Atımı Bağladım

Emir Kalkan’ı yeniden okuyayım dedim.
Kanatsız Kuşlar Şehri’nde Sadıka Ana’yı anlatmış, bir kaç sayfa. “Yurtsuz, yuvasız… garip, kimsesiz bir kadındı, Sıdıka Ana.” diye başlamış.
Seksen yaşlarında, dünyaya metelik vermeyen, sevmediği insanlarla muhabbet etmeyen, kimseden bir şey istemeyen, “en büyük ibadet gönle hizmettir” diyen, sabır yüklü bir kadın Sadıka Ana. Vefatı da garip olmuş. Üç gün sonra duyulmuş vefat ettiği. Unutulmaz mısralar yazmış, okuyunca afalladım;
“Pişir pişir söyle sözün,
Arasında ham bulunur.
Hiç kimseyi eksik görme,
Her eksikte tam bulunur.”
Şehit haberleri var internette..
Evleri kerpiç, sıvasız, badanasız, öte kokulu evler.
“Ayakta durmakta zorlanan evler, bu vatanı tutmaya devam ediyor” diye bir cümle yazılmış, şehidimizin evinin fotoğrafının altına.
Anaların elleri böğründe.
Kara Zala Hatun’un ağıtı vardı Sarıkamış için;
“Sarıkamış, Altınbulak,
Soğanlı’yı biz ne bilek.
Bizim uşak gökçek gezer,
Ağca zıbın, gara yelek.”
Yemen türküsü de vardı;
“Yemen yolu çamurdandır,
Karavana bakırdandır,
Zenginimiz bedel verir,
Askerimiz fakirdendir.”
Dün Pazar’dı, şöyle bir şehri dolaşayım dedim. Yollar ıslak, gökler nemli, evler ışıksız…
Soğanlı’yı bilmiyordu Zala Hatun.
Bizim köyde de başka bir şehir, deniz vs görmeden bu dünyadan göçenler vardı.
Anneme sormuştum “babam seni hiç lokantaya götürdü mü?” diye…”Yoo” demişti, gururlanarak devam etmişti; “bizim evde hey yiyecek bir şeylerimiz olurdu ki…” Lokantaya evinde yiyecekleri olmayanların gittiğini sanıyordu annem.
Reyhani Erzurumlu Gelin’i anlatıyordu,
“Erzurumlu gelin düştü aklıma,
Çıkıp yollarıma bakanım ahh ah,
Gözü sürme bilmez, elleri kına,
Üstünde şimşekler çakanım ahh ah.
Tarak aldım saçın örmeyi bilmez,
Sürme aldım göze sürmeyi bilmez,
Çalar saat aldım kurmayı bilmez,
Horozun sesiyle kalkanım ahh ah.”
Az ileride çiçekçi dükkânı açılıyordu. Bizim yakın köydendi hanım, eşi de bizim köylü. Selam verdim, biraz sohbet ettik. Rengârenk çiçekler düğünleri, açılışları, belki doğum günlerini bekliyordu. Eskiden olsa çiçeklerin fotoğraflarını çeker sevdiğim insanlara gönderirdim, içimden gelmedi.
Biraz para bıraktım, “Şöyle bir bak, hayatında hiç çiçek almadığını tahmin ettiğin birine bir dal çiçek ver.”
Bir şehidimizin videosu dolanıyordu, diyordu ki; “Ölürsem ilk başta babam ağlamasın, annem fazla üzülmesin.”
Yürümek, biraz da nefes almaktı. Rahatlıyordu insan. Adım adım içimize yürüyorduk belki.
Adile Kurt Karatepe iki mısra yazmış türküden, ana ağzından;
“Eller teskeresin alıp giderken,
Ben yavrumun künyasını yitirdim.”
Dünya Tekin de bir şiir koymuş;
“Duydum ki ciğerim gülerken ölmüş,
Halbuki ölürken gülünmez imiş.
Yanası yanası, ciğer yanası,
Yansa da ağlamaz şehit anası,
Ananın yaktığı asker kınası,
Kıyamete kadar silinmez imiş.”
Çanakkale’de de vardı bir kınalı kuzu, adı Hasan’dı. Henüz bıyıkları bile terlememiş bir delikanlı. Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinin Kara Yakup köyünden.
Diğer askerlerin ellerinde, parmaklarında kına var, Hasan’ın saçında. Kumandanı Sırrı Bey sebebini sorar, cevap veremez Hasan, “anam yaktı” der. Komutanı “Anana sor da biz de öğrenelim” der. Hasan’ın okuma yazması yok, yazıcıya söyler, o bir mektup yazar Hasan’ın anasına. “Anacığım, kumandanım saçımdaki kınayı sordu bilemedim. Bir mânâsı varsa bildir” der.
Aradan uzun zaman geçer, mektubun cevabı gelir. Kumandan okur mektubu;
“Mektubun geldi, sanki dünyalar benim oldu. Köy kâtibi okudu, ben ağladım…
Kumandanın saçındaki kınayı sormuş. Bunda bilmeyecek ne varmış ki yavrum? Bizim burada Allah için kurban seçilen koçların başını kına ile süslerler. Ben de dört kardeşin içerisinde en çok seni sevdiğim için seni vatan, millet ve Allah yolunda kurban olarak seçtim. O yüzden başını kınaladım.”
Kumandan ağlayarak okur. Hasana kendi okuyacaktır anasının mektubunu, çağırmalarını ister. Az sonra gelir posta eri. “Kumandanım Hasan bir hafta önce Hakk’a yürümüş.”
Biraz daha yürüdüm, gazete aldım.
Züccaciye dükkânına uğradım. Sohbet ederken çocuğunun elinden tutmuş bir baba geldi. Belli ki uzaktan geliyorlardı, çarşının yabancısıydılar. Ürkek ürkek sordu baba “Sizde satılık kalem var mı acaba?”
Satılık kalem başka yerlerde olurdu, tarif etti züccaciyeci.
Bu vatana bir asker daha yetişiyordu.
Evin sokağına girdim, az ileride taşların arasından bir nergis baş vermişti. Kış, soğuk falan dinlemiyordu. Aynı nergisten Taşkent’te de görmüştüm.
Atımızı, gönlümüzü nergis dalına bağlardık biz.
Hayat devam ediyordu.
Yazar
Mehmet Ali KALKAN

Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor Sanat Enstitüsünü ve Çukurova Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirdi (1980). Bir müddet Eskişehir Belediyesinde ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen