Türkçülük Avrupa ve Asya’daki Yafetik halklara Hunların-Göktürklerin evlatları olduklarını hatırlatmak; bu halkların kendilerini “Türk Milleti”nin mensubu görmeleri için ortak kültür kodlarını ortaya çıkarmak, bu halklar arasında ortak Türkçe ile iletişim kurulmasını sağlamak mefkûresi şeklinde tanımlanabilir. Bu tanımı Türklerin Asya’dan Anadolu’ya geldiği yolundaki tezlerden ayrılarak öne sürdüğüm hususunu akıldan çıkarmayan bir bilinçle yapıyorum. İnsanlığın bilinen en eski uygarlıklarının Anadolu’da kurulduğu (Göbeklitepe, Karahan Tepe, Körtik Tepe buluntularından hareketle) somut olarak belirlenebildiğinden, Türklerin de bu uygarlıkları kuran halkların nesillerinden geldiği ifade edilebilecektir. Böyle bir yaklaşım Türklerin Asya’dan Anadolu’ya geldiği yolundaki tarih tezlerini de tartışılır kılmaktadır. Bilindiği üzere Türkiye’nin milliyetçi aydınları Türklerin “Asyalı” kavim olduklarını ve bu kavmin kıtlık, sürülere otlak bulmak, nüfus artışı nedeniyle yeni coğrafyalarda yurtlanmak gibi sebeplerle batıya doğru göç ettikleri fikrini savunmaktadır. Hanif Türk Tezi ise en eski Türklerin M.Ö. 15.000’lerde Anadolu-Azerbaycan-Hazar bölgesinde yaşadıklarını, buradan doğu ve batıya yayıldıklarını ileri sürmektedir. Bu Tez, Türklüğün anavatanını Anadolu olarak gördüğünden uygarlığı Sümerlerden başlatan tarih anlatılarını da dışlamaktadır. İlhami Durmuş, Sümerlilerin Mezopotamya’nın yerli halklarından sayılamayacağını, Orta Asya’dan geldiklerini ileri sürmektedir:
“Sümerliler Mezopotomya’nın yerli halkı olmayıp, buraya M.Ö. 3500 yılları dolaylarında dışarıdan gelmişlerdir. Fakat onların Mezopotamya’ya nereden geldikleri henüz kesin olarak belirlenememiştir. Bu hususta bilim adamları tarafından birçok görüş ileri sürülmüştür. Bunlar arasında en kuvvetlisi, Sümerliler’in Mezopotamya’ya Aral gölü çevresinden, yani Orta Asya’dan geldikleri şeklinde ileri sürülen görüştür. Bu görüşte olan bilim adamları, Sümerliler’in eski Türk topluluklarından biri veya Türklerle ilgili bir kavim olabileceği kanaatine varmışlardır (…) Sümerliler başlangıçta Türkistan ya da Kazakistan ve hatta Kırgız ilinde ve buraların doğu tarafında oturuyorlardı. Oradan Hazar denizinin güneybatısına ve daha sonra da Azerbaycan, Transkafkasya, Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye üzerinden Mezopotamya’nın güneyine geldiler. Onların göçünün M.Ö. 3500’lerden biraz sonra olabileceği düşünülmektedir.”[1]
Sümerliler’in “Türk” olabileceği değerlendirildiğine göre, bu kavmin atalarının kim olduğu ve Orta Asya’ya nereden geldikleri sorunu tarih ilminin araştırma sorusu haline gelmektedir. Dolayısıyla Anadolu’da buluntuları gün yüzüne çıkan Göbeklitepe, Karahan Tepe, Körtik Tepe gibi uygarlıkların Sümerlilerden daha önceki zamana tarihlenmesi, Türklerin tarihinin de “Asya’dan batıya yayılan ulus” tarihi şeklinde değerlendirmeyi imkânsız kılmaktadır. Türk halklarının insanlığın “ortak atası” durumunda bulunan bir kavimden Anadolu’da “türediği” şeklindeki açıklama Hanif Türk Tezi’nin temel iddiasıdır. Bu varsayım, akademik ve düşünsel zeminde mantıklı bulunduğu takdirde, Türk Milli Kültürü’nün niteliği ve zamanlar/coğrafyalar ötesi vasıfları hakkında yeni yorumlar veya bakış açıları geliştirmenin imkânı bulunabilecektir.
“Türk Kimliği” bakımından temel ilke şu olmalıdır: Doğuda Çinlilerin, batıda Bizans-Roma’nın karşısına çıkan topluluklara hangi kriterle “Türk” dediğinin belirlenerek Türk Kültürü’nün kodlarını tanımlamak.
Türk Kültürü’nün Avrasya’daki Yafetik halklar arasındaki ortak ve kadim kodlarını belirlemek, günümüzde de bu kodlarla “Türk” sayılmamızı mümkün kılacaktır. Türk Milliyetçisi aydınların ise meseleyi bu perspektifle ele almadığı, Türklüğü M.Ö. 5000’lerden başlayan bir tarihe (geriye) çektikleri halde onu 1040’ta Dandanakan Savaşı sonrası Hazar Denizi’nin doğusunda (H. Nihal Atsız) veya 1071 Malazgirt sonrası Anadolu’da ortaya çıkmış Oğuz kimliğiyle tanımladığı açıktır. 1071 öncesi Anadolu’sunda Göktürk Devleti halklarına mensup olup da bu coğrafyada yerleşik bulunan Türklerin varlığı, Oğuzcu milliyetçiliğin tarih anlatısının sahihliğini de “Türk Kültür Kodları” bağlamında ortaya koyduğu milli karakter özelliklerinin gerçekliğini de zayıflatmaktadır.
Türk Devletleri Teşkilatı üyesi devletlerin halkları olan Peçeneklere, Kıpçaklara, Vardarlara, Bulgarlara “Türkler Anadolu’ya 1071’de girdi” söylemi ile gidilemeyeceği hususu gün geçtikçe daha da kesinleşmektedir. Zira bu söylem karşısında zikri geçen boyların “Biz siz gelmeden önce Anadolu’daydık” demelerini mümkün kılan bir bilinç gelişmektedir. Türkiye milliyetçiliğinin Türklüğü Oğuzcu tarih fikriyle inşa ederek diğer Türk boylarını dışladığı gerçeği düşünce dünyasında kendine gittikçe genişleyen bir entelektüel alan açmaktadır. Türklüğün evrensel ve zamanlar üstü kültür kodlarını tespit etmek ve alt kimlikleri Kırgız/Kazak/Özbek/Türkmen/Azeri/Türkiye Türkü olan uluslara ve henüz devlet kuramamış halklara üst kimlik olarak “Türk Milleti’ndenim” dedirtecek bilinç inşa etmek Türkçülüğün asrımızdaki mefkûresidir.
Bu noktada Türkiye milliyetçilerinin “Türkçülük” fikriyatının, evrensel ve zamanlar üstü bir “Türk Milleti” bilinci geliştirmek bakımından günümüzün Yafetik halklarının bütününü kuşatamadığı söylenebilecektir. Örneğin Hüseyin Nihal Atsız’ın Türkçülük tasavvurunda Göktürk ardılı Türklük bakımından Oğuzluğu esas aldığı görülmektedir (özetleyerek aktardım):
“En eski zamanlarda Türkler (yani Türklerin ataları olan boylar, eller) Türkistan’ın garbi kısımlarında oturuyorlardı. Onları daha şarka, Moğolistan’a kadar atan sebep Aryani kavimlerin sel halindeki muhaceret ve istilaları oldu. Bilhassa milattan önceki 6-4’üncü asırlarda İranlıların ve bundan biraz sonra İskender kumandasındaki Yunanlıların cenubi Türkistan’a taarruzları, sayıca tarihin her devresinde azlık olan Türklerin şarka doğru atılmalarını mucip oldu. Şarka çekilip de orada ‘Kun’ (‘Hiyong-Nu’, ‘Hun’) adı altında milattan önceki üçüncü asırda devlet kuran Türkler Çinlilerle sıkı temasa geçtiler. Türk memleketine gelen Çin elçileri ve Türk sarayına sokulan Çin prensesleri ile beraber Çin medeniyeti de Türkler arasına giriyordu. Milattan önceki ikinci asırda Çin sefahati, Çin ahlaksızlığı, Çin elbiseleri, kumaşları Türkler arasında yayılmağa başlamıştı. İşte o zaman Türkler arasından bir vezir çıktı. Çin medeniyeti ile mücadele etti. O ince, zarif elbiselerin ancak Çin’de giyilebileceğini, bozkır ırkının sert asker olarak yaşamak mecburiyetinde olduğunu anlattı. Çin medeniyetinin ahlaksızlığı da beraber getirdiğini, saf insanları bozduğunu, Türklerin azlık olmalarına rağmen Çin’i titretmelerinin ancak ahlakları ve askerlikleri sayesinde olduğunu, bu sayede Çin’in yetiştirdiği mahsulatı da istedikleri zaman zapt edebileceklerini anlattı. Bu suretle Çin tehlikesi epeyce uzun bir zaman için atlatıldı. Fakat o vezir öldükten sonra Çin nüfuzu yine tesirini göstermeğe başladı, milli saflık bozuldu. Bunun neticesi olarak milattan sonraki üçüncü asırda devlet yıkıldı. Bereket versin ki onların yerine Türk devletini yeniden kuracak, bozulmamış Türk kabileleri vardı. Fakat Çin siyaseti memleketin içine tefrika sokmak ve prensesler vasıtası ile hükümdarları elde etmek gayesinde devam ediyordu. Bu suretle Türk memleketinin büyük bir kısmı Çinlilerin eline geçti. Yedinci asrın sonunda yanında ancak 17 kişi olduğu halde dağa çıkan Kutluk Han bir istiklal harbi açtı. İşiten Türkler yanına koştular. Birkaç yılda Türk devleti yeniden kuruldu. Yine Çin’e baş eğdirdi. Dünyada ne kadar Türk varsa yine aynı bayrak altına girdi. Fakat bu büyüklük Türklerin başını döndürdü. 740-745 arasındaki büyük dahili ve harici kargaşalıklar arasında Gök Türk sülalesi ortadan kalkarken onların yerine yeni bir kabile, Dokuz Oğuzlar (Uygurlar) çıktı. Dokuz Oğuzlar (Uygurlar) yabancı medeniyetin tesirine pek çabuk kapıldılar. Kağanın bir nutku ile Maniheizm kabul edildi. Türk diline birçok ecnebi kelimeler girmeye başladı. Fakat bu manihai tesiri bütün Türk alemine yayılamadı. Onuncu Asır başlarında Türkeli’nin garp ucundaki Türkler (Bulgar Türkleri), aynı asrın ortasında da Orta Türkistan Türkleri kağanlarının emriyle din değiştirerek İslâm olunca Türkler yeni bir medeniyet sahasına girdiler. İslâmiyet’in tesiri şimdiye kadar olan tesirlerin hepsinden kuvvetli oldu. Hatta o kadar ki Çin medeniyetinin ve manihaizmin en kuvvetlendiği zamanlarda bile Türkçe isim taşıyan Türkler İslâmiyet’e girdikten bir iki asır sonra isimlerini bile Arap-Acemleştirdiler. Bu suretle aşağı yukarı bin yıl İslâm medeniyeti çerçevesinde kalan Türklerin milli harslarını ihmal etmeleri yüzünden ne kadar belalara uğradığını hepimiz biliyoruz. Son yüz elli yıldan beri de yeni bir medeniyete, garp medeniyetine girmek tecrübelerini yapıyoruz. Acaba bugün de yeni bir medeniyete girerken aynı tarihi yanlışlığa düşüyor muyuz? Bugün de Türk milli ruhu tehlikede midir?”[2]
Nihal Atsız’dan alıntıladığım bu metin, Türklerin tarihini Oğuz boyu üzerinden anlatırken, onların “din değiştirmek” suretiyle farklı medeniyetlere dahil olduğunu öne sürmektedir. Bu çıkarımı, Atsız’ın “Türkler İslâmiyet’e girdikten sonra Arap-Acemleşmeye uğradılar” ifadesine dayanarak da yapabiliyoruz. Böylece Atsız’ın, Türklüğün tarihini “din değiştirme tarihi” yaklaşımıyla ele aldığı söylenebilecektir.
Atsız’ın Hun-Göktürk sonrası bütünTürklüğü önce Maniheizme ve ardından İslâm dinine dahil olmuş kabul etmesi de izah edemediği bir diğer çelişki olarak değerlendirilmelidir. Zira Türklüğü belirli dinlere mensup halkla izah etmek, Macarları, Gagavuzları, Karaman Türklerini ve nihayet Aşkenaz Türkleri “Türk” saymamak gibi bir yargıyla hareket edildiğini göstermektedir.
Öte yandan Atsız, İslâm’a giren Türklerin de (aslında Oğuzların demesi gerekirdi) “son yüz elli yıldan beri Batı uygarlığına girdiğini” de ileri sürmekle coğrafyalar ve zamanlar üstü Türk Milleti’ni (Union Türklük), Anadolu’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti halkına (yani Nation Türklük durumuna) indirgemektedir.
Son olarak H. Nihal Atsız’ın Hun bodunlar birliğinin meydana getirdiği Millet’i “Oğuz” adıyla tanımladığı ve Türklüğü “Oğuz” ile tanımladığı da görülmektedir:
“Milattan önceki 5000’inci yıllarda Türkistan’da Harri’ler yaşıyordu. Sümer kitabelerinde bunların adı Kiurri şeklinde yazıldığından bunu Hurri okuyanlar da vardır. Bunlar milattan önce 4000 yıllarında Türkistan’dan Babilistan’a kadar yayıldılar. Milattan önce 2400 yıllarında da Babilistan’ı zaptederek Gudium sülalesini kurdular. Alman alimi E. Forrer 1930’da yazdığı bir makalede bunların dilinin Türkçeye çok yakın olacağını söyleyerek bu milleti en eski Türkler diye tanıttı. Harri’lerin Babilistan’ı zapt ettikleri asırda (milattan önce 24’üncü asır) Çin’in şimalinde bugünkü Moğolistan ve Çungarya’da Kun’lar yaşıyordu. Kun’ların batısında, orta Tiyanşan ile Aral Gölü arasında Saka’lar onların da batısında yani Aral ile Hazar arasında ve bu sahanın şimalinde Masagit veya Masaget’ler bulunuyordu. Zeki Velidi Bey’e göre Masaget’lerin Türkçe adı Peçenek idi. Saka ise milli ad olup bugün bile Yakut Türkleri kendilerine Saxa diyorlar. Peçeneklerin ve Sakaların eski tarihleri pek karanlıktır. Sakaların bir zamanlar Asya’da büyük fütuhat yaptıkları, hatta İran’ı çiğneyerek Anadolu’ya kadar kol saldıkları, Sümerlerin de bunlardan olduğu söylenmektedir. Peçenekler çok defa Sakaların bir kolu sayılmış, siyasi vaziyete de daha çok Sakalar hâkim olmuştur. Sonradan büyük birer ulus olarak meydana çıkan Usun ve Gök Türkler bu Sakalardan çıkmıştır. Usun ve Gök Türkler sarışın ve gök-ela gözlü idiler. Yine sarışın ve gök-ela gözlü oldukları Çin menbaları tarafından söylenen eski Kırgız’lar da belki bu Saka zümresinden çıkmışlardır. Kunlar ise şüphesiz türlü boy ve uruklardan mürekkep olmakla beraber, esas kütlesi, sonradan tarihte Oğuz diye tanıdığımız Türklerdir. [Türk tarihini pek güzel bilen Mecdeddin Muhammed Adnan’ın eskiden nüshası İstanbul’da bulunup birkaç filim tarafından istifade edilen eserindeki ‘Oğuzların bir adı da Kun’dur’ kaydı ile de Kunların Oğuzlar olduğu hakkında müspet bir delil gösteriyor].”[3]
