Mega…

Sözlükler, Fransız İhtilali sonrasında geliştirilen ondalık tabanlı metrik sistemde önüne geldiği birimi bir milyonla çarpan ön ek diye tanımlıyor ve kökeninin “büyük” anlamındaki “megas” olduğunu söylüyor. Günümüz internet dünyasının vazgeçilmez kelimelerinden olan “megabayt” buradan geliyor.

Eklendiği kelimeye “devasa”, “çok gelişmiş”, “ileri seviyede”, veya “olağanüstü” gibi anlamlar vermesinden; tıp literatüründeki “aşırı, anormal büyüme” olarak tanımlanan hastalıkların ifadesine kadar pek çok yerde karşımıza çıkıyor.

Metrik sistemin bu terimi, Uluslararası Birimler Sisteminde 1960 yılından itibaren kullanılmaya başlanıyor ve bu tarihten sonra “mega” İngilizcenin ve ondan kelime ödünçleyen dünya dillerinin “muhteşem”, “dehşetengiz” ve gençlerin diliyle “korkunç” kelimelerinden biri hâline geliyor.

Aşırı büyümenin ve bunu Batılı kelimelerle ifade etmenin medeniyet göstergesi olarak kabul edildiği Doğu toplumlarında olduğu gibi, bizde de dilimizin kavranabilir bir ölçüsü olan “büyük”, “daha büyük” ve “en büyük” yetmemeye; “ulu”, “yüce” gibileri kifayetsiz kalmaya; “dev” ve “devasa” kelimeleri ise heyecan vermemeye başlayınca, imdadımıza önce “makro” kelimesi yetişmişti.

Eskilerin “her şey zıddıyla kaimdir” dediği gibi “makro” kendi görkemini anlaşılır kılmak için peşinden “mikro”yu da dilimize getirmişti. Böylece bizim “küçük” “daha küçük” ve “en küçük” ile birlikte “dar” ve “kısa” gibi diğer küçüklük ifadelerimiz de “ufak ufak” dilimizden çıkmaya; çıkmasa da gittikçe yaygınlık kazanan Batılı kelime merakının bir sonucu olarak “eskilik”, “köylülük” ve “geleneksellik” sembolleri hâline gelmeye başlamıştı.

Sanayi, kentler, fabrikalar, işletmeler, dükkânlar, yollar, köprüler büyüdükçe, tabir yerindeyse “gelsin makro, gitsin mikro” diyen küresel bir büyük olma, daha büyük olma, en büyük olma dönemine girildi; esnafa “küçük esnaf” denilmesi gibi yerli ve yerel her şeyin başına “mikro” çağrışımlı kelimeler gelmeye başladı. Tabii bu anlayışı tüketimde “tevazu”, “sadelik” gibi kavramları unutturan “ultra”, “süper lüks” takip etti. “Azıcık aşım, kaygısız başım” diyenler, “büyük balık küçük balığı yutar” sözünün doğrulandığı bu çağa ayak uyduramadılar.

Ataların “azı karar çoğu zarar” sözünün parodileştirildiği, herkesin her ne pahasına olursa olsun büyük olma arzusu taşıdığı bu yeni dünya düzeninde; kurumlar, şirketler, binalar “küresel ölçekte” öylesine büyüdü ve büyüklükte birbiriyle öylesine yarıştı ki kıyaslamalara “makro” da yetmez oldu; devleşen yapıları daha fazla karşılayamadı.

Bu süreçte imdada “mega” yetişti. Mesela kimi kentleri nüfus ve yayılım alanlarıyla tanımlamada “büyük” çoktan yetersiz kalmış, “metropol” gibi terimler eskimeye başlamıştı. Kentlerin orta veya büyük ölçekteki “sanayi” gelişmişliklerini aşan ve dünya “finans” merkezlerine dönüşen büyüklüklerini anlatmak için “mega kent” ifadesi kullanılmaya ve aralarında dünyanın ilk on, olmadı ilk yirmi “mega city”si yarışmaları, karşılaştırmaları yapılmaya başlandı.

Buna uygun olarak mega kentleri “mega yapılar” taçlandırdı. Sonra mega yapıların kat sayısı en fazlaları, yüksekliği en büyük olanları tabir yerindeyse “megaların megası” sınıfına alındı ve yükseklikte birbirleriyle yarışmaya başladı. Birinciliği bir yıl bu şehir, bir yıl diğeri alır oldu. Böylece dünya son katı göğü delen on binlerce “gökdelen” ile doldu.

Terk edilen köy, yayla, tarla, bağ, bahçe küçülür; deniz, ırmak, okyanus kirlenir ve azalırken mega kentler ve mega yapılar büyüdü. Büyümede ve büyüklükte rekorlar kırılmaya başlandı. Soğuk savaş döneminde anlam kazanan ve güç bulan bu “mega”, ve “ultra” yarışı, dur durak bilmeden günümüze geldi.

Mega tutkusu lükse, markaya ve tüketime yönelik kampanyalarla tabana yayıldı. Alım gücü olanlar için “mega evler” ve “mega yatlar” inşa edilirken; orta ve alt gruplar, “mega burgerler” yiyerek “mega showlar”ın arasına serpiştirilen reklamlarla tüketimin hedef kitlesi hâline geldiler. Böylece küresel şirketler “mega” servetler kazandı.

Dünyada gittikçe “histeri” nöbetini andıran tüketim çılgınlığına cevap vermesi için “mega fabrikalar”, “mega mağazalar” kuruldu. Küresel “mega markalar” tüketimi teşvik etmek için üretimde, lükste ve büyüklükte birbiriyle yarışmaya başladı.

“Herkesin otomobili olmalı” fikrinin desteklediği artan araç yoğunluğunu kentlerin eski yolları karşılayamadı. Amerika’dan Avrupa’ya Afrika’dan Asya’ya bütün dünyada “mega yollar” ve “mega köprüler” işletmeye açıldı.

Bu tüketim kültürü, mega tutkusu ve “en büyük” olmaya dayalı skor merakı her alanda “makul”ün kenara itilmesine “çılgın”ın ortaya çıkmasına neden oldu. Mahallenin bakkalı, kapalı çarşının dolabı, pazarcının tezgâhı o kadar “mikro” kaldı ki, “market”, “süpermarket”, “gross market” hatta “harf” üstüne “harf” eklenen “hipermarket”ler bile tüketim hızını kesemedi; “mega AVM’ler”, “mega storeler” ve “mega plazalar” devreye girdi.

En sıradan insanları, alt ve orta gelir grupları da dâhil olmak üzere herkesi bir tüketim çılgınlığı sardı. Bunların en masumu ve belki de en yararlısı “kaç ülke gördün, kaç şehir gördün, şu ülkede şu var denedin mi” gibi kışkırtıcı soruların yönlendirdiği ve oralardan yapılan özçekimlerin desteklediği seyahatler oldu.

Böylece, “mega oteller”, “mega restoranlar” inşa edildi; “mega trenler,” “mega gemiler”, “mega otobüsler”, “mega uçaklar” imal edildi. Onların ebat ve boyutları ile ilgili rekor üstüne rekorlar kırıldı. Övünülen bu tür “mega”lar üzerine belgeseller bile çekildi.

Ancak yakın geçmişte “en mikro” varlıklardan biri olan Koronavirüs’ün tehdit ettiği dünyada hiç kimsenin “mega parklar” dışında hiçbir “mega”nın içine giremediği; mega city’nin küçük köye, mega yapının kır evine, mega AVM’nin mahalle bakkalına veya seyyar satıcıya, mega ulaşım araçlarının bisiklete yenik düştüğü günleri de unutmamak gerek.

Ataların “büyük başın büyük derdi olur” sözünü yalanlarcasına şimdi medeniyetin zirveleri olan ve adeta gökleri delen bütün “mega” yapıları, “mikro” denilebilecek uzaktan kumandalı savaş araçları yerle bir edebiliyor veya “mikroçip” denilen küçücük yapay beyinler “mega” bünyeleri yönetebiliyor.

Belki de insanoğlunun giderek büyüyen bu dehşetengiz ve asimetrik ilişkiye bakarak “tasladığı büyüklük” ile “başından büyük işlere” kalkıştığı ve kendi sonunu hazırladığı kaygısını taşıyor olsam da ataların “büyük lokma ye, büyük söz söyleme” ihtarına uyarak “bekle gör” ve “yaşayan görür” diyerek susuyorum.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen