topluluklar arasındaki ilişkileri ortaya koymayı amaçlamaktadır. Ayrıca göç hareketleri, dil teorileri, yer adları, kültürel ortaklıklar ve modern jeopolitik gelişmeler üzerinden Avrasya’daki tarihsel süreklilik analiz edilerek, Türk dünyasının gelecekteki genişleme potansiyeli ve Altay halkları arasındaki muhtemel iş birliği alanları değerlendirilecektir.

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, kavimlerin ortaya çıkışlarında ve başka kavimlerle etkileşimlerinde göçlerin etkisi büyüktür. Göçlerin büyük bir kısmı Asya içlerinden yapılmıştır. Göçlerin yapıldığı yer ise Türklerin anavatanı olarak kabul edilen Orta Asya’dır. Orta Asya merkezli yapılan göçler dalgalar halinde belirli zaman dilimlerinde yapılmıştır. Kavimler bir yerden başka bir yere çeşitli sebeplerle göç ederlerken belirli güzergâhları takip etmişlerdir. Göçler çoğunlukla doğudan batıya doğru olmuş bazen de ters istikamette yapılmıştır. Binlerce yıl dalgalar halinde devam eden göçler başlıca iki yoldan olmuştur. Bunlardan biri kuzey yoludur. Bu yol Ural dağları ile Hazar denizi arasından ve Karadeniz’in kuzeyinden geçmektedir. Güney yolundan Kafkasları geçmek suretiyle kuzey yoluna ulaşan kafileler de olmuştur. Güney yolundan Ön Asya’ya aralıklı olarak yapılan göçler tarih öncesi devirlerde başlamıştır.[1]

Yapılan bu göçlerin perde gerisine baktığımızda ise coğrafi etkenlerin bu göçlere etki yaptığını görürüz.

Şöyle ki, son 15 bin yıldır Hazar Denizi’nin su seviyesinin inip çıkmasıyla Türkistan havzasında yaşayan insanlar, her su seviyesi yükseldiğinde göç etmişlerdir. Gidenlerin bir bölümü gittikleri yerlerde kalmışlardır. Daha önce gelenleri de daha ilerilere itmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte, kuzeyli bölgeleri, iklimin ılımanlaşmasıyla yaşanılır hale gelmiş ve oralarda kalmışlardır (Baltık ulusları gibi). Bu durumda kendilerini Turan sayan Fin-Ogur boyları da yaşamaktaydı. Bu boylar; Bulgar, Litvan, Eston, Fin, Leton, Macar olarak Avrupa’ya yayılmış durumdaydı. Aynı kökten gelmiş olmalarına rağmen bu insanlar zaman içinde başkalaşan diller ve yaşam koşullarını kabul etmişlerdir.[2]

Bu arada isim olarak bahsettiğimiz Turan’la ilgili şunu bilmek icap eder ki Farsça kökenli bir kelime olan Tûrân önceleri İranlılar’ın İran’ın kuzeydoğusundaki bölgelere verdikleri bir isimdi. Daha sona Ural-Altay ve Fin-Macar halklarından oluşan ve Turan ırkı diye tanınan toplumların yaşadığı anayurdu tanımlamak için kullanılmıştır. Turancılık ise bu halkların birliğini savunan ideolojik ve siyasal bir terim halinde “uzak anayurt ideali” mânasında Macaristan’da XIX. yüzyılın ilk yarısında doğmuştur.[3]

Ural-Altay ve Fin-Macar halklarından oluşan ve Turan ırkı diye tanınan toplumların konuştuğu dil ailesi de Ural Altay dil grubu olarak adlandırılmakta olup, 18.yüzyılın ilk yarısında Philip Johann von Strahlenberg ile ilk incelemeleri ve sonrasında W. Scott ve Matthias Castren yaptığı araştırmalar ile Ural-Altay dil kuramı vücut bulmuştur.[4]

Strahlenberg, Volga boylarında ve Sibirya‘da yaşayan Türk lehçelerini incelemiş, değişik dil ve lehçelerden 60 kadar kelimeyi karşılaştırmış ve doğu Asya’dan kuzey Avrupa’ya kadar uzanan dilleri Tatar adı altında altı gruba ayırmıştır.[5]

Strahlenberg’ten sonra da Ural-Altay dil grubu üzerine çalışmalar devam etmiştir. W. Scott tarafından Ural-Altay dil grubunun tam olarak sınıflandırılması yapılmıştır.[6]

Ancak Ural-Altay kuramının kurucu babası olarak kabul edilen Matthias Castrén, yaptığı doktora tezinde; Fin, Türk, Moğol, Şarkışla ve Tunguz dillerinde, zamirlerin ve şahıs eklerinin benzerliğini gösterdi. Castrén’den günümüze kadar Ural-Altay kuramı üzerine çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda filoloji dünyasında ne Ural-Altay ne de Ural ve Altay ailelerinin varlığı kesin olarak bir sonuca bağlanamamıştır. İlk olarak Ural Altay Dil Ailesi parçalanmış ve Ural Dil Ailesi ve Altay Dil Ailesi olarak iki ayrı dil ailesi ortaya çıkmıştır. Altay Dil Ailesi içerisinde yer alan Korece ve Japonca farklı bir değerlendirmeye alarak Türkçe, Moğolca ve Mançu-Tunguzca dil ailesi sınırları içinde kalmıştır. Daha sonra Gerard Clauson ve Gerhard Doerfer’in Altay Dil Ailesi tezi sadece kelime alışverişi üzerinden değerlendirerek tartışmaya farklı bir boyuta çekmiştir.[7]

Ural-Altay dil grubu Ural dil grubu ve Altay dil grubu olmak üzere iki ayrı alt başlığa ayrılmaktadır. Ural dil grubu içerisinde Fin-Ugor ve Samoyed dil ailesi yer almaktadır. Altay dil grubu içerisinde ise Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguz dilleri, Korece, Japonya bulunmaktadır. Son yıllarda Altay Dil Ailesi yönelik çalışmalar hız kazanmıştır. Son tartışmalar ışığında Läszlö Maräcz Macarcanın Fin Ugor Dil Ailesi içerisinde değil de Altay Dil Ailesi içerisinde değerlendirilmesi gerektiği kanıtlarıyla ileri sürmüştür.[8]

Ural Altay dil grubuna mensup ülkeler aşağıdaki şekilde gruplandırılmaktadır.

     Fotoğraf: Ural-Altay Dil Ailesi[9]

Ural dilleri, içinde otuz dokuz dil barındıran ve toplamda 50 milyon insan tarafından konuşulan dil ailesidir. Dünya üzerinde en çok konuşanı olan Ural dilleri, sırasıyla Macarca, Fince, Estonca, Marice ve Udmurtçadır. Yine dünyada içinde belirgin olarak Ural dilleri konuşanı barındıran ülkeler Estonya, Finlandiya, Macaristan, Romanya, Rusya, Sırbistan ve Slovakya’dır. Ural ismi, bu dillerin doğduğu yer olarak düşünülen Ural Dağları’ndan gelmektedir. Altay dilleri ise Avrupa’dan, Orta Doğu’ya ve Orta Asya’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan büyük bir coğrafyada konuşulan dilleri kapsayan bir dil ailesidir. Altay dillerinde Türk dilleri, Moğol, Tunguz, Japon ve Kore dilleri bulunur. Kimi dil bilimcilerce Estonca, Fince ve Macarca gibi Ural dillerinin de bir Ural Altay dil ailesinin parçası olarak bahsi geçen Altay dillerinin uzaktan akrabaları olduğu savunulmaktaysa da, bu görüş Dünya dil bilimcileri tarafından genel kabul görmemiştir. Türk dilleri ve dolayısıyla bugünkü Türkçe, çok uzaktan da olsa, Moğolca, Japonca, Macarca, Fince gibi diller ile de bağlantılıdır.[10]

Ve şunu daha yüksek sesle zikretmek zorundayız ki Macarca ve Fince dil yapısı bakımdan Türkçe ile benzerliği vardır. Macarca ile Sümercenin benzerliği vardır.[11]

Öte yandan Japonca’nın da Altay dillerinden kabul edilmesinde dönemin önemli bilim insanları Boller, Grunzel, Pröhle ve Ramstedt’in emekleri oldukça fazladır.[12]

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu da Japonca ve Türkçe’nin benzerliğine dikkat çekmiştir. Öte yandan, bazı (pür)dilbilimciler Ural-Altay dil ailesinin mevcut halini tartışmalı bulsalar da; antropolojinin ayrılmaz bir parçası olan diğer kültürel benzerlikler ile birlikte değerlendirildiğinde Ural-Altay dil ailesinin varlığı oldukça gerçekçidir. Hülasa, Teşkilat’ın önünde dil zemininde stratejik bir genişleme potansiyeli vardır.[13]

Ailenin Ural koluna mensup Finlandiya gibi İskandinavya’daki komşularından çok Türkistan’dan gelen ortak kültürel kodlara sahip bir ülke de potansiyel üye ülkelerden birisidir. Estonya, öte yandan, diğer Baltık ülkeleri ve Vişegrad Dörtlüsü gibi AB ile sorunlarına devam eden bir ülkedir.

Altay kolundan Japonya ise, II. Dünya Savaşı’nı takip eden dayatma anayasa ve 1952 San Francisco Barış Antlaşması’nın getirdiği hak kayıplarının bugün dahi sancıları ile uğraşmaktadır. Japonlar, 1952 Antlaşması uyarınca dış güvenliklerini ABD’ye teslim etmenin sonucunu lehlerine çevirerek, savunma harcamaları yerine II. Dünya Savaşı’nda harap olan ülkelerinin kalkınması için “Balon Ekonomiye” giden süreçte ciddi yatırımlar yapmışlardır. Lakin bu durum ülkenin kendi kaderini tayin ve hatta egemenlik hakkını dahi zedelemektedir. İlaveten, ABD yönetiminin istikrarsız yaklaşımları; Afganistan çekilmesi ve sonrasındaki QUAD’ı AUKUS ile gölgelemesi Asya-Pasifik’te ABD’ye karşı güvensizliği had safhaya çıkarmıştır. Bölgede Çin ve Rusya karşısında kendisini güvenlikte hissetmeyen Japonlar, günlük siyasette bunu sürekli zikretmeseler de, alternatif işbirlikleri ve ittifaklar arayışı içerisindedir. Bu doğrultuda, orta vadede Japonya’nın Türk Devletleri Teşkilatı’na iştirak talebinde bulunması kanaatimce şaşırtıcı olmayacaktır.[14]

Altay dil grubuna mensup bir diğer ülke Kore’de benzer şekilde, kendisi dışında gelişen siyasi kamplaşmalardan nasibini alarak Kore Savaşı’nda “kardeş kardeşe öldürtülmüştür”. Devamında, Kuzey ve Güney olarak yapay sınırları ile bölünmüş, iç siyasetlerinde de dış münasebetlerinde de kıskaca alınmıştır. Görüştüğüm pek çok Koreli uzman, Kuzey Koreliler ile Güney Korelilerin arasında etnik yönden hiçbir fark bulunmadığını ve günün birinde iki ülkenin eskisi gibi birleşmesini arzuladıklarını belirtmişlerdir. Kore bu haliyle, dış müdahalelerle beslenmiş ideolojik kamplaşmaların aynı toplum içerisinde nasıl sonuçlar doğurabileceğinin en sembolik örneğidir. Oysa ki, karşılıklı kışkırtılan tehdit algısından kaynaklanan savunma harcamaları bu denli yüksek olmasaydı; o kaynaklar ülkenin daha da kalkınması için yeterli olabilirdi. Ayrıca Kazakistan başta olmak üzerek Türkistan devletlerinde yaşayan Koreliler ve Kore kökenlilerin de kolaylaştıracağı şekliyle Kore’nin de Türk Devletler Teşkilatı’nda yer alması beklenebilir. Altay dil grubuna mensup bulunan Moğolistan’ın da jeopolitiği ve tarihi bağları itibariyle bu birliğin içerisinde yer alması tahmin edilebilir.[15]

Aynı şekilde başta Finlandiya ve İsveç olmak üzere İskandinav coğrafyasındaki Türklük izlerine bakıldığında ve kendilerini Turan sayan Fin-Ogur boyları gerçeğiyle birleştiğinde bu havzanın da Türkiye ile bir ittifakın içinde yer alması tesadüf olmayacaktır.

Zaten meşhur profesör Sven Lagerbring, yaptığı araştırmalar neticesinde İsveçlilerin atalarının Türkler olduğunu ortaya koymuştur. İsveççe’nin Viking tanrısı Oden tarafından getirildiğini ve Oden’in Tirkiar (Türkler) denilen bir kabilenin lideri olduğunu da Lagerbring tarafından tespit edilmiştir. Özcümle de, Türk ve İskandinav halklarının yakınlığı yerliler olan Laponlardır. üstelik Laponlar şamandırlar. Laponların şarkıları, ninni ve ağıtları çok benzer olup, fiziksel görünümleri de çok benzerdir.[16]

Lapon Akrabalarımız

Turk ve Iskandinav halklarının yakınlığı sandığımızdan da eskiye dayanır. İskandinavya’nın yerlileri Laponlardır. Bugün de İskandinavya Yarımadası’nın kuzey bölgelerinde yaşarlar. Düne dek şamandılar. Yoyka (Jojka) dedikleri şarkıları. Türklerin bazı tür şarkılarına oldukça benzer. Hele bazı ninnilerini, ağıtlarını Türklerinkilerden ayırmak zordur. Laponlarla Türkler görünüş olarak bugün de birbirlerine pek benzerler. Çekik gözler, yanık, esmer, az sakallı cilt gibi…[17]

Laponlar; İskandinavya Yarımadası’nın kuzey bölgelerinde yaşamaktadırlar. Sessizlerde d – t, k – g, b – p, f – v, f – b, kelimelerin anlamları değişmeden birbirine dönüşebilirler. Kısaca istendiği gibi kullanılabilir. Bu durum Türkçe için de geçerlidir.[18]

Daha da önemlisi Lapon ve Türk dillerinde benzer sözcükler çokça yer almaktadır.

Nitekim Laponca’da (Lapça) “İlikus” kelimesi “Ilık su” manasına gelmektedir. Ne var ki, dillerinin, Ural Altay dil ailesinden, son ekli ve ses uyumlu bir dil olduğu aşikardır.[19]

Bu dilsel benzerlikler, yalnızca kelime köklerinde değil, aynı zamanda bu halkların dünya görüşünde ve varoluşu anlamlandırma biçimlerinde de kendisini gösterir. Zira dil, bir milletin kozmosu algılayış biçiminin en sadık aynasıdır.[20] Türk ve Altay kültür havzasında, tıpkı kuzeyin bu kadim dillerinde olduğu gibi, varlığın kökenine dair anlatılar benzer bir boşluk ve belirsizlik tasavvuruyla başlar. Mitolojik düzlemde bu ‘ilk varoluş’, somut dünyanın ötesinde, her şeyin henüz şekillenmediği kaotik bir başlangıca dayanır.[21] Türk mitolojisindeki ‘Sonsuz Su’ veya ‘Hiçlik’ teması ile diğer kuzey kavimlerinin kozmik anlatıları bu noktada kesişir.[22]

Tanrı tâbirinin daha eski yüzyıllara ait hatırası da vardır ki bu bağlamda ilk tanrının ortaya çıkışına dair şu kıssa oldukça önemlidir:

Başlangıçta sadece yokluk vardı. Sonsuz bir boşluk. Bu boşlukta var olan tek şey Ginungagap idi, yani “Büyük boşluk”. Sonsuzluğa dek uzanan rengi ve görüntüsü olmayan bir düşüş.

Zamanın kıvrımlarında sıcak ve soğuk belirdi. Bunlar belki de var olan ilk duygulardı ve bu her şeyin başlangıcıydı… Sıcak ve soğuk artık iki nehir olmuştu, ikisi birlikte Gigungagap’a dökülüyorlardı. Kuzeyden akan soğuk ırmağın ismi ‘Niflheim’, güneydeki sıcak ırmağın ismi ise ‘Muspelheim’ idi. Niflheim ve Muspelheim kendi kendilerine oluşmuş ilk dünyalardı, yani dokuz dünyanın başlangıcı.

Soğuğun ve sıcağın Ginungagap’a dökülmeden önceki birleşiminde patlamalar yaşanıyordu ve bu patlamalar evrenin ilk canlısının doğumuna neden oldu. Bu ne bir Tanrı, ne de bir insandı. Bu bir devdi…

Adı Ymir’di. Kızgın, aptal ve açtı. Ginungagap’ın sonsuz boşluğunda kendine yiyecek arayıp durdu. Ve sonunda sütünden beslenebileceği Audumbla adında dev bir inek buldu. Ymir hiç durmadan ineğin sütünü içiyordu, ancak kısa bir süre sonra Audumbla’da acıkmıştı ve etrafta yiyebileceği tek şey Ginungagap’ın taşları idi. Her gün açlığı daha da artan Audumbla her gün bu kayaları daha sık yalıyordu tuz ve yiyecek ihtiyacını gidermek için. Kaya yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı. Sonunda şekil taştan kurtuldu. Bu da ilk tanrının doğuşu oldu…

İlk tanrının adı “Buri” idi. Ymir’in ve Buri’nin yaratma güçleri vardı. Yalnız kalmamak için kendilerine eşler bu eşlerdende çocuklar yarattılar. Tanrıların ve Devlerin soyu Ginungagap içerisinde üremeye başlamıştı.

Bu iki ırkın birleşiminden ise Üç büyük tanrı doğdu: Odin, Vili ve Ve. Bütün tanrılar ve devler Odin’in bu zamana kadar doğmuş en güçlü canlı olduğunu anladılar ve ona saygı gösterdiler. O geleceğin, geçmişin ve insanların babasıydı.[23]

Ezcümle Odin, İsveçlilerin tanrısıdır. Yani tanrı-kral sıfatını taşımakta olan bir zattır.

Üstelik, yalnızca İsveçlilerin değil, bütün İskandinav halklarının tanrısıdır. Bir Viking tanrısıdır. Ve tanrı-kral Odin, Türk’tür. Dolayısıyla İsveçliler Türk kökenlidirler. Bunu dillendiren kişi İsveç tarihinin babası, modern eleştirel İsveç tarihinin kurucusu, duayeni Prof. Dr. Sven Lagerbring’tir (1707-1787).

Hem de tam bir bilim insanına yakışır durumda, büyük bir hakikat aşkıyla, hakikate sadakat içinde, Martin Luther gibi “Her gün bin Türk öldürmek istiyorum, Tanrım bana güç ver” diyen bir Türk düşmanının etkisindeki Lüteryan bir ülkede, dışlanmayı göze alarak…[24]

Atilla’nın önderliğinde Batı Hunları Avrupa’yı istila ettiğinde biz Atilla’nın sadece Roma’yla uğraştığını, Doğu ve Orta Avrupa arazisini istila ettiğini biliyorduk. Ya da Avrupa merkezli tarih dayatmaları bizlere bu anlayışı empoze etmişti. Hatta Hunların etnik kökeni bile tartışmalıymış! Ve Gotlara göre, Hunlar “kötü ruhların ve cadıların soyundan gelen bir halk”tır.[25] Oysa Hunlar Uppsala’ya kadar İsveç’i istila etmişlerdi. Bu nedenle İsveç’te İskandinavya’da Hunlardan, Atilla’dan türemiş birçok isim bulunmaktadır.[26]

Modern eleştirel İsveç tarihinin babası Sven Lagerbring ile Etimoloji (kökenbilim) Profesörü ve İsveç Bilim Akademisi üyesi Johan Ihre, İsveççenin Oden tarafından Kuzey’e getirildiği tezini savunuyorlar.[27]

Ancak bu tarihsel tezi, Martin Luther gibi, “Her gün bin Türk öldürmek istiyorum, Tanrım bana güç ver” diyen bir Türk düşmanının etkisindeki Lüteryan bir ülkede ve ortamda dışlanmayı göze almadan savunabilmek için anılan bilim insanları gibi hakikate sadakat ahlakına sahip olmak gerekmektedir. Türk ve İskandinav halklarının yakınlığı ve akrabalığı, bugün İskandinavya yarımadasının kuzey kesimlerinde yaşayan, İskandinav yerlileri olan Şaman Laponlara dayanır. Bazı Lapon ninnileri ve ağıtlarını bizimkilerden ayıramazsınız. Yoykaları (Jojkaları) –şarkıları- bizim bazı tür şarkılarımıza çok benzemektedir. Laponlarla Türklerin fiziki görünüşleri de birbirlerine çok benzer.[28]

Bilim insanı Türk kökenini, çekinmeden ve net olarak, “İsveçli, Norveçli, İzlandalı ve Danimarkalı Viking kökenli halklarla yakınlığımız daha serüvenli ve ilginçtir. Bu yakınlık ‘Odin, Oden, Voden, Woden, Wotan’ gibi isimlerle anılan tanrılaştırılmış öndere dayanır. Onun ve yoldaşlarının nereden geldiğine bağlıdır. Yalnızca Oden adı bile yalnız İsveç ya da İskandinavya değil tüm Avrupa ile Türk dünyası bağları açısından oldukça önemlidir. Oden ortak ata mıdır? Pek çok bilgi o yönü gösteriyor.” şeklinde ifade etmektedir.[29]

Öte yandan Oden’in İskandinavya’ya geldiği zaman da tartışmalıdır. Kimine göre, İsa’dan önce gelmiştir, kimine göre İsa’dan sonra üçüncü, kimine göre, beşinci kimine göre yedinci, sekizinci ya da daha sonra gelmiştir. Ancak görüş birliğine varılan bir nokta vardır ki, o da Oden’in Asyalı olması ve yanında Asyalı ve Türk yoldaşlarıyla Kuzey’e gelmiş olmasıdır.[30]

İskandinavya mitolojisi ve İzlanda sagalarının ortak tanrı figürü Viking-Türk Tanrısı Odin’in Orta Asya kökenli olduğu belirtilmektedir. “Oden’in ortak ata olduğu fikrinin dayanağı, İskandinav mitolojisi ve İzlanda destanları (sagaları), Viking Tanrısı Oden’in ortak ata olduğu fikrinin biricik dayanağını oluşturmaktadır. Bu fikrin ya da tezin esas dayanağı, İzlandalı tarihçi, hukukçu, yönetici ve yazar Snorre Sturleson’un ‘Edda’sı (Soners Edda) ve ‘Kral Masalları’ (Kunga Sagor) kitaplarıdır.”[31]

İsveç tarih yazımının babası kabul edilen Sven Lagerbring şöyle der: “Bizim atalarımız Oden’in yoldaşları Türklerdir. Bu konuda elimizde yeterli belge var… Dürüst ve hatta asil kişilerin de, liderlerimizi rahatlıkla, Türkler ve Göçerler olarak göstermelerine öfke duyduklarını duydum. Onlar bu kökeni yeterince şerefli bulmuyorlar. Bir tarihçinin en önde gelen rehberi ve amacı gerçektir: Bu şekilde onur kazanmak çok daha iyidir. Kendini ve yandaşlarını yalanlarla kandırmak, işte bu tuhaf bir şekilde şerefsizliktir. Bir de, kim Türklerin öteki halklardan daha az şerefli bir halk olduğunu söyleyebilir? Eğer şeref sağlayan koşullar olarak zaferler ve ülke fetihleri görülüyorsa ki, olan kabaca bu, Türkler ve Tatarlar kadar bu koşulları yerine getiren fazla bir halk yoktur. Çin bir Tatar eyaleti, bütün Asya, Arabistan, belki istisna olarak Türklerin silahları karşısında eğildi. Hatta Roma, evet hemen bütün Avrupa Hunlar ve Tatarların önünde titredi… Öte yandan bizim atalarımızın ne oldukları da bizi çok az ilgilendiriyor, yeter ki, biz kendimiz şerefli ve saygıdeğer olalım. Romalılara gösterilen hayranlık oldukça kuşkuludur. Onların ataları soyguncu ve zalimdirler. Eski alışkanlıklarından ve Oden, Romulus, Bellerophon ve Indatyrse’den hâlâ coşabiliyorsa, tam da acemi olarak gelip, acemi olarak kalmışlar demektir. Onur verici olup olmadığı endişesi olmadan söyleyelim, Oden ve yanındakiler Türktüler. Biz Cermen halkı, köken olarak Türküz. Bu gerçekten utanmamalıyız. Türkler çok onurlu ve gururlu bir halktır”[32]

Öte yandan İsveçlilerin yanı sıra İskandinavya’nın diğer eski bir halkı Finlerdir. Onların dili de Ural Altay ailesindendir. İçinde, Sine: Sen, Mine: Ben, Olla: Olmak gibi bugün de Türkçeye çok yakın olan sözcükler vardır. Türkçede-ki “vay” Fincede “voy (voi)” olmuştur. Türkler nasıl, vay, vay, vay diyorlarsa Finler de voy, voy, voy, derler. Fince de, son ekli ve ses uyumlu bir dildir. Finlandiya’nın ikinci büyük kentinin adı Turku’dur. Helsinki Üniversitesi’nin Fince dalındaki ilk profesörü olan ve Ural-Altay dilleri üzerine çalışmalarıyla ün yapan Matthias Alexander Castrèn’in konuyla ilgili çalışmaları, bu konuda derinleşmek isteyenlere yardımcı olabilir.[33]

Öte yandan Cermen-İskandinav destanlarında gerek davranışlar, gerekse kahramanların isimleri de Türkleri işaret etmektedir. Onların katıldıkları gerçek olaylara bakmak kâfidir. Örneğin “bakire savaşçı” Brunhilda, 534 yılında dünyaya gelmiş olan Avrasya’nın ünlü kraliçesi Attila’nın büyük torunudur. (Nibelungen Destanı’na göre başlangıçta bir valkyrie olan Brunhilda Odin tarafından lanetlenerek ölümlü bir insan haline getirilir ve sadece en güçlü kahramanın girebileceği ateşten bir halka içine hapsedilir. Brunhilda’yı Odin’in verdiği uykudan dragon Fafnir’i öldürerek güçlü bir savaşçı olduğunu kanıtlayan Sigurd uyandırır.) Onu Frankların hükümdarı II. Chlothar, vahşi atın kuyruğuna bağlayarak öldürmüştür. Brunhilda, daha doğrusu Burunkildi Atanagild’in ilk çocuğu olan kızıydı (bu da Türkçe bir isim). İsminin anlamı “ilk gelen çocuk” ya da “erken doğan çocuk”tur. Brunhilda’nın kız kardeşi yedi yıl sonra dünyaya geldi ve ona bir vedalaşma sözcüğünü isim olarak koydular. Galsvinta (tam söyleniş şekliyle Kalsevinit), yani “kal sevinçle”. İsimler, o döneme damgasını vuran “ardı arkası kesilmeyen korkunç olaylar ve kötülükler” hakkında çok şey ifade ederler. Aryan batı Gotlarına karşı Katoliklere liderlik eden Brunhilda’nın babasının, 554 yılında Aryan Agil’i öldürüp, onun tahtına oturması da böyle olaylardan biridir. Ölü, “değerli” anlamına gelen Türkçe bir isim taşıyordu. Kendilerine Aryan adı verenler ile Katolik diyen Türklerin birbirleriyle savaştığını görüyoruz. Birbirlerini öldürmek onlar için çok kolaydı. 13. yüzyılda dünya, Türk glagol harflerinden Alman alfabesine dönüşmüş gotik yazıyı öğrendiğinde, bu reformun nedenini ve kime yaradığını soran yok mudur? Herkes sustu. Daha sonra dünya, şiir ve kafiye sanatının ortaya çıkmasını “Cermenlere” borçludur diyebilmek için sustular. Peki, niçin onlara borçlu? Ortadoğu ve Hindistan şiir ve kafiyeyi daha milattan önceki dönemlerde, yani Cermenlerin Avrupa’da ortaya çıkmasından çok önce biliyordu. Ayrıca, Avrupalıların “sır” dedikleri “runa” sözcüğü, kadim Türkçede “kesme işaret” anlamına “urun” olarak zaten vardır. Taşı kazıyarak ya da tahtayı oyarak yazılır. Aynı anlamda ikinci bir sözcük de vardır Türkçede: “Bukkat” (sır, gizli öz). Büyük Kavimler Göçü’nden kalan bu yazıtlara İskandinavya’dan İspanya’ya kadar Avrupa’nın birçok yerinde rastlanmaktadır. Tarih “nedeni” izah edilmemiş birçok şeyi gizler. Her yer onlarla doludur.[34]

VİKİNGLER

Yüzyıllardır kuzeyin ‘’barbar’’ savaşçıları olarak anılan Vikingler, tarih sahnesinde adlarından 8. yüzyıldan itibaren söz ettirmeye başlamışlardır. Bu tarihten itibaren 10. yüzyılın ortalarına kadar zenginlik ve şöhret için Amerika, Avrupa ve Karadeniz’in kuzeyine istila akınları düzenlemişlerdir. Peki, kuzeyin savaşçı kavmiyle Türklerin arasında ne gibi bir bağlantı olabilir?[35]

Vikinglerin tarih sahnesine çıkışları 8. yüzyıl ile başlar. Bu tarihten 10. yüzyıla kadar Avrupa, Amerika, Kafkasya’nın bir kısmına keşif ve yağma akınları düzenlemişlerdir. Avrupa dünyasının Hristiyanlığa geçmesiyle pagan ve putperest olarak anılan bir topluluk haline gelmişlerdir. Artan Viking nüfusu ve İskandinavya’daki toprakların yetersizliği bu akınların başlama sebeplerindendir. Bu topluluklar Batı Avrupa’da, Dan veya Norman ya da yukarıda ifade edildiği gibi putperest olarak tanımlanmıştır. Doğu Avrupa’da ise yeni gelen işgalciler ‘’Rus’’ olarak adlandırılmıştır.[36]

Yaptıkları akınlarla dünya ticaretini domine eden Vikinglerin, başlıca altın, gümüş, diğer değerli eşyalar ve köle alım satımı ticaretlerinin birinci sırasında yer almıştır.

Gerçekleştirdikleri kıtalararası istila hareketlerinden günümüze, runic (büyü yazısı) alfabesiyle yazılmış dikilitaşlar bırakmışlardır. Bu dikilitaşlar Amerika, Grönland, İskandinavya, İzlanda ve Faroe Adaları’nda bulunmaktadır. Dilleriyle bile diğer Avrupa kavimlerinden ayrılan Vikingler kendilerine has bir mitolojide oluşturmuşlardır. Kozmosun yaratılışıyla başlayan mitolojileri, evrenin düzenlenmesi, tanrı, tanrıçalar ve mitolojik canlıların birbirleriyle olan mücadeleleriyle devam ederek Ragnaronk (Kıyamet) ile sona erer. 10. yüzyıldan sonra yavaş yavaş Hristiyanlığa geçen Vikinglerin, batı medeniyetinin de eksenine girmeleriyle kendi kültürlerinden kopmaya başladıklarını görürüz. Yine de bu kültürel değişiklik ne kadar etkili olursa olsun eski kültürlerini, tarihlerini ve yaşayış biçimlerini ‘’saga’’ denilen hikâyelerle günümüze kadar aktarabilmeyi başarmışlardır. Sagalarda Viking Çağı’nın en derin izlerine rastlamamız mümkündür.[37]

VİKİNG-TÜRK COĞRAFYASI

Yine Viking tarihinde bize en önemli bilgileri veren kaynak İzlandalı bir kabile reisi ve aynı zamanda bir İskandinav tarihçisi olan Snorri Sturluson, Heimskringla ve 1220’lerde yazdığı Prose Edda kitaplarında son derece ilginç bilgilerden söz etmektedir. Özellikle Prose Edda kitabı Kuzey halklarının kahramanlıklarının anlatıldığı hikâyelerdir. Prose Edda’da Odin’in kuzeye olan yolculuğundan şu şekilde bahsediliyor “ (…) Onun da bir oğlu vardı. Adı Voden idi. Biz ona Oden diyoruz. O bilgeliği ve becerileriyle ünlüydü. Karısının adı Frigida’ydı. Biz Frigg diyoruz. Hem Oden hem karısı çok dil biliyorlardı. Bu bilgeliğiyle dünyanın kuzeyinde onun adının çok yüksek tutulacağını ve bütün kralların hepsinden daha fazla onurlandıracağını anladı. Bu onda ayrılma isteği uyandırdı. (…) Oden kuzeye doğru yolunu sürdürdü. Bugün Svitjod (İsveç) dediğimiz ülkeye geldi. Oranın kralının adı Gylfe idi. Aslar denen Asyalıların geldiğini duyan Gylfe hemen davrandı ve onları karşılamaya çıktı. Oden’e baş eğerek ülkesinin egemenliğini sundu(…)’’[38]

Sturluson’un yazmış olduğu bu bilgiler oldukça şaşırtıcı. Göç olayını aktarırken bir kavime işaret ediyor. Bu kavim Aslar. As kavmi Göktürk Kitabelerinde geçen Az budundan başkası olmasa gerek.[39]

Sturluson, Ynglinge sagasında bu etnik kimliğe ve göçün gerçekleştiği yere daha detaylıca değiniyor. “Asya’da, Don nehrinin (Tanakvist) doğusundaki ülkeye Asaland (Asa ülkesi, Asya) ya da Asa hem (Asa yurdu) denirdi. Buradaki baş kaleye de Asgard deniyordu. Buraya bir önder egemendi. Adı Oden’di. (…) Kuzey doğudan güneybatıya doğru uzanan ve İsveç’i diğer ülkelerden ayıran büyük bir dağ vardır. Bu dağın güney yamacı Turkland’dan uzak değildir. Burada Oden’in çok geniş mülkleri vardır.’’[40]

Bu bilgilerin Sturluson tarafından nasıl ve nereden öğrenildiği bilinmese de söylediklerinin tarihsel bir gerçeklik olduğu vakıa olup eserinde işaret ettiği kavmi diğer tarihi kaynaklardan tespit ediyoruz. Aslar, Sarmat çağında (M.Ö. 2.- M.S. 2. yy) Orta Asya’nın batısında yaşamış, yavaş yavaş Hazar’ın üzerinden batıya kaymış bir kavimdir. ‘Asya’ kelimesi onlardan gelir.[41]

Prose Edda’nın da verdiği bilgilere dayanarak kuzeye doğru olan bu göçün gerçekleştiği yer kuvvetle muhtemel Azerbaycan’dır. Bu yaptığımızın tespitin doğruluğunu hem coğrafi isimler hem de Edda’da geçen As kavminin yaşadığı bölge kanıtlıyor. Şaşırtıcı derecede olsa da hem Türk hem de yabancı bilim insanları bunu doğruluyor.[42]

Feridun Ağasıoğlu, Azer Xalqı kitabında As ülkesinin varlığından söz eder “M.Ö. ilk bin yılda Aras nehrinin doğusundaki bölge, şimdiki Nahcivan civarı Aza ülkesi olarak biliniyordu.’’[43]

Arkeolog Rondu, 2015 yılında yayınladığı makalesinde Asgard’ın Azerbaycan’daki Asgarabad olduğunu öne sürmektedir.[44]

Yine aynı yıl çıkardığı bir diğer makalesinde ise bu tezini genişleterek İskandinav mitolojisi tanrıçası olan Freya’nın kökeninin Hazar Denizi’nin güneyindeki “Fereydunkenar’’ olduğunu söyler ve Vanaheim’ı Van Gölü’nün kuzeydoğusunda, Asaheim’ı da Hazar Denizi’nin olduğu bölgede gösterir.[45]

Bir Türk budunu olan Asların Odin liderliğinde İskandinavya’ya göçmelerine, doğudan gelen bir başka kavmin bulundukları coğrafyayı zorlaması ya da bölgede yaşanan kuraklık neden olmuş olabilir. Zira Biruni’ye göre de Alan ve As kavimleri Harezm’den kuraklık nedeniyle Kafkasya’nın kuzeyine göçmüşlerdir.[46]

Yapılan göç, M.Ö. 2.- M.S. 2. yy’lar arasında olmuş olmalıdır.[47]

Çünkü İzlanda Kitabı’nın yazarı aynı zamanda İzlanda kralı da olan Are Frode’nin 1122 yılında yazdığı bu kitapta İzlanda’nın ilk kralından kendisine kadar 38 kral sayar. Bizim için burada önemli olan Odin’in oğlu olarak gösterdiği ‘Türk Kralı’ (Turkakonung) lakaplı Yngve’dir.[48]

İsveç tarihinin kurucusu olan Prof. Sven Lagerbring, Türkçe ile İsveççe arasındaki ve mitolojideki benzerlikleri dikkate alarak, İsveçlilerin atalarının Türkler olduğunu ileri sürüyor. İsveç masallarında da Tanrı Odin’in “Türkland”den (Türklerin ülkesinden) geldiği yazılıyordu. “Masallar, Viking Tanrısı Oden’in (Öden, Voden, Woden, Wotan) Asya’dan gelip, bütün Avrupa’yı, Danimarka Adaları ve Ylland’ı geçip İsveç’e yerleşen büyük bir Tirklar (Turkar=Türkler) boyunun önderi olarak tarif edilmesine uygun düşüyor. Eski İsveççenin de burada Oden ve yoldaşları tarafından yaratıldığı söyleniyor.”[49]

Gelgelelim İskandinav Mitolojisi’ne göre tanrılar, Altın Şehir Asgard’da yaşar ve tanrıların babası Odin burayı yönetir. Asgard kelimesi, Türk Mitolojisi ve anlatımlarında yer alan Göksel Şehrin izdüşümü, yeraltı uygarlığı Agarta’yı hatırlatır. Elbette tesadüf değil. Kezâ, Odin’in Turkland’dan{Tyrkland-Türk Ülkesi} gelişini ve hükümdarlığını anlatan Ynglinga Destanı 2. Bölümünde şöyle der:

“Tana-qvisl’in doğusundaki ülkeye Asa ülkesi ya da Asa yurdu {Asa-land/Asa-gard} denirdi; fakat başkentlerine, Asgard adı verilmişti. Bu şehirde Odin adlı bir reis bulunurdu; Orada şöyle bir adet vardı: 12 baş kurban rahibi en yüksek otorite olur, kurbanlar hakkında karar verir ve insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözerlerdi; bunlara Diyarlar ya da Drottnar denirdi. Bütün halk onlara hizmet ve saygı göstermek zorundaydı. Odin büyük savaşçıydı, çok geniş ülkelere sahipti; her savaşta zafer kazanacak kadar başarılıydı. Hatta öyle oldu ki, adamları onun savaşta yenilmez olduğuna inanıyordu. Bir sefere ya da göreve adamlarını gönderdiğinde, başlarına ellerini koyar ve onlara bjanak {kutsama} işareti verirdi; böylece onların iyi talih kazanacağına inanılırdı. Ayrıca onun adamları da şöyle düşünürdü: Eğer denizde ya da karada sıkıntıya düşerlerse, onun adını çağırırlarsa yardım bulurlar ve onun bulunduğu yerde kendilerini güvende hissederlerdi”[50]

İskandinavya mitolojisine, destanlarına, kültürüne derinden baktığımızda, Odin’in o coğrafyaya Türk k33ültürünü taşıdığını anlıyoruz.

Osman Karatay ise, krallar arası yaptığı tahmini bir hesaplamayla göçü Milat sıralarına götürmüştür.[51]

Öte yandan büyük çoğunluğu 13. yy içinde yazıya geçirilen İskandinav halklarının tarih ve anlatı geleneklerini temsil eden saga metinleri, bu arada şaşırtıcı bilgilere de yer vermektedir. Bunlardan birine göre kurucu ata Odin, İskit ülkesinin (Rusya) doğusundaki Turkland olarak adlanan ülkeden kendisine bağlı Az halkıyla birlikte İsveç’e gelmiştir. Orta Asya’da bunu destekler bilgiler vardır. Ayrıca Az budun iyi bilinen tarihi dönemlerde yer almış ve bugünkü çeşitli Türk topluluklarının arasına serpiştirilmiştir. Daha sonra tanrılaştırılan ve ismi bilahare Slav dillerindeki bir rakamının adı haline gelen Odin, kuzey memleketlerine yeni bir siyasi kültürü, belki de yazıyı götüren kimse olarak görülmek durumundadır.[52]

Bu göçten önce birkaç kelimeyle Odin’den bahsetmek gerekir. Orta Asya’nın batısından, As halkının önderi olan Odin, herşeyden önce bir kahramandır ve elhak savaşçıdır. Bütün savaşları kazanmak onun yazgısıdır. Hatta Asların Odin’in yönetiminde yaptığı Don nehri boylarındaki Vanlarla savaş insanlık tarihinin ilk savaştır ve pek çok eski Norse kaynağında geçer.[53]

Böyle güçlü birinin fizikötesine uzanması da tabiidir ve Odin savaşçılığının yanında güçlü sihir bilgisiyle de karşımıza çıkar.[54] Dolayısıyla, bir düşünceye göre, onu bu yönleriyle bir baş kam olarak görmek daha doğrudur.[55]

Onun bilgeliği ve sihir gücü, bir sihir sistemi ile telif edilen oyma yazıya da şamildir. Beklendiği şekilde, Odin Türklerin de kullandığı bu yazıyı icat eden kimsedir.[56]

Bu kadar üstün niteliği şahsında birleştiren Odin’in tamamına yakını bu niteliklerin tarifi olan 200’e yakın lakabı vardır.[57]

Bu kadar çok övülen ve üstün tutulan bir kahraman, daha sonraki kuşaklar içinde tanrılaştırılacaktır ama tuhaf olan şey niteliklerinde değişme olmamasıdır. Yani, tanrı olarak görülmekle birlikte, aslında üstün güçleri olan bir insandır. Bunu Hıristiyan bir rahibin hiç sansüre tabi tutmadan yazması da ilginçtir ve Avrupa Ortaçağ’ında beklenmeyecek bir tutumdur. Belki başka bir ülkede bu olmayacaktı. Odin tanrılaştırılınca, German kavimlerinin kültüründe pek çok izinin kalması tabiidir. Örneğin, İngilizcede Çarşamba demek olan Wednesday köken olarak “Odin Günü” (Wodan’s Day) demektir.[58]

Diğer yandan Osman Karatay, İskandinav hikâyelerinde Odin’in Turkland adlı bir ülkeden çıkıp geldiği bilgisinden yola çıkarak iz sürdüğünde şu malumatı yakalıyor: “(İskandinav sagalarında) Kral Sveigder tahta çıktıktan sonra atalarının memleketini, tabii en başta Odin’in makamını ziyaret amacıyla Turkland’a gittiği yazılıdır.” Osman Karatay “Demek ki,” diyor, “Odin’in mezarı ve makamı Türkistan’da imiş. Bu tamam da Emir Timur’un bir sefere çıkmadan önce Öden Ata’nın kabrini ziyaret ederek dua etmesini neyle açıklayacağız?”[59]

Yani Prof. Lagerbring’e göre, “Türkland” (Türk İli) diye adlandırdıkları Orta Asya’dan gelmiş olan İsveç Tanrısı Oden, Herwarar Masalı’nda Tirkiar (Türkler) ve Asiemaen (Asyalılar) olarak tanıtılan büyük bir kitlenin lideriydi. Sekiz ayaklı atının üstünde Oden, fotoğraflarında iki yanında kurtları ve yukarıda kartalıyla çok heybetli ve ünlüdür. Odin, İskandinavya’da, İsveç’te Viking Tanrısı olarak olağanüstü saygı duyulmasının yanında Orta Asya Türkleri arasında da saygındır. “Eski kaynaklar Öden Ata isimli kutsal bir Türk büyüğünün Eski Türk Yurdunda anıtları olduğu ve çok saygı duyulduğunu anlatır.” Ünlü komutan Timur’un batıya yönelik sefere çıkmadan önce Öden Ata’nın mezarını ziyaret ederek, dua ve dilekte bulunduğu belirtilir.[60]

İskandinav mitolojisindeki Turkland ile bizim Türkistan muhakkak ki özdeştir. Bununla beraber, Türklerin atalar ülkesi olarak şimdiki Türkistan’ın dışında bir başka coğrafya arayıp bulmamız da mümkündür. Nasıl ki Köroğlu gibi, Yunus Emre gibi şahsiyetlerin pek çok yerde makamları varsa, Timur’un ziyaret ettiği Öden Ata kabri de bir makam olabilir. Yani bu makam Türkistan’a başka bir yerden taşınmış olabilir. Bu başka yer büyük ihtimalle Ural Dağları muhitidir. Ural Dağları çevresi çok eski zamanlarda Germen, Slav ve Türk kavimlerinin beraberce yaşadıkları, komşuluk ettikleri, kültür alışverişinde bulundukları ana coğrafyadır. Dolayısıyla Türklerdeki, Germenlerdeki ve Slavlardaki ortak veya benzer kültür unsurlarının kaynağı da Ural Dağları çevresidir.[61]

Ve Osman Karatay’ın tarih tezine göre Türkler iki katmanlı bir kavimdir. Birinci katmanın anayurdu Sümer ülkesidir. Sami yayılması neticesinde Sümer ülkesinin ahalisinden bir kısmı Ural Dağları ve İdil Nehri yöresine göç edip yerleşiyor. Fakat bu yörede yaşayan başka etnik unsurlar da var. İkinci katman işte bu etnik unsurlardır. Sümer ülkesinden gelenlerle buradaki diğer etnik unsurlar uzun bir süreçte karışıp kaynaşarak Türk kavminin atalarını oluşturuyorlar. Kısaca söylersek Türk kavminin teşekkülü iki katmanın buluşmasıyla mümkün hale geliyor.[62] Bu teşekkülü Karatay’ın kaleminden okuyalım:

“Bu durumda Türklüğün oluşumunu nasıl kurgulayacağız? Muhtemelen iki tabakalı bir etnik yapıdan bahsedeceğiz. Ortadoğu’nun akıllı ve medeni insanları Orta Avrasya bölgesinin güzel ve güçlü insanlarıyla bir araya geldiler ve bu yüksek nitelikli karışımdan Türklüğün yüksek nitelikleri çıktı. Bu aynı atalar muhtemelen Macarlarca da paylaşılmaktadır.”[63]

Karatay’ın iki katmanlı köken tezinin en belirgin delili dildeki sözcüklerdir. Macarca ve Türkçede Sümerce kökenli sözcükler bulunuyor. Başka deliller de var ama biz burada konuyu dağıtmamak için dil üzerinden gitmekle yetineceğiz. Karatay’ın köken kurgusundan çıkan sonuca göre Sümerler Türk kökenli değildir. Tam tersine Türklerin iki katmanından biri Sümer ülkesi kökenlidir: “Bu yüzden dilimizde iki tabaka var. Bir kavram için normalde tek bir kelime olur. Diğer kavramlar onun alt türlerini anlatır. Mesela köpek kelimesi genel olarak o hayvan türünü anlatan kelime ise, it kelimesi bir köpek türünü anlatacaktır. Dilde hiçbir zaman eşanlamlı ve eşsesli kelime olmaz. Bunu ancak ortaokul ve lise bilgisi olarak hatırlayalım yeter. Ama Türkçede bu iki kelime de genel olarak bu hayvan türünü anlatıyor. Bunun gibi, anlam ayrıntısı olmayıp doğrudan bir kavramı genel manasıyla anlatan böyle çok sayıda kelime çiftimiz bulunuyor.”[64]

Karatay, Ural-Altay birliğini oluşturan tabaka ile Ortadoğu kökenli tabakayı irdelerken Türkçenin kelime hazinesinin tamamını Ortadoğu katmanına bağlayamayacağımızı vurguluyor. Ural-Altay tabakası dil yadigârının şekilce kuvvetli fakat kelimece zayıf bulunduğunu da söylüyor. Demek ki Türkçemizin yapısı Ural-Altay (Orta Avrasya) kökenine, sözcük dağarcığı ise Ortadoğu (Sümer) kökenine daha fazla eğilimlidir. Kurt ve börü gibi kelime çiftlerinin dilimizde yer alıyor olmasının nedeni işte bu iki katmanlılıktan ötürüdür. Karatay’ın köken tezinden yola çıktığımızda Türk destanlarını daha farklı okumalara tâbi tutmamız gerektiği sonucuna varıyoruz. Dede Korkut hikâyelerinin alt metnini de yeniden kurcalayıp çözümleme zarureti doğuyor. İt-Baraklar efsanesinin kaynağı büyük ihtimalle Ural Dağları çevresidir. Enkidu ile Humbaba karakterleri ise Sümer ülkesine aittir. Fenrir de Kuzey Avrupa mitolojisinindir. Bunların her birinin ayrılan ve benzeşen yönleri (kelime çiftlerinde görüldüğü gibi) iki katmanlılığa işaret etmektedir. Türk kavmi Ural Dağları muhitinde teşekkül ettikten sonradır ki Güney Sibirya’ya ve Türkistan’a yayılıp buraları yurt ediniyor. Şu halde Türk mitolojisinin nüvesini de Ural Dağları çevresinde aramamız lâzımdır.[65]

Türklerin anayurdunun Güney Sibirya olduğu tezi de vardır ama bu tez Karatay’ın teziyle çelişmiyor. Batı Türklerinin atalarının izini sürmeye kalkıştığımızda Anadolu-Azerbaycan-Horasan-Türkistan-Güney Sibirya ve Ural Dağları çevresi şeklinde geriye doğru gitmemiz hiç de fantastik değildir. Karatay kendi tezini şöyle özetliyor: “Türklerin ve Macarların aynı bölgede, Orta İdil’in doğusundaki sahada türediklerini, ortak atalarının da oralara Mezopotamya’dan gittiklerini düşünme noktasına geliyoruz.”[66]

İdil nehrinin deniz gibi büyüklüğünü hatırlarsak Oğuz Kağan’ın daha deniz daha müren sözü ve Uygurca Oğuz Kağan destanında gergedanla boğuşması ayrı bir anlam kazanabiliyor.

Bir de Germen mitolojisinde “Walküre” denen kadın savaşçılar var. Asgard ülkesinde yaşayan Tanrı Loki’nin devler ülkesine giderek Angerboda adlı kadın devi kendine eş edindiğini tekrar hatırlayalım. Walküre denen kadın savaşçılar Amazon kadınları efsanesinin doğmasına sebep olmuş görünüyor. Efsanelere göre Walküre denen kadınları yenmek çok zordur ki Dede Korkut hikâyelerindeki Bamsı Beyrek’in yavuklusu Banı Çiçek’le evlenebilmek için onu yenmesi gerektiğini fakat onu yenmekte zorlandığını düşünelim. Banı Çiçek doğrudan doğruya Oğuz dünyasına ait bulunsa da onun köklerinin çok eskilere dayandığını varsaymamız ihtimal dairesindedir.[67]

Germen mitolojisine dönersek, Walküre denen savaşçı kadınlar karanlıklar ülkesinde yaşıyorlar. Bazı savaşlarda Germen tanrılarına (Germenlerin atalarına), özellikle de Odin’e yardım ediyorlar. Son derece güzel ve güçlü kadınlardır. (Banı Çiçek de güzel ve güçlüdür; Bamsı Beyrek onu ok ve at yarışında geçemiyor). Germen efsanesine göre bir Walküre kadınının kuyruğundan her kim bir tüy kopartabilirse Walküre kadını o tüy kopartan erkeğin hizmetine giriyor. Aksi takdirde Walküre kadınları kendilerine yaklaşmaya yeltenen erkekleri öldürüyorlar. Walküre denen bu kadınlar çok güzel olmakla beraber bedenleri köpeksiymiş.[68]

Efsanelerdeki çelişkiler bizi burada bağlamıyor. Bize çelişki gibi görünen unsurların kendi içinde (mitik evrende) ayrı bir mantığa sahip bulunabileceğini göz ardı etmememiz gerekmektedir. Ama buradaki konumuz bu değil. Türk halk inanışlarında Albastı karısının türevi niteliğindeki Çarşamba Karısı bulunmaktadır. Benim annemin doğduğu kasabada (Balıkesir’in İvrindi ilçesinde) Çarşamba Karısı inanışı hâlâ devam etmektedir. Ben de zaten bir romanıma “Çarşamba Karısı Cinayetleri” adını koymuştum. İvrindi’deki hâlâ canlı bulunan inanışa göre Çarşamba Karısı, adı üstünde, çarşamba geceleri zuhur ediyor ve kadınlara zarar veren erkeklere musallat oluyor. Bu inanış hiç şüphesiz ki kötü niyetli erkeklerden mustarip kadınların psikolojik bir savunma hamlesidir. İvrindi kasabasında bir çeşme var ki Çarşamba Karısı’nın çarşamba gecesinde bu çeşmeyi mesken edindiği söyleniyor. İvrindi halkı çarşamba gecelerinde o çeşmeye hiç yanaşmıyor. Çarşamba Karısı’nı tutsak edinmek de mümkündür. Nasıl mı? Bir erkek Çarşamba Karısı’nın fistanının yakasına çengelliiğne batırmayı başarabilirse Çarşamba Karısı o erkeğe itaat ediyor. Fakat tabii ki çengelliiğneyi batırmak çok zordur. Çengelliiğne burada bir bağ hükmündedir. Çarşamba Karısı ancak çengelli iğne yoluyla bir erkeğe bağlanabilmektedir. Bağ ise, Mircea Eliade’nin ifadesiyle, sihirdir.[69]

Açıkça görüldüğü üzere Çarşamba Karısı ile Germen mitolojisindeki Walküre kadını çok fazla benzeşiyor. Çarşamba Karısı inanışındaki çengelliiğnenin yerini Walküre inanışında kuyruk tüyü doldurmaktadır. Türk halk inançlarında bir kimseye büyü yapmanın yollarından biri o kimsenin saçından bir tel koparmaktan geçmektedir. Tüy, tel ve çengelliiğne birer bağdırlar. Bağlamak düğümlemektir ve düğüm de büyüdür. Kadınlar ve kızlar saçlarını kendi iradeleriyle ördüklerinde düğümlenme büyüsüne karşı önlem almış oluyorlar. Düğüme örgüyle karşılık veriyorlar. Örmek de zaten düğümlemektir.

Ural Dağları çevresi çok eski zamanlarda Germen, Slav, Macar ve Türk kavimlerinin beraberce yaşadıkları, komşuluk ettikleri, kültür alışverişinde bulundukları ana coğrafyadır demiştik. Şu halde Türk mitolojisinin nüvesini de Ural Dağları çevresinde aramamız lâzımdır diye eklemiştik. Türk halk inanışlarındaki Çarşamba Karısı ile Kuzey Avrupa ve İskandinavya mitolojisindeki Walküre kadınları arasındaki sıkı paralellik bize birtakım fikirler veriyor. Kral Sveigder’in tahta çıktığında Odin’in mezarını ve Emir Timur’unsa Öden Ata’nın kabrini ziyaret etmeleri Osman Karatay’ın köken tezini destekleyen unsurlardır.[70]

Öte yandan Odin’in kan kardeşi olan ve Asgard ülkesinde yaşayan Tanrı Loki devler ülkesine gider ve oradan beğendiği Angerboda adındaki bir kadın devi yanında getirir ve kendine eş yapar. Tanrı Loki’nin Angerboda’dan çocuğu olur. Bu çocuğun adı Fenrir’dir. Asgard ülkesinde diğer tanrıların çocuklarıyla büyüyen Fenrir, başlarda tüm diğer çocuklarla uyum içindedir ancak büyüdükçe köpeğe benzeyen kafası daha da belirginleşir.[71]

Kadın devden doğma Fenrir başlangıçta uyumludur fakat büyüdükçe vahşi içgüdüleri baskın çıkacaktır. Büyüyünce uyumluluğunu yitiren Fenrir’i tanrılar karanlık ormanın kayalıklarına sürüyorlar. Hikâyenin devamı var elbette ama biz burada bırakarak Fenrir’in yukarıda söz ettiğimiz durumunu Tepegöz’ün durumuyla kıyaslayacağız. Tepegöz peri kızından doğuyor. Fenrir ise kadın devden doğuyor. İkisinin de anneleri insan-dışı değişik varlıklardır. (Asgard ülkesindeki tanrıları Germenlerin ataları olarak düşünmemiz gerekiyor; malum olduğu üzere mitik tanrılar aslında tarihin bilinmeyen çağlarında yaşamış olan atalardır). Tepegöz doğduğunda Oğuzlarca evlat ediniliyor ve insanlar arasında büyüyor. Fakat büyüdükçe vahşileşiyor. İçgüdüleri nedeniyle insan-dışı davranışlar sergilemeye yöneliyor. Oyun arkadaşları olan Oğuz çocuklarını hırpalıyor. Ve tabii Oğuz yurdundan kovuluyor. Fenrir ise büyüyünce Asgard ülkesinden kovuluyor. Oğuz yurdundan kovulan Tepegöz bir tepeyi kendine mesken edinerek eşkıyalığa soyunuyor. Gelen geçen kervanları basıyor. Asgard ülkesinden kovularak karanlık ormanın kayalıklarına sürülen Fenrir ise muhtelif mücadeleler sonrasında baş-tanrı konumundaki Odin’i yutarak öldürecektir. Tepegöz de Oğuz insanlarını yemektedir. Görüldüğü üzere bizim destanlarımızdaki Tepegöz ile Kuzey Avrupa mitolojisindeki Fenrir arasında kimi paralellikler bulunmaktadır. Emre Erzincan bu Kuzey Avrupa anlatısında “Wargr” sözcüğünün yer aldığını ve bu “Wargr” sözcüğünün “kurt-adam” anlamına geldiğini belirterek İt-Baraklarla bağlantı kuruyor. Soğuk iklim özelliklerini de göz önünde bulundurursak İt-Baraklar, Tepegöz, Wargr ve Fenrir figürlerinin ortak bir coğrafyadan türeyerek etrafa yayıldığını düşünebiliriz. Nitekim Emre Erzincan’ın tezi de budur zaten. Peki ama ortak coğrafya neresidir? Ural Dağları çevresi midir?[72]

Öte yandan Osman Karatay’ın göçü Milat sıralarına götürmesine vesile olan krallar arası bir hesaplamayla yapılan tahminin tarihsel olarak doğruluğunu kanıtlayan başka bir sebep ise, İskandinavya’ya Orta Asya’dan götürüldüğü düşünülen İskandinav runic yazısının M.S. 2. yy’dan itibaren başlamasıdır. Etnik kimlik, coğrafya ve kronolojiden elde ettiğimiz bulgular, Vikinglerin bir Türk kavmi olan Asların içinden çıktıklarını gösteriyor. Bu göç ve Viking kimliği tartışmalarına ise son noktayı genetik bilimi koymuştur.[73]

Genetik bilimci olan David K. Faux’un 2007 yılında yayınladığı makalesinin özet bölümünde, İskandinav halklarının genetiği ve bahsettiğimiz göç konusunda şu açıklamaları yapıyor: “Kabul edilen görüşe göre M.Ö. 8 binli yıllarda buzulların İskandinavya’da erimeye başlamasıyla bu bölgede insan yerleşimi başlıyor. O günden bugüne kadar Norveç’te ve İsveç’te yaşam devam ediyor. Anlaşıldığına göre İskandinavya’da eski zamanların avcı-toplayıcı halkı daha sonraki zamanlarda -800’ler civarında – Vikingler olarak bilinen halkı oluşturuyor. Son zamanlarda elde edilen kanıtlar gösteriyor ki, önemli sayıda insan atlarıyla ve gelenekleriyle birlikte Viking çağından da önce Orta Asya’dan İskandinavya’ya göç hareketinde bulunmuşlar. Çok sayıda arkeolojik bulguda bu göçü doğruluyor. Genetik biliminin ortaya koyduğu sonuçlara göre İskandinav halkı Avrupa’dan daha çok Orta Asya ve Kafkasya bölgesi ile genetik ilişkiler gösteriyor. Bu genetik ilişkiler Y kromozomu baz alınarak saptanıyor. Tarihsel, dilsel, arkeolojik veriler Orta Asya’dan Göç Tezi’ni doğruluyor. Bu genetik bulgular yalnızca insan göçünü doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda İskandinavya yaşamında oldukça önemli olan atlarında özellikle Moğolistan kökenli olduğunu ve insan göçleriyle aynı zamanda İskandinavya’ya geldiği anlaşılıyor. Bu durumda kuzeye ve İzlanda’ya göç eden insan topluluklarının kökeni adı geçen bu bölgeler oluyor.’’[74]

VİKİNG –TÜRK RUNİK ALFABESİ

Runik yazı, İlk Çağ Orta Asya toplumları, Macarlar ve İskandinavya bölgesindeki halklar tarafından kullanılmış bir yazı sistemidir. Sır, giz ve esrar manasına gelen runik yazının ilk olarak İskitler tarafından kullanıldığı arkeolojik bulgularla kanıtlanmıştır. Bu yazının çok geniş bir coğrafyaya yayılmasının sebebi, yapılan göçler ve İpekyolu’nda sıralanan kavimlerin runik yazıyı kendi dillerine uyarlamasıyla mümkün olduğu gözükmektedir.[75]

İskandinavya’da bulunan runik yazıtlar genelde 2 kategoriye ayrılır. Birinci kategoridekilere 24 sembollü eski runik yazıtları denir. İkinci kategoridekilere ise 16 sembollü Viking dönemi runik yazıtları denmektedir. İskandinavya’da Futhark olarak da adlandırılan bu yazıtlardan yaklaşık 3500 tane vardır. İkinci kategoriye aldığımız yazıtlar soldan sağa yazılmış olup, Nordik dilde mükemmel bir şekilde okunabilmektedir. Eski runik yazı olarak adlandırdığımız yazıtlar ise, sağdan sola yazılmıştır. Eski yazıtlara Oden zamanından kalma büyü yazıları denmiştir. Çünkü bu yazıtların İskandinav dillerinde okunması mümkün olmamıştır. Okuma çalışmaları yapılsa da çıkan sonucun anlamsızlığından dolayı kabul görmemiştir. Yazıtlar ancak Türk runik alfabesiyle başarılı bir şekilde okunabilmektedir. Runları anlamlı bir şekilde okumanın sadece Türk runik alfabesiyle yapılabilmesi, akıllara İskandinav runik yazısı ile Göktürk alfabesinin benzerliğini getiriyor.[76]

Bu benzerlik ile ilgili Carl Becker ise şu şekilde açıklama yapmıştır: “Futhark ve Göktürk yazıtları arasındaki benzerlik o denli fazladır ki, aralarındaki ilişkiyi görmemek mümkün değildir.’’[77]

Orta Asya Türk dünyasında Kırgızistan Tamgalı Say (Vadisi), Talas Vadisi ve Issıq Köl üçgeninde bulunan ve Türk yazı alfabesinin kökeni olan binlerce tamgalı yazıtla, Anadolu’da Erzurum, Karayazı/Salyamaç köyü yakınlarındaki Cunni Mağarası, Ordu Mesudiye, Hakkâri Tirişin (Yeşil Ok) dikili taşları ve mağaralardaki duvarlar üzerindeki tipik at tamgaları ve diğer resim ve tamga-runik harfler bizi Göktürk/Orhun yazı alfabesinin kökenine götürür. MÖ 18 binden itibaren resim, MÖ 14 binden itibaren tamga olarak başlayan Türk yazı geleneğinin alfabeye geçiş tarihlendirmesinde Türkologlar henüz kesin yargıya varamamışlarsa da MÖ 2. asırdan çok önce bu evreye geçildiği kuvvetle muhtemeldir. Zira bu tamga ve sembol şekillere Orhun yazıtlarından en az 2, 3 asır önce yazılan MS 3.-4. asırlardaki Yenisey kitabeleri mevcuttur. Türkistan ilmi heyetlerinin son zamanlarda buldukları Türkçe bazı kaya yazıtlarının ise Yenisey’den de en az 2-3 asır öncesine ait olduğu bilinmektedir. Böylece milat başlarına dek Türk tamgalarından oluşan alfabe yazısı belgelidir. Son evre olan Orhun’daki Göktürk Alfabesi Muharrem Ergin’e göre toplam 38 harflidir. MS 400’de Stanga/Gottland adasında 1903’te bulunan Kylever taşı üzerindeki yazıtta mevcut tamga/runların ilk 7 harfinden yola çıkılarak Futhark da denen Kuzey Avrupa-Germen/İskandinav 24 harfli runik yazılar ise genelde MS 200-1100 yılları arasında Kuzey Avrupa, İskandinavya ve Gotland adasında yaygınlaşmıştır. Çoğu Vikingler zamanı denen MS 793-1064 arasında Kuzey Germen/İskandinav halkları arasında (İsveç, Norveç, Danimarka) kullanılan bir alfabedir. Bu alfabeyle yazılan yazıların anlamı ve sırrı hâlâ çözülememiştir. Batılılarca Türk geleneğinde olduğu gibi Kuzey İskandinav Germenlerinin kayalara işlenen runik yazılarının Kuzey Latin, Grek, İtalya/Etrüsk veya Kimbern alfabe hurufatından esinlendiği kuramları mevcuttur, ancak bu tezler ispatlanamamıştır. Diğer en güçlü tez Batı Hunlarıyla yaşayan Gotların, İskandinavya’ya bu yazıyı taşımış olduğudur. Bu konuda oldukça yeterli dilbilimsel delil yanında Edda Destanları ve İskandinav mitolojisi de runik harflere Türkleri işaret etmektedir. “Run yazılarını icat etti” denilen mitolojideki baştanrı Odin/Wodan’ın da Türk olduğu ve run harflerinin Türklerden geldiği çoğu bilimsel eserde kayıtlıdır. Bu bildiride 24 harflik Kuzey Germen/İskandinav runik alfabenin 18 harfinin 38 harflik Göktürk/Orhun alfabesindeki tamgalarla tam benzer olduğu belgelenmektedir. Bu benzerlik bu araştırmada kullanılan kültürlerarası yayılma (difüzyon) ve metinlerarasılık kuramlarına göre tesadüf olamaz ve Futhark alfabesinin kökeninin Türk tamgaları olduğunu ortaya koymaktadır.[78]

VİKİNG-TÜRK MİTOLOJİSİ BENZERLİKLERİ

Viking mitolojisinde ele alacağımız en önemli kaynak önceki sayfalarda da bahsettiğimiz Prose Edda’da geçen “saga’’ denilen hikâyelerdir. Saga kelimesi aslında İslamiyet öncesi Türk edebiyatımızın bir şiir türü olan ‘sagu’ ya hem kelime hem de anlam bakımından çok benzemektedir. Bu benzerlikler içerikte de birbirini takip ederek devam etmektedir. Viking mitolojisinde yaratma gücüne sahip iki tanrı vardır. Bunlar Ymir ve Buri’dir. Bu tanrılar eşlere ve çocuklara da sahiptir. Tanrılar ve devlerin birbiriyle olan ilişkilerinden Odin, Ve bir de Vili meydana gelmiştir. Bu üç kardeş Ymir’i öldürdükten sonra onun vücudundan evreni yaratırlar. Yine bu üç kardeş evreni doldurmak ve bir düzen oluşturmak gayesiyle ‘Yggdrasil’ denilen dünya ağacını meydana getirirler. Bu ağaçta birbirine bağlı dokuz dünya bulunur. Bunlar: Muspelheim, Niflheim, Helheim, Jotunheim, Asaheim, Vanaheim, Alfaheim, Svartalfaheim, Mannaheim gibi diyarlardır. İnsanların yaşadığı yer olan Midgard (Orta Dünya) Mannaheim’in içerisinde bulunur.[79]

Viking mitolojisinin tanrı ve tanrıçalar açısından diğer mitolojilerden aşağı kalır yanı yoktur ve oldukça zengindir. En bilinen tanrı ve tanrıçaları şunlardır: Loki, Odin’in erkek kardeşidir ve fesatlık tanrısıdır. Balder, Odin’in oğlu olup sevgi ve iyilik tanrısıdır. Freya, aşk ve güzellik tanrıçasıdır. Heimdall, şafak tanrısıdır. Fenrir, Jormungundr ve Hell, Loki ve dişi dev Angrboda’nın çocuklarıdır. Thor, Odin’in oğlu olup gök gürültüsü tanrısı ve tanrıların en güçlüsüdür. Aynı zamanda cennet ve cehennem kavramı da vardır. Ölen insanlar (savaş dışında) Helheim denilen yer altı dünyasına giderler. Buranın tanrıçası Loki’nin kızı olan Hell’dir. “Hell’’ kelimesi bugün İngilizce’ye cehennem olarak geçmiştir.[80]

Savaşlarda ölen insanlar ise kutsal olarak sayılan Odin’in sarayı Valhalla’ya giderler. Burası bir nevi cennet olarak tasvir edilmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi her tanrının sorumlu olduğu yaşamın farklı alanları mevcuttur. Ayrıca tanrılar insani duygulardan olan sevme, korkma, başarısız olma gibi özelliklere de sahiptirler. Viking mitolojisine genel hatlarıyla bakıldığında aşırı derecede Yunan mitolojisine benzediği görülmektedir.

Gerçekte ise konunun derinlerine inildiğinde durumun hiçte öyle olmadığı, Yunan mitolojisinden çok Türk mitolojisine yakın olduğu anlaşılmaktadır.[81]

Gelgelelim daha geniş bir perspektiften bakıldığında İskandinav halklarının çağdaş kültürü ve kimliği Türk halklarının tarihi ile kültürü de benzer gelişmeler göstermektedir. İskandinav halkı 8. ve 12. yüzyıllar arasında Hristiyanlığı kabul etmiştir ancak eski inançları ve çok tanrılı dünya görüşleri tamamen kaybolmamıştır. Günümüzde İskandinav (Norse) mitolojisi olarak bilinen bu mitoloji zengin bir edebiyat ve çeşitli halk geleneklerinden oluşmaktadır ve bazen Hristiyan geleneğiyle iç içe geçmiştir, hatta İskandinav halklarının çağdaş kültürünü ve kimliğini dahi hâlâ etkilemektedir ki benzer bir tablo Türkler adına da geçerlidir. Zira eski çağlarda göçebe olarak yaşayan Türkler, Asya’daki anavatanlarından yayılıp Hristiyanlık, Musevilik ve özellikle İslam gibi tek tanrılı dinleri tanıdı ve onların takipçisi oldular. Bu din değiştirmeler sırasında eski inançlarını ve inanışlarını büyük ölçüde terk ettiler ancak yine de tamamen kaybolmadılar. Destanlar, efsaneler, mitler veya halk geleneğinin unsurları bizimle birlikte yaşamaya devam etmektedir. Örneğin Yakutların Olonkho destanları gibi eski gelenekleri söz konusu halkların kültürel mirasının bir parçası olarak kabul edilmektedir.[82]

Vikinglerin hayat ağacı olan Yggdrasil’in dokuz dallı olması ve canlıları içinde bulunduran dünyalarında bu dalların altında olması çok manidardır. Çünkü bu, Türklerin Yaratılış Destanı’ndaki dokuz dallı ağaca ve insan soylarının bu dalların altından türemesi[83] motifine açık bir şekilde benzemektedir. Ağaç motifindeki bu benzerlik sadece bunlarla sınırlı kalmaz. Yggdrasil‘in ortasında insanların yaşadığı Midgard (Orta Dünya) bulunur. Aynı şekilde Türklerin hayat ağacının ortasında da insanların yaşadığı bir dünyadan bahsedilir: “Bizim üzerinde yaşadığımız orta dünya, Yer’in üstündedir. Orta dünyanın görünen ve görünmeyen iki dünyadan ibaret olduğu söylenir. Orta dünyanın düz kısımlarını(dağ vadileri ve bozkır), yani görünen tarafı insanlara aittir.’’[84]

İskandinav mitolojisinde tanrıların devlerle evlenme durumunu, Türk mitolojisinde insanların devlerle evlenmesi şeklinde buluyoruz. Üç devin, üç kardeşin, üç sürüsünü alıp kaçırması ve bu üç kardeşin devleri öldürüp onların karılarıyla evlenmeleri, Kadış Mergen adlı bir yiğidin bir devi öldürüp onun karısıyla evlenmesi[85] gibi hikâyelere Türk mitolojisinde oldukça sık rastlarız.

Vikinglerin baş tanrısı Odin, Sleipnir adlı sekiz bacaklı ata, Hugin ve Munin adlı kargalara sahiptir. Bu hayvanlar tanrıların babası Odin’e büyük kolaylık sağlamaktadır. Odin’in atı evrenin en hızlı atı unvanına sahip olmakla birlikte yeraltı ve yerüstü diyarlara yolculuk yapabilmektedir.[86]

Bu yeraltı ve yerüstü geçişler, akıllarımıza Altay şamanlarının form değiştirerek yeraltına yaptıkları yolculukları getirmektedir. Ayrıca Odin’in sekiz bacaklı atının izlerine bir Buryat efsanesinde rastlıyoruz. Efsaneye göre genç bir kadın, şaman olan atalarının ruhu ile evlenir ve bu evlilikten sonra kadının atlarından biri sekiz bacaklı bir tay meydana getirir. İnsan olan kocası durumu öğrenir ve atın dört bacağını keser. Kadının bu duruma çok üzüldüğü, tayla birlikte gökyüzüne uçtuğu ve başka diyarlara gittiği söylenir.[87]

Burada hayvanın ayak sayısı ve gökyüzüne uçması dikkat çekici bir benzerliktir. Odin’in iki omzunda tüneyen Hugin ve Munin, diyarlar arasında dolaşıp tüm olan bitenleri kimi zamanda gelecekte olabilecek şeyleri Odin’e anlatırlardı. Radloff’un derlediği bir Altay hikâyesinde ise, Han’ın birine, bir kuş tarafından erkek evladı olacağının haberi verilir ve Han’ın erkek evladı olur.[88]

TÜRKÇE – İSVEÇÇE BENZER SÖZCÜKLER

Prof. Lagerbring kitabında İsveççe ve Türkçe gramer ve sözcük benzerliğini de ortaya koyuyor. Çok sayıda sözcüğün birbirlerine benzediğini belirterek iki yüzden fazla örnek veriyor. İki dilde de yer alan ve ortak benzerlikleri ortada olan birkaç sözcük şu şekildedir:

Türkçe-İsveççe Sözcüklerin Karşılaştırılması

Ata-Att

Böri (kurt)-varg (variy” okunur)

Bağır (göğüs)-Bog

Borçlu-Borgen

Burç – Burg

Gol-Gol

Gom-Gom

Siper-Spar

Hal-Halsa

Hakan-Hakan

Kaan Konung (kung)

Hey-Hej (merhaba)

Hayda-Hejda (hoşça kal güle güle)

Kap-Kop

Kedi-Katt

Kiler-Kallare

Köy-Koja

Kandil-Kyndil

Mana-Mena

Nam-Namn

Sen-Shôn

Su-Sjo

Tepe-Top

Peder-Fader

Kaz-Gas

Kule-Külle

Gülle-Kula

Erlik-Arlig

Öküz-Oxe[89]

Öte yandan bu tarihsel ve dilsel derinlik, sadece akademik bir teoriden ibaret olmayıp, günümüzün jeopolitik gerçekliğinde ‘barış ve hareket’ dengesini de sembolize etmektedir. Nitekim Türkçe’de yerleşik hayatın ve düzenin huzurunu temsil eden “HAZAR” (Hazar Denizi ve Hazar Barışı’na atıfla) ile dinamizmi, ilerlemeyi ve bir ülküyü temsil eden “SEFER” sözcükleri vardır.[90]

Türk Devletleri Teşkilatı’nın vizyonu da tam olarak bu iki kavramın birleşimidir: Köken birliğinden güç alarak ‘sefer’ etmek, yani stratejik ortaklıklarla etki alanını genişletmek; nihayetinde ise Avrasya coğrafyasında kalıcı bir ‘hazar’, yani barış ve refah iklimi tesis etmektir. Dilin genetiğine işlemiş bu kavramlar, bugün Tallinn’den Tokyo’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada, gönüllü bir birlikteliğin zihinsel altyapısını oluşturmaktadır.

Öte yandan Türkçe‘de bulunan “HAZAR” ve “SEFER” sözcüklerinin anlamları ise şu şekildedir:

“HAZAR”:    YERLEŞİK (BARIŞTA)

“SEFER”:      HAREKET HALİNDE (SAVAŞTA)

Aynı zamanda “HAZAR” tüm Türk halkları tarafından Hazar Denizi’ne verilen addır. Bu nedenle, bu denizin adının Dünya’da “HAZAR” olarak bilinmesi gerekmektedir. Demek ki “HAZAR” yerleşilip tarım yapılan yer anlamındadır. Hazar Denizi kuzeyinde kurulan Hazar Hanlığı adı da buradan gelmektedir. Bu insanlar daha önce Hazar kıyılarını terk edip buralara gelen İskitlerin ve Kıpçakların (belki de daha önce terkedenler) yerleşip kalanlarıdır.

Demek esas olarak Hazar Denizi’nin her yükselimi sonucunda yeni göçler bir öncekileri daha ileri doğru gitmelerine neden olmuştur. Bu arada Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinde iklimin ılımanlaşmaya başlamasıyla kuzeye gidişler artmıştır. Zaten “BALKAN” sözcüğü (Ormanlık-Dağlık demektir) ve “ALP” sözcüğü ise (Yüce-Doruk demektir) ve batıya doğru gidişin işaretleridir. Kuzeybatıda bulunan “BALTIK DENİZİ” ise Türkçe “BALÇIK-BATAKLIK DENİZİ” anlamındadır. Bundan 5-6 bin yıl önce hüküm süren çok sıcak iklim döneminde deniz seviyesi hızla yükselmiş ve günümüz seviyesine yaklaşmıştır. Baltık Denizi (aslında sığ bir deniz) oluşmuş ve insanlar ren geyiklerini takip ederek bu bölgelere gelmişlerdir. Zaten şu anki “FİNLANDİYA”nın Fince ’deki adı “SUOMA”dır ve “SU ÜLKESİ” demektir. Bu bölge binlerce buzul sonu göllerinden oluşmaktadır. İşte batıya doğru giden kavimleri: Finler, diğer Baltık insanları, Macarlar, Bulgarlar olarak sayabiliriz. Doğuya doğru gidenler ise: Kırgızlar, Tacikler, Peştu’nlar ve diğerleri. Bunların doğu ve güneye doğru dağlık bölgelere kaçış nedeni hem Hazar Denizi’nin her 500-600 yılda bir inip çıkması ve hem de Ceyhun ve Seyhun delta bölgelerinin kuraklaşması ve çoraklaşmasıdır (Kızıl kum ve Karakum Çölleri). Bu yöreden kaynaklanan tüm halklar aslında Turan halklarıdır. Avrupa’daki temel coğrafik yapıların adının da Türkçe olması rastlantı değildir.[91]

Elbette ki Avrupa’da Türkçe’nin izleri yalnızca temel coğrafik yapıların adıyla da sınırlı değildir. Avrupa’daki pek çok önemli şehrin ismine bakıldığında da Türkçe kökenlere rastlanılacaktır.

Bu Türkçe izlere bir örnek verecek olursak Macaristan’da Osmanlı varlığı kısa (yaklaşık 150 yıl) olmasına rağmen bazı kalıcı Türkçe adlar kalmıştır:

Budapeşte’de Rudas (sıcak su kaynağı → Türkçe Rud / Rudas)[92]

Bunun dışındaki diğer Eski Macarca yer adları ise şöyle gruplandırılabilir: – Kabile veya boy isminden yapılan yer adları: Kápolnásnyék, Salgótarján, Bajandor, Balassagyarmat, Budakeszi, Hajmáskér, Pilisborosjenő vd. Bunların hepsi birleşik kelime olup ilk ya da ikinci kısmı Eski Türkçeden alıntı bir kelimedir.

– Kişi adından oluşturulan yer adları: Buda, Szabolcs, Örkény, Tas, Solt, Gyula, Üllő vd. Bunlar arasında da birçok Türkçe kökenli isim yer almaktadır.

– Halk adından oluşturulan yer adları: Besenyő, Varsány, Káloz, Hajdúböszörmény vd. Bunlardan da birçoğu Türkçe alıntı kelimelerden olmuştur.

– Meskûn bölgede bulunan kilisenin koruyucu meleğinden hareketle oluşturulan isimler: Szentandrás, Szentbalázs, Szentkatalin vd. Bunlar arasında doğal olarak Hıristiyan isimleri de vardır.

– Yaygın olarak bulunan bitki ve hayvan isimlerinden oluşan yer adları: Almás, Almamellék, Beregsom, Borzlik, Diósd, Disznósd, Gyümölcsény, Majom, Mandulás, Medvevár, Nagymákfa, Nagyölyves, Zobordarázs vd.

– Meslek adlarından yapılan yer adları: Ácsteszlár, Szűcsi, Végardó vd. Bunlarda da Türk asıllı kelimelere rastlanmaktadır.

– Hafta pazarı gününden oluşan yer adları: Hetvehely, Kéthely, Csíkszereda, Péntekhely vd. Bunlar da genellikle birleşik kelimeler olup; ilk ya da ikinci kısmı, hangi günün pazar olup olmadığının göstergesidir. – Kime ait olduğunu, ya da nasıl bir yer olduğunu gösteren kelimelerden de yer adı oluşturulmuştur (Konstantinopol, Alexandropolis, St. Petergrad vd.): Sándor+telke, Apát+falva, Asszony+laka, Antal+háza, Cseke+laka vd. Bu tür ad verme geleneğine Türkler arasında da, Hazar İmparatorluğundan beri rastlanmaktadır. – Halk itikadıyla ilgili neredeyse hiç araştırılmamış bir sahadan da isimler bulunmaktadır: Körtvélyes2 ‚Armut ağaçlarıyla kaplanmış arazi’, bunun bir genişletilmiş çeşidi de Déskörtvélyes, ama ismin bunun dışında birçok çeşidi vardır. Çok önemli olan bu yer adı grubundan ilerde de söz edilecektir. Bu tür yer adları tek bir yer için değil de halkın oturduğu geniş bir ülkenin birçok bölgesinde çıkmaktadır. Ayrıca, büyük bir ihtimalle tapınak yeri olarak şüphe edilen ağaçtan başka şeylerin (+fa ‚ağaç’, +kő ‚taş’, +patak ‚dere’, +kút ‚kuyu’ gibi) adı da yer adları arasından ortaya çıkmaktadır: Ablakos-kő, Alibánfa, Asztagkő, Boldogkő, Borkút, Cserkút, Dobogókő, Egyeskő, Fehérkő, Felsőboldogfa, Forráskút, Gyöngyfa, Háromfa, Háromkő, Hegyes-kő, Hegykő, Iker-kő, Kecskekő, Kő-szirt vd. Bu gruba ait yer adlarından biri olan Tetétlen ’tepesi olmayan’, yani ’çok yüksek’ anlamında olup, masallarda da geçen ‚gökleri delen’ özellikle ağaç (hayat ağacı da olabilir) ya da zirve vd. çeşitlerine –Dunatetétlen– bir örnektir. Tetétlen’in de Macar halkının yayıldığı topraklarda birçok varyantı bilinir. Istenhegy ‚Tanrıdağı’ belki o kadar şaşırtıcı bir yer adı değil, Istenfatető‚ Tanrı ağacı-tepesi’. Ama mesela Hegyeshalom, sadece Avusturya – Macaristan arasındaki sınır geçidinden başka bir faaliyette de olabilirmiş. Macarların oturdukları sahada Mindszent’e yakın diğer bir Hegyeshalom, cadıların toplantı yeri olarak bilinir.[93]

Igyfon erdő[94] de halk inancıyla ilgili önemli bir yer adıdır. Bu da birleşik kelimedir, ama konuşurlar bunun farkında değildir. İlk parçası olan igy, Eski Türkçe[95], aziz’ anlamındaki bir kelimeden alıntılanmıştır ve Macarcada igy ~ egy ~ ügy varyantları da bilinir. Birleşik kelimelerde hem ilk hem de ikinci kısım olarak da kullanılır. Ayrıca, yine halk inancıyla ilgili bazı yer adlarımızda aynı Türkçe kökün farklı ödünçlendiğini görmekteyiz: Egyeskő, Hegykő, Igykő, Apor-ügy, Fekete-ügy gibi yer adlarında da bu Türkçe alıntı görünmektedir. Yalnız farklı Türk lehçelerinden geldikleri için birisinin başında h- ünsüzü[96]  varken, diğeri ünlü ile başlamaktadır. Bunun ispatı olarak, Macarca yer adı olan Szentmagas bir qalque gibi görünmekte olup, birleşik kelimenin her iki kısmı ‚aziz + yüksek’ yer adının diğer kaynaklardaki şeklinde de bulunur. Bazen aynı yer adı Hegymagas olarak verilir, yalnız kelime başındaki h- bir hatadır[97] ve doğrusunun Egymagas olması gerekir. Egymagas’ın anlamı yine‚ aziz + yüksek’tir. Egy ~ igy ~ ügy ve h- ile başlayan şekiller de Eski Türkçeden alınmıştır.

Göçebe hayat sürdüren bütün halkların tabiatla ilgili gözlemlerinin, yer adı verme geleneğinde etkili olduğuna tanık olunur. Türkçe yer adlarından buna örnek verilebilecek isimler arasında Toqay, Balkan, Ova vd. sayılabilir. Ne var ki telaffuzu aynı olan Macarca Tokaj ismini Macarlar da kullanmaktadır.

Balkan ismi Türk dünyasında çok yaygındır, Türkmenistan’ın da batısında büyük bir bölgenin ismidir.[98]

Balkan ismini detaylı olarak inceleyecek olursak Orta Doğu’da buzul çağı sonunda iklimin beklenmedik bir şekilde değişmesiyle, geniş alanların bitki ve hayvanların yaşamları için uygun hale gelmiş olması nedeniyle yiyecek sıkıntısı çekilmemiştir.  Bu süreçte, Avrupa ve Asya’da tundra ile kaplı alanlar devamlı ormanlık (Balkan) doğal görünümü ile kaplanmıştır. Bu süreçte, kış yağmurları Toros ve Zağros Dağlarının kesişmesinde yer alan Harran bölgesinde artmıştır. Fırat ve Dicle ırmaklarının su miktarları kuzeyde yer alan Doğu Anadolu buzul örtüsünün erimesiyle (zaten Bingöl adı bu bölgede su kaynağı pınarlarının çok olması nedeniyle verilmiştir) fazlalaşmıştır. Buna göre de, zengin bir bitki örtüsü Harran’da oluşmuştur.[99]

Zaten önceki satırlarımızda da belirttiğimiz gibi “BALKAN” sözcüğü (Ormanlık-Dağlık demektir)[100]

Balkan veya Balkanlar sözü Türkçedir[101] ve bu tabir Osmanlı döneminde önce günümüzdeki Bulgaristan sınırları içindeki Balkan Dağları için kullanılırken daha sonra tüm yarımadayı isimlendirirken kullanılmıştır.

Öte yandan Macarca’da da Türkçe’de de var olan Balkan’ın Türkmenistan’daki Balkan ile bir ortak yönleri var: ikisi de sulak bölgedir. Macarların da aynı tipten örnekleri: Hidegkút ’Soğuk kuyu’, Ormánság,[102] Ormanlık’ vd. Bununla beraber, orman anlamına gelen sözlerin Türk diyalektlerinde ‘dağ’ olarak kullanıldığına, ormana ise tokay adı verildiğine rastlamak mümkündür.[103]

Benzer bir şekilde Macarlar da Bihar’daki dağlarına erken Orta Çağda Erdő ismini vermiştir, daha sonra ise bu kelimeden Erdély gelişmiştir. Macaristan’daki Ormánság, Ormán – Alma – Okos nehirleri arasında ormanla kaplı dağ sırtının adı eskiden Ormánköz idi. Yalnız ilk bahsedilen yer adı da birleşik kelime olup, ikinci kısmı Türkçeden ödünçlenmiştir.       Diğer Macarca yer adlarında ise asıl Türkçe kelime saklanmıştır. Erken döneme ait yer adları arasında Türk geleneğine dayalı yer adları da bulunmaktadır. Karpatlar havzasına yerleşmeden önceki, en son nehirler ötesi Macar toprağına (Yunanlılar tarafından Transoxania, Mezopotamia vd.) Etelköz[104] adı verilmiştir. Etelköz ‘nehirler arası’ anlamına gelmektedir, ancak her iki kısmı da Türklerden ödünç alınmış olabilir. Buna benzer bir şekilde yapılmış diğer Macarca yer adlarından Csallóköz, Csomaköz, Döbrököz, Muraköz, Rábaköz, Szigetköz vd. birleşik kelimelerinin ikinci kısmı olan +köz (Eski Türkçe kö:z ‚eye’…..Kıp. XIII (under‚ waters’), XIV also‚ spring water’[105] Türkçeden bir çeviri de sayılabilmektedir. Eski Türkçeden beri su ile ilgili bir anlam da taşıyan bu kelime, bugünkü Karaçay sözlüğünde de Kızılköz şeklinde ırmak ve vadi adları bölümünde bulunur.[106] Karaçayca közüv ‘sıra, zaman, esna’[107] ise Macarcadaki gibi zaman zarfı olarak da kullanılmaktadır.[108]

Fakat şu detayı atlamamak gerekir ki yer adlarının Türkler tarafından verildiğine dair bir kanıt yoktur; ama, birçok Macarca yer adı Türk halk ya da kavim adından, bütünüyle ya da kısmen Türkçe bir kelimeden ortaya çıkmıştır: Besenyő, Besenyőtelek, Bercel, Talmács, Sátoraljaújhely, Szatymaz gibi.[109]

Ayrıca şunu da unutmamalıyız ki Macarlar, Doğu Avrupa’ya Hunlar olarak geldiklerinde aynen Bulgar Türkleri gibi Türkçe konuşuyorlardı. Bugün Macar dil alimleri Macarcanın, özellikle Kafkas Dilleri ve Karaçay Türkçesi ile akrabalıklarını ortaya koymaktadırlar.[110]

Hazar hâkanlığı Macar (Magyar) devletinin gerçek kurucusu durumundadır. Aslında Urallı (Fin-Ugor) bir kavim olarak, Vogul ve Ostiyaklarla yakın akraba bulunan Macarlar Ural dağlarının ormanlık yamaçlarındaki eski yurtlarından bozkırlar çizgisine inerek, buradaki Ogur Türkleri ile uzun bir devre birlikte yaşamışlardır. M. 463’lerde Sabarların batıya göç hareketleri baskısı dolayısiyle Macarların (bir kısmı bugünkü Başkırt’lar sahasındaki yurtlarında/Magna Hungaria=Asıl veya Büyük Macaristan/  kalırken), kalabalık kısmı Ogurlarla birlikte Kuzey Kafkaslara, Kuban nehri dolaylarına gelmişlerdir. Orada On-Ogur’ların idaresinde kaldıkları için On-Ogur (=Ongur, Ungri, Ongri, Ungor, Ungaros, Hungarus, Hongrois, Venger vb.) adı ile de tanınmış olan Macarların eski tarihine âit, Belar (Bulgar)’ın gelinleri ile Alan prensinin iki kızının Hunor (Hun-eri) ve Moger (Magy-eri) taraflarından kaçırılıp zevceliğe alındıkları hikâyesi ile, Hunor ve Moger kardeşlerin bir geyik rehberliğinde Azak denizinin batısına geçtiklerine dair Batı kaynaklarında nakledilen gelenek Macarların, Karadeniz kuzeyinde Bulgarlarla -ve herhâlde Bulgarların aracılığı ile- Hunlarla yakın ilişkilerinin ve Alanlarla komşuluklarının hâtıralarıdır.[111]

Sabarların Kafkasya’yı işgalleri sırasında “Sabar(d)” diye, daha sonra (Gök-Türk hâkimiyeti Kırım’a kadar uzanınca ve sonra Hazar hâkimiyeti dolayısiyle) “Türk” diye anılan Macarlar, 400 yıl kadar Türklerle bir arada yaşamanın neticesi olarak, Bozkır kültürünün derin tesiri altında Türk kültür unsurlarını benimsemişler, ona göre teşkilâtlanmışlar, hayvan beslemeyi, çiftçiliği, bağcılığı, kanun kavramını ve yazıyı öğrenmişlerdir. Hâlen Macar dilinde yaşamağa devam eden Türkçe sözler (batı, yâni -r’li- Bulgar Türkçesi’nden) bunu açıkça gösterir: Ökör=öküz, tinö—dana, bifea=buğa, borju = buzağı, tyuk=tavuk, kos=koç, kecske=keçi, tarlo=tarla, teknö=tekne, karo=kazık, eke-saban, arok=arık, buza = buğday, arpa=arpa, borso = burçak, alma=elma, szölö= (sidleg’den) üzüm, sereg=çeri(g) (ordu), beke=barış, erö=erk (kuvvet), törveny=töre (kanun), tanu=tanık (şâhid), belyeg=(pul) belge, erdem=erdem (fazilet), egy=kutsal, bün=günah, bölcs=bilge, kek=gök (mavi), sarga=sarı, zsam=sayı, betü=biti(g) (harf),ı+ni’= yazmak vb.. Macarlar Don nehri dolaylarında (Dentü-Mogyeria) iken, Hazar hâkanlığınca tâyin edilmiş ve hattâ bir Hazar prensesi ile evlendirilmiş ve ihtimal “kündü” unvanını taşıyan başbuğları Lebedi’nin idaresinde bulundukları sırada, doğudan gelen Peçenek baskısı sebebi ile yerlerinden ayrılarak Dnyeper-Dnyester-Prut bölgesi (=Etel-küzü~Etelköz=nehirler arası)’ne geçmişlerdir. Burada Kündü ile “Üge” taraflarından idare edildikleri zaman, herbirinin başında Hazar hâkanlığının tâyin ettiği birer “ur” bulunan 7 kabileden kurulu birlik teşkil ettikleri anlaşılan Macarların Türklerle büsbütün karıştıklarını kabile adları göstermektedir: Tarjan(tarkan), Yenö (Türkçe ünvan “ınak”dan), Kürt(Türkçe; kar yığını, çığ, kaygan kar kümesi), Gyarmat (yorulmaz), Ker (büyük, iri), Keszi (kesik, parça).[112]

Diğer iki kabile Fin-Ugor: Nyek ve Magyar. Bunlardan Orta Asya’da Türk asıldan bir boy olarak görünen Kürt kabilesi’den hiç olmazsa bir bölümün Gök-Türkler çağında gelerek Macarlara katıldığı sanılıyor. 880’lerde batıya doğru yönelen Peçeneklere kendi ülkesinden yol vermek zorunda kaldığı anlaşılan Hazar hâkanı tarafından, herhalde Peçenek tehlikesine karşı Macar birliğini sağlam tutmak maksadıyla, Üge soyundan Almış-oğlu Arpad (Türkçe, Arpacık)’a tam selâhiyet verildi ve o, “Türk (Hazar) usulünde töre uyarınca kalkan üzerinde kaldırılmak” suretiyle ve herhâlde Gyula (=Yula, Çula, Türkçe unvan) olarak Macar kabileler birliğinin başbuğu ilân edildi”. Hazar topluluğundan ayrılan üç urugdan kurulu Kabarların da katılması ile Macar kabile sayısı 8’e yükseldi, dolayısiyle Macarlar arasında Türk unsur daha da arttı ve bu sebepten Fin-Ugorca yanında Türkçe de yaygın dil hâline geldi ki, bu iki dilli durum bir asır kadar sürmüş gibidir. 889’a doğru Macarlara yönelen 2. büyük Peçenek taarruzu yüzünden Etelküzü’yü terk etmek zorunda kalan Macarlar, vaktiyle Avarlarla birlikte bir kısım soydaşlarının gittiği ve kendi hayat şartlarına uygun bulup beğendikleri Tuna-Tisa bölgesini, Arpad (ölm. 907)’ın sevk ve idaresinde, işgal ederek bugünkü vatanlarını (Macaristan, Hungaria) kurdular (896). Türk soyundan gelen ve 1301 yılına kadar devam eden Arpad sülâlesi mensupları, 1000 senesinde Hıristiyanlığı (Roma Katolik) kabul edinceye kadar çoğunlukla Türkçe adlar taşımışlardır: Tarkaç, Yutaş, Taş, Tarma ve Geza; iki prenses: Saroltu, Karoldu (Ak-gelincik, Kara-gelincik) ve Hıristiyanlığı devlet dini yapan ve Stephanos (İstvân) adını alan kral: Vayk (=Bay+k). O tarihlerde Bizans kaynaklarında Macarlara daima “Türk” denildiği gibi, Macaristan’a da “Türkiye (Tourkhia) adı verilmiştir. Ayrıca Macarlardan bir zümre olup bugün Erdel (Transilvanya)’de oturan Türk asıllı Szekely (Sekel)’ler 16. yüzyıl ortalarına kadar, eski Orhun alfabesinin az değişiklikle devamı olan ve Macar “Oyma yazısı” (Rovâsı’râs) denilen yazıyı kullanmışlardır ki, bu yazıdan bir hâtıra da İstanbul’da bulunmuştur.[113]

Hazar hâkanlığı 10. yüzyılın ortalarından itibaren gücünü kaybetmeğe başladı. Bu, tabiatıyle daha önceki tarihlerde beliren sosyal huzursuzlukların sonucu idi. Başlangıçta Türklerden kurulu olan ordu -Hazar unsurunun daha çok ticari işlere kayması dolayısiyle- ücretli asker sayısının gittikçe artması yüzünden, yavaş yavaş millîliğini kaybederek yabancılaşıyordu. Daha 8. asır ortalarında ücretlilerin mühim bir kısmını Harezm ve civarından gelen müslümanlar (Khâlis~Kh~alis=Kaliz’ler) teşkil ediyordu. Meselâ yukarıda 762-764 hâdiseleri dolayısiyle zikrettiğimiz As-Tarharı daha ziyade kendi yurttaşlarına kumanda eden Harezmli bir askerdi. Memlekette dil ve din birliğinin bulunmaması, Hazar topluluğunun dağılmasını kolaylaştıran âmillerden olmuş; ordunun kuvvetten düşmesi neticesinde ticarî emniyetin sarsılması ekonomik dengeyi bozmuş; Peçeneklerin ülkeye yayılmaları, belki büyük karışıklık yılları olarak bilinen 854’lerde Kabarların, daha sonra Macarların ve ihtimal Kalizlerle Bulgar İşkillerin yurttan ayrılmaları hâkanlığı büsbütün zaafa uğratmıştı. İslâvlar durumdan faydalandılar. Ticaret örtüsü altında etrafta saldırgan hareketlere giriştiler. Hazar sahillerindeki kasabaları yağmalıyor, tahrip ediyor, ahaliyi öldürüyorlardı (bilhassa 910, 913, 943 yıllarında). Vaktiyle hâkanlık gemilerinin huzur içinde dolaştığı deniz ve nehir yollarında emniyet kalmadı. Hazar hükümet makamlarının kanunsuzluklara engel olmağa çalışmaları İslâvları büsbütün azdırdı. Nihayet Kiyef Rus prensi Svyatoslav, Türk tarzında kurup donattığı kalabalık kara ve nehir kuvvetleri ile her cihetçe borçlu bulunduğu efendilerini mağlûp, başkenti zapt ve diğer şehirleri tahrip etti (965). Yakınında 12. asırda “Saksın” şehrinin kurulduğu eski başkent İtil şehri, el-Bîrûnî zamanında (1048) bile harabe hâlinde idi. Hazarlar dağıldılar. Tmutorokan’a, Kırım’a doğru çekilenler topluluk hayatını devam ettirmeğe çalıştılar.[114]

Diğer taraftan Hazarlar yabancı ülkelerde de bazı hâtıralar bırakmışlardır: İshak b. Kündücük, Abbâsî halîfesi el-Mu’temid zamanının (870-891) tanınmış kumandanlarındandı. Tegin b. Abdullah’il-Hazarî üç kere Mısır vâliliği yapmıştı (10. asrın ilk çeyreği). Hattâ Ye’cüc-Me’cüc şeddini aramak üzere hâlife el-Vâsık (842-847) tarafından Kafkaslar’a gönderilen ve Türkçe de bildiği söylenen Sellâm-ut-Tercüman’ın aslen bir Hazar Musevîsi olduğu rivayet edilmiştir. Kafkaslarda yaşayan Karaçayların Hazarlarla akrabalığı ileri sürülmektedir. Bugün Hazarların hâtıralarından biri Hazar Denizi’nin adıdır.[115]

Laszlo Maracz, “Macarların Kökü Orta Asya’dadır” isimli makalesinde Macarların Orta Asyadaki Anayurtlarından bahseder: Ortaçağda Macar kraliyet sarayındaki görevlilerce yazılmış Macar yıllıkları Macarların asli yurdunu nerede arayacağımız ve Macar dilinin kökleri hakkında çok bilgi sunarlar. Bu yıllıklara göre Macarlar İskitya’nın batı kısmında zuhur etmişlerdir ki, burası Kafkaslardan Orta Asya’ya Hazar denizi çevresindeki yerlere denk gelmektedir. Ve de Macarlar İskitler, Hunlar, Avarlar ve Hazarlar gibi göçebe halklarla akrabadır. Aslında Macarların eski tarihi ve Macar dilinin kökenine dair araştırmalarda buna çok defa teşebbüs edilmiştir. Macarların ve Macar dilinin Orta Asya kökeni erken Macar kültür ve toplumunun pek çok baskın özelliğini de açıklayacaktır.[116]

Macarlar ‘at’a ve bileşik refleks ok ve üzengi gibi askeri amaçlara hizmet eden teknik yeniliklere oldukça bağımlıydılar. Bu durum, Orta Asya’da bulunan göçebe geleneğine özgüdür. Macar mitolojisinde bozkırdaki gezinmelere ve Macarların temasta bulunduğu göçebe halklara işaret eden pek çok ipucu bulunabilir. Erdel’de Karpat dağlarının eteklerinde yaşayan Sekel Macarlarının hâlâ kullandıkları Macar oyma yazısı, Orta Asya kökenlidir. Orta Asya’nın günümüzdeki göçebe kültürlerini çalışmak öğretici olmaktadır. Bu çalışmalar Macar kabilesinin keşfiyle sonuçlanmıştır. Macarların en yakın akrabası olan bu kabileler günümüzdeki Kazakistan, Kırgızistan ve Moğolistan göçerleri gibi yaşamaktadır. Göçebe hayat tarzına daha yakından bakış bu kabileler üzerinden yapılabilir. Macarcanın Türkçe ve Moğolca ile ortak çok sayıda kelimesi Macarların atalarının Orta Asya’da Türklerin ve Moğolların atalarıyla, onların sağında yaşamış olmalılığını gösterir. Aslında Vogul, Ostyak ve Macar dilleri arasındaki benzerlikler bu halklarla Macarların ataları arasındaki dil temasları olgusu gibi bir kuramla açıklanabilir. Macarlar Orta Asya bozkırlarının efendileri olarak, kuzeylerinde bulunan Vogul ve Ostyaklar gibi Kuzey Avrupa ve Sibirya halklarıyla kürk ticaretini denetimlerinde tutuyorlardı. Aslında Macarların Orta Asyalı konumu Macar dilinin sözde Fin-Ugor dillerinin bazılarıyla neden benzerlikler gösterip, bu varsayımsal topluluğun batı koluyla niye ayrı düştüğünü ve Macar âlimi Arminius Vâmbery’nin ikna edici şekilde tartıştığı üzere, neden Türkçe ve Moğolca ile kitlesel benzerlikler taşıdığını açıklayacaktır. Dahası, bu durum Macarcanın eskiden Macarların güneyinde olan eski İranî dillerle ortak pek çok kelimesinin oluşunu da açıklayacaktır. Bu dil benzerlikleri ancak eğer Macarlar bu dillerin arasında bir yerde bulundularsa ve onlarla temasa geçtilerse açıklanabilir. Bu dillerle soy akrabalığı tahmin ederken tabii ki çok dikkatli olmalıyız. Şu anda Macarcanın özellikle Türkçe ve Moğolca ile Fin-Ugorcadan fazla çarpıcı benzerliklerinin olduğunu gözlemlemek yeterlidir. Bu gözlemler bu çizgideki araştırmaların daha da yoğunlaştırılması ve Hazar denizinin güneyindeki dillerin de dikkâte alınması gerektiğini haklı çıkarıyor. Etnikten ziyade coğrafi bir tabir olarak anladığımız İran’ın maddi kültür sahasında da benzerlikler bulunmaktadır. Macar süsleme kalıpları eski İran kültüründekilere büyük ölçüde benzemektedir. Ama eski İran ile sadece maddi kültürde değil, manevi kültürde ve din sahasında da benzeşmeler vardır. Zerdüşt öğretisi ve dini inanışlardaki ikili kalıplar Macar manevi kültüründe de bulunmaktadır. Örneğin Erdel’de Sekel yurdundaki eski Macar kiliselerinde Macar kralı Lâszlö’nun (1046-1095) Kumanlarla savaşırkenki tasvirleri bulunmaktadır. Macarları bozkırdan gelen bu Türk akıncılara karşı koruyan Macar kralı ve atı beyaz boyanmışken, düşmanı olan Kuman atlısı ve atı siyahtır. Gyula Lâszlö’ya göre, bu ikilemenin en batı noktası Karpat havzasında Macarlardadır. İkilemenin izleri bizi Orta Asya’da İran’ın kuzeyine götürmektedir.[117]

Bu arada Türk akıncılarından ve onlardan halkını korumaya çalışan Macar kralından söz etmişken şunu da unutmamalıyız ki Mohaç Meydan Muharebesi ile başlayan yaklaşık 150 senelik Osmanlı hâkimiyeti Türk-Macar kültürel ilişkilerine tartışmasız büyük katkıda bulunmuştur. Tarih boyunca bu iki halk birçok dönemde ya karşı karşıya gelmiş ya da ortak hareket etmişlerdir.[118]

Mesela karşı karşıya gelişe bir misal verecek olursak Hazreti Fatih İstanbul’u fethettikten sonra, Avrupada fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan’ın fethi artık an meselesi idi. Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak, ondan yardım istemek düşüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.  “Sırbistan elinize geçer ve burayı fethederseniz nasıl muamele edeceksiniz?” diye iki tarafa da sual etti. Sırplılar ortodoks mezhebine mensup olduklarından, katolik Macar Kralı Hünyad tarafından şu cevabı aldı:

-Eğer Sırbistan bizim elimize geçer ve biz oraları istilâ edersek, bütün Sırplıları katolik edinceye kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yıkar, yerlerine katolik kilisesi inşa ederiz…

Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine giden elçi şu cevapla dönmüştü:

-Biz Sırbistan’ı alırsak, İslâmiyetin Allah indinde tek din olduğunu ilân ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi, kendi dininden dönmeye zorlamayız. İsteyen eski dininin icabı olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan İslâmiyeti seçer, dünya ve ahiret selâmetine kavuşur.[119]

Bu cevabı alan Ortodoks Sırplar, Katolik olan Macaristan’a değil, Müslüman olan Osmanlı Devleti’ne itaat etmişlerdir.

Yine Kanuni Sultan Süleyman devrinde yaşanan ve bir önceki satırlarımızda söz ettiğimiz 1526 tarihli Mohaç Meydan Muharebesi Avrupa’nın patronu olmaya çalışan Alman İmparatoru Şarlken, Fransa Kralı I. Fransuva’yı esir aldığında düne kadar gözlerinde “sarazen” olan Osmanlı padişahı Kanuni’den yardım[120]  istemiştir Fransuva’nın validesi yazmış olduğu mektup vesilesiyle. Bu yüzden hem Şarlken’in Avrupa’daki nüfuzunu kırmak ve Fransuva’nın özgürlüğüne kavuşmasını sağlamak hem de Batı’daki topraklarını genişletmek için Osmanlı, 1526 tarihli Mohaç Meydan Muharebesi vesilesiyle Macar seferine çıkmış ve Şarlken’in en büyük işbirlikçisi olan Macar kralı Layoş ile karşı karşıya gelmiştir.

Halbuki Macarlar asırlardır efsane Hun imparatoru, yüce Türk Attila’nın mirasını sahiplenirken Osmanlı hanedanı da şeceresini Oğuz Han’a bağlamıştı.[121]

Ancak onuncu yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan Karahanlılar’ın[122]  bu âdetinin tarih boyunca süregelmesinden ötürü dinsel mevzular üzerinden bu âdet vesilesiyle Haçlı Seferleri esnasında işgalci Haçlı sürüsünün cephelere sürdüğü paralı Türk askerleriyle[123] soydaş olmasına rağmen vuruşma pahasına Müslüman Türkler İslâmiyet’in onurunu şerefini korumuştur.[124]

Bu derecede Türkler İslâm kimliğine önem verirken Araplar İslâm kimliğine aynı ilgiyi göstermemiş, 18. ve 19. yüzyıllarda Arap asıllı Hristiyanlarca ortaya konan Arap milliyetçiliğinin peşinden koşmuştur. Yani kafa yapısı olarak Hristiyan Araplar onlara Müslüman Türklerden daha yakın olmuştur.[125]

Daha da mühimi Müslüman ve Hırıstiyan Araplar arasında bir dayanışma olduğu gibi Türklerden çok sonra Müslüman olan Arnavutların Hıristiyan soydaşlarıyla din savaşı yaptığı görülmemiştir. Boşnaklar yani Müslüman Sırp veya Hırvatlar da Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlarla din çatışması olmadan yaşamışlardı.[126]

Fakat Türklere gelince iş değişmiş ve Karahanlılar’dan başlayarak dinsel meseleler Türkleri iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem milli enerjinin boşuna harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin gerçekleşmesine engel olmuştur.[127]

Ancak bu durum I. Dünya Savaşı’ndan itibaren değişmeye başlamış, Türkler ve Macarlar  I. Dünya Savaşı’nda müttefik olarak savaşmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında her iki imparatorluğun da yıkılmasının ardından kendi millî/ulus devletlerini kurmuşlardır. Türkiye ve Macaristan, 1920’li yıllardan itibaren ilişkilerini hem geliştirmek hem de resmiyete dökmek için 18 Aralık 1923 tarihinde bir dostluk antlaşması imzalamışlardır: Türk Macar Dostluk Antlaşması.

Mustafa Kemal Atatürk Dönemi’nde iki ülke arasındaki ilişkiler oldukça yoğun ve dostane bir şekilde ilerlemiştir. I. Dünya Savaşı sonrasında Macaristan ve Türkiye aynı kaderi yaşamıştır: Savaşa katılan her iki imparatorluk da tarih sahnesinden çekilmiştir. Savaş sonrası imzalanan Trianon Antlaşması ve Sevr Antlaşması çok ağır maddeler içeriyordu. Her iki antlaşma da Macar ve Türk milletine yaşam hakkı tanımıyordu. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Anadolu’da emperyalizme karşı başlayan devrim, Macarlar tarafından heyecanla ve büyük bir umutla takip edilmiş ve takdirle karşılanmıştır.[128]

Gelgelelim Atatürk de Türk-Macar ilişkileri hakkında şu saptamayı yapmıştır:

“Biz Türkler ve siz Macarlar kardeşiz. Ne yazık ki, biz “İ’la-yi Kelimetullah” diye İslam alemi’nin, siz de “Ruhullah” diye Hristiyanlığın yüzyıllarca öncülüğünü yaparak boş yere birbirimizin yok olmasına çalıştık. Böyle bir şaşkınlığa düşeceğimize, iki kardeş millet el ele verseydik, insanlığa ne büyük hizmet ederdik.”[129]

Türk Devletleri Teşkilatı’nın bugün gittikçe kurumsallaşma yolunda ilerlemesi ve Macaristan’ın da bu teşkilatta gözlemci üye olması her ne kadar geç kalınmış hamleler olsa da oldukça sevindirici adımlar olup bu teşkilat artık yalnızca Türk devletlerinin değil, aynı zamanda yazımızın başında da belirttiğimiz gibi kendini Turan sayan Fin-Ogur boyları olan Bulgar, Litvan, Eston, Fin, Leton devletlerinin de bu teşkilatta var olması için her şey yapılmalıdır. Aynı şekilde Moğolistan, Japonya ve Kore ile de bu teşkilatta buluşmalıyız. Yani kısacası Türk Devletleri Teşkilatı’nın artık Türk devletlerinin çok ötesinde tüm Altay halklarının birliğine dönüştürülmesi şarttır.

Gelgelelim Japonya Dışişleri Bakan Yardımcısı Arfiya Eri, Japonya’nın Türk Devletleri Teşkilatı’na farklı statülerde katılım ihtimalini değerlendirdiklerini belirtti. Japonya’nın bu teşkilata farklı statülerde katılımının mümkün olduğunu düşündüklerini ifade eden Eri, Japonya’nın Türk dünyasıyla olan bağlarına dikkat çekerek, “Japonya’nın Türk dünyasıyla derin kültürel bağları vardır” dedi.

Açıklamasında kişisel kimliğine de vurgu yapan Eri, Türk dünyasıyla olan bağın sadece diplomatik değil, aynı zamanda kimlik temelli olduğunu belirtti. Eri, bu durumu şu sözlerle dile getirdi: “Özellikle etnik olarak Uygur Türklerini temsil ediyorum; biz de Türk dünyasının bir parçasıyız.”

Orta Asya ülkeleriyle geliştirilen yeni iş birliği formatına da değinen Eri, bu sürecin önemine işaret ederek, “Bu çerçevede Orta Asya ülkeleriyle oluşturulan yeni format, tarihî bir adımdır” ifadelerini kullandı.[130]

Kore başlığına gelince ABD Başkanı Trump bile Kuzey Kore’ye el uzatıyor iken ve Kuzey Kore ile devlet başkanı seviyesinde buluşmanın kendisine gurur verdiği söyleyerek, “Çok güzel şeyler oluyor, muhteşem şeyler oluyor. İlk tanıştığımız günden beri birbirimizi sevmiştik, önemli olan da bu.” şeklinde konuşurken ve bir gazetecinin “ABD’ye Kim’i davet edecek misiniz?” sorusuna Trump, “Mümkün olsa şimdi onu Beyaz Saray’a davet ederdim.” ifadeleriyle yanıt[131] verirken, Türkiye’nin politikası iki Kore’nin arasındaki suni düşmanlığın sürmesi ve bu yarımadanın emperyalist güçlerin satranç tahtasına dönüşmesini desteklemek değil, tam aksine Birleşik Kore politikasını desteklemek olmalıdır.

Kaldı ki Koreliler de Kuzey-Güney ayrılığı değil “Tek Kore” istiyor. Kuzey Kore’nin 25 Haziran 1950’de Güney Kore’yi işgal etmesiyle başlayıp 27 Temmuz 1953’te sona eren ve hala kalıcı barış anlaşması imzalanmayan “Kore Savaşı” sonrası Koreliler Yarımada’da “Tek Kore” talebinde bulunuyor.[132]

Bu şekilde ayrılıkları bitirmiş ve anavatanlarını emperyalistlerin satranç tahtası olmaktan kurtarmış bir Kore halkı ile aynı paktta buluşmamız daha da kolay olacaktır.

Arap devletleri ve İsrail dahi İbrahim İttifakı’nda buluşmaya başlamışken biz de Altay halklarıyla birlikte kendi paktımızı kurmalıyız.

Sonuç

Fin-Ugor, Ural, Altay ve Turan kavramları etrafında şekillenen tarihsel ve kültürel ilişkiler, yalnızca dilbilimsel bir sınıflandırma meselesi değil; aynı zamanda Avrasya’nın ortak hafızasını oluşturan geniş çaplı bir medeniyet ve etkileşim alanıdır. Orta Asya merkezli göç hareketleri, binlerce yıl boyunca Türkler başta olmak üzere Fin-Ugor, Ural ve Altay topluluklarının birbirleriyle temas kurmasına, kültürel unsurlar paylaşmasına ve ortak bir tarihsel zemin oluşturmasına zemin hazırlamıştır. Bu süreçte dil, mitoloji, coğrafi adlandırmalar, devlet teşkilatı, savaş kültürü ve inanç sistemleri gibi pek çok unsur, Avrasya halkları arasında dikkat çekici benzerliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Çalışmada incelenen Ural-Altay kuramı, modern dilbilim açısından tartışmalı yönler taşısa da, Türkçe, Macarca, Fince, Moğolca, Korece ve Japonca gibi diller arasındaki yapısal benzerlikler; ortak kültürel kodlar ve tarihsel temaslarla birlikte değerlendirildiğinde, bu topluluklar arasındaki bağların tamamen tesadüfî olmadığı anlaşılmaktadır. Özellikle eklemeli dil yapısı, ses uyumu, mitolojik anlatılar ve ortak bozkır kültürü gibi unsurlar, Avrasya’nın farklı bölgelerinde yaşayan toplumların tarihsel yakınlığına işaret etmektedir.

İskandinav mitolojisi, Viking sagaları ve Odin anlatıları üzerinden yapılan değerlendirmeler ise Türk-İskandinav ilişkilerine dair dikkat çekici bir perspektif sunmaktadır. Odin’in “Turkland” veya “Asaland” olarak tanımlanan doğu kökenli bir coğrafyadan geldiğine ilişkin saga anlatıları, As kavmiyle ilişkilendirilen göç hareketleri ve İsveçli araştırmacı Sven Lagerbring başta olmak üzere bazı araştırmacıların ileri sürdüğü tezler, İskandinav kültür dünyası ile Türk kültür çevresi arasında tarihsel temas ihtimalini gündeme getirmektedir. Her ne kadar bu tezlerin tamamı akademik çevrelerde kesin kabul görmese de, mitolojik ve kültürel benzerliklerin varlığı Avrasya halkları arasındaki etkileşimin derinliğini ortaya koymaktadır.

Bunun yanında Turan düşüncesi, tarihsel süreç içerisinde yalnızca romantik veya ideolojik bir yaklaşım olmaktan çıkmış; kültürel yakınlık, ortak tarihsel hafıza ve jeopolitik iş birliği ekseninde yeniden değerlendirilmeye başlanmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın gelişimi, Macaristan’ın teşkilattaki konumu ve Kore, Japonya ile Moğolistan gibi ülkelerle artan kültürel ilişkiler, Avrasya merkezli yeni iş birliği ihtimallerini güçlendirmektedir. Bu durum, geçmişte ortak göç yollarını paylaşmış toplulukların gelecekte de kültürel ve stratejik alanlarda ortak zeminde buluşabileceğini göstermektedir.

Sonuç olarak Fin-Ugor, Ural, Altay ve Turan ekseninde şekillenen tarihsel ilişkiler; göçler, kültür, dil, mitoloji ve jeopolitik etkileşimlerin oluşturduğu büyük bir Avrasya sürekliliğini temsil etmektedir. Bu nedenle söz konusu topluluklar arasındaki bağlar yalnızca filolojik tartışmalar çerçevesinde değil; disiplinlerarası bir yaklaşımla tarih, antropoloji, mitoloji, kültürel etkileşim ve uluslararası ilişkiler bağlamında değerlendirilmelidir. Gelecekte yapılacak çalışmaların, Avrasya halkları arasındaki ortak tarihsel hafızayı daha bilimsel ve çok yönlü biçimde ortaya koyacağı muhakkaktır.

Kaynakça:

Abdullah Gürgün, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011

Ahmetcan Asena, Altay Bilik, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2011

Ali SARIKAYA, Türk Macar Dostluk Antlaşması (18 Aralık 1923) & Türk Macar Politik İlişkileri, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, c. VII, Sayı 13

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, c. I

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, c. II

Bassam Tibi, Arap Milliyetçiliği: Bir İdeolojinin Oluşumu ve Gelişimi, çev. Metin Taşkın, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998

Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği: Kültür Tarihinin Kaynakları, 15. Baskı, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1993

Cami ve Kilise, Yeni Akit Gazetesi, 5 Nisan 2022, https://yeniakit.com.tr/haber/cami-ve-kilise-1643949.html, erişim tarihi: 05.05.2026

Conrad Phillip Kottak, Antropoloji: İnsan Çeşitliliğine Bir Bakış, çev. Serpil Altuntek vd., Ütopya Yayınevi, Ankara, 2008

Dil Grupları, Türk-Amerikan Derneği Antalya Yabancı Dil Kursu, https://www.taa-antalya.com/haberler/dil-gruplari/, erişim tarihi: 29.04.2026

Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil-Ana Çizgileriyle Dilbilim, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2015

Emre Aygün, Viking Destanı Egill’in Sagası, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018

Emre Erzincan, İt-Baraklar, Akçağ Yayınları, Ankara, 2018

Enis Günaydın, Trump-Kim zirvesi: Kuzey Kore’ye ayak basan ilk ABD Başkanı, Euronews, 30 Haziran 2019, https://tr.euronews.com/2019/06/30/donald-trump-ile-kim-jong-un-el-sikismak-icin-silahsizlandirilmis-bolgede-bulusuyor, erişim tarihi: 30.04.2026

Erhan Afyoncu, Osmanlı Türklüğüyle iftihar ederdi, Sabah Gazetesi, 26 Mayıs 2019, https://sabah.com.tr/yazarlar/erhan-afyoncu/2019/05/26/osmanli-turkluguyle-iftihar-ederdi, erişim tarihi: 26.04.2026

Erhan ALTIN, “İlk Tanrılar, Dünyanın Yaratılışı ve Odin!”, 9 Haziran 2018, Onedio, https://onedio.com/haber/ilk-tanrilar-dunyanin-yaratilisi-ve-odin-iskandinav-mitolojisi-nde-her-seyin-sonu-olan-kacinilmaz-savas-ragnarok-819206, Erişim Tarihi: 11.04.2026

Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013

Eyüp Akman, Türk Kültüründe ve Azerbaycan Destanlarında At, Kastamonu Eğitim Dergisi, C: XI, No: I, 2003

George Antonius, Arap Uyanışı Arap Ulusal Hareketinin Öyküsü, çev. Mehmet Akif Koç, Muhammed Karakuş, Selenge Yayınları, İstanbul, 2021

Gökberk DURMAZ, Türk Devletleri Teşkilatı, Ural-Altay ve Aklın Yolu, Stratejik Düşünce Enstitüsü, 16 Kasım 2021, https://www.sde.org.tr/turk-devletleri-teskilati-ural-altay-ve-aklin-yolu-konu-285, erişim tarihi: 16.04.2026

Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600), çev. Ruşen Sezer, Kronik Kitap, İstanbul, 2019

Hasan Cemil Çambel, Makaleler, hatıralar, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1932

Hasan Eren, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, 2. Baskı,  Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1999

Hilmi Özden, Doğu Avrupa ve Balkan Dilleri, Bilim Dili, 24 Eylül 2016, https://bilimdili.com/toplum/dil/dogu-avrupa-ve-balkan-dilleri/, erişim tarihi: 24.04.2026

Hun İmparatorluğu, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Hun_İmparatorluğu, erişim tarihi: 12.04.2026

Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarih Tercümesi) (10 Cilt), çev. Abdülkerim Özaydın, Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy, Abdullah Köşe, Hacı Yunus Apaydın, Zülfikar Tüccar, Ocak Yayıncılık, İstanbul, 2016

İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2011

İlhami Durmuş, İskitler (Sakalar), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993

İpek Çevik, Vikinglerin Büyük Tanrısı Odin ve Thor Türk Müydü?, Mynet, 17 Ocak 2015, https://www.mynet.com/vikinglerin-buyuk-tanrisi-odin-ve-thor-turk-muydu-190101037264, erişim tarihi: 14.04.2026

Laszlo Maracz, Macarların Kökü Orta Asya’dadır, çev. Osman Karatay, Turan Dergisi, Sayı 14, 2011

Mehmet Şah Yılmaz, Koreliler, Kuzey-Güney Kore değil “Tek Kore” istiyor, Anadolu Ajansı, 26 Temmuz 2023, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/koreliler-kuzey-guney-kore-degil-tek-kore-istiyor/2954549, erişim tarihi: 26.04.2026

Memet Fuat Bozkurt, Altay Dil Ailesi ve Japoncanın Türkçe ile Akrabalığı Sorunu, Türk Dili 36 (315, Aralık 1977)

Metin Savaş, Türk Mitolojisinin Nüvesi Ural Dağları Mı? İskandinav Mitolojisi, Köpek Başlı İnsanlar ve Çarşamba Karısı, Kırmızılar, 9 Nisan 2019, https://www.kirmizilar.com/turk-mitolojisinin-nuvesi-ural-daglari-mi-i-skandinav-mitolojisi-kopek-basli-i-nsanlar-ve-carsamba-karisi/, erişim tarihi: 13.04.2026

Mircea Eliade, İmgeler ve Simgeler, “Bağlayıcı Tanrı ve Düğüm Simgeciliği” başlıklı bölüm, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2018

Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

Mustafa Ergün, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar, 26 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/dillerin-dogusu/, erişim tarihi: 26.04.2026

Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 23.04.2026

Nejdet Keleş, Kuzey Germen/İskandinav Runik Alfabe “Futhark”ın Türk Tamgaları/Göktürk Alfabesi İle Ortak Kökeni, 17. Uluslararası Deyişbilim Sempozyumu 26-27 Eylül 2017, Pamukkale Üniversitesi, Denizli, e-Bildiri Kitabı, Editörler: Mustafa Arslan, Mehmet Ali Çelikel, Şeyma Gürleyen, 2017, http://englanglit.org/wp-content/uploads/2018/01/e-pro-2017-stylistics.pdf, erişim tarihi: 18.04.2026

Nejla Orta, Karşılaştırmalı Türk ve İskandinav Mitolojisi, 1. Baskı, Grafiker Yayınları, Ankara, Mart 2024

Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010

Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018

Osman Karatay, Ural-Altay Kuramı, Selenge Yayınları, İstanbul, 2020

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye ve Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021

Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018

Ramazan Atalay, Avrupa Kıtasında Türkçe Yer Adları ve Tarihî Kökenleri, Orhangazi Gündem TV, 21 Ocak 2026, https://www.orhangazigundemtv.com/yazarlar/ramazan-atasoy-8/avrupa-kitasinda-turkce-yer-adlari-ve-tarihi-kokenleri-1189, erişim tarihi: 21.04.2026

Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2020

Serpil Yalçınkaya, Balkanlar veya Balkan Yarımadası, Memleket, 24 Ağustos 2016, https://www.memleket.com.tr/balkanlar-veya-balkan-yarimadasi-22996yy.htm, erişim tarihi: 24.04.2026

Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008

Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019

Tokya’dan Sürpriz Açıklama: Japonya Türk Devletleri Teşkilatı’na Hazırlanıyor, Stratejik Düşünce Enstitüsü, 27 Aralık 2025, https://www.sde.org.tr/haber/tokya-dan-surpriz-aciklama-japonya-turk-devletleri-teskilati-na-hazirlaniyor-haberi-62198, erişim tarihi: 27.04.2026

Tuğçe Burcu DEMİR, Ural-Altay Kuramı, Uluslararası İdil – Ural ve Türkistan Araştırmaları Dergisi (IJVUTS), c. III, Sayı 5

Turancılık Nedir? Turan Neresidir?, Tarihistan, 29 Ekim 2020, https://www.tarihistan.net/turancilik-nedir-turan-neresidir.html, erişim tarihi: 29.04.2026

Türkçe ve İsveççenin Birbirileriyle Olan Şaşırtıcı Benzerlikleri, Ekşi Şeyler, 30 Mayıs 2017, https://eksiseyler.com/turkce-ve-isveccenin-birbirileriyle-olan-sasirtici-benzerlikleri, erişim tarihi: 18.04.2026

Türkopol, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkopol, erişim tarihi: 28.03.2026

Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 12.04.2026

Ufuk Tavkul Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları 770, Ankara, 2000

Zeynep Korkmaz, Türkiye Türkçesi Grameri Şekil Bilgisi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2014

Dipnotlar:

[1] İlhami Durmuş, İskitler (Sakalar), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, sf. 21

[2] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[3] Turancılık Nedir? Turan Neresidir?, Tarihistan, 29 Ekim 2020, https://www.tarihistan.net/turancilik-nedir-turan-neresidir.html, erişim tarihi: 29.04.2026

[4] Osman Karatay, Ural-Altay Kuramı, Selenge Yayınları, İstanbul, 2020, sf. 128

[5] Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil-Ana Çizgileriyle Dilbilim, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2015, sf. 111

[6] Zeynep Korkmaz, Türkiye Türkçesi Grameri Şekil Bilgisi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2014, sf. 61

[7] Tuğçe Burcu DEMİR, Ural-Altay Kuramı, Uluslararası İdil – Ural ve Türkistan Araştırmaları Dergisi (IJVUTS), c. III, Sayı 5, sf. 131, 132

[8] László Marácz, Towards Eurasian Linguistic Isoglosses: The Case Of Turkic And Hungarian, ASTANA: International Turkic Academy, 2015; akt. Tuğçe Burcu DEMİR, Ural-Altay Kuramı, Uluslararası İdil – Ural ve Türkistan Araştırmaları Dergisi (IJVUTS), c. III, Sayı 5, sf. 132

[9] Dil Grupları, Türk-Amerikan Derneği Antalya Yabancı Dil Kursu, https://www.taa-antalya.com/haberler/dil-gruplari/, erişim tarihi: 29.04.2026

[10] Dil Grupları, Türk-Amerikan Derneği Antalya Yabancı Dil Kursu, https://www.taa-antalya.com/haberler/dil-gruplari/, erişim tarihi: 29.04.2026

[11] Mustafa Ergün, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar, 26 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/dillerin-dogusu/, erişim tarihi: 26.04.2026

[12] Bkz. Memet Fuat Bozkurt, Altay Dil Ailesi ve Japoncanın Türkçe ile Akrabalığı Sorunu, Türk Dili 36 (315, Aralık 1977), sf. 628-632

[13] Gökberk DURMAZ, Türk Devletleri Teşkilatı, Ural-Altay ve Aklın Yolu, Stratejik Düşünce Enstitüsü, 16 Kasım 2021, https://www.sde.org.tr/turk-devletleri-teskilati-ural-altay-ve-aklin-yolu-konu-285, erişim tarihi: 16.04.2026

[14] Gökberk DURMAZ, Türk Devletleri Teşkilatı, Ural-Altay ve Aklın Yolu, Stratejik Düşünce Enstitüsü, 16 Kasım 2021, https://www.sde.org.tr/turk-devletleri-teskilati-ural-altay-ve-aklin-yolu-konu-285, erişim tarihi: 16.04.2026

[15] Gökberk DURMAZ, Türk Devletleri Teşkilatı, Ural-Altay ve Aklın Yolu, Stratejik Düşünce Enstitüsü, 16 Kasım 2021, https://www.sde.org.tr/turk-devletleri-teskilati-ural-altay-ve-aklin-yolu-konu-285, erişim tarihi: 16.04.2026

[16] Türkçe ve İsveççenin Birbirileriyle Olan Şaşırtıcı Benzerlikleri, Ekşi Şeyler, 30 Mayıs 2017, https://eksiseyler.com/turkce-ve-isveccenin-birbirileriyle-olan-sasirtici-benzerlikleri, erişim tarihi: 18.04.2026

[17] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 11

[18] Türkçe ve İsveççenin Birbirileriyle Olan Şaşırtıcı Benzerlikleri, Ekşi Şeyler, 30 Mayıs 2017, https://eksiseyler.com/turkce-ve-isveccenin-birbirileriyle-olan-sasirtici-benzerlikleri, erişim tarihi: 18.04.2026

[19] Bu konu ile ilgili detaylar için bkz. Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 12

[20] Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği: Kültür Tarihinin Kaynakları, 15. Baskı, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1993, sf. 42-45

[21] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600), çev. Ruşen Sezer, Kronik Kitap, İstanbul, 2019, sf. 11-14

[22] Conrad Phillip Kottak, Antropoloji: İnsan Çeşitliliğine Bir Bakış, çev. Serpil Altuntek vd., Ütopya Yayınevi, Ankara, 2008, sf. 210-215

[23] Erhan ALTIN, “İlk Tanrılar, Dünyanın Yaratılışı ve Odin!”, 9 Haziran 2018, Onedio, https://onedio.com/haber/ilk-tanrilar-dunyanin-yaratilisi-ve-odin-iskandinav-mitolojisi-nde-her-seyin-sonu-olan-kacinilmaz-savas-ragnarok-819206, Erişim Tarihi: 11.04.2026

[24] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 17

[25] Hun İmparatorluğu, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Hun_İmparatorluğu, erişim tarihi: 12.04.2026

[26] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 17

[27] Sven Lagerbring, a.g.e., sf. 28

[28] Sven Lagerbring, a.g.e., sf. 30, 31

[29] Sven Lagerbring, a.g.e., sf. 31, 32

[30] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 12

[31] Sven Lagerbring, a.g.e., sf. 32

[32] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 34, 35

[33] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 12

[34] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 180, 181

[35] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi , Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 1

[36] Emre Aygün, Viking Destanı Egill’in Sagası, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018, sf. 16

[37] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi

, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 2

[38] Abdullah Gürgün, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, sf. 68

[39] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 3

[40] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 78, 79

[41] Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 189

[42] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 3, 4

[43] Feridun Ağasıoğlu, Azer Xalqı, Bakı, 2000, sf. 13; akt: Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 196

[44] Marc-Olivier Rondu, ‘’Ragnarok’’, 2015; akt: Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 87

[45] Marc-Olivier Rondu, ‘’Thor, Baldr, Skunkha/ Torykion, Euthybolos, Xuxoupi’’, 2015; akt: Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 67

[46] Ramazan ŞEŞEN, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2020, sf. 197; akt: Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 197

[47] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 4

[48] Abdullah GÜRGÜN, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, sf. 68

[49] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 44

[50] Heimskringla Snorri Sturluson, Volume I: The Beginnings to Óláfr Tryggvason, çev. Lee M. Hollander, University of Texas Press, Austin, 1964, Ynglinga Saga, Bölüm 2

[51] Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 198

[52] Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010, sf. 532

[53] Heather O’Donoghue, From Asgard to Valhalla: The Remarkable History of the Norse Myths, London, 2008, sf. 24; akt: Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010, sf. 533

[54] Steingrímur Þorsteinsson, “The Cult of Ódinn in Iceland”, Nine Norse Studies, yay. G. Turville-Petre, Bristol, 1972, sf. 12; akt: Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010, sf. 533

[55] Asbjørn Jøn, “Shamanism and the Image of the Teutonic Deity, Óðinn”, Folklore, X, 1999, sf. 69; akt: Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010, sf. 533

[56] Tineke Looijenga, Texts and Contexts of the Oldest Runic Inscriptions, Leiden – Boston, 2003, sf. 80; Kathleen L. Daly, Norse Mithology A to Z, New York, 2004, sf. 78; akt: Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010, sf. 533

[57] Kathleen Daly, Norse Mithology A to Z, New York, 2004, sf. 63, 67; akt: Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010, sf. 533

[58] Tineke Looijenga Texts and Contexts of the Oldest Runic, Inscriptions, Leiden – Boston, 2003, sf. 80; akt: Osman KARATAY, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü, Halk Kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu / Immigration in Folk Culture International Symposium-2010, sf. 533

[59] Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 201

[60] İpek Çevik, Vikinglerin Büyük Tanrısı Odin Ve Thor Türk Müydü?, Mynet, 17 Ocak 2015, https://www.mynet.com/vikinglerin-buyuk-tanrisi-odin-ve-thor-turk-muydu-190101037264, erişim tarihi: 14.04.2026

[61] Metin Savaş, Türk Mitolojisinin Nüvesi Ural Dağları Mı? İskandinav Mitolojisi, Köpek Başlı İnsanlar ve Çarşamba Karısı, Kırmızılar, 9 Nisan 2019, https://www.kirmizilar.com/turk-mitolojisinin-nuvesi-ural-daglari-mi-i-skandinav-mitolojisi-kopek-basli-i-nsanlar-ve-carsamba-karisi/, erişim tarihi: 14.04.2026

[62] Metin Savaş, Türk Mitolojisinin Nüvesi Ural Dağları Mı? İskandinav Mitolojisi, Köpek Başlı İnsanlar ve Çarşamba Karısı, Kırmızılar, 9 Nisan 2019, https://www.kirmizilar.com/turk-mitolojisinin-nuvesi-ural-daglari-mi-i-skandinav-mitolojisi-kopek-basli-i-nsanlar-ve-carsamba-karisi/, erişim tarihi: 14.04.2026

[63] Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 239

[64] Osman Karatay, a.g.e., sf. 239, 240

[65] Metin Savaş, Türk Mitolojisinin Nüvesi Ural Dağları Mı? İskandinav Mitolojisi, Köpek Başlı İnsanlar ve Çarşamba Karısı, Kırmızılar, 9 Nisan 2019, https://www.kirmizilar.com/turk-mitolojisinin-nuvesi-ural-daglari-mi-i-skandinav-mitolojisi-kopek-basli-i-nsanlar-ve-carsamba-karisi/, erişim tarihi: 16.04.2026

[66] Osman Karatay, Türklerin Kökeni, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 257

[67] Metin Savaş, Türk Mitolojisinin Nüvesi Ural Dağları Mı? İskandinav Mitolojisi, Köpek Başlı İnsanlar ve Çarşamba Karısı, Kırmızılar, 9 Nisan 2019, https://www.kirmizilar.com/turk-mitolojisinin-nuvesi-ural-daglari-mi-i-skandinav-mitolojisi-kopek-basli-i-nsanlar-ve-carsamba-karisi/, erişim tarihi: 16.04.2026

[68] Emre Erzincan, İt-Baraklar, Akçağ Yayınları, Ankara, 2018, sf. 85, 86

[69] Bağ konusunda bkz. Mircea Eliade, İmgeler ve Simgeler, “Bağlayıcı Tanrı ve Düğüm Simgeciliği” başlıklı bölüm, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2018, sf. 106-141

[70] Metin Savaş, Türk Mitolojisinin Nüvesi Ural Dağları Mı? İskandinav Mitolojisi, Köpek Başlı İnsanlar ve Çarşamba Karısı, Kırmızılar, 9 Nisan 2019, https://www.kirmizilar.com/turk-mitolojisinin-nuvesi-ural-daglari-mi-i-skandinav-mitolojisi-kopek-basli-i-nsanlar-ve-carsamba-karisi/, erişim tarihi: 16.04.2026

[71] Emre Erzincan, İt-Baraklar, Akçağ Yayınları, Ankara, 2018, sf. 84

[72] Metin Savaş, Türk Mitolojisinin Nüvesi Ural Dağları Mı? İskandinav Mitolojisi, Köpek Başlı İnsanlar ve Çarşamba Karısı, Kırmızılar, 9 Nisan 2019, https://www.kirmizilar.com/turk-mitolojisinin-nuvesi-ural-daglari-mi-i-skandinav-mitolojisi-kopek-basli-i-nsanlar-ve-carsamba-karisi/, erişim tarihi: 13.04.2026

[73] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 4

[74] David Faux, ‘’The Genetic Link of the Viking-Era Norse to Central Asia: An Assessment of the Y Chromosome DNA, Archaeological, Historical and Linguistic Evidence’’, 2007, aktaran: Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 114

[75] Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 85

[76] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 5, 6

[77] Carl Becker, A Modern Theory of Language Evolution, 2004, sf. 359; akt: Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 47

[78] Nejdet Keleş, Kuzey Germen/İskandinav Runik Alfabe “Futhark”ın Türk Tamgaları/Göktürk Alfabesi İle Ortak Kökeni, 17. Uluslararası Deyişbilim Sempozyumu 26-27 Eylül 2017, Pamukkale Üniversitesi, Denizli, e-Bildiri Kitabı, Editörler: Mustafa Arslan, Mehmet Ali Çelikel, Şeyma Gürleyen, 2017, sf. 68, http://englanglit.org/wp-content/uploads/2018/01/e-pro-2017-stylistics.pdf, erişim tarihi: 18.04.2026

[79] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 10

[80] Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 28

[81] Şükrü BÜYÜKIŞIKLAR, Vikinglerin Türklüğü, T.C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Seminer Ödevi, Danışman Selim KAYA, Afyonkarahisar, 2019, sf. 10

[82] Nejla Orta, Karşılaştırmalı Türk ve İskandinav Mitolojisi, 1. Baskı, Grafiker Yayınları, Ankara, Mart 2024, sf. 7

[83] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, c. I, sf. 487

[84] Ahmetcan Asena, Altay Bilik, Pan Yayıncılık, İstanbul, 2011, sf. 150, 151

[85] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, c. II, sf. 712

[86] Baldrs Draumar, The Poetic Edda; akt: Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 53

[87] Eyüp Akman, Türk Kültüründe ve Azerbaycan Destanlarında At, Kastamonu Eğitim Dergisi, C: XI, No: I, 2003, sf. 233-248, aktaran: Özgür Barış Etli, Viking Türk Sırları, Gece Kitaplığı, Ankara, 2018, sf. 53

[88] Wilhelm Radloff, Proben der Volkslitteratur der türkischen Stämme, c. I, s.69, aktaran: Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, c. II, sf. 694

[89] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri & İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 39

[90] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[91] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[92] Ramazan Atalay, Avrupa Kıtasında Türkçe Yer Adları ve Tarihî Kökenleri, Orhangazi Gündem TV, 21 Ocak 2026, https://www.orhangazigundemtv.com/yazarlar/ramazan-atasoy-8/avrupa-kitasinda-turkce-yer-adlari-ve-tarihi-kokenleri-1189, erişim tarihi: 21.04.2026

[93] E. Tóth Sacer Mons. Szakrális helyek a magyarság kereszténység felvétele előtti vallásosságában. In: Á. Molnár (ed.): Csodaszarvas. Őstörténet, vallás és néphagyomány III. Budapest. 2009, pp. 83, 103; akt. Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 38, 39

[94] Anonymus tarafından yazılmış olan bir kronikte silva Igfon yani Igyfon ormanı yazılıdır. Bkz. A. Róna-Tas Hungarians and Europe in the Early Middle Ages. An Introduction to Early Hungarian History. Budapest, 1999, p. 366; akt. Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 39

[95] Old Turkic edgü ‚good’ in every sense of the word, (of people) ‚morally good’; of things ‚qualitatively good, serviceable’ bkz. G. Clauson An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish. Oxford, 1972, p. 51; akt. Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 39

[96] Kelime başındaki h- diğer Altay dillerinde de, çeşitli Türk lehçelerinde de bilinir. Evenki hukur ‚öküz’, Orta Moğolca hüker ‚öküz’, Dagurca hukure vd. Macarcadaki şekli Eski Bulgar Türkçesinden alıntıdır: ökör. Eski Macarcada ünlü ile başlayan kelimeler önüne sık sık h- ile gösterilmiştir: hember (Jókai-kódex 5/8) akt. Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 39

[97] Aslında bugünkü çeşitli Türk lehçelerinden Balkanlar’da bir lehçe özelliği olarak kelime başındaki orijinal h-ler kaybolmuştur, ünlü ile başlayan kelimelerde ise fazladan bir h- ortaya çıkmıştır

[98] Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 40

[99] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 23.04.2026

[100] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[101] Serpil Yalçınkaya, Balkanlar veya Balkan Yarımadası, Memleket, 24 Ağustos 2016, https://www.memleket.com.tr/balkanlar-veya-balkan-yarimadasi-22996yy.htm, erişim tarihi: 24.04.2026

[102] Macarca Ormán+ság kelimesindeki ek, adlardan soyut adlar yapan bir ektir. Tam anlamıyla Türkçedeki +lIk ekinin ikizidir. (Alsóság 127, 181; Bakonyság 181; Barcaság 25)

[103] Hasan Eren, Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, 2. Baskı,  Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1999, sf. 309

[104] Etelköz üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Hakkında yazılanlardan bizim için en önemlisi: András Róna-Tas, Turkic – Alanian – Hungarian contacts. Acta Orientalia Hungaricae 58:2, 1999, sf. 322; akt. Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 41

[105] Gerard Clauson An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish. Oxford, 1972, sf. 756; akt. Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 41

[106] Ufuk Tavkul Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları 770, Ankara, 2000, sf. 486

[107] Ufuk Tavkul Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları 770, Ankara, 2000, sf. 486

[108] Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 41

[109] Éva Csáki, Macarca’daki Yer Adlarına ve Ad Verme Geleneklerine Dair, Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, sf. 42

[110] Hilmi Özden, Doğu Avrupa ve Balkan Dilleri, Bilim Dili, 24 Eylül 2016, https://bilimdili.com/toplum/dil/dogu-avrupa-ve-balkan-dilleri/, erişim tarihi: 24.04.2026

[111] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2011, sf. 168

[112] İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., sf. 169

[113] Elçi Hanı kitâbesi. 16 yüzyıl; akt. İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., sf. 170

[114] İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., sf. 171

[115] İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., sf. 172

[116] Laszlo Maracz, Macarların Kökü Orta Asya’dadır, çev. Osman Karatay, Turan Dergisi, Sayı 14, 2011, sf. 26

[117] Laszlo Maracz, a.g.e. sf. 27

[118] Ali SARIKAYA, Türk Macar Dostluk Antlaşması (18 Aralık 1923) & Türk Macar Politik İlişkileri, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, c. VII, Sayı 13, sf. 11

[119] Cami ve Kilise, Yeni Akit Gazetesi, 5 Nisan 2022, https://yeniakit.com.tr/haber/cami-ve-kilise-1643949.html, erişim tarihi: 05.05.2026

[120] Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 12.04.2026

[121] Erhan Afyoncu, Osmanlı Türklüğüyle iftihar ederdi, Sabah Gazetesi, 26 Mayıs 2019, https://sabah.com.tr/yazarlar/erhan-afyoncu/2019/05/26/osmanli-turkluguyle-iftihar-ederdi, erişim tarihi: 26.04.2026

[122] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[123] bkz. Türkopol, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkopol, erişim tarihi: 28.03.2026

[124] bkz. İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarih Tercümesi) (10 Cilt), çev. Abdülkerim Özaydın, Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy, Abdullah Köşe, Hacı Yunus Apaydın, Zülfikar Tüccar, Ocak Yayıncılık, İstanbul, 2016; yine bkz. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye ve Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021

[125] Konu ile ilgili bkz. George Antonius, Arap Uyanışı Arap Ulusal Hareketinin Öyküsü, çev. Mehmet Akif Koç, Muhammed Karakuş, Selenge Yayınları, İstanbul, 2021; Bassam Tibi, Arap Milliyetçiliği: Bir İdeolojinin Oluşumu ve Gelişimi, çev. Metin Taşkın, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998

[126] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[127] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[128] Ali SARIKAYA, Türk Macar Dostluk Antlaşması (18 Aralık 1923) & Türk Macar Politik İlişkileri, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, c. VII, Sayı 13, sf. 11

[129] Hasan Cemil Çambel, Makaleler, hatıralar, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1932, sf. 77

[130] Tokya’dan Sürpriz Açıklama: Japonya Türk Devletleri Teşkilatı’na Hazırlanıyor, Stratejik Düşünce Enstitüsü, 27 Aralık 2025, https://www.sde.org.tr/haber/tokya-dan-surpriz-aciklama-japonya-turk-devletleri-teskilati-na-hazirlaniyor-haberi-62198, erişim tarihi: 27.04.2026

[131] Enis Günaydın, Trump-Kim zirvesi: Kuzey Kore’ye ayak basan ilk ABD Başkanı, Euronews, 30 Haziran 2019, https://tr.euronews.com/2019/06/30/donald-trump-ile-kim-jong-un-el-sikismak-icin-silahsizlandirilmis-bolgede-bulusuyor, erişim tarihi: 30.04.2026

[132] Mehmet Şah Yılmaz, Koreliler, Kuzey-Güney Kore değil “Tek Kore” istiyor, Anadolu Ajansı, 26 Temmuz 2023, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/koreliler-kuzey-guney-kore-degil-tek-kore-istiyor/2954549, erişim tarihi: 26.04.2026

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen