Tekrar Türk-İslâm Sentezi ve Türk-İslâm Ülküsü farklılaşmasına dönecek olursak, burada soru şu olmalıdır: Alparslan Türkeş, Türk-İslâm Sentezi yerine Türk-İslâm Ülküsü diyerek, kendisine muhalefet eden İslâmcı çizginin partiye ideolojik ve siyasi perspektif açısından hâkim olmasını istemediği için ayrılmaya mı zorlamıştır?
Bu hususu Refah Partisi’nin Milli Görüş kavramıyla ümmetçilik merkezli bir İslâmcılık üzerine kurulmasıyla birlikte düşündüğümüzde, sisteme yönelik eleştiriler yöneltenlerin BBP’nin ayrılmasıyla MHP’nin daha devletçi siyaseti merkezine aldığı yeni bir inşa dönemine girmesi bağlamında düşünmek ve araştırmak gerekir. Çünkü Osmanlının son döneminde gözüken İslâmcılık öğretisinin bir nevi devamı mahiyetinde Refah Partisinin İslâmcılığı da “doğru milliyetçiliği ve “doğru bir millet” tasavvuru üzerine kurmaya çalışıyorlardı.
Bu noktada, Yazıcıoğlu, Türklüğü asimile eden bir araç gibi görmeyi de, İslâm içinde millet kavramını da yok saymayı şu ifadeleriyle reddeder: ”Türk’üz ve Türk milletinin en yüce değerinin İslâm olduğuna inanıyoruz, bundan hareketle Müslüman-Türk kimliğinin savunucusuyuz. İslâmiyet’i Türk milletinin hayat nizamı olarak görüyoruz. Öteden beri İslâm’la meczedilmiş milliyetçiliği savunuyoruz” der. Bu çerçevede BBP’nin Türk-İslâm Ülküsünü savunduğunu söyler. Bunun sürekliliğini ise, “1960’lı yıllardan itibaren başlayıp süzülerek gelen MHP döneminin, Ülkü Ocakları’nın süzerek oluşturmuş olduğu fikirlerde Türk İslâm Ülküsü vardır” sözleriyle açıklar. Bu açıdan “Sentez” terimine eleştiriler yöneltir: Nitekim bu noktada Türkeş’in de farklı düşünmediğini biliyoruz.
Metnin başında dediğim “Gerçekten Türk-İslâm Sentezi ve Türk-İslâm Ülküsü kavramları üzerinden bir ayrışma mı?” sorusu bağlamında Türkeş’in milliyetçilik tanımı üzerinde duralım. Ona göre milliyetçilik, “Türk milletini, devletini, vatanını severek, bunlar için değer üretmektir. Türkçülük ise kültürü, ekonomiyi, bilimi, Türk’e uyarlayarak hayata geçirmektir. Bununla birlikte, sınır dışındaki Türklerle de gönül bağı kesilmemelidir. Ayrıca Türk milliyetçiliği ile İslâm zıt değildir. Aksine Türk milletine fazilet vermektedir. Türkeş, Türklüğü inkârı ise gaflet olarak görmektedir. Türk milletinin hiçbir zaman şovenlik yapmadığını, bunun da yüzyıllarca birlikte yaşadığı milletlerin asimile olmaması ile ispatladığını belirtmiştir. Türkeş’e göre; “Türklük, milliyetçilik anlayışımız; manevi şuurlanmaya dayalıdır.” Türklüğü kabul edeni, hiçbir ölçüye, biyolojik kanıta, mezhep ayrımcılığına bakılmadan Türk olarak görmektedir. Milliyetçilik anlayışı ise akılcı ve demokratiktir.”
Ülkücü hareket içinde farklı Müslümanlık tasavvurları olurken, içlem kapsam münasebetinde daha önceki İbrahimi geleneklere sahip olarak yaşamaya devam eden Türk vatandaşlarına “Türklük ve İslâmlık” özdeşliğini izah etmek sıkıntılı görse gerek ki, Yazıcıoğlu, burada Türk İslâm sentezi yerine Türk İslâm ülküsünün daha tutarlı olduğunu Arvasî’den hareketle söyler.
Bu çerçevede o dönemde ülkücü gençlik üzerinde yazılarıyla etki eden diğer seçkin zekalar olarak Nihal Atsız, Dündar Taşer, Necip Fazıl Kısakürek, Erol Güngör, Osman Yüksel Serdengeçti’nin etkilerinden bahseder. Burada önemli bir hususu özellikle vurgulayarak, bu aydınların 1970’li yıllarda hareketin fikri gelişimine katkısını belirtmek önemli, ama “bunlar öyle % 100 temel bir çerçeve çizmiş de, biz o kalıbın içerisinde hareket etmiş değiliz” der. Bu açıdan Ülkücü hareketi böyle çok homojen ve ideolojik kalıba oturtulmuş bir olgu olarak görmenin yanlış olduğu belirtir. Bunun tepeden/yukarıdan halka doğru yapılanan bir “ideoloji” olarak görmediğini “Kimin adına olursa olsun; ister İslâm, ister milliyetçilik, ister halk, isterse devlet adına, yukarıdan aşağıya bir yönetimin oluşmasını istemiyoruz” ifadesi önemlidir. Bu noktada 12 Eylül ihtilali ve sonrasında yaşadıkları karşısında öz eleştiri bilinciyle fikirlerindeki tekamülü açıklar ve “milli değerlerimizden kopmadan tam demokratik, çoğulcu, hukukun üstünlüğüne dayanan, sivil her şeyin hukukla düzenlendiği bir Türkiye istiyoruz” sözleri ile Türkeş’in dediklerini birlikte düşününce, “demokratik” olma hususunda hemfikir oldukları görülür.
Bununla birlikte Türkeş ülküdaşlarına hitap ederken “Türk milliyetçiliği davasının mensubu gönüldaşlarım” diye hitap ederken Yazıcıoğlu’nun “Allah’ın davasının davacıları” hitabını kullanmasına dikkat edersek İslâmiyetin bir ideoloji olarak görüldüğü ve sunulduğunu anlaşılır. Nitekim Arvasî de ideolojilerin, sosyal, kültürel ve politik hayata yön ve biçim vermek isteyen birer fikir sistemi olduğunu söyler. Bu terimin “dava” ile de karşılanabileceğini söyleyerek, cemiyetlerin yaşayışlarına, kültür ve medeniyetlerine, kısacası, bütün sorularına ve ihtiyaçlarına cevap veren dinî veya felsefî bir sistem olduğunu belirtir. İslâmiyet’in peygamberin dini ve davası olduğunu söyleyip, dini ideolojinin zayıfladığında felsefi ideolojinin şımaracağını söylemesi onun felsefe karşıtlığını göstermesi açısından oldukça önemli bir ifadedir.
Ona göre, “Türk Milleti, asırlardan beri, İslâmiyeti, hem bir «din » hem de bir «ideoloji» olarak benimsemiş, kültür ve medeniyetini, bu ruh ve iman ile yoğurmuş bulunmaktadır.” Türk-İslâm Ülküsü’nün ilim adamları, sanatkârları (şair, edip, müzisyen, ressam ve mimarları), fikir ve dâva adamları, Marksizm, Darvinizm, Froydizm, materyalizm ve pozitivizm gibi “ilim maskesi” altında sunulan ideolojilerin tahribatını gidererek, «insan sevgisinin» ne demek olduğunu eserleriyle ispat edecektir. Peki bu nasıl olacaktır diye soracak olursak, “İlim, objektif gerçeği arar, o, «sübjektif gerçeklik» ve mutlak gerçeklik» etrafında konuşamaz, bu işi erbabına bırakır” tespitinde bulunur. Onun “Objektif Bilgiler”den kastı, eşyanın ve müşahhas kıpırdanışların, olduğu gibi tespitidir. Burada önemli olan, “insanın mânâları” değil, “eşyanın bünyesinde saklı olan mânâdır.” “Objektifleşme”de esas olan eşyanın rengine bürünmektir. ”
Bu tespitinin önemli eleştiriler yönelttiği filozofların “felsefe, eşyanın mahiyetini bilmektir” tespitine benzediğine dikkat çekelim. Varlığı ve hakikatini olduğu şekil üzere bilmek, eşyanın mahiyetini bilmek olan felsefe teorik/nazari ve pratik (amelî ahlak) ayrımıyla bireye dünyada kemal, ahirette ise hakiki saadeti sağlamayı hedefler.
Bu açıdan her ne kadar ikisi arasında bir uyum olduğunu söyleyen ya cahildir, ya da art niyetlidir dese de, felsefenin ve dinin amacının insanın mutluluğu olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim felsefe, din aracılığıyla kendini gerçekleştirir, yani ahlâkî basîret halini en yüce mutluluğa ulaştıracak amelî/pratik sağduyu halini alır.
Emel Esin ifadeleriyle söyleyecek olursak, “Üstelik Hikmet, Eflâtunî şehirde, yani Platon’un devlet tasarımında feylesoflar tarafından temsil edilirken, Fârâbî, hikmeti peygamberlerin gönlünde bulmaktadır. İslâm Peygamberi’nin Medine’sindeki, irsi sınıf farkı tanımayan ve ferde değer veren toplum düzeni, Fârâbî’nin asrında ve memleketinde, Müslüman Türkler arasında, veçhe almakta idi. Kengü- tarban’ın az cenûbunda, Sütkend’de, yeni İslâm’a geçen Kartuklar ve Oğuzlar, bir mescid etrâfında, şehir kurmuş idiler.”
Bununla birlikte “Türklükle, İslâmlığın bağdaştırılması noktasında bir taraf, İslâm’ı esas (ideoloji) alıp Türklüğü, Milliyetçiliği bir duygu olarak görmekteyken diğeri, Milliyetçiliği (Türkçülüğü) ideoloji (esas) olarak gördüğünü” söylemektedir. Oysa ideolojiye dönüşmüş her öğretinin zihinlere giydirilmiş prangalar ya da Cemil Meriç’in ifadesiyle “deli gömlekleri” olduğunun farkında olup eleştirel bir tutum almak daha tutarlıdır. Ona göre “Tarih şuuru, millîyet şuuru, kişilik şuurunu geliştiremeyen insanlar ideolojilerin peşine takılanlar pusulasızlardır. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yöneteceğinden bütün ideolojileri tanımak, tartışmak gerekir. Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanak inşa etmek, en doğru yol, der. Bunu yapmak şart, çünkü aksi takdirde aydınların dini izmler olur. Oysa izmler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir. İtibarları ise Avrupalı olmasından kaynaklanıyor. Nitekim Erol Güngör, dinin bir ideolojiye dönüştürülmemesi bağlamında laikliği önemser.
Laiklik üzerinde ileride ayrıntılı duracağız, ama burada Yazıcıoğlu’nun Türk milliyetçilik mücadelesi verirken 1980 ihtilali mahkemelerinde milliyetçiliğin “nasyonal sosyalizmle aynı manaya geldiği” iddiasını reddettiğini, “camiamızda yapılan faaliyetlerde faşizmle, totaliter rejimle, nasyonal sosyalizmle ilgili bir bilgi kırıntısına bile rastlayamadıkları için bu görüşlerinden vazgeçtiklerini belirtmesi önemlidir. Sonraki cümlesinde “İ’la-yı kelimetullah için nizam-ı alem ülküsü, Allah’ın nizamıyla nizamlanmak, Allah’ ın nizamına uygun düşen, Allah ( c.c) için mücadele, şahadet ile İslâmi motifler gibi unsurlar etrafında oluşan bir gelişme”den söz eder. Mahkemelerde “O zaman dini temellere dayalı bir devlet kurma özlemi içinde bulunduğumuz iddiasının bize daha çok uyacağını anlayınca, önceki iddialarından vazgeçip mütalaayı bu iddia üzerine inşa ettiler.” der. Kendisi de “faaliyetlerimiz düşüncemiz, dinimizin temellerine göre bir sistemi isteme iddiasına daha uygun düştüğünü” belirtir. Arvasî’nin “çok güzel tarif etmiş olduğu İslâm’la meczedilmiş Türk milliyetçiliğini savunduğunu şöyle vurgular: “İslâm’la mezcedilmiş Türk milliyetçiliği derken, biyolojik ırkçılığa dayalı görüş sahibi olmadığımızı, ölçümüzün belirleyicisinin İslâm’ın nassları ve prensipleri olduğunu, bizi kuşattığını ve sınırlar.”
(Devam edecek, bir sonraki yazı: Biyolojik Irk” ve “İçtimai Irk” Ayrımları Bağlamında Türk Tanımı)
