Kerpiç Kerpiç Üstüne

Biz evlerimizi bir ömürlük yaparmışız, ahşap ve kerpiç kullanarak.
Kerpiç biz gibi topraktan.
İçine biraz saman ve yeteri kadar su karıştırılan toprakların kalıba dökülüp kurutulmasından ibaret.
Kerpici türkülerimize koymuşuz, türkülerimizi örmüşüz.
“Kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı,
Binayı kurar iken gördüm Leyla’yı.”
Leyla başına sıkıntılar açmış sonra ama söylemiyor ne olduğunu.
Sonra çıkmış duvarın üstüne;
“Bindim kerpiç duvara,
El ettim nazlı yâra,
Devam etmiş sonra;
“Eski yâr şöyle dursun,
Can kurban yeni yâra.”
Yâr denilen o kadar çok mu ki bilemedim?
Bir daracık pencereden bakarız bazen, ardından devam ederiz;
“Her ayın her gününden,
Her yılın her ayından,
Günde bir kerpiç düşer, 
Gönlümün sarayından.”
Gönlünün sarayından kerpiç düşermiş ya, Seyit Nesimi’ye demişler “Sen yaptıklarınla şeriat kalesinden bir taş düşürüyorsun.” Cevap vermiş; “Eğer taş düşürürsem oraya başımı koymasını bilirim.”
Bunu bir şiirde kullanmıştım;
“Taht verince serine,
Sıcak indi derine,
Düşen taşın yerine,
Konulan başlar vardı.”
Bir başka kerpiçli türkümüz de şöyleydi;
“Kerpiç duvar ördürdüm,
Duvar ustalarına,
Acep ilaç olur mu,
Gönül hastalarına.”
Abdurrahim Karakoç Ağabey de bir şiirde söylemişti;
“Sen bizim köyleri görmedin ki hiç,
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç,
O kirli kabukta, o en temiz iç,
Hele bir yakından bakılsın da gör.”
Yavuz Bülent Bakiler Ağabey de vatan anlatıyordu;
“Yağmurlar başlayınca, odalarımız damlardı
Dizlerini döve döve ağlardı anam.
Şimdi kırkikindiler boyunca sırılsıklam
Küçük kerpiç evlerin çıkmaz aklımdan!
Türkiye’m! Hasretim! Kınalı türküm! ..
İç içe güzellik, uç uca kahır
Yüreğimi bin parçaya bölseler
Her parçası yine seni çağrışır.”
Yine bir türküde sormuş;
“Kerpiç kerpiç üstüne,
Bu kerpicin aslı ne?” diye.
Yukarıda dedik toprak, su, saman diye ama Aşık Gufrani’de “Kim bilir” diye başlamış ve şöyle yazmış;
“Katre idim ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir
Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt’ anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir
Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum kaç kere bakır
Bilmem ki kaç katip ismimi okur
Kaç defterde kaç dürüldüm kim bilir
Bazı nebat oldum toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Kaç defa cennet-i alaya girdim
Cehenneme kaç sürüldüm kim bilir
Kaç kez alet oldum elde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balçık olup kerpiç kerpiç döküldüm
Kaç bozuldum kaç kuruldum kim bilir
Dünyayı dolaştım hep kara batak
Görmedim bir karar bilmedim durak
Üstümü kaç örttü bu kara toprak
Kaç serildim kaç dirildim kim bilir.
Güfrani’yim tarikatım boş değil
İyi bil ki kara bağrım taş değil
Felek ile hiç hatırım hoş değil
Kaç barıştım kaç darıldım kim bilir.”
Yine baktığımız pencereden söylediğimiz türkünün devamı şöyle;
“Keman mıdır, yay mıdır?
Güneş midir, ay mıdır?
Zülfüne bend olmuşum,
Ayrılmak kolay mıdır?”
Yedi gök cismi var ya, güneş, ay gibi. Bunların İngilizcesi de Sun, moon. Bunlara gün mânasında “day”ı eklemiş, gün isimleri olmuş.
Çarşamba günleri Yadigar için yazıyoruz ya, Çahar, çar Farsça dört demekmiş, yani dördüncü . Şamba da gün.
Yine Nesimi demiş ;
“Nesimi’ye sormuşlar
Yârin ile hoş musun?
Hoş olayım olmayayım
O yâr benim kime ne?”
Yazar
Mehmet Ali KALKAN

Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor Sanat Enstitüsünü ve Çukurova Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirdi (1980). Bir müddet Eskişehir Belediyesinde ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen