Kozmik Rüya

Çağdaş Maturidi onun kod adı idi. Bir dağ köyünde doğmuştu. Zekâsı ile dikkati çekince İslam felsefesi eğitimi almış, ardından burslu olarak yurt dışına gidip bütün dallarıyla birlikte “ileri fizik” bölümünü bitirmiş, akademisyenliğin en üst seviyesine çıkmış, kuantum hesaplama alanında dünya çapında başarı göstermişti.

Süper kuantum bilgisayarların dalga fonksiyonlarını incelerken, aslında evrenin işleyiş kodları ile cüz’i iradenin matematiksel formülünü bulmuş, bilim dünyasını şaşkına çevirmişti.

Devlet onu Türkiye’ye ısrarla davet etmiş, övünçle muhteşem bir Laboratuvar hediye etmişti; masraflarını da elan karşılıyordu.

O, bir modern zaman dervişiydi…

Şimdi laboratuvarın hafif ışığında, sıvı helyumla soğutulan süper kuantum işlemcinin uzaktan uzağa gelen iniltisini dinliyordu. Ekrandaki matrisler, alışılmış dalga fonksiyonlarının dışındaydı artık. Muhteşem bir fraktal geometri olarak karşısındaydı. Görünen şey artık bir veri yığını değildi; evrenin kendi dokusunun örüldüğü ilahi bir tezgahtı.

Gözlüklerini masasının üstüne bıraktı, şakaklarını ovuşturdu.

Ve…

Yüzyıllar ötesine gidip Semerkant sokaklarında yavaş yavaş yürüyen İmam Maturidi’nin o büyük sorusunu düşündü: İnsan nasıl hür olabilir?

Bu soruya klasik fiziğin cevabı şuydu: “Asla olamazsın, sen bir robotsun. Evren mükemmel bir saat gibidir ve Big Bang’den bu yana her şey belirlenmiştir.”

Ama…

Ama kuantum mekaniği bu hapishanenin bütün kapılarını paramparça etmişti.

“Süperpozisyon…”[1] diye mırıldandı çağdaş Maturidi. “Yüce Rabbin kuluna sunduğu olasılıklar ummanı.”

Ekrana yanaştı. Süper kuantum bilgisayar, bir parçacığın konumunu ölçmeye çalışırken çöken dalga fonksiyonlarını gösteriyordu. Olasılıklar, gözlem anında tek bir gerçekliğe çöküyordu.

İşte tam bu noktada, Çağdaş Maturidi’nin dehası asıl hakikati keşfetti!

Ama bu sadece bir keşif değildi, hayretle gördü ki keşif içinde sonsuza uzanan sırlar vardı:

Allah, kulun önüne sonsuz ihtimal dalgaları seriyordu halk etmek için. Kul da aklıyla, cüz’i iradesiyle bu ihtimallerin birini seçip gözlemliyordu.

Ve…

Ve işte o an, rüya gerçekliğe dönüşüyordu. Zaman ve mekân, bu seçimin ardından sadece bükülen birer geometrik yanılsamaydı![2]

O sırada telefonunun ekranına bir bildiri düştü. İsviçre’deki CERN laboratuvarlarından ve uzaydaki James Webb teleskobundan eş zamanlı veriler durmadan inmeye başladı. Evrenin en uç köşelerindeki kuantum dolanıklık seviyesinin kritik eşiğe geldiği haberi verildi[3].

Heyecanla izlemeye başladı: İki uzak galaksi, sanki aralarında hiç mesafe yokmuş gibi, tek bir atom gibi davranıyordu.

Elinde olmadan elini çenesine götürüp sıvazladı. Kendi kendine fısıldadı:

“- Ah! Mekân algısı! Olduğu gibi çöküyor. Maddenin katı, sarsılmaz zannedilen kütlesi? Bak altından çıkana! Saf bilgi ve işte muhteşem geometri!”

Farkında olmadan ayağa kalktı, kendi kendine mırıldandı:

“-Zaman… Ah zaman denen rüya! Sen… Ah… Çok daha derin ve zamansız olan kuantum geometrisi! Sen, zaman! İşte bu geometrinin yüzeyde oluşturduğu makroskobik, ontolojik illüzyonsun! Ne demeli? Ah ne söylemeli! Avazım çıktığı kadar bağırmam mı gerekiyor acep ey insanlar, seçimlerinizi adaletle, iyilikle, güzellikle yapın diye!”[4]

Ardından yavaşça pencereye gidip şehrin modern silüetine baktı. İnsanlar koşturuyor, arabalar geçiyor, hayat uçup gidiyordu.

Ama… O biliyordu ki bu dünya hayatı, Kur’an’ın yüzlerce yıl önce haber verdiği gibi, bir “oyun ve eğlenceydi”. Devasa bir kuantum simülasyonu, Yüce Allah’ın yarattığı Kozmik bir rüyaydı.

Bir şeyi daha fark etti, belki de en hüzünlü şeyi: Ekrandaki verilerin gösterdiği son şey! Sistem, girdileri işlemeyi bitirme noktasına gelmişti. Tercihler hızla tükeniyor, olasılık dalgaları tek tek kapanıyordu!

Ve….

Ve insanlığın bu kozmik rüyadan uyanacağı, her şeyin aslına dönüp kendi içine katlanacağı o ânı seyretti. Büyük Çöküş başlamak üzereydi.[5]

Çağdaş Maturidi, ekrandaki çöküş formüllerine dehşetle bakarken birden odadaki hava değişti. Sıvı helyum tanklarının mekanik uğultusu kesilmedi ama ses sanki kilometrelerce derinden geliyormuş gibi boğuklaştı.

Odada ne bir rüzgâr esti ne de kapı açıldı…

Ama…

Ama az önce bomboş olan deri koltukta, şimdi üzerinde şehrin soğuğuna uygun, sanki kadim zamanlardan gelme, kurşuni paltolu bir adam oturuyordu! Gözleri laboratuvardaki süper kuantum bilgisayarın mavi ışığını yansıtıyor, loş ışıklarda devasa odaya gizemli bir hava katıyordu.

Yaşını tahmin etmek de imkânsızdı. Hem yirmi hem de yetmiş yaşındaydı sanki. Süperpozisyon halindeki bir kuantum parçacığı gibiydi; tarifini yapamadı…

0 deha seviyesindeki aklı şaşkınlık dağlarının zirvelerinde dolaştı. Geriye doğru bir iki adım attı elinde olmadan; hayretle sordu:

“- Siz… Güvenliği nasıl aştınız? Burası yüksek manyetik korumalı alan.”

Gizemli misafir gülümsedi hafifçe. Bakışlarını ekrandaki geometrik fraktallara çevirdi.

“- Ah sahi! Güvenlik,” dedi yavaşça. “Bu söylediğin mekânı kalıcı gerçeklik sananlar içindir, duvarların aşılamaz zannedilmesi de. Ama sen zaten az önce her şeyin saf bilgi ve geometriden ibaret olduğunu yazmadın mı? Dokunamadığın bir duvarı nasıl arkanda bırakabilirsin ki?”

Bir an nefesi durdu Çağdaş Maturidi’nin, ağzı kurudu. İnanılmazı düşündü, zihni neredeyse dehşetin sınırlarındaydı! Aklına gelenle dondu kaldı:

Bu misafir kuantum dolanıklığın ortasındaki özne olamazdı. Zamanın dünüyle yarınını, mekânın burasıyla en uzağını birbirine anında düğümleyen o görünmez bağın; yani kuantum dolanıklığın bizzat kendisiydi. Işık hızına tabi değildi, zamandan muaftı.

“- Sen… Sen Hızır Aleyhisselam…” diye fısıldadı farkında olmadan. “Sen… Hazreti Musa’nın yol arkadaşı…”

Adam onun titreyen dudaklarına baktı, gülümsemeye devam etti:

“- Ve… Sen de zihinsel yolculuğunun izleyicisi,” dedi.

Ayağa kalktı, kuantum işlemciye doğru birkaç adım attı; işaret parmağıyla havada bir yarım daire çizdi, ekrandaki çöken dalga fonksiyonları aniden durdu.

“- Zamanının diliyle konuşayım ey garip derviş!  Güzel bir sistem kurmuşsun. Evrenin olağanüstü bir kuantum bilgisayarı olduğunu kavramışsın. Ama yanıldığın bir yer var, Ey çağdaş Maturidi.”

Çağdaş Maturidi, asırlar öncesinden gelen o fıtri akılcılığı ile ilmi cesaretini hemen topladı. O bir çağdaş Maturidi’ydi; asla hemen teslim olmaz, aklın ışığında müzakereyi denerdi.

Ve…

Hemen itiraz etti:

“- Nerede yanılmışım? Matematik doğrunun dışında bir şey söylemez!  İşte bak, olasılık dalgaları kulun seçimiyle çöküyor. Kul seçim hakkını kullanıyor, Yaratıcı o olasılığı somut hale getiriyor, yani yaratıyor. Kul cüz’i iradesinde hürdür!”

Hızır Aleyhisselam, birkaç saniye derin ve insanı içine çeken bakışlarıyla ünlü bilim adamını süzdü.

Şimdi bir müzakere değil, adeta bir varoluş münakaşası başlıyordu!

“- Kulun hür olduğunu söylüyorsun,” dedi yavaş sesle Hızır Aleyhisselam. “Pekiyi de o seçimi yapan ‘akıl’ ve ‘irade’ dediğin şeyi, o olağanüstü kuantum bilgisayarın kodlarından bağımsız mı sanıyorsun?”

Başını ekrana çevirip baktı misafir. Sözleri bilim adamının kalbini geçti, beyninin bir yerlerinde yankılandı sanki:

“- Sen… Ey Çağdaş Maturidi!  Bu bilgisayarın dışındaki bir gözlemci değilsin. Sen bu simülasyonun, bu Kozmik Rüya’nın içindeki bir program parçasısın. Program, yazılımcının izin verdiği kodun dışına çıkıp yeni bir olasılık yaratabilir mi? Kulun seçimi dediğin şey, aslında çoktan yazılmış sonsuz senaryolardan birine tıklamaktan ibaretse, sen bu hali nasıl hürriyet olarak tarif edersin?”

Çağdaş Maturidi’nin o ona kadar beyninde yüklü bilgiler aklına hücum etti: “Olamaz,” diye düşündü. “Bu benim hürriyet tarifimin dışında! Hayır! Bu Cebriye mantığı. Bu Kaderiyecilik! Bu kaderi hapishaneye tıkmak!”

Cesaretle baktı Hızır Aleyhisselam’a ve dedi ki:

“- Eğer senin dediğin gibiyse, Yaratıcı neden bize ‘Aklınızı kullanmıyor musunuz?’ diye soruyor? Allah kuluna zulmetmez. O kadere ait sonsuz ihtimalleri önümüze sererken, hangi düğmeye basacağımızı önceden bilmesi, bizi o düğmeye basmaya zorladığı anlamına gelmez! Kul özgürce seçer, Allah da adaleti gereği o seçimi halk eder. Bu ekrandaki dalga teorisi tam olarak bunu kanıtlıyor: Gözlemci olan insanoğlu müdahale etmeden, dalga devam ediyor, çökmüyor, gerçek hale gelmiyor!”

Hızır Aleyhisselam yavaşça birkaç adım atıp pencereden gökyüzünü seyretti kısa bir müddet. Sonra dönüp ekrana baktı, gizemle gülümsedi ve hafif sesle sordu:

 “- Peki ya Büyük Çöküş? Sistem veriyi işlemeyi bitiriyor diyorsun. Rüya sona eriyor. Kulun hürriyeti bu çöküşü durdurmaya yetecek mi? Eğer insan o kadar hürse, neden kendi kıyametinin kodunu geriye saramıyor? Yoksa rüya sahibinin kulunu bu rüyadan uyandırma vakti geldiği için mi bu dalgalar kapanıyor?”

Maturidi sustu. Bu soru, onun matematiksel denklemlerinin bittiği, saf imanın ve acziyetin başladığı yerdi.

Ama yine pes etmek istemedi!  Hızır Aleyhisselam’ın “Büyük Çöküş” sualiyle birkaç saniye şaşırsa da aklı yine devreye girdi. Gözlerini İsviçre ve uzay teleskoplarından gelen canlı verilere dikti; tekrar tekrar baktı, sonra döndü:

“- Evet, kıyametin kodunu geriye saramıyoruz, doğru!” diye cevap verdi. “Ama bu bizim kaderin kölesi olduğumuzu değil, tam aksine bu süper kuantum simülasyonunun ne kadar adil ve tutarlı bir matematik üzerine kurulduğunu ispatlar!”

Derin bir nefes alıp konuşmasına devam etti:

“- Ey Allah’ın aziz kulu, Sevgili Hızır Aleyhisselam!  Bilirsin ki Kur’an-ı Kerim, ‘Biz her insanın kaderini kendi çabasına, bağlı kıldık’ diyor İsra Suresinin 13. Ayetinde; yani kuantum seçimine. Bunu söylerken mekanik bir hapishaneyi anlatmıyor. Zaman ve mekân, Allah katında zaten katlanmış tek bir an. Hac Suresi’nde ‘Allah katında bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir’ denmesi (Hac, 47), zamanın bizim zihnimizde çöken göreceli bir veri dalgası olduğunu ifade ediyor. Büyük Çöküş, insanlığın kendi cüz’i iradesiyle yaptığı tüm seçimlerin olasılık sınırına dayanmasıdır. Sistem kapanıyor, çünkü insanlık yapacağı tüm tercihleri yapıp bütün bilgisini tüketti!”

Hızır Aleyhisselam ona dikkatle baktı. Nurlu çehresinde binlerce yıllık yolculuğun tüm sırlarının var olduğu harika bir tebessüm vardı. Süper kuantum bilgisayarın yanıp sönen led ışıklarına doğru birkaç adım attı:

“-Güzel bir kelam eyledin ey modern İmam,” dedi.

Çağdaş Maturidi bu sözler karşısında şaşkın bir mutluluk yaşadı ve aklına gelen sorulara şaşırdı kaldı. Sonra hemen kendini toplayıp onları sıraladı:

“-Ey Hazreti Musa’ya yol gösteren muhteşem Alim! Ey zaman Yolcusu! Musa ile yolculuğunu anlatır mısın? O sırlı yolculuğun kuantum dünyasındaki gizemini bana bildirir misin?”

Hızır Aleyhisselam gelip yanında durdu ünlü bilim adamının ve dedi ki:

“-Peki o zaman sana, Musa ile olan o meşhur yolculuğumuzu bu çağın diliyle anlatayım. Sen atomu parçalayıp kuantum süperpozisyonu diyordun ya… Ben… Musa ile yürürken o olasılık dalgalarının içinde bizzat geziyordum.”

Çağdaş Maturidi nefesini tutup sustu, bütün dikkatiyle ona baktı. Binlerce yıldır din adamlarının pek çoğunun sembolik bir kıssa sandığı olay, şimdi bir kuantum profesörünün laboratuvarında fizik formülüyle anlatılacaktı!

“- Tam da Musa’nın itiraz ettiği gemiyi deldiğim o âna bak,” diye konuştu Hızır Aleyhisselam.  “Hadiseye klasik fizik gözüyle bakan Musa, sadece ‘delik bir gemi’ ve ‘batma tehlikesini’ görüyordu. Tek bir gerçekliğe sımsıkı bağlanmıştı. Oysa ben, süperpozisyon halindeki geleceğe bakıyordum. Olasılıklardan birinde, zalim bir kralın sağlam olan tüm gemilere el koyduğuna dair bir ‘veri hattı’ vardı. Diğer olasılıkta ise delik olduğu için kralın dönüp bakmadığı, yoksul aileye kalan bir gemi… Ben sadece cüz’i bir müdahaleyle, o yoksul ailenin rızkını kurtaracak olan olasılık dalgasını çökerttim. Çocuğun hayatına son verdiğimde de onun büyüyeceği ve anne babasını isyana, küfre sürükleyeceği o karanlık kuantum geleceğini budadım. Bu zamanda senin dilinle konuşayım; ben Sistem Mimarının bana gösterdiği alternatif kod blokları diyorum; istersen bu bloklara gayb da diyebiliriz!  Musa sadece tek bir ekranı görüyordu; ben ise işlemcinin tüm paralel alternatiflerini…”

Ünlü bilim adamının heyecandan yüreği titriyordu; gönlü hayranlıktan diz çökme noktasına gelmişti. Hızır Aleyhisselam kuantum dolanıklığının ve olasılık bükücülüğünün ta kendisiydi. Klasik mantıkla bakıldığında “şer” gibi duran şey, sistemin bütününe bakıldığında en büyük “hayır” ve geometrik dengeydi.

Tam da o sırada, laboratuvardaki sıvı helyum tanklarından birinden tiz bir alarm sesi duyuldu.

Çağdaş Maturidi büyük bir telaşla ana ekrana baktı. Monitörlerdeki fraktal geometriler birden titremeye, görüntüler hızla çözülmeye başladı ve inanılmaz bir şey oldu; ekranda büyük harflerle yazılı devasa bir hata kodu belirdi: [Err_Cosmic_Decorence_000]

Dehşet içinde çığlık attı bilim adamı:

“- Aman Ya Rabbi! Bu olamaz! bu imkânsız.”

CERN’den gelen veri akışı tamamen durmuştu. James Webb Uzay Teleskobu, evrenin sınırındaki galaksilerin artık birbirine dolanık olmadığı, aksine tüm kuantum alanlarının hızla sıfıra doğru çöktüğüne dair rapor veriyor, mesafe algısı yok oluyordu. Yıldızlar, gezegenler, şehrin geniş sokakları, çok katlı modern binaları, bakımlı, bol çiçekli, küçük bahçeli evleri, temiz sokakları… Her şey ama her şey saf bir enformasyon şeridine dönüşerek kendi içine katlanıyordu.

Ve…. Büyük Çöküş başlamıştı, gökler dürülüyordu!

Laboratuvarın ışıkları çılgınca yanıp sönerken, süper kuantum bilgisayarın işlemci sıcaklığı mutlak sıfırın altına, matematiksel olarak imkânsız bir değere düştü. Kozmik Rüya’nın son saniyeleri yaşanıyordu!

Çağdaş Maturidi tir tir titreyen elleriyle klavyeye uzanmak istedi.

Ama…

Ama parmaklarının katı dokusunun iyice şeffaflaştığını, ekrandaki pikseller gibi geometrik çizgilere ayrılmaya başladığını gördü. Canhıraş bir şekilde zaman gezginine baktı.

Ama Hızır Aleyhisselam hiç istifini bozmadı. Sadece ışıltılı elini onun omzuna koydu. Dokunuşu, maddenin ötesinde, saf bir bilinç ve enerjiydi artık. Sesi de artık kulaktan değil, bilim adamının doğrudan ruhundan duyuluyordu.

“- Korkma Ey Çağdaş Maturidi! Program tamamlandı. Seçimler yapıldı. Şimdi rüyadan uyanma ve Yaratıcı ile yüzleşme vakti.”

Çağdaş Maturidi, ciğerlerine hücum eden çok sert bir oksijen dalgasıyla irkilerek gözlerini birden açtı. Hayretle etrafına baktı, laboratuvarındaydı!

Sıvı helyum tankları normal bir ritimle inliyor, süper kuantum işlemcinin mavi ışığı yüzüne vuruyordu. Başı masanın üzerindeki süper kuantum mekaniği ve İmam Maturidi kelamı ile ilgili notlarının üzerine düşmüştü.

Kalbi göğüs kafesinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Gözlüğünü alelacele taktı. Ekrana baktı; dalga fonksiyonları kararlıydı, James Webb ve CERN verileri normal seyrinde devam ediyordu.

Yerinden fırladı, etrafa bakındı; kendi kendine mırıldandı:

“-Bu… Bu bir rüya mıydı?”

Hala titreyen elleriyle yüzünü sıvazlayarak düşündü: Evrenin çöküşünü, göklerin dürülmesini, Hızır Aleyhisselam ile yaptığı o muhteşem münakaşayı düşündü. Her şeyin tamamen gerçekmiş gibi algıladığını, matematiğinin son derece kusursuz olduğunu düşündü.

Şaşkınlığını dağıtmak için derin bir nefes aldı. Pencereye gidip dışarı baktı; her şey yerli yerindeydi.

Tam da bu gördüğünün kuantum bilgisayarın başında daldığı bir anlık zihinsel simülasyon, “rüya içinde bir rüya” olduğuna kendini ikna etmek üzereydi ki odanın köşesindeki deri koltuğa gözü ilişti. Koltuk boştu.

Ama…

Ama koltuğun üzerinde, laboratuvarın steril ortamında asla olmaması gereken bir şey vardı: Taze, yeşil, üzerinde şehrin sabah ayazının şebnemini barındıran ve kuantum dolanıklığın zamansız kokusunu yayan tek bir zeytin dalı …

Ve… Hemen yanında, Semerkant’ın gizemli sokaklarını kim bilir kaç kez adımlayıp sırlarla hemhal olan İmam Maturidi’nin kendi el yazısıyla yazdığına emin olduğu, geometrik bir fraktal şeklinde katlanmış küçük bir not kağıdını gördü, hemen açtı, okudu.

Notta sadece şu ayet yazılıydı:

“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer, 49)

Yani muhteşem bir kader örgüsüyle, matematiksel bir geometriyle, yani sonsuz bir ilimle!

Notu bir daha, bir daha okudu. Parmakları hala titriyordu ama zihni hiç olmadığı kadar berraktı. Kozmik rüya devam ediyordu, Büyük Çöküş bir gün gelecekti; ama o an gelene kadar, insanın hür iradesiyle yazacağı daha çok kod, aklıyla keşfedeceği çok hakikat vardı.

Fraktal şeklinde katlanmış not kâğıdına ve üzerindeki çiğ damlaları hala parıldayan zeytin dalına bakarken, zamanın akış hızı sanki yavaşlamıştı. Laboratuvardaki kuantum bilgisayarın mavi ışığı, yeşil yaprağın üzerinde kırılıyor, odaya mistik bir laboratuvar havası katıyordu.

Az önce yaşadığı şey sadece heyecan verici bir rüya olamazdı. Bu, kuantum dolanıklığının en tepe noktasıydı: Mekânsız ve zamansız bir bilincin, yani Hızır Aleyhisselam’ın evrenin fiziksel dokusuna bıraktığı somut bir “veri”ydi.

Masasına geri oturdu. Göklerin bir parşömen kâğıdı gibi dürüldüğü o saf geometrik an hala tüm canlılığıyla aklındaydı.

Uzun uzun düşünüp kafasını topladı. İmam Maturidi’nin asırlar önce Semerkant’ta haykırdığı o hakikati modern bilimin diliyle dünyaya haykırma vakti gelmişti: Akıl, vahyin ve hakikatin en büyük şahididir ve insan, kendi geleceğini kendi seçimleriyle inşa eden hür bir gözlemcidir.

