Prof. Dr. Muzaffer Metintaş Hoca ve “Türk Bilim Felsefesi İçin Bir Kuruluş Teklifi” adlı makalesi…
Çok gerekli, gerçekçi, yerinde bir teklif! Niye mi:
Görünüşte Feylosof Eflatun’un Theaitetos diyalogunda “bilgi doğru kanaattir” tezi ile başladığı ifade edilen; “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme” adlı eserin sahibi, Ampirizmin iflah olmaz savunucusu John Locke’un kendince çok ciddi bulduğu sorularını sormasıyla devam eden; Lüteriyan Hıristiyan Alman Werner Heisenberg; Yahudi anneli, Danimarkalı, ateist Niels Bohr; katı ateist, Çoklu Dünyalar Yorumunun mucidi Hugh Everett III; Yahudi kökenleri nedeniyle ülkesinden kaçmak zorunda kalan, daha sonra İngiliz vatandaşı olan Lüteriyen Hristiyan Marx Born ile yandaşlarının XX. Yüzyılda bilimsel, felsefi tartışmalarıyla süren ve binlerce yılın birikimi olan bilgi felsefesinin yan kolu “Quantum Bilim Felsefesi” bu dakikada bile çağın sanal bilgesine dönüşmüş olarak klasik çizgide kalan bilim dallarında depremler yaratma halinde!
Ve… İşin en ilginç yönü: şimdilerde bütün klasik, determinist, materyalist görüşleri yıkıp devirerek, adeta ihtilal yaparak bilim dünyasını şaşkına çeviriyor. Kimi çevreler de büyük bir şaşkınlıkla, çaresizlikle olana her alanda saldırıyor!
Bu tartışmalardan ortaya çıkan bir gerçek daha var: Epistemolojik tahakküm!
Özgür iradeyi reddeden, kozmik aklı kabul edip klasik tanrı inancını inkâr eden Spinoza yolunun ve onun inancının iflah olmaz yolcusu, determinist Einstein “Tanrı zar atmaz” diyor.
Dalga-Parçacık İkiliğinde “tamamlayıcılık ilkesi” ile ünlenen ve Ying -Yang Paradoksunun bir bakıma sahibi olan Taoist Niels Bohr, Einstein’in bu “epistemolojik tahakkümüne” efsanevi bir cevap veriyor:
“- Albert, Tanrı’ya ne yapacağını söylemeyi bırak!”
Elbette bu tahakkümün Türkiye’de de uzantıları olacaktır! Ama bu tahakküm ne kadar sürecektir?
Cumhuriyet Döneminde tahakküme ilk ciddi baş kaldırı Hilmi Ziya Ülken ile oluyor ve ilk bilimsel ve direniş eseri ünlü “Tarihi Maddeciliğe Reddiye” yayınlanıyor.
Muzaffer Metintaş Hoca da Dünyada ve Türkiye’de ister materyalist determinist olsun ister karşıtları olsun, işte bu tahakküme başkaldırıp “Hikmeti” teklif ediyor.
Evet! Tanrı zar atmıyor ama alternatif sunuyor!
İşte tam da bu noktada kendi tarihimizi hatırlayalım.
Ve… Bizden iki misal verelim:
Hatırladıkça kederlendiğim Uluğ Bey döneminde klasik gökbilim, evreni saatin dişlileri gibi tıkır tıkır işleyen katı determinist bir yapıda görüyordu.
Ama… Uluğ Bey’in Zîc‘inde yaptığını ifade ettiği hassas gözlemler ve trigonometrik sapma hesapları, evrenin doğrusal ve basit bir mekanikten çok daha karmaşık, adeta sürekli güncellenen bir veri ağı olduğunu gösteriyordu.
Takip ettiklerimizce Kuantum bilgi felsefesine göre de kuantum dünyasında evren, temelde maddeden değil “0 ve 1” gibi ikili bilgi kodlarından meydana geldiği anlatılmakta.
Pekiyi, Uluğ Bey ne yapıyordu: Büyük deha Uluğ Bey de gökyüzünde meydana gelen ve muhteşem görsel şölen olan hareketleri, sinüs ve kosinüs tablolarıyla sayısal bir enformasyon alanına çekiyor; karmaşık, dairesel ve küresel görünen bu hareketleri çözmek için lineer veri tabloları kullanıp, karmaşa gibi görüneni düzenli bilgiye çeviriyordu!
Şimdi:
Sorularımız:
Aynı şekilde Kuantum bilgisayarları da atom altı dünyasının kaotik olasılık dalgalarını matris matematiği kullanarak anlamlı verilere dönüştürmüyor mu?
Uluğ Bey’in XV. Asırda yıldızlar için inşa ettiği matematiksel data mimarisi, bugün kuantum fiziğinin mikro kozmosunu modellemek için kullandığı lineer cebir altyapısının tarihi temelini oluşturmuyor mu?
İkinci misalimiz İmam Maturidi!
İmam Maturidi evrende her an kaskatı, değişme ihtimali asla bulunmayan bağlar içeren bir determinizm yerine, Allah’ın her an yaratmaya devam ettiği dinamik bir akışı (Âdetullah) kabul ediyor.
Bu akış, kuantum fiziğindeki süreksizlik (kuantum sıçramaları) ve atom altı dünyasındaki belirsizlik ilkesi ile felsefi olarak tamamen örtüşüyor.
Maturidi kâinatı asla pencereleri dahi olmayan hapishane şeklinde görmüyor. Ona göre evren insanın iradesine tercih imkânı veren esnek bir matristir.
Yani! Tanrı zar atmıyor ama -yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi- kuluna seçenekler sunuyor!
İşte tam da burada bir “Felsefi Kesişme” yok mu: Maturidi’nin nedensellik anlayışı, kuantum dünyasındaki bu esneklikle birebir örtüşmüyor mu:
Maturidi için evren, her an yeniden yaratılan, olasılıklara açık dinamik bir yapı. Mucize doğa yasalarının “ihlal edilmesi” değil; evrenin temelindeki o olasılık havuzundan farklı bir ihtimalin açığa çıkarılması.
Yani…Maturidi’nin felsefesinde evren, doğası gereği “kuantumik bir esnekliğe” sahip!
Yani: bu muazzam esneklik, belirsizlik ve potansiyel, mutlak güç sahibi olan Allah’ın yaratma sanatının, ilminin ve evrendeki her an devam eden tasarrufunun bir yansıması!
Gelelim işin can yakıcı noktasına:
Orta Asya Türk Dünyasında ve devletlerinde bu muhteşem açılım Uluğ Bey’in oğlu tarafından şehit edilmesiyle can çekişmeye başladı…
Sonra Ne oldu? Osmanlıda neler neler oldu, ah neler oldu:
Gökbilimci Takiyüddin’in İstanbul Rasathanesi… Top atışlarıyla yıkılmasından sonra bilimsel araştırmalar yerine hızla şerhçilik başladı!
Tekrar edelim; işte bu bakmından da Muzaffer Metintaş Hocanın Makalesi ve “meydan okuması” son derece önemli.
Kelimelerle oynamaktansa, kavram ve kelimelerde hata aramaktansa alternatif yolları bulmak, bunu teklif edebilmek çok değerli bir anahtar, anlayabilene!
Ancak “Fildişi Kulesi Sendromunda” yaşayanlar yeni teklifler ile gerçekleri görmezden gelmekte çok inatçı. Yeni olan, kendi fildişi kulelerindeki fikirlerini desteklemeyen bütün teklif ve gerçekleri küçümsüyor; “ama” larla, başlayan, etimolojisiyle oynadıkları bir sürü kelimelerle inşa ettikleri yine bir sürü gerekçelerle uğraşıp duruyorlar!
Ama…
Ama gerçek de boş durmuyor elbette. Zira kaçınılmaz olan şudur: Hakikat ve elbette onun bilgisi evrimini veya devrimini gerçekleştirmek zorundadır!
Zorundadır; zira tabiatı gereği, evrenin sırlı ama kimi zaman mucizelere açık, sebebini henüz tam bilmediğimiz veya kavrayamadığımız kuralları böyle yürüyor!
Burada çok sayıda filozofun, bilim adamının, araştırmacının ismini sayıp görüşlerini ifade etmeye devam etmek yerine gerçeğe dönüp bir iki soru sormak bize daha anlamlı geliyor:
Felsefe veya bilim felsefesi tahsisli bir alan mıdır?
“Fildişi Kulesi Sendromuna yakalananlar” bilim alanlarındaki gelişmeleri gördükçe kendi yanlışlarını veya doğrularını test ediyorlar mı?
Özellikle Türkiye için söyleyelim: (Bir avuç bilim adamımızı tenzih ediyorum.) Sevgili Ülkemizde bilim dünyasını, özellikle felsefe ve yan dallarını sarsacak buluşları, teoriler, görüşler var mı?
Bir ilave daha: Özetle; Türkiye şu an için kuantum bilgi felsefesinde doğrudan yön belirleyici özgün bir teori üretme aşamasına geçebilmiş midir?
Yoksa…Yoksa “dünya literatüründe ne tartışılıyor?” sorusunu anlamlandırma, analiz etme ve öğretme safhasında mıdır?
İşin en ilginç tarafı, Türkiye’de “kuantum bilgi” üzerine uluslararası ölçekte ses getiren akademik çalışmalar felsefe bölümlerinden değil, (Bir avuç bilim adamını tenzih ediyoruz yine,) genel olarak fizik ve bilgisayar mühendisliği bölümlerinden çıkmaktadır.
Oysa ileri ülkelerde felsefe ve laboratuvar iç içedir; olması gereken de budur!
Sorularımızı düşündünüz mü? Cevapları yansız olarak kendinize verdiniz mi?
O zaman şu soruyu hemen soralım:
Bilim Felsefesinin şu anda baskın olan yeni dalının adı nedir: Quantum Bilim Felsefesi!
Ardından ayak seslerini dinlediğimiz süper kuantum bilgi felsefesi…
Biz de bir teklif te mi bulunacağız, hukukçu ve çizer yazar olmaya gayret eden olarak? Elbette hayır!
Muzaffer Metintaş Hocanın makalesinin verdiği ilham ile onun izinden gidip Alfa kuşağına hazırlık babından küçük, fantastik, bilim-kurgu bir hikâye yazmaya çalıştık.
Okurken “bu kadar da olmaz” demeyelim, adından belli değil mi: Fantastik, bilim-kurgu hikâye!
Zaten ilmi ya da bilimsel ilerlemeler de hep olmazlardan başlayarak yürümedi mi?
Şimdi okuyalım mı öykümüzü:
https://www.kirmizilar.com/wp-admin/post.php?post=37382&action=edit

