Kitabı Prof. Dr. Gökhan Ekim hazırlamış.
Kapı Yayınları yayınlamış.
Giriş yazısında kısaca müziğimizin dünden bugüne kadar olan seyrini yazmış. Daha sonra yakın zamanda olanlardan bahsetmiş.
Halk müziği “bir kesime göre bu dağ, yayla kokularını devlet katında icrası gereksizdir” diye düşünülmüş. Yurttan Sesler topluluğunun, Türk müziği devlet konservatuarlarının kurulması tartışma iklimi hazırlamış…” 22- 23 Aralık 1971 tarihlerinde Itrî’nin vefatının 259. yılında Ankara Devlet Konser Salonu’nda verilmesi planlanan konser ciddi bir tepki ile karşılanmış, başta viyola sanatçısı Suna Kan olmak üzere Batı müziğini bir simge olarak görenlerin yapmış oldukları karşı duruş, zamanın Kültür Bakanı Talat Sait Halman’ı istifaya götürmüştü.”
Mehmet Özbek’le yaptığı konuşmalar var kitapta. Bağlamayı nasıl öğrendiğini sormuş meselâ;
Kendi kendine öğrenmiş. Akort yapmasını beceremediğinden sık sık curanın tellerini kırarmış. O zaman şimdiki gibi mızraplar yok, kiraz kabuğundan yapılırmış. Öbür ağaçlara göre daha esnek ya kiraz kabuğu. Şöyle not almışım bir yere;
Dağlardır dünyanın tuğu,
Aşk, dünyanın varı, yoğu,
Can bulur kiraz kabuğu,
Saz göğsüne yaslananda.
Ali Akbaş Ağabey, Yetik Ozan’a ithaf ettiği o güzel şiirinin son kıtasında şöyle diyordu bağlama için;
“Bağlama dediğin üç tel bir tahta,
Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta,
Tüm dertleri özetlemiş bir ah’ta,
Bozkırda naradır bizim türküler.”
Yetik Ozan da sazı anlatıyordu. Sazdaki perdeleri sevgi düğümü diye adlandırıyordu. Dokundukça yarası sızlıyordu. Köprüydü gönülden gönüle;
“Her sevgi bir düğüm atmış koluna,
Dokundukça inler, yarası vardır.
Irak gönüllerin uçurumuna,
Ezgiden bir köprü kurası vardır.”
Aslı’nın saçlarındandı sazdaki o teller. Bu sefer mızrap kiraz kabuğundan değil de Kerem’in yarasındandı.
“Aslı saçlarını yönüne sermiş,
Altı tel koparıp göğsüne germiş,
Kerem, yarasından bir kabuk vermiş,
Sızlaya sızlaya vurası vardır.”
Saz ustası rahmetli Aziz Çekirge’nin dükkânına gidermiş, sazına düzen verdirir, bir şeyler öğretmesini istermiş Mehmet Özbek.
O yıllarda Urfa’da evlerinde keman, ut, kanun bulunan aileler varmış. Hatta piyano bile olan evler varmış. Kürkçüoğlu Mahmut Nedim Bey’in konağında müzikli temsiller verebilecek küçük bir sahne bile bulunuyormuş. Bugün Kültür Bakanlığı Şanlıurfa Devlet Türk Halk Müziği Korosu orada çalışıyormuş.
Mehmet Özbek Ağabey’in müzik yaşantısında iz bırakan öğretmenleri olmamış. Dışarıda Tenekeci Mahmut Usta ve Ahmet Hafız varmış. Lisede seçmeli ders olarak müziği değil de resmi seçmiş o yüzden.
Şunları söylüyor Mehmet Özbek;
“Türk çocukları gerek kulak ve gerekse ses bakımından üstün niteliklere sahiptirler. Beşikten itibaren geleneksel müziğimizin zengin ritim ve melodileriyle büyüyen çocuklarımıza, senelerce çok yalın ve yavan, hatta bazıları çevirme okul şarkılarıyla müzik öğretilmeye çalışıldı. Müzik eğitimi vererek onlara soylu müzikle yoz müziği birbirinden ayırt edebilme bilinci kazandıracağımıza müzik öğretimi yolunu tutarak gereksiz bilgilerle, hani gamlar, notalar, değiştirici işaretler, yabancı bestecilerin hayatı gibi şeylerle öğrencilerin önce müzik dersinden, sonra da müzikten soğumalarına sebep olundu. Kendi milleti ve memleketinin türkülerini ve şarkılarını öğrenemeyen ve söyleyemeyen çocuk, bu yanlış eğitim sonunda hiçbir müzik anlayışına sahip olamadığı gibi bilinçsizce piyasanın yoz müziğine yönelmiştir.”
“Şimdi efendim, ortaokulda, lisede çocuklarımızı sanatçı yetiştirmiyoruz ki onlara müzik öğretelim. Çocuklarımıza ve gençlerimize Türkçemizin en güzel ve en saf biçimde yer aldığı yurt türküleri ya da bu nitelikte bestelenmiş özbeöz Türk çocuk şarkılarıyla müzik eğitimi vermeliyiz.”
…
“Birbirine benzer türküler yöreden yöreye taşınmış oluyor ki bu da doğaldır… Urfali Mukim Tahir’in ‘Ayağında Kundura’, Zaralı Halil’in ‘Ağılın Altı Kenger’, Hanaklı Veli Yaycı’nın ‘Aşayım Karlı Dağları’ türküleri , sözleri ayrı ama ezgileri birbirine yakın havalardır. Hangisi hangisinden çıkmıştır bilmiyoruz. Önemli olan geniş bir coğrafyadaki insanların bir ezgisel zevkta birleşmeleri, duyguda ortak olmalarıdır.”
…
Ustadan öğrendiğin bir makamı, onun yanında okumak büyük bir ayıptır. Kendini ustaya rakip görmek gibi bir saygısızlık sayılırdı bu, böyle yetiştik. Urfa’da meşk esnasında zaten makam havaları yani halkın deyişiyle gazeller ve hoyratlar tek, yani solo okunur, kırıkhavalar ise topluca okunurdu… Çünkü kırıkhavayı okumak bir marifet sayılmaz. Esas olan makam ve hoyrat okumaktır, ustalık buradadır.”
…
Özellikle Urfa ve Elazığ’da okunan makam havaları atalarımızın Orta Asya’dan getirdiği, Horasan’da olgunlaştırdığı, bugün hâlâ Orta Asya Türk halklarının söylediği ‘mugammat’ların Türkiye’deki devamıdır. İstanbul ağzı gazeller ise çok defa avama hitap eden, meyhane erbabını duygulandıran, sözleri kolayca anlaşılan, seyri ‘makam’lara göre dar ezgilerdir. Örneğin rahmetli Hafız Burhan’ın okuduğu rast makamındaki ‘Her Yer Karanlık’ gazeliyle, Ahmet Uzungöl’ün okuduğu, Urfa’nın rast makamındaki ‘Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı’ gazelini karşılaştırdığımızda bu farkı belirgin bir şekilde görürüz.”
Mehmet Özbek kendini ve hatıralarını anlatmış.
“Biz Karakoyunlu Türkmenleriyiz. Köken itibarıyla gerçek Özbek’iz. Dergâh dediğimiz, Hz. İbrahim’in makamının karşısında kesme taştan saray gibi on ev Özbek ailelere aitti. Daha sonra ön taraftaki evler yıkıldı maalesef, yeni bir cephe görüntüsü verildi.”
Tenekeci Mahmut Usta ve Ahmet Uzungöl’den başka sanat hayatındaki başarıyı borçlu olduğu ilk hocalarını konservatuarda tanımış. Genel Solfej’i Süheyla Altmışdört’ten, Türk Sanat Müziği Nazariyatı’nı Şefik Gürmeriç’ten, Makam ve Usul Bilgisi’ni Naima Batanay’dan, Türk Müziği Meşki’ni Melahat Pars ve Muzaffer Birtan’dan, Folklor Bilgisi’ni Halil Bedi Yönetken’den, Halk Müziği’ni Dürdane Altan’dan ve Türk Edebitayı’nı da Muazzam Sepetçioğlu’dan öğrenmiş. Münir Nurettin Selçuk üstadın derslerini de özel izinle takip ediyormuş.
Yıl 1968 imiş, Elazığlı Paşa Demirbağ’ın da bulunduğu bir topluluk gelmiş İstanbul Radyosu’na. Hoyrat okuması için Mehmet Özbek’i çağırtmış Nida Tüfekçi. Oraya vardığında gençten biri tartışıyormuş Nida Tüfekçi ile. Şükrü Canaydın da oradaymış. ‘Hoca bak, klarnetsiz Elazığ havaları okunmaz. Klarnet çalınmayacaksa biz gidelim.’ Nida Tüfekçi ‘Daha önce İzzet Yetiş biri geldi Elazığ’dan. Ben ona bağlamayla eşlik ettim, ne de güzel okudu’ dese de ikna edememiş o genç adamı. Sonunda anlaşmışlar, klarnetle okumuşlar. O genç İshak Sunguroğlu, diğerleri Sıtkı Demirci, Paşa Demirbağ, kardeşi Enver Demirbağ ve davulcu Hıdır Sezgin imiş.
Bunları şunun için yazdım.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Delilo diye bir şiiri var. Hıdır Sezgin ve Mevlüt Canaydın’a yazmış. Hıdır Sezgin davulu tecvid üzre çalan büyük sanatkarmış. Mevlüt Canaydın da klarnetiyle maveradan ses getirirmiş. O şiiri okuyalım istedim de ondan.
Delilo
Hıdır Sezgin ve Mevlüt Canaydın’a
Ulaşsın gökyüzüne yürek atışlarımız:
Arslanım! Tecvid üzre tokmağı davula vur!
Destanlar meş’alesi Çaydaçıra’dan sonra,
Aşkımız Delilo’da kıvamını bula, vur.
Kenetlensin omuzlar, kollar, parmaklar bile:
Yine düştü gönlüme bir gözleri elâ: vur!
Oynasın bel, diz, boyun… kaynasın göğüs, kalça…
Üç ileri bir geri: bir sağa, bir sola vur!
Savruldukça bindallı, al bezekli etekler,
Ses ve süs cümbüşünden sağrağımız dola, vur!
Delilo bestesinde, her güzel bir deste gül…
Bülbüller gül devşire, hasat harman ola, vur!
Gönül bu, ne kocalır, ne geçer sevdiğinden:
Vur Ali’m, vur yiğidim! Fatma gadan ala: vur!
Topuklarınla döv ki, titresin dağ, taş, deniz…
Ününü yıldırımlar gökten arşa sala: vur!
Davul gümbürdedikçe ülkümün evreninde:
Dostlar güle, düşmanlar saçlarını yola, vur!
Ses getir maveradan: ‘hey hey!’ de, bre Gakkoş,
Hey Hey! Ahfad uyana, ecdad vecde gele: vur!
Dilinde meşk olanın neler geçmez içinden:
Yoruldum deme Hıdır, biraz daha hele, vur!
Delilo ezgisiyle çatlasın gırnatalar
Duracak gün mü bugün, Mevlüd anan öle vur..
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Mehmet Ali KALKAN