Nihal Atsız yukarıdaki alıntıda da görüleceği üzere Türkistan’daki Hurrilerin Babil’e kadar indiğini, Çin’in şimalinde Hunların yaşadığını, Hunların batısında Tiyanşan ile Aral Gölü arasında Saka’ların bulunduğunu, onların batısına (Aral ile Hazar arasında) Masagetlerin yerleştiğini, Masagetlere Peçenek ve Saka denildiğini, Gök Türklerin ve eski Kırgızların Saka’dan çıktığını, ancak asıl Türklerin “Oğuz” diye bilinen “Hunlar” olduğunu ileri sürmektedir. Bu argüman, şu soruya yol açmaktadır: Oğuz boy birliğinin diğer adı “Hun” ise ve Göktürkler de Peçenek/Saka zümresinden türemişse, Oğuzlar (Hunlar) niçin “Türk” adını sahiplenmemiştir de bu isme Saka-Peçenek zümresinden gelen Göktürkler sahip çıkmıştır? Diğer taraftan Atsız, Türk tarihinde birden fazla devlet bulunmadığını, farklı hanedanların “Türk vatanının” farklı parçalarına hâkim/yabgu olarak hükmettiğini, bu parçaların hiçbirinin devlet sayılamayacağını; bazan yabguların birbiriyle savaştığını ileri sürmektedir.[4] Atsız’ın bu düşüncesinin de bazı sorunlara yol açtığı ortadadır. Söz konusu sorunlardan birincisi, farklı coğrafyalarda farklı sülalelerin ve yabguların olması için öncelikle bir imparatorluk yapılanmasının bulunmasının gerekliliğidir. Oysa eski Türkler bakımından bütün Türk halklarını birleştiren bir imparatorluk yapılanması bulunmamaktadır. Örneğin Hurriler M.Ö. 3. bin yılın sonlarında görülmeye başlanmış, M.Ö. 2. bin yılda en parlak devirlerini yaşamıştır. Aynı dönemde Sibirya’da “Türk” olduğu varsayılan kültürlerin doğduğu ifade edilmektedir. Örneğin M.Ö. 3300 – M.Ö. 2500’lere tarihlenen Afanasyevo kültürü, Güney Sibirya, Altay ve Minusinsk bölgesinde varlık göstermiştir. Keza, M.Ö. 3. bin yıl ile MÖ 2. bin yıl arasında Okunev kültürü Güney Sibirya’daki Hakasya havzasında ortaya çıkmıştır. Bu kültürler ve uygarlıklar arasında H. Nihal Atsız’ın tasavvur ettiği üzere “farklı coğrafyalarda yabgular vardı; Türk devletleri yoktu” yaklaşımını kabul etmemizi gerektirecek bir süreklilik ve “halk birliği” düşünmek mümkün değildir. O halde günümüz Türk halklarını aynı ortak atadan gelen ve farklı ırklarla akrabalık tesis ederek sürekli genişleyen bir millet şeklinde düşünmemiz kaçınılmaz olmaktadır.
- Nihal Atsız’ın tarih tezinin ortaya çıkardığı sorunlardan ikincisi, yabguların birbiriyle savaşmasının, üst kimlik anlamında “Türklük” tasavvurunun (Millet=Union) kırılmasına ve “Kabile” formunun (Milliyet=Nation) öne çıkmasına neden olacağı hususudur. Türk ulusları, yabguların birbiriyle olan savaşlarının sonunda ortaya çıkmış olup, bu uluslar coğrafyalar ve zamanlar üstü Türk Milleti’nin (Union Türklük) bileşeni değil, bu Union Türklük’ten kopan kabile asabiyetleri teşkilatlanmalarıdır. Örneğin Özbek Ulusu, bir Nation Türklük olup, büyük Milli varlıktan kopmuş Milliyet (Ulus=Nation) karakteri taşımaktadır. Bazarbai Ulukbek Uulu’nun makalesinde, “Özbek halkının oluşumu ve tarih sahnesine çıkışı, farklı etnik grupların Özbek olarak nitelendirilmesi” meselesi tartışılmıştır. Makaleye göre Altın OrdaDevleti’nin dokuzuncu hanı Özbek Han, tahta çıkınca İl ve ulusunu İslâm dinine davet etti. Bütün halk, Han’ın teşvikiyle İslâm ile müşerref oldu. Ondan sonra bütün Cuçi iline “Özbek İli” denilmiştir. Fakat Özbek ilinin kurulmasıyla günümüz Özbek Türkleri halk veya ulus olarak o dönemde şekillenmesini tamamlamıştır demek zordur. Hatta Altın Orda Devleti yıkıldıktan sonra XV. yüzyılın ilk yarısında kurulan Ebu’l Hayr Han’ın (1428-1468) kurduğu “Özbek Devleti” sırasında da Özbekler ulusal oluşumunu tamamlayamamıştır. Zira, o zamanlar Özbek kelimesi belli bir ulusun değil siyasi bir birleşmenin adı idi. Özbeklerin ayrı bir millet bilincine ulaşmaya başlamasının ilk aşaması Ebu’l Hayr Han’ın torunu Muhammed Şibânî Han (1500-1510) zamanında gerçekleşmiştir. Çünkü Ebu’l Hayr Han vefat edince, Nogay, Kazak ve Karakalpaklar Özbeklerden ayrılmıştır. Muhammed Şibânî Han bu durum karşısında kendine bağlı Türk ve Türkleşmiş Moğol boyları ile Deşt-i Kıpçak’ı terk ederek Maveraünnehir’e gelir ve 1500-1510 yılları arasında Timurluların bölgedeki hâkimiyetine son verir. Bu olaydan sonra Maveraünnehir ve Harezm bölgesinde ilk olarak “Özbek Ulusu” adı ortaya çıkar.[5] Bazarbai Ulukbek Uulu, Özbek Ulusu’nu oluşturan etnosları da ele alarak bu ulusun üç sub-etnos’un birleşmesinden doğduğunu ileri sürer:
“Özbek Türklerinin etnik tarihi incelenince Özbekler üç büyük sub-etnosun birleşmesinden ortaya çıktığı görülür. O sub-etnosların birincisi en eski zamanlardan itibaren şehir ve köylerde yaşayan yerleşik hayat tarzındaki ahali ile MS I. bin yıl sonlarından itibaren Maveraünnehir’e göç etmeye başlayan Türk kökenli boyların karışımından doğan Sartlardır. İkinci büyük sub-etnos ise Şibanî Han önderliğindeki göçebe Özbeklerden önce Maveraünnehir ve Harezm’e gelen Türk ve Moğol boylarıdır (Bu boylar kendilerini Çağatay Türkleri olarak tanımlıyorlardı). Üçüncü büyük sub-etnos XV.-XVI. yüzyıllarda Deşt-i Kıpçak’tan gelen göçebe Özbek boylarıdır. Ancak günümüzde bile Sartların kökeni hakkında tartışmalar devam etmektedir. Tarihçi Terentev, Sartların, Türk ve Farsların karışımından ortaya çıktığı görüşündedir. Karmışeva, Özbekler dışında Sartlar ile Çağatay Türklerinin kendilerini Özbek olarak tanımlamadığı sonucuna varır. Karmışeva’ya göre Sartların çoğunluğu genel olarak Taciklerden, az bir kısmı Çağatay Türklerinden oluşuyordu. Türk ve Moğol boyları ise XIX. asrın sonu XX. asrın başlarında bile kendilerini Özbek değil Türk olarak tanımlıyorlardı. İşin ilginç yanı Özbekler bile yukarıda sayılan iki grubu Özbek olarak görmüyorlardı. Bartold’un araştırmalarına göre göçebe olan Türk ve Türkleşmiş Moğol boyları Maveraünnehir ve Harezm bölgelerinde yerleşik hayata geçmelerine rağmen Sart adını benimsememişlerdir. Onlar kendilerini Türk olarak tanımlıyorlardı. Türkler ise Sart olarak Maveraünnehir ve Harezm bölgelerinde yaşayan Tacikleri sayıyordu. XVI. yüzyılda Maveraünnehir ve Harezm’i işgal eden Özbekler göçebe hayat tarzında olmayan şehir, kasaba ve köylerde yaşayan hem Çağatay Türklerini hem de Tacikleri Sart olarak kabul ediyorlardı. Bundan dolayı Karmışeva etnik tarihe ait kaynaklarda Çağatay Türkleri Özbek midir ya da ayrı bir halk mıdır sorusunun ortaya çıktığını yazmıştır. Bartold’a göre Orta Asya’nın Rusların kontrolüne geçmesinin ardından mezkûr bölgede kapitalizmin gelişmesi ve Avrupa kültürünün etkisi altında yukarıda sayılan üç sub-etnos birleşerek günümüz Özbek Türklerini oluşturmuştur. Özbekler ile ilgili yine bir önemli husus bu göçebe Özbeklerinin 92 (doksan iki) kabileden oluştuğu hakkındaki görüşlerdir. Tarihçi A. Askarov, Şeybani Han’ın ordusu 92 Özbek boyundan oluştuğunu söyler. Ahmedov’a göre ise XVI. yüzyılın başında Maveraünnehir’e gelen Göçebe Özbekleri 24- 26 kabileden fazla değildi. Vambery, Özbeklerin 32 boydan oluştuğunu yazar. Nosirov, Özbeklerin 92 boydan oluştuğunu ancak Şeybani Han ile Maveraünnehir’e sadece 27 boy geldiğini iddia eder. Sonuç olarak Özbek boylarının net sayısı hakkında tarihçiler arasında ortak fikir yoktur denilebilir. 1924 yılında Orta Asya’da ulus devletlerin oluşturulması ve SSCB’nin bu devletler çerisindeki uyguladığı etnik politikaları sonucunda Kıpçaklar gibi birçok etnik grup kendi isteği haricinde Özbekler ile birleştirilir. Nüfus sayımlarında Kıpçaklar başta olmak üzere küçük etnik gruplar tamamen veya kısmen Özbek olarak gösterilmeye başlanmıştır. Ancak XX. yüzyılın başlarında yapılan araştırmalara göre Buhara ve Semerkant vilayetlerinde yaşayan Kıpçaklar kendilerini Özbek olarak tanımlamamaktadır. Hatta, Kıpçaklar Özbek ve Sartlar ile ta eskiden beri rekabet halindeydi. Hokand Hanlığı zamanında 1852-1853 yıllarındaki çatışmalarda 20 binden fazla Kıpçak’ın Özbekler tarafından öldürülerek malvarlıklarına el konulduğu düşünülmektedir. Özbek boyları ile sadece Hokand Hanlığı’ndaki değil, Buhara Emirliği’ndeki Kıpçakların da rekabet halinde olduğu bilinmektedir. Ancak bu ciddi meseleyi SSCB yönetimi görmezden gelmiştir.”[6]
Bazarbai Ulukbek Uulu’nun makalesinin ortaya çıkardığı sonucu şöyle ifade etmek mümkün gibidir: Özbek Ulusu’nun oluşumu dahi etnik kökenle değil, siyasal birliklerin toplum inşası ile izah edilmekteyse, köken olarak beş ana boydan (Kuman-Kıpçak, Oğuz, Karluk, İtil-Bulgar, Hakas-Tuva-Sibir) mürekkep bulunan “Türk Milleti” denilen zamanlar ve coğrafyalar üstü sosyal varlık, bir olgu değil, oluşum olarak tahayyül edilmelidir. Diğer ifadeyle tarihte “Türk”, H. Nihal Atsız’ın düşündüğü üzere farklı sülalelere tâbi tek ve belli bir ırkın veya kavmin adı olarak değil, farklı soylardan gelen halklar tarafından kurulan bir “bodunlar birliği” toplumsallaşmasının üst kimlik adı olarak değerlendirilmelidir. Atsız, Türk’ü, din değiştiren ama özü değişmeyen bir ırk-ruh olarak tasarlamaktadır. Atsız’ın ölçütü Türk’ü kan ve “milli ruh”a bağlarken, Hanif Türk Tezi ise bütün Yafetik halkların Töre ile Millet oluşumunu öne çıkarmaktadır. Atsız’ın anlatısında Türk tarihi, göçebelikten Maniheizme, oradan İslâm’a ve Batı’ya uzanan bir “medeniyet sahası değiştirme” silsilesi olarak kurulmaktadır. Atsız bu dönüşümleri bir kayıp olarak değerlendirmekte, dönüşümlerin içinden geçen değişmeyen bir “milli ruh” varsaymaktadır. Ancak milli ruhun içeriği dinde de medeniyette de aranamayacağına göre, geriye Atsız bakımından yalnızca soy kalmaktadır. Oysa Macarları, Hazarları, Gagavuzları ve Karamanlıları Türk sayan ölçüt ne dinî ne de salt soya dayalı olmayacaktır. Tam da bu noktada “Türk’ün tarih üstü ve coğrafya ötesi ortak kültür kodları nedir?” sorusu kaçınılmaz hale gelmektedir. Hanif Türk Tezi bakımından “Türk Milleti”, farklı dönemlerde farklı halkları bünyesine katabilen, tarihsel olarak “sürekli” oluşan ve “genişleyen” toplumsallığının üst birlik kimliğini ifade etmektedir. “Türk Milleti”, tarih boyunca yeniden ve yeniden kurulan ve farklı halkları da kapsamına alarak genişleyen Töreli halkların toplumsal birliği şeklinde anlaşılmalıdır. Bu anlamda “Union Türk” hem Hun/Göktürk yapılanmasında da görüleceği üzere tarihsel bir olgu hem de gelecekte gerçekleştirilmesi hedeflenen bir birliktir. Buna göre, farklı soylardan gelen halklar ortak dil, ortak kültürel ve toplumsal kodlar üzerinden Türk Milleti’nin unsuru olabilecektir. Diğer ifadeyle “Türk Milleti”, farklı ulusları müşterek kültür kodları, ortak Türkçe ve Töre üzerinden birleştiren tarihsel ve kültürel bir üst birlik olarak düşünülmelidir.
İleri sürdüğüm perspektif, Türklüğün kabileler (bodunlar) birliği olduğu iddiasını öne sürmekte ve bunu Özbeklerin 92 kabileden oluşan bir ulus (bodun) olduğu görüşüyle de uyumlu addetmektedir. Bu durumda “Özbek Milleti” (Union Özbek) yerine “Özbek Ulusu-Milliyeti” (Nation Özbek) kavramının kullanılması kaçınılmaz olmaktadır. Özbeklerin de kendilerini “Türk Milleti”nin (Union Türk’ün) unsuru anlamında “Türk” sayması, ancak bütünTürklüğün Avrasya’da tüm Yafetik halklar için “Ortak Türk Kültür Kodları”nı yeniden güncellemesiyle gerçekleşecektir. Türkçülüğün gelecek mefkûresi de bu ortak kodların belirlenmesiyle şekillenecektir. Türkçülük, yalnızca mevcut Türk uluslarının kimliğini korumakla yetinmemeli; farklı halklar arasında ortak bir Türk Milleti bilincinin imkânını da araştırmalıdır.
[1] Durmuş İlhami, Sümerlilerin Kökeni ve Kültürü, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Prof. Dr. Hüseyin Sever Armağan Özel Sayısı, Sayı: 5 (17 Ek), 2018: 177-180.
[2] Atsız H. Nihal, Turancılık Milli Değerler ve Gençlik (Makaleler 1), Ötüken Neşriyat, 2013: 229-233.
[3] Atsız Hüseyin Nihal, Türk Tarihi Üzerine Toplamalar, Ötüken Neşriyat, 2014: 38-40.
[4] Atsız Hüseyin Nihal, Türk Tarihi Üzerine Toplamalar, Ötüken Neşriyat, 2014: 24, 121.
[5] Ulukbek Uulu Bazarbai, Özbeklerin Ulusal Oluşum Tarihi, Vakanüvis- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 2, 2023: 1969-1971.
[6] Ulukbek Uulu Bazarbai, Özbeklerin Ulusal Oluşum Tarihi, Vakanüvis- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 2, 2023: 1971-1981.