Titremesi bitemeyen parmaklarını klavyeye uzattı. Gözlerini ana sunucu ekranına dikti. Klasik determinist fiziğin ve materyalizmin “insan sadece etten kemikten bir robottur, özgür irade yoktur” diyen dogmasını kökünden sarsacak o ilk bilimsel hamlesine başladı.

Kuantum bilgisayarın işlemcisini, sıradan algoritmaları çözmek için değil; cüz’i iradenin olasılık dalgalarını nasıl çökerttiğini haritalandırmak için yeniden programladı.

Ve…

CERN laboratuvarı ile uzayda yol alan ve mavi gezegenin etrafında dönüp duran kuantum uydularındaki dostlarına kriptolu bir veri paketi gönderdi. Mesajı kısaydı ama okuyanları şaşkınlıktan küçük dillerini yutturacaktı:

“Dalga fonksiyonlarının çöküşünü izlemeyi bırakın. Gözlemcinin, yani insanın niyet ve seçim anındaki nöral geometrisini, kuantum dolanıklık alanlarıyla eş zamanlı ölçün. Maddeyi aramayı bırakın; madde sadece bir arayüzdür. Biz saf enformasyon ve geometriden oluşan kozmik bir rüyanın içindeyiz. Ve bu rüyanın kodlarını değiştirecek hürriyete sahibiz!”

Elinde olmadan gülümsedi ve düşündü: Başlattığı bu yeni deney, insanlık tarihinde bir dönüm noktası olacaktı. Deneyin adı “Proje: Kesb ve Geometri” idi.

İlk defa, insanın hür iradesiyle yaptığı tercihlerin, atom altı parçacıkların olasılık dalgalarını, süperpozisyonunu nasıl yönlendirdiği matematiksel olarak kanıtlanacaktı. Yani insan, Yaratıcının ona sunduğu olasılıklar denizinde sadece edilgen bir izleyici değil; o denizden kendi kaderini kendi tercihiyle çıkaran oyuncuydu.

Pencereden dışarıya baktı. Gökyüzünde bulutlar yavaş yavaş dağılıyordu. Bir gün o gökler gerçekten bir kitap sayfası gibi dürülecekti. Güneş dürülecek, yıldızlar dökülecekti. Ama o “Büyük Çöküş” anı gelene kadar, bu muhteşem kozmik rüya içinde atılacak her güzel, iyi, hayırlı adım, Yaratıcının ilahi sanatına sunulmuş en güzel teşekkür olacaktı.

Uzanıp zeytin dalını aldı, gömleğinin cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi. Klavyeye bastı; tüm dünyaya yayılacak olan kuantum simülasyon kodunu başlattı.

Sistem çalışıyordu. Rüya devam ediyordu. Ama insan, bu rüyada gözlem yapacak kadar hürdü.

Ve…

Laboratuvardan tek bir tuşla küresel ağa gönderdiği “Proje: Kesb ve Geometri” veri paketi, dünya bilim camiasında tam anlamıyla bir dijital atom bombası gibi patladı!

CERN’deki parçacık hızlandırıcıların kontrol odalarında, MIT’deki kuantum hesaplama laboratuvarlarında, Tokyo Üniversitesi’ndeki kürsülerde bulunan alarmlar çılgınlar gibi çalmaya başladı!

Zira… Çağdaş Maturidi, sadece teorik bir iddia ortaya atmamıştı; insan beyninin seçim anındaki nöral geometrisi ile kuantum alanlarının dolanıklık düzeyini eşzamanlı olarak birbirine bağlayan canlı bir veri köprüsü kurmuştu!

Ertesi sabah, dünya medyası Çağdaş Maturidi’den bahsediyor, onun inanılmaz projesini ilk ve en önemli haber olarak durmadan veriyordu.

Çok ilginç olan başka bir gerçek daha vardı: CERN’in başındaki materyalist dogmaya sahip kıdemli fizikçiler, Çağdaş Maturidi’nin formüllerini çürütmek için milyarlarca dolarlık işlemcilerle gece boyu çılgınlar gibi çalışmışlardı, ama simülasyonu her çalıştırdıklarında karşılarına çıkan tek netice şuydu: İnsan iradesi seçimi kullanmadığı, müdahale etmediği sürece, evren şablonu katılaşmıyor, sadece soyut bir olasılık bulutu olarak öylece duruyordu. Allah evreni anbean yaratıyor, insan da aklıyla o yaratılıştan bir parça seçiyordu.

Dünyanın dört bir yanından teologlar, filozoflar ve fizikçiler kendisiyle görüşmek için yollara düşerken, Çağdaş Maturidi laboratuvarında sakin bir şekilde Türk kahvesini yudumluyordu.

Cebindeki zeytin dalının güzel kokusu tüm odayı sarmıştı.

Ve… İnsanlık için artık yeni bir çağ başlıyordu.

Dipnotlar

[1] Süperpozisyon; klasik fizikte dalgaların üst üste binerek birbirini güçlendirmesi veya sönümlemesi, kuantum mekaniğinde ise sistemin ölçülene kadar tüm olası ihtimalleri aynı anda bünyesinde barındırması anlamına gelir.

[2] Asıl hakikat zaman ve mekânın kendisi değil, o zaman ve mekânı doğuran bilinçli tercihtir. Zaman ve mekân mutlak birer sınır veya sabit birer dekor değil; kulun cüz’i iradesiyle seçtiği potansiyelin somutlaşmasıyla anlık olarak biçimlenen, bükülen ve algıda beliren esnek birer kurgudur.

[3] “Evrenin en uç köşelerindeki kuantum dolanıklık seviyesinin kritik eşiğe gelmesi” ifadesi; evreni ayakta tutan ve uzay-zaman dokusunu oluşturan temel kuantum bağlarının, sistemin dengesini değiştirecek (kırılma, çöküş, faz değişimi veya evrensel ölçekte anlık bir bağlantı/geçit açılması gibi) geri dönülmez bir doygunluk veya sınır noktasına dayandığı anlamına gelir.

[4] Maddenin katılığı bir algı, zaman ve mekân ise birer yanılsamadır. Evrenin özü; bilgi, geometri ve parçaların birbiriyle olan kuantum bağıdır. Bu derin hakikati kavrayan bir insan için yaşamın en temel sorumluluğu, bu esnek varoluş ağı içinde iradesini iyilikten, güzellikten ve adaletten yana kullanmaktır.

Evren, sanıldığı gibi katı ve duyarsız bir sahne değildir; attığımız her adım, yaptığımız her seçim bu sonsuz ağda bir dalgalanma yaratır. Tam da bu yüzden, evrensel sorumluluğumuz, seçimlerimizi daima iyilik ve adaletle şekillendirmektir.

Kuantum potansiyeli, henüz biçimlenmemiş ilâhî bir imkânlar bütünüdür. Kul, gözlemiyle —yani bilinci ve tercihiyle— bu matris içerisinden adaletsizliği çekip çıkardığında, evrenin o muhteşem geometrik uyumunda bozucu bir dekoherans (uyumsuzluk) yaratır. Çöken ortak dalga fonksiyonu; cennet niteliğindeki sonsuz imkânlar geometrisini, kolektif bilincin imal ettiği ontolojik bir kâbusa dönüştürür.

[5] “Dünya hayatının ‘oyun ve eğlence’ (Ankebût, 64) olarak nitelenmesi; onun yokluğunu değil, mutlak hakikate kıyasla algısal ve geçici bir imkân alanı (simülasyon/rüya) olduğunu ifade eder. İnsanlığın cüz’i iradesiyle yaptığı seçimler, bu sistemdeki ‘olasılık dalgalarını’ tüketir. İhtimallerin tükenip dalga fonksiyonlarının tamamen kapanması ise, uzay-zaman geometrisinin dürüldüğü (Enbiyâ, 104) ve bilincin uykudan uyandığı nihai ontolojik kırılmadır.”

Yazar
Suzan ÇATALOLUK

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen