Prof.Dr. Hasan AYDIN[1]
CHP’nin parçalanmasına ilişkin dört temel açıklama var. Birincisi, partinin kendi iç çatışmalarını öne çıkarıyor: CHP zaten hizipler, liderlik mücadeleleri ve ideolojik gerilimler nedeniyle bölünmeye hazırdı. İkincisi, yaşananları birbirinden bağımsız hukuki süreçler olarak görüyor: belediye operasyonları, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, diplomasının iptali ve CHP yönetimine yargı müdahalesi hukukun olağan işleyişinden ibarettir. Üçüncüsü, bölünmeyi bir felaket değil, muhalefetin yeniden yapılanması için fırsat sayıyor. Dördüncü açıklama ise daha politik ve daha rahatsız edicidir: AKP, seçimle yenmekte zorlanacağını gördüğü, en azından karşısmda yenileceğini hissettiği en güçlü rakibini yargı eliyle parçaladı. Bana göre olayların tarihsel seyri, ilk üç açıklamadan çok bu sonuncusunu destekliyor.
Fakat CHP’nin hikâyesi yalnızca mağduriyet hikâyesi değildir. Partinin bugünkü durumuna gelmesinde kendi yönetimlerinin de ağır sorumluluğu vardır. Üstelik dönüşüm 2024’te değil, Deniz Baykal’ın 2010’da bir kaset kumpasıyla CHP Genel Başkanlığından uzaklaştırılmasıyla başladı. Sonraki soruşturma ve davalarda FETÖ bağlantılı isimlerin bu olayla ilişkilendirilmesi, kasetin sıradan bir özel hayat skandalı olmadığını daha da görünür hale getirdi. AKP–FETÖ ortaklığının CHP’yi yeniden dizayn etmek amacıyla bu operasyonu planladığı hukuken kanıtlanmış değildir; fakat dönemin siyasal ilişkileri ve ortaya çıkan sonuç düşünüldüğünde bu ihtimali siyasal çözümlemenin dışında bırakmak için de güçlü bir neden yoktur. Baykal gitti, Kılıçdaroğlu geldi ve CHP değişmeye başladı.
Kılıçdaroğlu döneminde Altı Ok kaldırılmadı, laiklik parti programından çıkarılmadı; fakat CHP’nin Cumhuriyetçi, laik ve Kemalist damarının siyasal ağırlığı belirgin biçimde azaltıldı. Muhafazakâr seçmene ulaşma uğruna partinin tarihsel kimliğini belirleyen sınırlar gevşetildi. Dinsel simgeler karşısındaki tutum değişti, laiklik siyasal söylemin merkezinden çekildi, “helalleşme” yeni dönemin simgesine dönüştü. CHP genişlemek istiyordu; fakat genişlerken kendisine şu soruyu yeterince sormadı: Bir parti kendisini diğerlerinden ayıran özelliklerini sürekli geri çekerse, sonunda kimi temsil eder?
Altılı Masa bu dönüşümün zirvesiydi. CHP, AKP’den kopmuş kadroların kurduğu DEVA ve Gelecek Partisiyle, Saadet ve Demokrat Partiyle aynı siyasal projede buluştu. Daha da önemlisi, bağımsız seçim güçleri son derece sınırlı ya da belirsiz olan bu partilerin adayları CHP listelerinden milletvekili seçildi. CHP seçmeni sandığa gitti; başka partilere milletvekili kazandırdı. AKP’yi yenmek için kurulan strateji, geçmişte AKP iktidının en önemli makamlarında bulunmuş bazı siyasetçileri CHP oylarıyla yeniden Meclis’e taşıdı.
Bunun karşılığında seçim kazanılmış olsaydı yapılan tercih bir ittifak maliyeti olarak savunulabilirdi. Fakat daha vahim bir hata yapıldı. Erdoğan’ı yenmek amacıyla kurulmuş masada, Erdoğan karşısında kazanma ihtimali daha yüksek görünen adaylar yerine Kılıçdaroğlu aday gösterildi. Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun birçok araştırmada daha avantajlı görünmesi önemsenmedi. Meral Akşener tam da bu nedenle masadan kalktı ve iki belediye başkanını adaylığa çağırdı. Buna rağmen Kılıçdaroğlu’nun adaylığında ısrar edildi. Sonuçta CHP hem kendi oylarıyla küçük partilere milletvekilleri kazandırdı hem de cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetti. 2023 yenilgisi CHP’nin yalnızca başına gelmedi; CHP yönetimi bu yenilginin hazırlanmasında bizzat rol oynadı.
Sonra 2024 geldi ve çok önemli bir şey oldu. CHP kendi adıyla seçime girdi, Türkiye’nin birinci partisi çıktı. Büyük kentleri yeniden kazandı. Özgür Özel’in liderliği, belediyelerin başarısı ve Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı potansiyeli aynı merkezde birleşti. Kılıçdaroğlu döneminin seçim yenilgisinden çıkan CHP, ilk kez Erdoğan sonrasını gerçekçi biçimde düşündürebilecek bir siyasal güce dönüşüyordu.
İşte yargı tam bu aşamada siyasetin merkezine yerleşti.
CHP’li belediyelere peş peşe yolsuzluk operasyonları yapıldı; belediye başkanları ve yöneticiler gözaltına alındı, tutuklandı. Bazı belediye başkanları CHP’den ayrılarak AKP’ye geçti. Erdoğan karşısında en güçlü cumhurbaşkanı adaylarından biri olan Ekrem İmamoğlu’nun önce diploması iptal edildi, ardından kendisi tutuklandı. Sonunda müdahale CHP’nin merkez yönetimine kadar uzandı ve Cumhuriyet’in kurucu partisi fiilen iki siyasal merkeze ayrıldı.
Bütün bunları birbirinden habersiz işleyen dosyaların tesadüfi toplamı saymak için siyaseti hiç hesaba katmamak gerekir. Elbette CHP’li bir belediye başkanı yolsuzluk yapabilir; muhalif olmak hiç kimseyi hukukun üstüne çıkarmaz. Fakat mesele tek tek kişilerin suçlu ya da suçsuz olması değildir. Mesele örüntüdür. Aynı partinin belediyeleri, belediye başkanları, en güçlü cumhurbaşkanı adayı ve sonunda genel merkezi yargısal müdahalelerin konusu oluyor; bütün bu müdahalelerin toplam sonucu da iktidarın en güçlü rakibinin zayıflaması ve parçalanması oluyor.
Bu tablo karşısında “Türkiye’de yargı bağımsızdır” demek artık bir açıklama değildir. Kanıtlanması gereken iddia tam da budur. Çünkü bağımsız yargı yalnızca muhalefetin dosyalarını açan değil, hukuku iktidar ve muhalefet ayrımı yapmaksızın aynı kararlılıkla uygulayan yargıdır. Hukuk sürekli olarak iktidarın en güçlü rakibinin siyasal hareket alanını daraltan sonuçlar üretiyorsa, siyaset ile yargı arasındaki ilişkinin sorgulanması komplo teorisi değil, demokratik aklın gereğidir.
“Cumhuriyet’in kurucu partisinin genleriyle oynandı” derken kastettiğim budur. Buradaki gen biyolojik bir öz değil; Cumhuriyet, laiklik, Altı Ok, tarihsel hafıza, örgüt, seçmen ve siyasal kadrolar arasında yüz yılı aşan sürede oluşmuş bağdır. Bu bağ önce CHP’nin kendi eliyle gevşetildi. Kılıçdaroğlu döneminde ideolojik sınırlar silikleştirildi, Altılı Masa’da temsil gücü başka partilerle paylaşıldı, 2023’te yanlış aday tercihiyle büyük bir fırsat kaçırıldı. Bunların sorumlusu AKP değil, CHP yönetimidir. Fakat CHP bütün bunlardan sonra 2024’te yeniden ayağa kalkıp iktidarın gerçek alternatifi haline geldiğinde bu kez karşısında yalnızca AKP’yi değil, siyasal sonuçları itibarıyla giderek daha fazla iktidarın lehine çalışan bir yargısal mekanizmayı buldu.
Bu nedenle “CHP kendi hataları yüzünden parçalandı” açıklaması yetmez. “Yargı sadece görevini yaptı” açıklaması ise ortaya çıkan örüntüyü görmezden gelir. Yeni partinin gelecekte başarılı olması da bugün yaşanan gerçeği değiştirmez. CHP önce kendi yönetimlerinin tercihleriyle kimliğini aşındırdı; yeniden güç kazandığında ise yargı eliyle siyasal bütünlüğü parçalandı.
Sonuçta AKP’nin karşısındaki en büyük örgütlü seçenek ortadan kaldırılmadı; daha etkili bir şey oldu: tek bir seçenek olmaktan çıkarıldı. Cumhuriyet’in kurucu partisinin tarihsel mirası bir tarafta, yükselen kadroları ve siyasal enerjisinin önemli bir bölümü başka tarafta kaldı. Muhalefet artık yalnızca AKP’yi yenmek için değil, kendi parçalarını yeniden bir araya getirmek için de mücadele etmek zorunda.
AKP en güçlü rakibini seçimde yenemedi; onu bölerek etkisizleştirdi. Bugünkü siyasal tablonun en yalın açıklaması budur.
[1] Ondokuz Mayıs Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Felsefe Tarihi ABD Öğretim Üyesi
